Monday, February 25, 2013

Aşk, barış ve birtakım başka şeyler...

BirGün Pazar
24 Şubat 2013

Sevilen bir televizyon yarışması var. Eşler birlikte yarışıyorlar. Herkes birbirine ha bire “Hadi aşkım, yaparsın aşkım,” deyip duruyor. Sonra oturup acı biber falan yiyorlar. Hayli sinir bozucu bir durum. Bir arkadaşım anlattı, bu laf yarışmanın alâmetifarikası olmuş artık. Hatta bir keresinde sunucu yarışmacılara bir oyunu nasıl oynayacaklarını gösterirken, seyirci hep bir ağızdan tempo tutmuş, “Aşkım! Aşkım!” diye.

Halkımız böyledir. Fırsatı ele geçirince hiç acımaz, ortalığı karnavala çevirir.

Ne var, diyeceksiniz, üç beş kişi birbirine “Aşkım” dese dünya mı yıkılır? Yıkılmaz elbette. Ama, kabul edelim, çok rabıtalı da durmaz. Öyle bir aşamadayız ki, artık manavdan ceza avukatına kadar herkes birbirine böyle hitap ediyor: “O elmalar yaramaz, sen alma aşkım!” ya da “Bize yirmi sene verdiler! Ama üzülme aşkım, temyize götüreceğiz.” Abarttığımı düşünebilirsiniz tabii. Ama bence bu noktaya sandığınızdan çok daha yakınız. Geçenlerde, bir kasiyer kız paramın üstünü arkamdan yetiştirirken aynen şöyle dedi bana: “Bunu unuttun aşkım ya!” Kendimi dükkandan nasıl dışarı atacağımı bilemedim.

Hiç gülmeyin. Bir gün size de çıkabilir.

Hâlâ endişemin yersiz olduğunu düşünenler varsa, şöyle izah edeyim: Aslında sıkıntım sözcüklerle namuslu bir ilişki kurma arzusundan kaynaklanıyor. Bir gün gerçekten bu lafa ihtiyaç duyacağımız durumlar oluşabilir diye düşünüyorum. İşte o zaman ne yapacağız? Sırılsıklam aşık olanlar ne diyecek mesela? Bir şeyi kemiklerine kadar hissetmeden söyleyemeyenler? Ya da hissetse de söyleyemeyenler? Hayatında yalnızca bir kere “aşkım” diyebilecek insanlar tanıyorum. Peki ya onlar ne olacak? 

Bunları düşünürken, Umberto Eco’nun postmodern edebiyat kuramını anlatırken kullandığı bir örneği hatırladım. Şöyle bir durumu hayal etmemizi ister bizden: Adamın biri eğitimli bir kadına aşık olmuştur ama ona “Seni deliler gibi seviyorum” diyemez, çünkü Barbara Cartland bunu daha evvel kullanmıştır. Pembe sabahlıkların, tüylü terliklerin ve krepelenmiş sandra saçların kraliçesi, en şömineli sahnelerde en yavan karakterlere aynen bu lafı söyletmiştir. Onun için bu ifade bayatlamış ve anlamını yitirmiştir. Adam kadının bunu bildiğini bilir. Kadın da adamın kendisinin bunu bildiğini bildiği için harekete geçemeyeceğini bilir. Böylece umutsuz bir durumun içine sıkışıp kalırlar. Ancak yine de bir çözüm olasılığı vardır, der Eco. Adam kadına dönüp şunu söyleyebilir: “Barbara Cartland’ın da diyeceği gibi, seni delice seviyorum.”

İtalyan kuramcı bu örnekle bize şunu anlatmaya çalışır: Sözcüklerin masumiyetini korumak mümkün olmadığına göre, onları ne olduklarını açıkça göstererek, yani kirlenmiş ve perişan hallerinin altını çizerek kullanmaktan başka bir çaremiz yoktur. Aksi takdirde, biz de aynı sığlığın bir parçası haline gelebiliriz.

Adam aşkını bu şekilde ifade ettiğinde, “hem masummuş gibi yapma sahteliğinden kaçınmış, hem artık öyle bir masumiyetin olanaksız olduğuna işaret etmiş, hem de kadına onu sevdiğini söylemeyi başarmıştır.” Evet, adam bu sevgiyi masumiyetin kaybolduğu bir çağda söylemektedir. Ama Eco’ya göre, bu ifadenin samimiyetinden şüphe etmememiz gerekir. Kaldı ki, kadın bu ilan-ı aşkı kabul ederse, mesaj her şeye rağmen yerini bulmuş olacaktır.

Aşk gibi barış da içi boşaltılmış sözcüklerden biri. Barış getirmek iddiasıyla yapılan işleri düşününce aklınıza üniformalı ve eli silahlı adamların gelmesi tesadüf olabilir mi? ABD’nin Irak’ı “barış ve demokrasiyi sağlamak üzere” işgal ettiğini, BM Barış Gücü operasyonlarının herhangi birini (benim aklıma hep Somali’de ateş açılan okul geliyor), ya da ülkemizde barış adına yapılanları hatırlamak bile, bu sözcüğün ne kadar yıpranmış olduğunun kanıtı olarak alınabilir.

Peki ya savaşların birinci dereceden mağdurları ne olacak? Onların barış isteme hakkını nasıl koruyacağız? Çatışmaların acılarını çekenler, yerlerinden yurtlarından olanlar, kardeşlerini çocuklarını bu yolda kaybedenler, herkesten önce barış sözcüğünü ağızlarına alma hakkına sahip değil midir? Ülkeyi dolaşıp dertlerini anlatmaya, acılarını paylaşmaya, kanın durmasını istemeye hakları yok mu?

Öyle olmuyor anlaşılan. Karadeniz’de olanlarla da gayet güzel gördük ki, barış istemenin bedeli bu memlekette çok ağırdır. Bu hafta, aralarında BDP’li milletvekillerinin de bulunduğu Halkların Demokratik Kongresi heyeti, Sinop'ta saldırıya uğradı. Heyet, yaklaşık 9 saatin ardından, polis panzerleri eşliğinde mahsur kaldıkları binadan çıkarıldı.

Bu korkutucu süreci hepimiz nefeslerimizi tutarak izledik.

HDK heyeti, Karadeniz ziyaretlerine barış sürecine destek aramak amacıyla çıkmıştı. Ama seslerini duyurmakta zorlandılar. Onun yerine daha fazla şiddet isteyen öfkeli bir grupla karşılaştılar.

Peki, barış isteyenler hangi dili kullanacak? Barışı nasıl talep edecekler? Bu sözcük, bu kadar bol keseden kullanılmışken, onu yeniden anlamlı kılmak mümkün mü? Bu kadar yanlış yerlerde, yanlış insanlar tarafından, üstelik hiç de hissedilmeden söylenmişken, onu bir kez daha kendimizin yapabilir miyiz?

Bu yazıyı Umberto Eco’nun kulaklarını çınlatarak bitirmek en iyisi.

Gönlüm her zaman şiddetsiz bir dünyadan yana olmuştur. Düşmanlıkların ve uzlaşmaz ayrılıkların bize fayda sağlayacağına inanmıyorum. Onun için barış istiyorum. Türkiye’de huzur içinde dostça yaşayalım istiyorum.

Tıpkı devlet büyüklerimizin ve siyasetçilerimizin dediği gibi.



Monday, February 18, 2013

İmlâ

BirGün Pazar
17 Şubat 2013

İmlâ bilgim hiçbir zaman mükemmel olmamıştır. Noktalama işaretleriyle de aram iyi sayılmaz. Bugün bile elimden çıkan her türlü metni iyice bir düzeltmek gerekir. Bunu bilmek beni hep biraz tedirgin kılar. Yazdığım her satıra şüpheyle bakmama neden olur.

Geçen gün, Taksim-Beşiktaş dolmuşunda giderken, kafamda bu haftaki yazıya dair fikirleri evirip çeviriyordum. Ne yazarsam yazayım yine bir sürü imlâ  hatası yapacağım diye dertlenmeye başlamıştım ki, araba birden duruverdi. Stadın orada her zamanki gibi trafik sıkışmıştı.

Önce sıkıntı içinde sağa sola doğru baktım. Sonra şoförün telefonda konuştuğunu fark ettim. Çok hızlı konuşuyordu. Tatlı bir aksanı vardı. Bir arkadaşına otomobil vergilerine dair bir şeyler anlatıyordu: “Necati dedi olmaz dedi yarın yatırırsan dedi geç kalırsın dedi sen dedi parayı bankadan çek dedi senin kayınbiradere ver dedi o halleder dedi sonra dedi sen dedi bir hediye dedi bir iyilik dedi artık nasıl istersen dedi bunun karşılığını bir şekilde ödersin dedi.”

Dinledikçe hayretler içinde kaldım. Adam hiç sektirmemiş, bütün virgülleri doğru yere koymuştu. Ben her hafta hangi noktalama işaretini nereye koyacağım diye terler dökerken, adam bir an bile düşünmeden hepsini tek hamlede yerlerine yerleştirmişti. Bu şoför doğal bir yetenekti. Editörlük yapmayı düşünür müydü acaba?

Bunu soramadan Taksim’e geldik. Dolmuştan inerken bu hafta ne yazacağıma karar vermiştim.

Ortaokula başladığım sene, en çok sevdiğim ders Türkçe idi. Öğretmenimiz yaşını başını almış, asık suratlı, uzun boylu bir adamdı. Kendi deyimiyle, “prensip sahibi” biriydi. Azıcık da korkuyorduk ondan. Ne zaman parlayacağı belli olmuyordu çünkü. Fakat ben yine de onu dinlemeye bayılıyordum. Kalın güzel bir sesi vardı. Şiirleri yüksek sesle okuduğu zaman, vurguları doğru yerde yapıyor, hiçbir nüansı kaçırmıyor ve dili dolanmadan en zor sözcükleri bile birbiri ardına sıralayıveriyordu.

Okurken sıralar arasında dolaşır, kendi kendine konuşuyormuş gibi bazen mırıldanarak, bazen sesini yükselterek ileri geri yürüyüp dururdu. Elini cebine koyup kürsüye bir yaslanışı vardı ki, o bile başlı başına görülmeye değer bir sahneydi.

Zaten ortaokul daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Tiyatro gibi bir şeydi. Seyretmeye doyamıyordum. Tek bir endişem vardı. Sınavda ne yapacağımı bilmiyordum. Bizim de kalkıp şiirler falan mı okumamız gerekecekti acaba?

Sınav zamanı gelip de kağıtlar önümüze konduğunda sevinçle fark ettim ki, sorular korktuğum gibi değildi. En son soruyu görünce, gözlerime inanamadım: “Sevdiğiniz bir masalı yazın.” Ben masallara bayılıyordum. Hatta kendim de uyduruyordum bazen. Onlardan birini anlatmaya karar verdim. Fakat kompozisyon için ayrılan yere sığamadım bir türlü. Kağıt istemek için elimi kaldırdım ama öğretmen çıkmıştı. Ben de sayfada nereyi boş bulursam oraya yazdım. Masalı bitirmeden teslim edecek değildim ya! Hele sonunda büyük bir sürpriz varken.

Sınavın sona ermesine yakın, masalın tümünü yazmayı başarmıştım. Kağıdı kaldırıp şöyle bir baktım, üzerinde karalanmadık bir nokta kalmamıştı. Kendimden memnun bir şekilde dalgın dalgın etrafa bakındım bir süre. Sonra gözüm tavana yakın pencerelere ilişti. Koridora açılan bu camların neden bu kadar yükseğe konduğunu düşünüyordum ki, onlardan birinde bir surat belirdi. Tanıdık bir surat. Türkçe öğretmeni tepelere tırmanmış, kopya çeken var mı diye yukarıdan bize bakıyordu. Onu gördüğümü fark edince, kaşlarını iyice çattı ve parmağını dudağına götürüp “sus” işareti yaptı.

Normal koşullarda, korkudan olduğum yere sinip kalırdım herhalde. Ama teksir kağıdından yükselen ispirto kokusunun da etkisiyle olsa gerek, gülümsedim ona. Utanmasam el sallayacaktım. Aramızda bir bağ kurulduğunu düşünüyordum çünkü. Ben masalımı yazmıştım, o da okuyacaktı. Arkadaş sayılırdık.

Öğretmen o sınavı bir türlü okumadı. Beklerken hep birlikte kurdeşen olduk. En çok da ben. O kadar özenip uzun uzun masalımı yazmıştım. Sonuna da müthiş bir final koymuştum. Herhalde çok iyi bir not alacaktım. Hatta belki öğretmen beni tahtaya çağıracak ve elimi sıkarak tebrik edecekti. Ya da yazdıklarımı yüksek sesle okumamı isteyecekti. İşte o zaman ben de onun yaptığı gibi elimi cebime sokacak ve sıraların arasında dolaşarak yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara, her sözcüğün üzerinde durarak okuyacaktım masalımı. Heyecanlıydım. Hem de çok.

Nihayet sonuçlar açıklandığında, kağıdımı kapıp yerime koştum. Oturur oturmaz notumu gördüm. Öğretmen kompozisyon notu olarak “0” vermişti. Çünkü hiçbir imlâ  kuralına dikkat etmemiştim. Yer kaplayacağını düşündüğüm için, hiçbir noktalama işaretini kullanmamıştım. Halbuki, öğretmen masal sorusunu tam da o nedenle sormuştu: Yani imlâ  kurallarını ne kadar bildiğimizi görmek için. Bu durumda, benim kağıdım sınıftaki en kötü kağıttı. Sıfırı alıp oturmuştum.

Eve dönünce uzun uzun ağladım. O gece yatağımda yatarken, bir daha asla imlâ  öğrenmemeye karar verdim. Böylece Türkçe öğretmeninden intikamımı alacaktım. Masalımı okumamıştı bile. Halbuki bir kere okusaydı, ne kadar iyi bir masal olduğunu hemen görecekti. Bundan emindim.

Türkçe derslerini bir daha hiç sevemedim. İmlâ bilgim de acınacak derecede kötü kaldı. Sonradan ne kadar uğraştıysam da, çocukken doğru yazmayı öğrenmiş birinin rahatlığı ve özgüveniyle yazamadım.

Bu yazıları da aynı tereddütle yazıyorum. Bir gün foyam ortaya çıkacak diye korkarak. Bir sabah virgülü yanlış bir yere koyacağım ve bütün hikayeyi mahvedeceğim diye endişe ederek.

Oysa burada, sayfayı ne kadar karalarsam karalayayım herkes sonuna kadar okuyor. Kimse hemen sıfırı basmıyor.

Arkadaşız çünkü.

Not. Yazılarımı okuyup düzelten BirGün editörlerine ve son altı aydır bu işi gönüllü olarak yapan Nurcan Başer’e ayrıca teşekkür ederim.

Monday, February 11, 2013

Otoparktaki Kral

BirGün Pazar
10 Şubat 2013


Bu hafta, yalnızca tarihçiler için değil edebiyatçılar için de heyecan verici bir haberle açıldı. Gazetelerin yazdığına göre, Shakespeare’in en önemli tarihi oyunlarından birine konu olan İngiltere Kralı III. Richard’ın 528 yıldır kayıp olan mezarı sonunda bulunmuştu.

Tarih kitaplarına göre, III. Richard öldürüldüğünde 32 yaşındaydı. Taht kavgasıyla geçen muhalefetli bir ömrün ardından, 1483’te taç giymiş ve 1485 yılında Bosworth Savaşı’nda hayatını kaybedene kadar krallığını sürdürmüştü. Ölümüyle Plantagenet ailesinin sonunu da getiren kralın mezarı, gömüldüğü kilisenin yıkılmasından sonra kaybolmuş ve bir daha yeri tespit edilememişti.

İşte şimdi belli ki Richard aramıza dönmeye karar vermişti. Hem de Leichester kentindeki bir belediye otoparkının altından çıkarak.

Bu, haber değil de neydi? Öyle ya, çarpılmış eğri büğrü bedeni ve şeytani zekasıyla İngiliz Edebiyatı’nın kötü adam geleneğine imzasını atmış (hatta bir de üzerine kraliyet mührünü vurmuş) III. Richard, yüzyıllar sonra hortlamış ve geri gelmişti.

Aslına bakarsanız, Plantagenet hanedanının bu son kralı hakkında rivayet muhteliftir. Edebiyat dünyası, Shakespeare’in çizdiği kötü adam portresini esas alırken, tarihçiler onun genellikle yansıtıldığı gibi bir canavar olmadığını iddia eder. Onlara bakılırsa, Glouchester Dükü Richard, kraliyet ailesinin herhangi başka bir üyesi kadar entrikacıdır. İktidara geldiğinde de, diğer İngiltere krallarından daha zalim davranmamıştır. İngiltere tarihi sonuçta, herkesin sürekli birbirinin ayağını kaydırmaya çalıştığı upuzun bir taht kavgasından ibarettir. “Plantagenetlerin Richard” da diğerlerinden farklı değildir.

Kimi edebiyat tarihçileri de, tümüyle aynı fikirdedir. Hatta bazıları, Shakespeare’in, Richard’ın ölümünden sonra iktidarı ele geçiren diğer hanedandan, yani Tudor ailesinden, gelen Kraliçe Elizabeth’in gururunu okşamak için oyunu bu şekilde kurguladığını ve Richard’ı kötü biri gibi göstermeye çalıştığını söylerler.

Bunda haklı olup olmadıklarını bilemeyiz. Ama bu karakterin kuruluşunda bir gariplik vardır gerçekten de. Çünkü onda insani bir şey bulmakta zorlanırız. Derin ve incelikli karakterler kurgulamasıyla tanınan bir yazar olan Shakespeare’in nasıl olup da bu kadar “düz” bir kişi yarattığı her zaman merak konusu olmuştur. III. Richard –Iago’yu saymazsak – Shakespeare’in yarattığı tek yalınkat karakterdir belki de. Onunki kadar katıksız kötülük görülmemiştir.

Oyun boyunca, etrafındaki hemen herkese zarar verir, dokunduğu kişilerin hayatına acı ve felaket getirir. III. Richard’ın suç dosyası oldukça kabarıktır. Kral VI. Henry’nin, onun oğlu veliaht prens Edward’ın, bir punduna getirip evlendiği zavallı Lady Anne’in, kendi kardeşi Clarence Dükü’nün, önceleri sağ kolu olan Buckingham Dükü’nün ve şimdi burada isimlerini tek tek yazamayacağım daha bir çok saraylının ölümünden sorumludur. “Richard III”de o kadar çok insan ölür ki, perde kapandığında derin bir nefes alırsınız. Sonunda oyun bitmiştir. Çünkü galiba öldürülecek daha fazla kimse kalmamıştır.

İşin ilginci, ölenlerin ardından uzun uzun üzülemiyor olmamızdır. En masum görünen karakterler bile, Richard ile temas ettikten sonra gözümüze artık eskisi gibi görünmezler. Kadınlar genellikle entrikacı ve şeytanidir. Ya da Lady Anne gibi o kadar zayıf iradelidirler ki, güvenilemez onlara. Erkekler ise ya sinsi ve haindir ya da açıkça gaddardır. Herkes bir şekilde suça bulaşmıştır, “zavallı aptal Clarence” bile.

Richard bütün bu karakterleri mahvetmekle kalmaz, onların içindeki en kötü özellikleri de ortaya çıkarır. Kuleye kapatılıp boğazlanan iki çocuk prens dışında (ki onlar da çocuk oldukları için bu değerlendirmenin doğal olarak dışındadırlar) herkes bir şekilde bir iktidar oyununun içindedir aslında. Hepsi kendi çıkarını korumaya çalışır, güce yakın durup hayatta kalmaya uğraşır. Bu açıdan hiçbiri Richard’dan daha iyi değildir.

Shakespeare’in dehası da bize bunu göstermesindedir. Evet, belki saf kötülüğü temsil eden bir karakter yaratmıştır. Ama onu iyi bir dünyanın içine yerleştirmemiştir. Kendileri de değişik ölçülerde “kötü” olan karakterlerin arasına koymuştur. Richard’ın onlardan farkı, diğer karakterleri bağlayan iyilik ve kötülük tanımlarının dışında olmasıdır. Vicdan azabı çekmez o, üzüntü duymaz. Sadece davranır. İktidarı kaybetmemek için yapması gerekeni yapar. Onun için geleneksel anlamda kötü bile değildir belki. Ahlak dışıdır daha çok. Kötü olanlar onun iktidarına biat edenlerdir, onu ayakta tutanlar, onunla birlikte hareket edenlerdir.

Oyunda bizi en çok irkilten de budur aslında. Kimse olması gerektiği kadar iyi değildir. Kötü adam sandığımız kişi ise, başkalarındaki kötülüğü ortaya çıkaran bir araçtır aslında. Bunun içindir ki, kimi eleştirmenler, Richard’a “Tanrının Kırbacı,” derler. Kötülüğü ortaya çıkarmak ve cezalandırmak için dünyaya gelmiş gibi görünür çünkü.

Gazetedeki haberlere göre, Richard’ı otoparkın altındaki mezarından çıkaran kazıcılar, onun mükemmel bir şekilde korunmuş iskeletine baktıklarında, ağzının bir şeyler söyler gibi açık durduğunu görmüşler. Tıpkı çığlık atan bir adama benziyormuş. Acaba hâlâ “İhanet! İhanet!” diye bağırıyor olabilir miymiş?

Hiç sanmam. Richard kötü bir adamdır belki ama asla ucuz biri değildir. Bana kalırsa, bütün bu yorumlardan ve aşırı yorumlardan canı sıkılmıştır. Esnemek için açmıştır ağzını. Ya da “İşte mutsuzluğumuzun kışı,” diyordur belki. Hayal kırıklığı ile karışık.

Terk ettiği dünyadan çok daha kötüsüne geri döndüğünü fark eden kim olsa aynısını yapmaz mıydı?

Thursday, February 07, 2013

Bir Fikir Adamının Mektuplarından - 21


Hakikat

Felsefe yapanlar hakikate dair tutumlarına göre üçe ayrılır: 1) Hakikat vardır ve onu bulabilirim, diyenler, 2) hakikat vardır ama onu bulamam, diyenler ve 3) hakikat yoktur ve onu bulamam, diyenler.

Ben yine de en çok dördüncü gruptakileri takdir ederim: Hakikat yoktur ama onu bulabilirim diyenleri yani.

Bu felsefenin alanına girmez gerçi. Aşka girer daha çok.

Sımsıcak duygularla sizin,

Hurşit Seçkin

Tuesday, February 05, 2013

Yoldan Çıkanlar

3 Şubat 2013
BirGün Pazar

Çocukken en çok duyduğum sözleri sıraya koysak, “Kenardan git, evladım” uyarısı açık arayla birinciliği alırdı. Bunu diyen anneannemse eğer, doğası itibarıyla endişeli biri olduğu için, işi şansa bırakmak istemez, “Sakın yoldan ayrılma,” diye eklerdi pencereden seslenirken.

İzmir’de her şeyin bir kenarı suya baktığı için, bazen “Kıyıdan kıyıdan git” dedikleri de olurdu. Ben de genellikle laf dinler, eski bir balıkçı teknesi gibi dura kalka giderdim. Arada bir durmak kaçınılmazdı. Yolda her zaman görülecek bir şeyler olurdu çünkü. Renkli bir cam parçası, bir kaymak taş ya da gazoz kapağı.

Şimdi düşünüyorum da bu laf çocukluğumun özeti sayılır aslında. Yoldan ayrılmak bizimkilere göre en tehlikeli şeydi. Benim içinse, esas olan yolun ötesiydi. Orada dünya vardı çünkü. Bayramyeri’nde lohusa şekerlerini üst üste dizip kule yapmış tatlıcılar, bin bir çeşit oyuncak satan kırtasiyeciler, vitrinde rengarenk kurdeleleriyle tuhafiyeciler, ustalarını memnun etmek için oradan oraya koşan çıraklar, boncuklu perdesi davetkâr sesler çıkaran kasap dükkanının önünde yalanarak güneşlenen kediler... Hepsi oradaydı. Yoldan çıkmak işten bile değildi.

Yine de İzmir’deki hayatım üç aşağı beş yukarı hep aynı yolun üzerinde gidip gelerek geçti. Bir iki kez kıyıdan değil de açıktan almışımdır körfezi, ya da benden beklenmeyen yerlere gitmişimdir belki, ama genel olarak olaysız bir ilk gençlik geçirdiğim söylenebilir. Mutedil dalgalı ve hafif rüzgarlı.

Esas yoldan çıkışım Boğaziçi’ne girdiğim seneye rast gelir. Yeni bir şehir, yeni okul, yeni insanlar. Hepsinin üzerine bir de baş döndürücü bir özgürlük hissi. Daha önce de yazmıştım, üniversitedeki ilk senem zordu. Büyük bir kısmını, hayatımın yeni sınırlarını tanımaya çalışarak harcadım. Her gün başka bir otobüse binip şehrin daha önce görmediğim bir köşesine gidiyordum. Sonra aynı otobüsle okula geri dönüyordum. O zamana kadar bütün hayatını aynı sokakta geçirmiş biri için çok hareketli bir seneydi.

Duygusal olarak da bir yolculuktaydım aslında. Her şey çok hızlı olup bitiyordu. Geceleri gözüme uyku girmiyordu. Gündüz olan bitene anlam vermeye çalışıyordum çünkü. O vakte kadar bana öğretilenler değerliydi ama her zaman işe yaramıyordu. Artık tek başına kalmıştım. Kendi yolumu bulmam gerektiğini hissediyordum.

 
Bütün bunlar için uzun uzun kafa yormak gerekti. Bu kadar çok düşününce, dersler falan güme gitti tabii. Bir de sevgilim oldu sonra. Kanımca yoldan çıkmış biriydi. Uzun uzun çimenlerde oturduk. Kitaplardan, filmlerden, ondan bundan söz ettik. Sonra o bana bir şiir okudu. “Laleli’den dünyaya doğru giden tramvaydayız,” dedi. Baktım, gözlerinde renkli hareler yanıp sönüyordu. Derken ben de yoldan çıkmış oldum. Bir daha da kıyıdan gitmek mümkün olmadı.

Şimdilerde ise yolda kalmanın ancak kendi yolunu çizemeyenlerin meselesi olduğunu düşünüyorum. Başka yolları düşleyemeyenlerin, o yollardan ürkenlerin lafları geliyor aklıma. Onların hep birlikte ana caddenin tekdüze ışıkları altında yürüdüğünü görür gibi oluyorum. Öyle büyük bir cadde bile değil bu. Bir taşra kasabasının biricik caddesi belki. Resmi bayramlarda devlet törenlerinin yapıldığı, sair zamanlarda ortalığı sadece erkeklerden oluşan bir kalabalığın doldurduğu, asık suratlı belediye binasının kaymakamlıktan birkaç durak ötede olduğu bir cadde.

Bırakalım onlar kendi yollarında yürüsünler, diyeceksiniz. Ama bu işler böyle olmuyor anlaşılan. İşte bize de parmak sallıyorlar şimdi. Yoldan çıkmış olanlara. Belli ki hepimizi aynı “mecburiyet caddesine” çağırıyorlar. Kadınlar dükkanların önünden başlarını eğerek koşar adımlarla geçsin. Erkekler tespihini şaklatıp bıyık bursun onlara. Gençler kızlı erkekli oturmasın, kimse yoldan çıkmasın. Ama yine de çıkan olursa, babaları on sekiz kurşunla öldürsün onları, kardeşleri aynı caddenin üzerinde sırtlarından bıçaklasın.

Bizi şimdi bununla sınıyorlar. Kitaplarımızı yasaklıyorlar, hayatımıza burun kıvırıyorlar, gidişatımızı hiç mi hiç beğenmiyorlar.

Peki, ne yapacağız? Bütün zamanımızı onlara yeni itirazlar, yeni cevaplar hazırlayarak mı geçireceğiz? Hayatımız hep onların belirlediği eksende ilerleyen ve çoğu gereksiz olan bu tartışmaları yürüterek mi geçecek? Ömrümüz uzun bir muhalefetten, neticesiz bir döngüden mi ibaret olacak?

Böyle zamanlarda, aklıma Ursula Le Guin’in “Karanlığın Sol Eli” adlı romanında muhalefet etmenin doğasına dair söyledikleri geliyor. Romanda siyasi bir krizin yarattığı kısır döngüye nasıl çözüm bulacaklarını tartışırlarken, karakterlerden biri “Çemberden nasıl çıkılır?” diye sorar. Cevap çok basittir: Bir şeye karşı koymak onu sürdürmektir. Asıl yapılması gereken bambaşka bir yol bulmaktır.

‘Bütün yollar Mişnori’ye çıkar,’ diye bir söz var burada. Elbette Mişnori’ye arkanızı dönüp uzaklaşsanız da hala Mişnori yolundasınızdır. Bayağılığa muhalefet de ister istemez bayağılık olur. Başka bir yere gitmelisiniz, başka bir amacınız olmalı, o zaman başka bir yolda yürürsünüz.

Ne kadar doğru! Mademki ana caddeden ayrılmışız, önce kendi önümüzü görmeye çalışmalıyız. Bizim yolumuz engebeli ve zorlu bir yol çünkü. Ana caddede yürümeye benzemez. Tehlikeli dönemeçlerle dolu. Ezbere gidilen bir rota değil, her adımda dikkat edilmesi gereken bir yol bu. Bu yolun haritasını biz çizeceğiz, taşını toprağını biz işaretleyeceğiz, tabelalarını biz koyacağız. Boşa harcayacak zamanımız yok.

Muhalefet etmek isterken iktidarın yolundan gidenler olacaktır. Tam ters istikamete doğru yürüyor gibi görünseler bile. Biz onların peşine takılmayalım. Orası zaten yeterince kalabalık. Hem biz yürüyüp gideli çok oldu. Ana yolları terk edeli, kendi yolumuzu seçeli çok oldu.

Boşuna beklemeyin, bir daha geri dönmeyeceğiz. Biz yoldan çıkanlar.

Solar: Işığı olmayan bir roman

2 Şubat 2013
BirGün Kitap

30 Mayıs 1888’de, Aleksei Suvorin’e yazdığı bir mektupta, Anton Çehov şöyle der: “Gerçek sanatçı karakterlerine önyargı ile yaklaşmaktan kaçınmalı ve tarafsız bir izleyici olarak kalmaya gayret etmelidir.”

Aynı sene kardeşine yazdığı bir başka mektupta, yazarlığın en önemli gereklerinden birinin şefkat duyabilme becerisi olduğunu söyleyecektir. Bununla karakterlerini anlayabilme yetisini, kim olurlarsa olsunlar onlardaki insani vasıfları görebilme ve okuyucuya aktarabilme yeteneğini kastetmektedir.

Bir yazarı iyi bir yazar yapan en önemli özelliklerden biri budur ona göre.

Bu konuda Çehov’a hak verdiğimi söylemeliyim. Bir yazar bütün karakterlerini sevmek zorunda değildir elbette. Ama onlardan nefret etmezse hiç de fena olmaz aslında.

Bana bunu düşündüren Ian McEwan’ın Türkçeye çevrilen son romanı Solar oldu.
Çağdaş edebiyatın dikkate değer yazarlarından Booker ödüllü Ian McEwan'ın küresel ısınmaya eleştirel bir yaklaşım getiren bu romanı, edebiyat çevrelerinde bir hiciv olarak kabul gördü. Bunda McEwan’ın şaşmaz mizah duygusunun ve ironik durumlar yaratma becerisinin büyük rolü var elbette. Ancak, bu sefer, belki de romanın bir taşlama üzerine kurulu olmasının doğal bir sonucu olarak, tek boyutlu bir karakterle uğraşıyor olması nedeniyle McEwan’ın sinik tutumunu çok yorucu bulduğumu söylemeliyim. Yazarın “esas adam” Michael Beard ile kurduğu ilişki o kadar acımasız ki, gülünç olsun diye yazıldığı belli olan sahnelerde bile insanı şunu düşünmeye zorluyor: Bir yazar karakterinden bu kadar mı nefret eder?

McEwan romanlarına aşina olanlar, zorlu konuların ve rahatsız edici durumların yazarın alameti farikası olduğunu söyleyip itiraz edeceklerdir. Haklılar tabii. McEwan’ın bu konudaki sabıkası hayli kabarıktır. Sadece bir iki romanı hatırlamak bile hafızaları tazelemeye yetecektir.

Doğrudur, söz konusu yazar karakterlerine iyi davranmasıyla meşhur biri değildir. Soğuk Savaş döneminde gizli ajan olarak Berlin'e gönderilen bir İngilizin hikayesini anlatan Masumiyet’te (1990), romanın başkişisi olan Leonard Marnham’ı önce aşık eder, sonra da sevgilisinin kendini savunurken öldürmek zorunda kaldığı eski kocasının cesedi ile başbaşa bırakır. Sonsuz Aşk’ta (1997), bir balon kazasının ertesinde kendisine hastalıklı bir sevgi ile musallat olan bir adamdan kurtulmaya çalışan Joe Rose’un felakete dönen yaşamını anlatır. Booker Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen ve filme de Kefaret (2001) adlı romanında ise, söylediği korkunç yalan neticesinde kızkardeşi Cecilia ve arkadaşı Robbie ile beraber kendi hayatını da mahveden Briony’nin hikayesini okuruz.

Solar’ın başkişisi Micheal Beard ise Nobelli bir fizikçidir. Aslında yüzeyde, gayet başarılı bir kişidir. Akademik hayatın, birinci liginde at koşturmaktadır. Bu konudaki faaliyetleri de, yüksek ücretler karşılığında küresel ısınma konusunda verdiği konferanslar ve prestijli bilim enstitülerine yapılan araştırmalarda yürüttüğü görevlerden ibarettir. Fakat alttan alta onun sanıldığı kadar iyi bir fizikçi olmadığını hissettirir bize, McEwan. Hatta bir yerde, Nobel Ödülünü bile kazara aldığını ima eder.

Açgözlü, hırslı ve şehvetli biridir, Beard. Sevilmesi zor bir adamdır. Ama kadınlar ona bayılırlar. Kelimenin tam anlamıyla bir kadın avcısı olan fizikçiyi, roman açıldığında beşinci evliliğini kurtarabilmek için umutsuzca uğraşırken görürüz. Karısına ihanet etmiş ve yakalanmıştır. Üstelik bu ilk de değildir. Fakat bu sefer gafil avlanmıştır. Genç ve güzel bir kadın olan karısı da onu aldatmaktadır. Hem de eve gelen tamirciyle.

Daha başından ironik bir temasla açılan roman bu tonda ilerler ve dağılmak üzere olan evliliği ile tıkanmanın eşiğine gelen akademik kariyerini kurtarmaya çalışan Beard’in hikayesini bolca mizah katarak anlatır. Bu arada, McEwan karakterini akıl almaz derecede acınası durumlara sokar ve ardından da mucizevi şekillerde kurtarır. Hem bu yazının sınırlarını zorlayacağı hem de romanı okumamış olanların zevkini kaçıracak ipuçları vermek anlamına geleceği için, bunların hepsini bir bir anlatmak mümkün değil. Ancak, sözünü ettiğim garip durumların ne tür şeyler olduğunu açıklamakta bana yardımcı olacağını umduğum bir örneği vermeden edemeyeceğim.

Ayrılabileceğini hiç düşünmediği karısını (daha önce dört kadını aynı sebeple kaybetmiş olması ders olmamıştır belli ki) son anda aptalca bir hatayla elinden kaçırdığına inanan Beard, büyük bir depresyona girer. Bundan kurtulabileceğini umduğu için (ve biraz da sönmekte olan kariyerine bir canlılık katacağını düşündüğü için), iklim çalışmalarıyla ilgili bir projeye katılmak üzere Kuzey Kutbu’na gider. Kutupta hayat çok zordur. Özellikle de depresyonda olan, uyuma zorluğu çeken, bolca alkol tüketen ve gündelik hayatın gereklerini bile yerine getirmekte zorlanan biri için. Beard, kat kat kutup giysilerinin içine girmeyi beceremez bir türlü, girse bile mutlaka bir detayı unutur. Pabucunu bağlayamaz, eldivenini kaybeder, şapkasını düzgün takamaz falan filan. Ama en korkuncu, bir gün yoldayken tuvalete gitmesi gerektiğini fark ettiği andır. Bir süre tutmaya çalışır ama başaramaz. Sonunda mesanesini boşaltmaya karar verdiğinde ise, bunun asla yapılmaması gereken bir şey olduğunu anlar.
“Beard’in kasıklarından kopan soğuk ve sert şey uzun paçalı donunun içine düşmüş,
şimdi de diz kapağının hemen üzerine yerleşmişti. Bacaklarının arasına soktuğu ellerin altında hiçbir şey yoktu. Tek elini dizine koyduğundaysa, o beş santimden daha kısa kemik kadar sert ve biçimsiz şeyi hissetti. Kendinden bir parçaymış gibi gelmiyordu ya da artık öyle değildi zaten.”

Sonu iyi bitse de, çok eğlenceli anlatılmış olsa da, bu epizodu rahatsız olmadan okumaya dayanabilen kaç kişi vardır? Bir yazar karakterine neden bunları yapar? Kadınlara verdiği azabın karşılığı olarak mı? Hiç sanmam. Ian Mc Ewan romanlarında ahlak dersi vermeyi tercih eden yazarlardan değildir. Üstelik, bu ve benzeri örneklerin birbiri ardına eklenerek uzayıp gittiği metinde, bir noktadan sonra bu talihsizliklere alışır gibi oluruz. Çünkü fizikçi art arda irili ufaklı bir takım felaketlere uğrayacak ve sonra hepsinden kıvrak bir dansçı edasıyla sıyrılıp kurtulacaktır. Güleriz de elbette. Çünkü Kutup’ta kendisini kovalayan bir ayıdan kaçmaya çalışırken, trende kendisinin ait olmayan bir paket cipsi oburca yerken, ya da daha sonra midesindekileri konferans salonundaki perdenin arkasına boşaltırken hem komik hem de acıklıdır, Beard. Ama onda bir tip olmanın ötesinde insani bir vasıf ya da bir derinlik bulamayız.

Neredeyse on senelik bir döneme yayılan romanın sonunda, Beard’in artık iyice yaşlandığını ve yorulduğunu görürüz. Artık altmış iki yaşına gelmiştir. İyice şişmanlamış ve yavaşlamıştır. Özel hayatı hala karmakarışıktır, akademik başarıları tehdit altındadır, sağlığı ise büyük ölçüde kötülemiştir. Felaketler yine birbiri ardından sökün etmektedir. Belki de Beard etrafını saran karmaşık durumlardan eskisi kadar kolay kurtulamayacaktır artık. Kurtuluşu ya da felaketi de yine şans eseri olacaktır. Kaderin elinde bir oyuncaktan başka bir şey değildir o. Roman en nihayetinde bize bu duyguyu verir. Ama bizi buna inandırabilir mi? Orası ayrı mesele.

Solar yorucu olduğu gibi derinliği de şüphe götürür bir roman. Konuyla doğrudan ilgisi olmayan okuyucu için sıkıcı olabilecek iklimbilim tartışmaları ile arada bir komik olmayı başarabilen sahneler arasında gidip geliyor ve sonunda karanlık bir insanlık hali tasvirine gelip bağlanıyor. Bir mesajı varsa eğer şöyle özetlenebilir: İnsanlar hırs ve zaaftan oluşur, hayat saçma tesadüfler üzerinden ilerler ve her şey en nihayetinde büyük bir anlamsızlık içinde kaybolur gider.

Belki de sadece komik bir roman olarak okumak gerekir Solar’ı. Eğlenceli ama kolay unutulacak bir hikaye olarak görüp kenara kaldırmak gerekir. Romanın 2010 senesinde, İngiltere’de edebiyatta komedi konusunda en önde gelen eserlere verilen Bollinger Everyman Wodehouse Ödülü’nü kazandığı düşünülürse, en azından bu yargıda yalnız olmadığımızı söyleyebiliriz.

Yine de, insanlık durumuna dair bu kadar cüretkar tespitlerde bulunan bir metinden biraz daha fazlasını beklemek gerekmez mi? McEwan kadar usta bir yazarın, insan ruhuna baktığı zaman koskoca bir boşluktan başka hiçbir şey görmüyor olması acıklıdır çünkü. Siyasi bir tercihtir hatta. Söz konusu metin bir hiciv bile olsa.