Monday, July 23, 2012

İki Paralar

BirGün
21 Temmuz 2012



Bir öğrencimle Beşiktaş’ta çay bahçesinde oturuyoruz. Yan masada tatlı bir kız var. Telaşla geldi oturdu. Önünde defterler kitaplar. Bir çay söyledi ve ders notlarına benzeyen kitabını açıp okumaya başladı.

Biraz sonra kız sandalyesinde kaykıldığında, biz de şortunun cebinden aşağıya doğru kayan iki lirayı gördük. Birbirinin üzerine güzelce yaslanmış yavaş yavaş ilerleyen iki metal para. Kızcağız hafifçe kıpırdandı. Belki de üzerine diktiğimiz bakışları hissettiği için. O öyle yapınca, paralar da cebin ucuna kadar geldi. Düştü düşecek, öyle garip bir dengede durdular. İkimiz de elimizde olmadan nefesimizi tuttuk.

Öğrencim bu gerilime dayanamamış olacak ki, kızı dürtüp “Pardon bağyan, paralarınız düşecek,” demeyi teklif etti. Bense bu iki lirayı kendi haline bırakmaktan yanaydım. İşin heyecanı buradaydı. “Zaten dönüşü olmayan noktaya geldiler baksana,” dedim bilmiş bilmiş “yere inmeleri an meselesi.”

Ben bunları söylerken, hoş gülüşlü genç bir adam masaya yaklaştı. Kız da adamı gördüğüne memnun olmuş olmalı ki, onunla selamlaşmak için fırlayıp ayağa kalktı. O kalkınca, paralar da “hop” diye cebe geri girdiler.

Hayretle birbirimize baktık. Olacak şey değildi. O iki liranın yere düşmesi gerekiyordu. Ama düşmemişlerdi işte. Bunun üzerine sinirli sinirli gülmeye başladık. Fizik yasalarının ihlal edilmesi her zaman insanın sinirini bozar. Oysa kız hiçbir şeyin farkında değildi. Olanlardan tümüyle habersiz gülüp söylüyordu. Biz hala şaşkın şaşkın bakıyorken, onlar sarılıp vedalaştılar. Ardından adam çıktı gitti.

Az sonra bu anın büyüsü dağıldı. Dünya normale döndü. Sanki paralar hiç yere doğru meyletmemişler, biz heyecanlanmamışız, kızcağız birden ayağa fırlamamış, bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi oldu. Olan bitenin tek şahidi olan biz bile başka konulara daldık gittik.

“İki paralar” adını verip bir süre eğlendiğimiz bu hikayeyi eve dönerken yeniden hatırladım. Hayatta ne çok şeyin biz fark etmeden kendiliğinden olup bittiğini düşündüm. Kimi felaketler gerçekleşmeden dağılıp yok olduğu gibi, bazı güzellikler de biz onları göremeden önümüzden geçip gidiyordu.

Senelerce yan sokakta oturup hiç tanışmadan yaşadığımız insanlar. Bunların arasında tanısak belki çok seveceğimiz bazıları. Okulda aynı sıraları paylaşıp hiç yüz vermediklerimiz. Bir nedenle dikkatimizden kaçanlar. Belki de başka bir yöne baktığımız için görmediklerimiz.

Biz onları yakalayıp tutamadan yok olup giden olasılıklar. Hepsi küçücük detaylara gömülü. Çoğu kaçırılmış olan. Binilmemiş bir otobüste, girilememiş bir derste, gidilmemiş bir arkadaş toplantısında bizi uzun uzun beklemiş, sonra solup gitmiş fırsatlar.

Ya da dibimize kadar gelip bize dokunmadan geçmiş felaketler. Uzun sürmüş ama sonunda atlatılmış bir hastalık. Biz geçtikten hemen sonra düşen bir tuğla, çatıdan sarkan bir buz parçası ya da çürüyüp içi boşalmış bir ağaç dalı. Anlık kararlarda gizlenen kurtuluşlar. “O sabah işe gitmedim”ler, “bunların olacağını nereden bilebilirdim”ler, “aslında uçağı kaçırdığıma üzülmüştüm”ler...

Tesadüfler, tesadüfler, tesadüfler...

Bunlar bana bir Woody Allen filmini hatırlattı. Sevdiğim nadir filmlerinden biri. Match Point (Maç Sayısı) adlı bu filmin açılış sahnesinde, bir tenis oyunu görürüz. Oyunun finalinde top nete çarpar ve havalanır. Sahanın hangi tarafına düşeceğini kestirmek mümkün değildir. Sonradan ana karakterin sesi olduğunu anlayacağımız bir dış ses bize şunları söyler:

“İyi olacağıma şanslı olayım, diyen adam hayatın sırrını çözmüştür. İnsanlar hayatın ne kadar büyük bir kısmının şans tarafından belirlendiğini teslim etmekten çekinirler. Bu kadar çok şeyin kontrolümüzün dışında olduğunu kabul etmek korkutucudur çünkü. Bir oyunda öyle anlar vardır ki, top nete çarpar ve saniyenin onda biri kadar bir zamanda havada asılı kalır. Bu anda ileri de geriye de düşebilir. Biraz şansınız varsa ileriye düşer ve kazanırsınız. Ya da belki de düşmez ve kaybedersiniz.”

Anladım ki, “iki paralar” olayı da bu prensibe göre işlemiştir. Hayat berbat, kayıplar kaçınılmaz, insanlar çoğu kez acımasızdır. Ama bazen top sizden yana düşer ve kazanırsınız.

Hatta bazen öyle olur ki, siz dönüşü olmayan bir noktaya geldiğinizi düşünseniz bile, hoş gülüşlü biri çıkıp gelebilir ve dünya ışıkla dolabilir.


Monday, July 16, 2012

Feriköy Mezarlığı’nda Randevu


BirGün
15 Temmuz, 2012

Barış Uygur’un İletişim Yayınları’ndan çıkan Feriköy Mezarlığı’nda Randevu adlı polisiyesi bir kayıp hikayesi ile başlıyor.

“Divanın üzerinde uzanmış pencerenin önünden geçen ayakları seyrediyordum. Yapmam gereken bir iş vardı. Genç bir kadın kaybolmuştu ve ben bulacağımı taahhüt etmiştim. Ama nasıl?”

Bunları düşünen Süreyya Sami bir polis eskisi. Oy vermese de seçim sonuçlarını, takım tutmasa da maçları, kendisi pek katılmasa da hayatı dikkatle izleyen biri. Tanju Okan şarkılarıyla Sadri Alışık filmlerinden çıkmış duygusallığını genellikle yumruklarıyla gizliyor. Teşkilattan ayrılalı çok olmuş ama arada bir dolabındaki iki kravattan birini takıp iş takip ediyor. Bu öyküde de kayıp bir kadının peşine düşmesi için tutuyorlar onu.

"Annem yıllar önce bana 'Bir kadın aranmak istemiyorsa, onu asla arama. Bazı kadınlar, sen onları ara diye aranmak istemiyormuş gibi yapabilir. Onları da arama. Aranmak isteyen bir kadını da arama, bırak o seni bulsun,' demişti. Annemin bütün öğütlerine uysaydım zaten şimdi bambaşka yerlerde olmam gerekirdi.”

Böyle diyor Süreyya Sami. Oysa bütün bunları dert edecek kadar çok kadın yok hayatında. Bayağı yalnız biri o. Ama yalnızlığını süslemiyor hiç. Verili bir şey olarak kabul ediyor onu. Süreyya Sami, son zamanlarda polisiyeleri dolduran, kendi erkekliğiyle büyülenmiş o karakterlerden biri değil. Daha insan biri. Gömleği kirli, paçası sökük, kravatında yağ izleri var. Başka türlüsünü bilmiyor bile. Kavruk ve uyumsuz, bir kenarda duruyor. Kadınlara karşı da son derece savunmasız. Onu ilginç kılan da bu aslında. İncinebilir biri olması yani.

Barış Uygur bu noktayı çok iyi yakalamış. Üstelik hainlik bu ya, duygusal ilişkiler söz konusu olduğunda ergenlikte takılıp kalmış bu karakterin karşısına güçlü ve ne istediğini gayet iyi bilen bir kadın çıkarmaya karar vermiş. Bütün romanın ruh halini belirleyen de bu karşılaşma oluyor zaten.

Süreyya Sami’nin kayıp kız Deniz’i ararken tanıştığı Emel’in karşısındaki çaresizliği, cinsler arasındaki dengesizlikle birlikte sınıfsal bir eşitsizliğe de dayanıyor. Yazar özellikle bu duyguyu uyandırmakta çok başarılı. Pahalı mobilyalarla döşenmiş ofislerin, şık ve markalı giysilerin, lüks lokantaların etrafa yaydığı terörü hikaye boyunca hissettiriyor. Çorbacılardan, çay bahçelerinden, pidecilerden başka bir şey bilmeyen Süreyya Sami’nin bu dünyada pek bir şansı olmadığını daha başından anlıyoruz.

Bütün bunlar, Feriköy Mezarlığı’nda Randevu’nun sıkıcı toplumsal tahlillerle dolu ağırbaşlı bir kitap olduğunu düşündürmesin. Tam tersine, yazarın mizah duygusu hemen her satırda hissediliyor. Mesela Emel ile ilk randevusuna hazırlanan Süreyya Sami’nin anlatıldığı kısım unutulacak gibi değil. Bu sahneyi okuduktan sonra, muhtemelen siz de kimi buluşmaları hatırlayacaksınız. Saçlarını dana yalamış gibi alnına yapıştıranlar, yeni gömleğinin yakası boğazına dayandığı için huzursuz huzursuz kıpırdananlar, sürdükleri ağır kokuya kendileri bile dayanamadıkları için öksürüp duranlar. Hepsi bir bir gözünüzün önünden geçebilir.

Belli ki bu sıra dışı karakterle son görüşmemiz değil. Barış Uygur kitabının bir köşesine “Bir Süreyya Sami polisiyesi” ibaresini düştüğüne göre, anlaşılan onunla yeniden karşılaşacağız.

Onun için bu kitabı okumakta, özellikle de yukarıda sözünü ettiğim bölümü akılda tutmakta fayda var. İlk buluşmadan önce erkeklerin neler yapabileceğine dair paha biçilmez bir kaynak olduğu için değil. Yani sadece bunun için değil. Daha çok her konuda hazırlıklı olmak isteyen Süreya Sami’nin kişiliğine dair ileride çok işe yarayacak bilgiler verdiği için.

Yeniden görüşeceksek bu bilgilere ihtiyacımız olacak. Serinin devamını heyecanla bekliyoruz.




Monday, July 09, 2012

İnsanlar, hayvanlar ve yırtıcı hayvanlar

BirGün
08 Temmuz 2012

Kaçmak tamamen imkansız olduğu için katılmak zorunda kaldığım bir toplantıda aristokrat bir aileden gelen yaşlıca ama pek alımlı bir hanımın yanına düşmüştüm. Siyah gece elbisesinin üzerine doladığı ipek şalına sarılmış etrafı seyrediyor, arada bir hoşuna gitmeyen bir şeyler gördüğünde küçük bir kız gibi omuz silkiyordu.

Bir ara bakışlarının tabağıma takıldığını hissettim. “Bunu mu yiyorsun?” dedi bana.

Kadından etrafa yoğun bir otorite yayılıyordu. Ben de gayri ihtiyari tabağıma baktım. Oldum olası sebzeciyimdir. Tabağımda yarısı yenmiş bir enginar ve biraz da garnitür vardı. Bezelyelerle göz göze gelince, bakışlarımı kaçırdım. Onları hayal kırıklığına uğratmış gibi hissediyordum. Kadına bir cevap vermeliydim.

“Sebze severim ben” dedim suçlu suçlu gülümseyerek. Bir okul çocuğu bile bundan daha iyisini düşünebilirdi. Ama o anda aklıma gelen tek şey buydu. Ayrıca kadın sivri topuklarını masanın altında sabırsızlıkla tıkırdatmaya başlamış ve sessizlik biraz sinir bozucu bir hal almıştı.

Leopar desenli şalın üzerindeki siyah saçlı kafa hafifçe kıpırdandı, sürmeli gözler şüpheyle kısıldı ve kırmızı rujlu ağız benimle konuştu: “Zayıflamak içinse boşuna uğraşma! Sebze yiyerek olmaz.” “Yooo, seviyorum gerçekten” gibilerden bir şeyler diyecek oldum ama pek işe yaramadı. Bu zayıf itirazı elinin küçük bir hareketiyle savuşturdu.

Ardından uzun bir açıklamaya girişti. Büyük bir iştahla anlattığına göre, doğadaki bütün güzel ve atletik hayvanlar et tüketmekteydiler. Kaplanlar, panterler, leoparlar… Bunların hepsi etobur hayvanlardı. Ya otla beslenenler? Develer, inekler, koyunlar (bu noktada bana göz ucuyla şöyle bir baktı) hiçbiri şekli şemali yerinde hayvanlar sayılmazdı.

Bir yandan dinliyor, bir yandan da düşünmeye devam ediyordum. Hayat garipti. Bir kaç dakika önce keyifli keyifli enginarımı yiyordum. Ama şimdi dünya birden National Geographic olmuştu. Tekinsiz bir cangılın ortasında kalakalmış gibiydim. Hanımefendi konuşmasını “Ete Övgü” diye özetleyebileceğimiz bir epilogla sona erdirdi.

Söyleyecek pek bir şey bulamıyordum. Belki “Meeee” diyebilirdim. Ama bu da pek akıllıca görünmedi bana. Bu kadın kesinlikle yırtıcı hayvanlar kategorisindeydi. Biraz aç kalsa, beni afiyetle yerdi. Hiç şüphem yoktu bundan. Zaten kuzu kapama tarifi de vermişti. Kendimi büyük bir fırında sarmısaklar, kekikler ve biberiyeler arasında ağzımda bir ayva parçası ile yavaş yavaş pişmeye bırakılmış olarak düşündüm. Sinirlerim bozuldu. Tabağımda bekleyen bezelyeleri ağzıma atıp hırsla çiğnemeye başladım.

Çiğnerken birden fark ettim ki, yanında oturmak şerefine nail olduğum bu hanım İngiliz mizah yazarı Saki’nin öykülerinden fırlamış gibiydi. Hatta Saki’nin teyzelerinden biriyle akşam yemeği yiyor olabilirdim. Bunu hayal edince gülmeye başladım. Hatta bu eğlenceli fikirden cesaret bulup biraz sonra ana yemek servis edildiğinde “afiyet olsun” bile diyebildim ona. Şimdi bu densizliği düşündükçe tüylerim ürperiyor, orası ayrı.

Asıl adı Hector Hugh Munro olan Saki, on dokuzuncu yüzyılın sonunda Burma’da muhtemelen heyecanlı ve ilginç bir hayata doğmuş, fakat bir takım talihsizlikler nedeniyle ailesini kaybedince İngiltere’deki yaşlı büyükannesi ve evlenmemiş teyzelerinin yanında büyümek zorunda kalmıştır.

Fatih Özgüven’in İnsanlar, Hayvanlar ve Yırtıcı Hayvanlar adlı derleme için çevirdiği öykülerde, Saki’nin huysuz teyzeleri arasında geçen sıkıcı çocukluğunun izleri bariz bir şekilde görülür. Vasiliğini yapan bu yaşlı ve son derece tehlikeli kadınlardan bir türlü kurtulamadığı için, onlardan daha yırtıcı hayvanlar hayal edip intikam hayalleri kurmuş bir çocuğun hikayeleridir bunlar. Ve hepsi birbirinden iyidir.

Üst sınıfın kasıntılı halleri ile inceden inceye dalga geçmeyi bir spor haline getiren Saki, asıl derdi mizah olduğu için olsa gerek, orantıları bozuk grotesk karakterler yaratır. Öyle garip kişilerdir ki bunlar, onlarla gerçek hayatta karşılaşabileceğimiz aklımızın köşesinden bile geçmez.

Oysa, ne kadar fantezi ile beslense de, edebiyat kuvvetini hayatla kurduğu bağdan alır.

Saki için de böyledir bu. Onun için adabı muaşeret bilen dahi kedilerle, hain ve şakacı su samurlarıyla ya da bir akşam yemeğinde yanınıza düşebilecek iştahlı leopar-kadınlarla her an karşılaşabilirsiniz. Hazırlıklı olun.

Sunday, July 01, 2012

Sönmüş Hayaller


01 Temmuz, 2012
BirGün

Berkeley’de en çok sevdiğim şey tuvalet yazılarını okumaktı. Hiç sektirmeden duvar gazetesi okur gibi takip ederdim. Bazıları günlük olaylara işaret ederken, bazıları da daha geniş bir zamana yayılır, hayat dersi verirdi. Bir tanesini hiç unutmuyorum. Birisi tuvaletin kapısına kocaman kırmızı harflerle “Büyük Umutlar” yazmıştı Dickens’in romanına istinaden, başka biri de kurşun kalemle altına silik soluk bir “Sönmüş Hayaller” iliştirmişti.

Bu bana oluşum romanlarının mükemmel bir özeti gibi görünmüştü. Evet, böyle olmaz mıydı her zaman? Roman karakterleri mutlaka büyük hayaller kurarlar ve sonra bu hayallerin peşinde koşarken büyük hatalara düşerlerdi. Ondokuzuncu yüzyılda yazılmış Fransız romanları özellikle bu hayallerin gümbür gümbür yıkıldığı noktayı işaret etmez miydi? Tuvalet yazısını üşenmeyip çiziktirmiş o kızın yazdığı gibi, “Sönmüş Hayaller” bu tarz hikayelerin en önemlisi sayılırdı aslında.

Balzac’ın bu meşhur üçlemesinin Taşralı Bir Büyük Adam Paris’te adlı ikinci kitabında, genç ve yetenekli bir şair olan Lucien bir gazeteci olarak Paris sosyetesinde kendine bir yer edinmeye çalışır. Önce annesinden kalan ve soylu çağrışımları olan de Rubempré soyadını alır. Sonra kendi konumunda bulunan herkesin yaptığı gibi, şehrin kalbi sayılan varyetelerden aktris bir sevgili edinir. Paris’te görünür olmak için belli ki bu gereklidir. Muhalif basından iş çıkmayacağını anlayınca, saf değiştirip kraliyet yanlısı bir gazetede yazmaya başlar ve hükümeti destekleyen bir dil tutturur. Ardından bir takım sahtekarlıklara karışır ve gitgide yozlaşır.

Böylece, özlemlerle dolu bu karakterin bütünlüğünü yitirip parçalanışını izlerken buluruz kendimizi. Lucien, romanın başında hayal ettiği yüksek değerleri birer birer kaybeder. Aşkını, edebiyatını, hayatını tümüyle pazarlamış, en kıymetli şeylerini satışa çıkarmıştır. Üstelik bunun tamamen farkındadır. Kardeşine gönderdiği 15 bin franka eklediği mektuba şunları yazar: “Kendimi öldürmek yerine hayatımı sattım.”

Ancak yoksulken olduğundan çok daha mutsuzdur şimdi. Sonunda aldığı şekle dayanamaz hale gelir ve intihar eder.

“Hayatımın en büyük trajedilerinden biri Lucien de Rubempré’nin ölümüdür,” demiştir Oscar Wilde.

Romanı okuduğunuz zaman, Wilde’ın bir roman kahramanının ölümünden neden bu kadar derinden etkilendiğini anlarsınız. Lucien’in ölümü sanatçının ölümü anlamına gelir çünkü. Onun romanda yaptığı anlaşma Faustvari bir ruhunu satma hamlesidir. Wilde’a acı gelen de herhalde budur.

Şimdilerde Lucien’i sık sık düşünürken buluyorum kendimi. Türkiye hiçbir dönemde sanat ve sanatçıyı el üstünde tutan bir ülke olmadı. Sanat ya da edebiyat için elverişli koşulların yaratıldığı, genç insanların bu yönde teşvik edildiği bir coğrafyada yaşamıyoruz. Ama işlerin bu kadar berbat olduğu bir dönem daha yaşadığımızı da hatırlamıyorum.

Tiyatroların, konser salonlarının birbiri ardından kapatıldığı, adam gibi kitaplar basan yayınevlerinin zorla ayakta kaldığı, muhalif gazetelerin yöneticilerinin ve yazarlarının hapse atıldığı bir zamanda yaşıyoruz.

Bu durumda, yazıp çizmek isteyen, edebiyat ya da sanatla uğraşmayı hayal eden insanların şansı ne olabilir?

Her biri büyük hayallerle taşradan büyük şehirlere gelmiş yetenekli ve akıllı bunca genç insan. Hepsi başka başka alanlarda kendini göstermek umudunu taşıyor. Genç şairler, yazarlar, ressamlar, aktörler.

Bütün bu yetenekli insanlar bir kaç sene sonra acaba nerede olacaklar? Hükümeti destekleyen gazetelerin birinde köşe mi tutacaklar? Reklam panoları mı tasarlayacaklar? Televizyon için muhafazakar komediler mi yazacaklar? Yoksa o dizilerde hepsi birbirini tekrar eden roller oynayarak körelip gidecekler mi?

Böyle düşününce, ortalık Lucienlerle dolacak gibi geliyor bana. Üzülüyorum.

Monday, June 25, 2012

Bir buçuk koltuk

BirGün
24 Haziran 2012

Daha önce de yazmıştım, hatırlayanlar olacaktır, hayatımın uzunca sayılabilecek bir bölümünü 559C adlı otobüste geçirdim.

Senelerdir aynı istikamete doğru gittiğim için oldu bu. Belki de hata buradaydı, bilmiyorum. Hep aynı yöne doğru gitmeye çalışmakta yani. Kısa sürmüş izcilik kariyerimde edindiğim en önemli bilgilerden biriydi halbuki. Başlı başına bir mesele olduğu için bunu başka bir yazıya bırakmakta fayda var.

Hisarüstü-Taksim otobüsüne geri dönersek, şunu görüyoruz: ben otobüsümü değiştirmemiş olsam da, otobüsler bu yirmi sene içinde çok değişti. Kalabalık ve itişip kakışma aynı olabilir. Çoğumuz her gün tanımadığımız insanlarla sarmaş dolaş ayakta gidip geliyoruz. Ama sağda iki kişilik, sol ön tarafta da tek kişilik bir dizi koltuktan oluşan oturma düzenine şimdi çok acayip bir detay eklendi: bir buçuk kişilik koltuk.

Uzunca zaman bu koltuklara pek bir anlam veremedim. Bir kişilik desen değil, onu dolduracak büyüklükte kişiler düşünmesi zor çünkü. İki kişilik desen hiç değil. Çocuklular için diyenler oldu, ama şimdiye kadar hiç çocuklu birinin orada oturduğuna şahit olmadım. Engelliler için olduğunu düşündüm. Fakat bunu da pek görmedim.

Daha çok rast geldiğim durum şu: genç bir kızımız ders kitapları ve okul çantası elinde olmak üzere koltuğa yerleşir. Koltuğun diğerlerinden daha geniş olduğunu fark etmiş, rahat edeceği umuduyla orayı seçmiştir. Fakat olaylar beklendiği gibi ilerlemez. İki dakika sonra yanında bir adam peyda olur ve onu itiştirerek koltuğa yamanır. Bizim memlekette koltuk kenarına ilişenlere hayır denemediği için, kızcağız kızarıp bozarsa da bir şey diyemez. Adamsa azıcık yer edindikten sonra mekanı benimser ve bacaklarını pergel gibi açıp yanındakini cama yapıştırır. Sonunda kızcağız nahoş bir durumda bulur kendini. Huzursuz huzursuz kıpırdanmaya başlar. Otursa oturamaz, kendine yedirip kalkamaz. Bir kararsızlık halinde kalakalır.

İnsan koltukların ne olduğunun belli olduğu zamanları özlüyor tabii. İki kişilik ile bir kişilik koltuk arasında ne büyük fark vardır! Onlara oturup oturamayacağınız ayrı mesele. Ne kadar seçme hakkınız olsa da, o hakkı kullanabileceğiniz ortamın oluşup oluşmayacağı tamamen farklı bir soru. Ama en azından kavramsal olarak hangi koltuğu seçtiğinizi, gönlünüzden neyin geçtiğini bildiğiniz bir zamanda yaşıyor olmanın rahatlığından söz ediyorum.

Mesela ben her zaman tek kişilik koltukları kollardım. Vapurda kenarda oturmak gibi bir şeydir bu. Otobüsün içinde olmakla dışında olmak arasında sınırda bir yerde seyahat etmek gibi gelir bana. İçeriden çok dışarısıyla ilgilendiğiniz bir durumdur. Yanınızda biri olsa belki konuşmak zorunda kalacaksınız. Ama tek kişilik koltukta daha çok pencereden dışarı bakarsınız, ya da rahatça elinizdeki kitaba dalabilirsiniz.

İki kişilik koltukları sevenler de, ellerinde pazar torbaları ile oturur oturmaz muhabbete giren teyzeler, kasketli ve buruşuk suratlı amcalar, çocuklarını bir dakika sizin kucağınıza teslim edip üstünü başını düzeltmek isteyen genç kadınlar olabilir. Ama onların da seçimi sonuçta aynı şekilde biçimlenir: Tek koltuk ya da çift koltuk.

Oysa şimdi bir buçuk koltuk vaadiyle tekerlek üstünde seyahat etmeye zorlanan bir Türkiye ile karşı karşıyayız. En azından bir kısmımız. Geri kalanlar zaten en güzel yerleri kapmışlar. Karşılıklı koltuklara kurulmuş püfür püfür seyahat ediyorlar.

Peki ya biz? O bir buçuk koltuğa oturacak mıyız? Dozunu gitgide artırdığı beden politikalarıyla otobüste bacaklarını açarak alanımızı daraltan o adam gibi bizi kıstırmaya çalışan hükümete teslim olacak mıyız? Ya da tümüyle onaylamadığımız muhalefet partisine? Bir türlü sağduyulu bir şeyler söylemeyi başaramayan, elle tutulur bir netice alamayan ve somut politikalar üretemeyen bu muhalefete destek verebilir miyiz? Onun dümen suyuna girmek de bir tür “yetmez ama evet” hali değil mi?

Diyeceksiniz ki, otobüs yolu boş bulmuş çılgın gibi gidiyor, sen de bir yere otursan iyi olur.

Endişenizi anlıyorum, ama ben şu bir buçuk koltuğa ısınamadım gitti. Buraya kadar ayakta gelmişim, bundan sonra da öyle giderim.

Not (1): Dün 559C'ye bindiğimde farkettim ki, bir buçuk kişilik koltuklar onda değil Hisarüstü'ne giden bir başka otobüs olan 43R'de imiş. Benim için artık dünyanın bütün otobüsleri 559C haline geldiği için, bu detayı önemsemiyorum. Siz de öyle yapın.

Not (2): Bir de bu garip koltuğu illa ki kullanmamız gerekiyorsa, aşağıdaki yöntemi deneyelim diyorum. Herkese iyi haftalar!

Friday, June 15, 2012

Bir Kapıdan Gireceksin

Kitabımız çıktı. Umut Tümay Arslan'ın editörlüğünü yaptığı Bir Kapıdan Gireceksin adlı sinema yazıları derlemesinde benim de küçük bir denemem var. Zeki Demirkubuz'un Kader ve Masumiyet filmlerine dair "Oyalanmanın Estetiği" adlı karşılaştırmalı bir yazı.

http://www.metiskitap.com/Metis/Catalog/Book/5447



Tuesday, June 12, 2012

Ruhumuz da bizimdir...

BirGün
10 Haziran 2012


Gökgürültüsü ve şimşekler eşliğinde okulun kapısından bir taksiye biniyorum. Yine deli deli yağmur yağıyor. Taksi bulabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. “Beşiktaş İskelesi” diyorum şoföre ve derin bir nefes alarak arkama yaslanıyorum.

Şoför konuşkan birine benziyor. Sohbete bir önceki yolcu ile bıraktığı yerden devam ediyor sanki. Aynadan şöyle bir göz atıyorum. Susacak gibi değil. Ben de pencereden dışarı bakarak dalıp gidiyorum. Kurbanlarını yakalayıp arka koltuğa bağladıktan sonra uzun tiradlar atan bir taksicinin hikayesini kuruyorum kafamda. Tam bunun şahane bir fikir olduğunu düşünmeye başlamışken, birden ‘Taxi Driver’ı hatırlıyorum. “Tüh be!” diyorum kendi kendime, “bu sefer çok yaklaşmıştım.”

Bu arada taksici, hızını hiç kesmeden devam ediyor. Havadan sudan girip memleketin durumundan çıkıyor. Ben Robert DeNiro ile falan uğraşırken, o beş dakika içinde “hocam”dan “hanımefendi”ye, oradan da “abla”ya geçmiş bile.

Birden sessizlik oluyor. Bana bir soru sorulduğunu fark ediyorum. Adam duymadığımı düşünüp tekrar ediyor:

-       Evli misin, abla?
-       Evliyim, evet.
-       Çoluk çocuk var mı?
-       Yok.
-       Sen mi istemedin, yoksa olmadı mı?
-       (Sessizlik)
-       Yap be, abla!
-       Ne yapayım?
-       Çocuk yap…
-       Neden? Siz mi bakacaksınız?
-       Yok be abla! Kadın dediğin her çocuktan sonra sistemi tümden yeniliyormuş. Onun için diyorum. Benim hanım mesela iki tane doğurdu. Topaç gibi maaşallah.
-       Siz yola dikkat ediyor musunuz?
-       Ablacım, sıfır kilometre olacaksın diyorum, sen ona dikkat ediyor musun?
-       Çek kardeşim, kenara çek!

Yağmurun altında sokağın ortasında kalıyorum. Ama titriyor olmam ondan değil. Hiç tanımadığım bir adamın mahrem saydığım bir alana girmesini sindiremiyorum bir türlü. Bunun olabileceğini bilmek başka, fiilen yaşamak başka. Adam belki de hayatımdaki en önemli kararlardan birine dair atıp tutuyor. Hem de fütursuzca. Bu konuda bir tereddütüm, bir kaybım, bir tarihim olabileceği ihtimalini düşünmüyor bile. Varsa yoksa bir kilometre hesabı.

Çünkü nedir? Mesele bedendir. Güzel beden. Genç beden. Doğurgan beden. Bunun üzerinden tarif ve tasnif edilirsiniz. Erkek iktidar için her zaman böyledir. Şimdi bu durum biraz daha görünür hale gelmiş, biraz daha pervasızlaşmıştır. Hepsi bu.

Anlaşılan artık kadınların vücudundan açıkça ve ortalık yerde söz edilebiliyor. Kadın bedenine yönelik erkek saldırganlığı demek artık sınır tanımıyor. Üstelik bu daha hiçbir şey değil. Hükümetin kürtaj açıklamalarıyla beslenen bu saldırganlığın alabileceği boyutları düşününce insan ürpermeden edemiyor.

Bir şeyi netleştirelim: bizi sabah akşam bedenimizden söz etmeye mecbur eden şey iktidarın “beden politikaları” ve onun günlük hayatta yeniden üretilmesidir. Yoksa bazılarının sandığı gibi bedenimizle kafayı bozmuş değiliz.

“Beden politikası” terimi yeni sayılmaz. Bu ifade, devletin ve onun kurumlarının insan bedenini sahiplenme ve denetleme mekanizmalarını açıklamak üzere ilk kez 1970lerde ikinci dalga feministler tarafından kullanıldı. Günümüzde toplumsal iktidar odaklarının insan bedeni üzerinde denetleme ve yönetme stratejileri geliştirmesinin her türüne bu isim veriliyor.

Kadını toplumun malı ilan etmek ve doğurganlığı üzerinden kontrol etmeye çalışmak da bu stratejilerin başında geliyor. Bunların ortak yanı, hepsinin kadınların kendi hayatlarına dair karar alabilecek bireyler olduğunu göz ardı eden politikalar olmaları. O nedenle, artan nüfusu kontrol edebilmek için kadınları istekleri dışında kısırlaştıran Özbekistan’la, kürtaj yasağı yasası çıkarmaya çalışan Türkiye arasında pek bir fark yok.

Duygularımızı ve irademizi görmezden gelenlere şunu hatırlatmak gerekiyor: bedenimizle aklınızı bozmuş olan sizsiniz. Kılığımızla kıyafetimizle, kendimizi nasıl taşıdığımızla, neremizi açıp neremizi örttüğümüzle ilgilenen sizsiniz. Bunun politikalarını siz üretiyorsunuz. Yeniden ve yeniden.

Oysa biz “bedenimiz bizimdir” derken her şeyden önce irademize yapılan müdahale ile ilgiliyiz.  Bu cinsiyetçi politikalar uygulamaya konursa, kadınlar olarak bilincimizin alacağı yaralarla, ruhumuzun alacağı hasarla ilgiliyiz.

Bunu söylemeye gerek kalacağını hiç düşünmemiştim ama madem istiyorsunuz o zaman söyleyelim:

Bedenimiz bizimdir. Elbette ruhumuz da.

Monday, June 04, 2012

"Kokuşmuş bir şeyler..."

BirGün
3 Haziran 2012

Bu coğrafyada yaşayan kadınların maruz kaldığı cinsel ve toplumsal şiddet başka yerlerdekine benzemez. Daha ağır, daha acıtıcı, daha çıplaktır. Bekaret kontrolü, kadın sünneti ve töre cinayetleri gibi uygulamalara baktığımızda bunu hemen fark ederiz.

Burada rejimler en çok kadın düşmanlığından beslenir. Onun içindir ki, Ortadoğu’da ortaya çıkan her siyaset eninde sonunda kadınların bedeni üzerinden temize çekilir.

Mona Eltahawy'nin Foreign Policy dergisinin Mayıs-Haziran 2012 sayısında yayımlanan “Bizden neden nefret ediyorlar?” başlıklı yazısı, bu durumu değişik örnekler üzerinden anlatıyor. Bunlardan biri unutulur gibi değil. 2002 yılında Mekke’deki bir okul yangınında ölen 15 kızın hikâyesi bu. "Ahlak polisleri" kaçmalarını engelliyor ve itfaiye ekipleri de kamusal alanda zorunlu olan örtü ve mantoyu giymedikleri için kurtarmıyor onları. Yanarak ölüyorlar. Üstelik bunun üzerine hiçbir şey yapılmıyor. Hiç kimseye dava açılmıyor. Aileler de susturuluyor.

Üzerini ne kadar şekerle falan kaplayıp bize yutturmaya çalışsalar da, acı gerçek budur. Bütün o kutsal anne, iyi eş teraneleri falan hikâye. Ortadoğu, kadınlardan nefret ediyor. İtaatkar birer hizmetçi, doğurgan bir damızlık, ucuz bir işçi olduğunuz sürece sırtınız sıvazlanıyor olabilir. Bu sizi yanıltmasın. Önünüze atılanlarla yetinmediğiniz anda (hatta kimi zaman yetinseniz bile) erkeklerin öfkesine ve kinine maruz kalırsınız.

Çocukken buna anlam veremezsiniz. Daha küçücükken öğretilir size daha alçak sesli, daha az renkli, daha az görünür olmak. Sonunda büyüyüp de bir orman hayvanı gibi tetikte yaşamaya zorlandığınızda, sizi avlamak için fırsat kollayan bu düzene hep aynı soruyu sormak istersiniz: Benden neden nefret ediyorsun?

Bir zaman sonra bu sorunun cevabı ağır bir lokma gibi boğazınıza oturur. Anlarsınız ki, kadınlar sadece var oldukları için aşağılanırlar. Yalnızca burada olduğumuz ve “güneşin altındaki yerimizi” talep ettiğimiz için horlanırız. Görünür olmak istediğimiz için, kendimize annelikten ve eşlikten başka bir hayat biçmeye cesaret ettiğimiz için nefret ederler bizden.

Batı’da durum farklı mı diyeceksiniz? Değil elbette. Ama en azından bunun üstünü örtme zahmetine katlanıyorlar. Bu coğrafyada ise kadın örtündüğü ölçüde, kadın düşmanlığı örtüsünden sıyrılır ve pervasızlaşır.

Dünyanın bu tarafında, hep bir ağızdan ve yüksek sesle ifade edilen bir kadın düşmanlığına maruz kalırsınız. Bununla yaşamanız beklenir. Bir süre sonra illa ki zıvanadan çıkarsınız. O zaman da sizi mahallenin delisi ilan ederler. Ne zaman canları sıkılsa, gelip kapınızı taşlarlar. Peşinizde bir kalabalıkla bir sokaktan öbürüne koşup durursunuz.

Bu coğrafyada kadın olmak bu anlama gelir. Hayatta kalmayı başarabilirseniz elbette.

Hükümetin “kürtaj açılımı” da aynı düşmanlığın bir yansımasıydı. Kor gibi için için yanmaya devam eden Uludere hikâyesinin ellerini yakmaya başladığı doğruydu. Ama bu ateşin kimden tarafa savrulacağı apayrı bir meseleydi. Derhal elden çıkarılması, mümkünse uzak bir yere doğru fırlatılması gereken Uludere ateşi, sonunda dönüp dolaşıp kadınların kucağında buldu kendini.

En kolay hedef kadınlar oldu. Her zamanki gibi. Yangında ilk gözden çıkarılacak olanlar.

Erdoğan tek bir hamleyle gündemi kadınlara çevirdi. Bir suçlu aranıyorsa, biz kadınlardan daha iyisi mi olurdu? Bunun faturası da bize patlasındı. Ne olacaktı sanki? Dünyayı sırtında taşıyan kadınlar, bunu da taşıyıverirdi.

Bir kaç feministten başka kimsenin sesi çıkmaz diye düşünmüş olmalılar. Onlar da az bağırır giderdi. Zaten mahallenin delisi, değil miydik? İki taş atardınız, olur biterdi.

Yalnız bu sefer hesaplar tutmadı sanki. Her köşeden itirazlar yükseldi.

Neden, biliyor musunuz?

İktidar uğruna kadınları cinayetine ortak etmeye kalkan hükümet, memleketin kafası çalışan kısmını bir gecede Hamletleştirdi. Siyasi görüşünden bağımsız olarak bir çok kişi artık aynı şüpheyi dile getirir oldu:

“Danimarka’da kokuşmuş bir şeyler var.”

Sunday, May 27, 2012

Avrupa'nın Utancı

BirGün
27 Mayıs, 2012

Marmara depreminden -->kısa bir süre sonra bir Alman mimarla tanışmıştım. Kibar bir adama benziyordu. Eşiyle beraber bir konferans nedeniyle Türkiye’ye gelmişler, hazır buralara kadar gelmişken de İstanbul’u görmeden dönmek istememişlerdi.

Adamın yüzünü unuttum ama söylediklerini hala hatırlıyorum. Deprem olduğunu duyduğunda düşündüğü ilk şeyin Ayasofya olduğunu söylemişti. Buraya kadar tamam belki. Adam mimardı, düşündüğü ilk şey bu olabilirdi. Ama hızlıca şunu da eklemişti, bu coğrafyada yaşayan insanların kendisi için pek bir önemi yoktu. İnsanlar yaşar ölürdü. Ama Bizans kültürü sonsuza kadar yaşayacak ve kendisi gibi sanatçılara ilham vermeye devam edecekti. Hatta keşke mümkün olsaydı da, Ayasofya’yı Avrupa’da güvenli bir bölgeye taşıyabilselerdi.

Bunları dinlerken kanım dondu. Adamın sözcükleri seçerek yavaş yavaş konuşmasında, eğitimli sesinde ve bütün bunların toplamı olan Avrupalı kibrinde dayanılmaz bir şeyler vardı. Bununla ilk kez karşılaşmıyordum. Ama son bir iki haftayı bir çok insan gibi ben de enkaz üzerinde çalışarak geçirmiştim. Sinirlerim tamamen harap olmuştu. Karşımda oturan yaşlı başlı adama bir seri katile bakar gibi baktım. Sonra da iyi akşamlar dileyerek kalktım. Onunla konuşacak bir şeyim kalmamıştı.

Demek medeniyet böyle bir şeydi. Böyle ikiyüzlü ve ahlaksız. Masadan kalktığımda bunu düşündüğümü hatırlıyorum.

Almanya’nın önemli gazetelerinden Süddeutsche Zeitung, geçen hafta Günther Grass’ın bir şiirini yayınladı. “Avrupanın Utancı” adlı bu şiir, yüzyıllardır  Yunanistan’ın kültürel mirası ile beslenen ve bu miras üzerine inşa edilmiş tarihi ile övünen Avrupa’nın zora geldiği anda atası saydığı bu milleti nasıl sattığını anlatıyor.

Siyasi şiirle pek aram yoktur. Günther Grass ile de öyle. Fakat bu şiirden sonra her ikisi hakkında da fikrimi değiştirebilirim.

“Ruhun ile arayıp bulduğunu sandığın / hurda diye bir kenara atılıyor” diye başlıyor Günther Grass. Adaletsiz bir ülkenin, gücü elinde bulunduranlar tarafından nasıl sömürüldüğünü anlatarak devam ediyor. Bunun üzerine, bütün ülkenin Antigon gibi kara matem kıyafetlerine büründüğünü ve kaybedilmiş onurunun yasını tuttuğunu söylüyor. “Sen ki bir zamanlar bu ülkenin misafiri olmuştun,” diye hatırlatıyor Avrupa’ya, ama şimdi onu zehirlemeye çalışıyorsun:

“Dik, kadehi ağzına dik! diye bağırıyor amirlerin yardakçıları,
Ama Sokrat öfkeli, ağzına kadar dolu kadehi sana geri veriyor.”

Satmadığın bir tek Olympos kalmıştı. Şimdi ona da haciz kondu işte. Memnun musun, diye soruyor. Ve sana ruh veren bir toprağı gözden çıkardığında, yalnızca topraksız değil ruhsuz da kalırsın, diyerek bitiriyor şiirini Günther Grass.

Sizi bilmem ama benim hislerime tercüman oldu bu şiir. Bir süredir bunu düşünüp duruyordum. Kendini Yunan edebiyatının, felsefesinin, mimarisinin devamı sayan bir kültür nasıl olur da bunların yaratıcısı olan bir milletin gözlerinin önünde paramparça olmasına göz yumar? Tembel ve sefa düşkünü buldukları Yunanlılar ile nerelere koyacaklarını bilemedikleri o müthiş tapınakları inşa edenler aynı kişiler değil midir? Zamansız güzellikleriyle hala içimizi titreten trajedileri yazanlar onlardan çıkmamış mıdır?  İsabetli tespitleri ve dünyayı kavrama becerileri ile bugün bile hayranlık uyandıran düşünürleri hala okullarda okutulmamakta mıdır?

Tarih boyunca dünyanın başka yerlerindeki nice ülkenin insanlarının açlık, yoksulluk ve doğal felaketler yüzünden kırılıp gitmesine göz yuman, hatta kendisi bu felaketlerin en korkuncu haline gelip sömürgeci devletleriyle kanlı iktidarlar kuran Avrupa hiç bir zaman masum olmamıştır.

Ancak, ölenler kendilerinden olmadığı sürece binlerce kişinin hayatını kaybetmesinin pek de büyük bir mesele sayılmayacağını küstahça yüzüme söyleyen o Alman mimarın Avrupasıyla, bugün komşularını çıtır çıtır yemeye ve atalarını mezarından çıkarıp satmaya karar vermiş Avrupa arasında bir fark vardır.

Öyle görünüyor ki işler artık şirazesinden çıkmış, Avrupa yüzyıllardır hayran olduğu ve benimsediği bir kültürü taşlayacak hale gelmiştir. Sadece kendi bekası için. Kendi geleceğini sağlama almak için.

Birinin bunu söylemesi gerekiyordu. Bunu yapanın bir edebiyatçı olmasına sevinelim.
Bu korkunç hikayenin tek iyi yanı bu olabilir.

Sunday, May 20, 2012

SALINCAK

BirGün
20 Mayıs 2010



Rüyamda gökyüzünde asılı dev bir salıncakta ayakta durduğumu gördüm. Yanımda başkaları da vardı. O kadar yüksekteydik ki başım döndü. Korkuyla iplerden birine sıkı sıkı yapıştım. Ama salıncak gitgide hızlandı. Sonunda durduğum yerden fırlayıp aşağıya yuvandım.

Düşmekten korkarım. Yüksek yerlerden de öyle. Bu konuda yalnız olmadığımı biliyorum. Bolca yazılıp çizildiğine göre bayağı kalabalık olmalıyız hatta. Benim gibilerin endişeye yatkın karakterler olduğu ve bir tür panik atak geçirdikleri düşünülür. Yükseklik korkusunun temelinde kendini aşağıya atma arzusu olduğu gibi, uçma korkusunun da yer alabileceği söylenir.

Çok akıllı laflar tabii. Ama sonuçta bunların hiçbiri işe yaramaz. Yüksek bir yere çıktığınızda bütün bu açıklamalar uçar gider. Yukarıda tevatüre yer yoktur. Korkunuzdan başka her şeyi aşağıda bırakıp çıkarsınız oraya. Bir gün korkuyu da geride bırakacağınızı umarak.

Fakat her seferinde aynı şey olur. Dizlerinizin bağı çözülür. Gözleriniz buğulanmaya elleriniz terlemeye başlar. Nabzınız yükselir. Şakaklarınızdaki basıncı hisseder hale gelirsiniz. Bir süre sonra boylu boyunca yere uzanmaktan başka hiç bir şey düşünemez olursunuz.

Düşmekten korkan biri için, Galata Kulesi’ne çıkmakla evde bir sandalyenin tepesinde perde asmaya çalışmak arasında çok büyük fark olmayabilir. Yükseklik farklıdır ama yarattığı etki benzerdir. Bilmeyenler bunu anlamaz.  “Bir düşünsen ne kadar saçma bir şey olduğunu hemen anlayacaksın,” derler. Öyle ya, sandalyeye çıkmanın neresi korkunç olabilir?

Halbuki orada düşünceye yer yoktur. Sadece sonsuz bir şimdi vardır. Her şey el ayak ve nabız olmuştur. Her an düşebilecek olmanın “şimdi”sidir bu.

Salıncaklı rüyada da aynı “şimdi”nin gerilimi vardı. Bir trapez artisti gibi salıncakta ayakta duruşumu, ipe umutla sarılışımı, ama sonra salıncak hızlanınca fırlayıp uçuşumu yeniden görür gibi olup irkildim.

Bu imge beni yakınlarda yeniden okuduğum bir Bilge Karasu öyküsüne geri götürdü.  “Usta beni öldürsene,” biri usta diğeri çırak iki cambazın ilişkisini anlatır. Yaşlanan ustasının hata yapıp düşeceği endişesi ile attığı adımları saymaya başlayan çırağın felaketi davet etmesinin hikayesidir bu.

Cambaz ve çırağı şunu bilirler: ip cambazlarının hayatı ipten ibarettir. Onların dünyasında düşüncelere, endişelere, korkulara yer yoktur. Geçmişe üzülemez, geleceğe dair umut besleyemezler. Düşüncenin ağırlığı ile dengelerini bozma riskini göze alamazlar. Hayatta kalmak istiyorlarsa soru sormamaları gerekir: “Cambazlık, insanın ölmek istemiyorsa bütünüyle kendini ipe, halkaya, ustaya, adıma, ele, göze vermesini gerektiren bir iştir.”

Öykü ilerledikçe anlarız ki, esas mesele ustayla çırağın yaptıkları işin tehlikeli oluşu değil, aralarından birinin düşünmeye başlamış olmasıdır. Şüphe etmeye başladığı andan itibaren çırak, yıllardır aynı doğallıkla süren bu dansın adımlarını bozacak ve öykünün sonunu belirleyecek olan felaketi çağıracaktır.

Karasu’nun buradaki varlığımızı anlatmak için bulduğu imgeye hayranlık duymamak elde değil. Hayat dediğimiz şey, zaten böyle bir ip cambazlığı değil midir? Biz de ipten ipe, halkadan halkaya kendimizi atıp dururuz. Bilincin ağırlığı sırtımızda. Herkes bir gün düşer tabii. Ama bazıları gökyüzüne asılmış o salıncağın üzerinde daha uzun kalır. Düşmemeye çalışmanın o korkunç “şimdi”sinde salınarak.

Tek tesellimiz şudur. Karşımızdaki cambaz sevdiğimiz biridir. Yıllardır yüzüne baktığımız, elini tuttuğumuz, acılar gibi sevinçleri de paylaştığımız biridir.

Trapezin ipini bırakıp boşluğa doğru fırladığımızda, arkamızdan atılıp bizi havada yakalayacaktır. Elleri bileklerimizi kavrayacak ve bizi başka bir ipe başka bir halkaya taşıyacaktır.

Orada durup nefeslenelim diye.

Şimdilik.

Sunday, May 13, 2012

Düğme

13 Mayıs, 2012
BirGün


Hayatta zor anlar vardır. Geçen hafta düğmemin koptuğu an da bunlardan biriydi. Dikiş dikmeyi beceremem. Hiç öğrenemedim. Üstelik meret bu sefer en olmayacak yerde, en olmayacak şekilde koptu. Öyle kalabalık bir otobüsteydim ki, nereye uçtuğunu bile göremedim.

Neyse ki Beşiktaş karasuları içindeydim. Beşiktaş’ta biliyorsunuz denizaltı bile arasanız var. Öyle bir semtimizdir yani. Bence yasaklanmalı. Çünkü insanı her şeye çare bulunabileceği yolunda yanlış fikirlere sevk ediyor.

Bu sefer çareyi nerede bulabileceğime dair bir fikrim vardı. Ne aradığını bilen insanların kararlılığı ile yürümem beklenirdi aslında. Ama elbisemin düğmesi çok biçimsiz bir yerden kopmuştu. Onun için sırtımı duvara vererek mesleğe o gün başlamış bir gizli ajan edasıyla hedefe doğru sinsi sinsi ilerledim.

Tuhafiyecide beni tuhaf bir kadın karşıladı. İnsan işine ancak bu kadar yakışır diye düşündüğümü hatırlıyorum. “Düğmeniz kopmuş,” dedi makyajla irileştirilmiş gözlerini daha da açarak. Bir şeye baktığında önce eksikleri fark eden insanlara pek güvenmem. Bilgisi gözle görünen şeylerle sınırlı pratik kişilerdir bunlar. Bu kadın da öyle birine benziyordu. Kopmuş düğme meselesine parmak bastıktan sonra, “bacaklarınız çarpık, saç kesiminiz berbat, ha bir de kaşlarınız birbirine fazla yakın” demesini bekledim.

Ama o bir takım kutuları hızla raflardan indirmeye başladı. Onları bir süre dalgın dalgın karıştırdıktan sonra, bana bir düğme uzattı. Evet, belki bir teorisyen sayılmazdı, ama işinin ehli olduğunu teslim etmek gerekiyordu. Düğmeyi eliyle koymuş gibi bulmuştu. Çünkü muhtemelen eliyle koymuştu.

Neyse, sonuçta önemli olan düğmenin bulunmuş olmasıydı. Dükkan fazla kalabalıktı. Çıkmak için can atıyordum. Hemen oracıkta düğmemi dikmek istedim. “Soyunmadan olmaz,” dedi kadın yine gözlerini açarak. Bu sefer gerçekten korkmuş gibi görünüyordu.

Telaşımdan en basit şeyi akıl edememiştim. İlik öyle ters bir yerdeydi ki, elbiseyi çıkarmadan düğmeyi dikmem mümkün değildi. Çinli bir jimnastikçi olsaydım belki. Ama değildim. Tuhafiyeci kadın da bunun farkındaydı. Sürmeli gözler kısılıp beni küçümseyerek süzdüler. Teori falan bir yere kadar, der gibiydiler. İnsanın pratik zekası olmayınca böyle apışıp kalırdı işte. Ben kendimi ne zannediyordum?

Yaptığım aptallıktan öyle utanmıştım ki, çengelli iğne istemek bile aklıma gelmedi. Düğmeyi cebime koydum. Yenilmiştim. Kabul etmek gerekiyordu. Parayı tezgahın üzerine bırakıp kapıya doğru yürüdüm.

Fakat tam o sırada, kırlaşmış saçlarını “a la garson” modeli kestirmiş bir teyze beni kemerimden yakalayıverdi. Ne olduğumu anlayamadan kendimi neredeyse kadının kucağında buldum. “Dur gitme, ben dikerim,” dedi bana. Sesinde kıdemli bir subayın otoritesi vardı. Tuhafiyeci de bunu hissetmiş olacak ki, isteksizce de olsa iğneyi ipliği hazırlayıp kadının eline tutuşturdu.

Bir kaç dakika sonra düğmem dikilmiş, kriz çözülmüş, hayat yeniden normale dönmüştü.

Otobüste yeni dikilmiş düğmeyi elimle yoklarken, bu küçük olaydan etkilendiğimi fark ettim. Dalgacı halim uçup gitmişti. Hatta bir yavaşlık gelmişti üzerime. İnsanın beyni yüksek devirde çalışmaya başlayınca bazen olur bu. Hareketleriniz ağırlaşır. 

Ben de derinlerdeki kimi anılara ulaşmaya çalışıyordum. Teyzenin buyurgan sesinde, düğmeyi dikerken beni evirip çevirmesinde, kıpırdanmamam için ikaz edişinde tanıdık bir şey vardı. Unuttuğumu sandığım bir yakınlıktı bu. Çocukken pantolonumun dizi yırtıldığında, astarım söküldüğünde ya da cebim delindiğinde (hep tıka basa doldurduğum için bu sonuncusu çok sık olurdu) annem ya da anneannemin beni önlerine oturtup sökülen yeri nasıl onardıklarını hatırladım.

Annem bu alışkanlığı ben yetişkin bir kadın olduktan sonra da sürdürdü. Direnir gibi yapsam da, bu dikiş teranesi aslında hoşuma giderdi. Anneme fiziksel olarak yakın olabildiğim nadir anlardan biriydi. İşi bittikten sonra sırtımı okşayarak “hadi bitti, kalk bakalım” derdi, ben de bazen lafı uzatır onun dizinin dibinde azcık daha oyalanırdım. Artık kaybedilmiş bir çocukluğun sıcaklığında biraz daha durabilmek için.

Çocukluk denen şey en nihayetinde anne hasreti değil midir?

Anneme duyduğum özlem tuhafiyecideki teyzenin temasıyla uyanıp başını kaldırmıştı. Düğmem dikilirken belli ki başka dikişler açılmıştı.  Çoktan unuttuğumu sandığım dikişlerdi bunlar.

Yalnızca annemin tamir edebileceği dikişler. Burada olsaydı eğer.

Sunday, May 06, 2012

1 Mayıs kimin bayramı?

BirGün
6 Mayıs 2012


1 Mayıs sabahı saat yedi gibi kendimi Beşiktaş’ta çay içerken buldum. “Buldum” diyorum çünkü, bir kaç gün önce kıta değiştirdiğim için saat farkı yüzünden pek kendimde değildim.

Kara kuru bir çocuğun önüme bıraktığı poğaçayı kemirip çayımı yudumlarken gözüm tepede herkesin görebileceği bir yere yerleştirilmiş televizyona ilişti. Televizyonda kırmızı yanaklı tombulca bir adam zorlama bir neşeyle bir şeyler anlatıp duruyordu.

Sabah sabah bu kadar enerjiyi nereden bulduğunu düşünerek adamın dediklerine kulak verdim. Aynen şunları söylüyordu: “Bu sabah hepimiz Emek Bayramı’nı kutlamak üzere erkenden uyandık. Halk meydana girmeden önce sevinçle pankartlarını hazırlıyor. Arkada söyledikleri türküleri marşları duyuyorsunuz. Havaya bakılırsa güzel bir gün olacağa benziyor.”

Uykulu sersemliği içinde şaşkın şaşkın etrafa baktım. Herkes sakin sakin kahvaltı ediyordu. Bense kulaklarıma inanamıyordum. Televizyondaki bu coşku, bu heyecan… Bütün bunlar gerçek olabilir miydi? Bir kaç gündür yalnızca bir kaç saat uyuduğum için arada bir boşa alıp gittiğim oluyordu. Hatta geçen gün bir konuşmanın ortasında iki saniye durup kısa bir rüya bile görmüştüm. Onun için silkinip bir daha dinledim.

Spiker duracak gibi değildi. Adam istimi almış gidiyordu. Şarkılar, türküler, marşlar falan dedikten sonra bir de telefon bağlantısı almaya karar verdi. “Yavru Vatan”dan arayan bir vatandaşımız, telefonda “Bütün Fenerbahçelilerin Emek Bayramı’nı candan kutlayınca” daha fazla dayanamayıp kalktım.

Elimde poğaçamla Beşiktaş’ta yürürken Alacakaranlık Kuşağı’na girmiş olabileceğimi düşündüm. Yürürken genelde yere bakarım. Gizemli biri olduğumdan falan değil. Daha çok düşmemek için. Ama bu sefer şüpheli bir şekilde sağa sola göz gezdirdim. Bir terslik olduğu hissini üzerimden atamıyordum.

Halbuki her şey normal görünüyordu. Meydanda bir grup bayraklarını hazırlıyordu. Yere bir pankart yaymış, onun etrafına toplanmış bir başka grup kaldırıma yayılmıştı. Arkada Avusturya İşçi Marşı çalıyordu. Meşgul ama sakindiler. Olması gerektiği gibi. Ama belli mi olurdu? Onlara da her an Yavru Vatan’dan birileri telefonla bağlanabilirdi.

Gerçeklik duygum kırılmıştı bir kere. Nereye bastığımı farketmeden uzun süre amaçsızca yürüdüm.

Bir 19 Mayıs sabahının ağırlığı vardı üzerimde. Spor hocaları eşliğinde gidilen stadyumlar. Tekrar edilen talimatlar. Naylon etekler. Kaşındıran çoraplar. Sırayı bozmadan uygun adım yürümenin incelikleri. Günün anlam ve önemi hakkında konuşmalar, konuşmalar, konuşmalar.

Darbe sonrasına rast gelen çocukluğuma ve gençliğime milli bayramlarda yapılan resmi törenlerin kaskatı ruh hali damgasını vurmuştu. “Bu bayram sabahı coşku içinde uyandık” dendiğinde aklıma gelenlerin bunlar olmasında şaşırtıcı bir şey yoktu.

Kısa bir süre önce, Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanan yönetmeliğe göre milli bayramların artık stadyumlarda resmi törenlerle kutlanmayacağını okuduğumu hatırlıyorum.  

Bu kararın ertesinde çıkan tartışmalarda gazetelerin bir çoğu, totaliter devletlerin kutlamalarını anımsatan bayram törenlerinin kaldırılmasının Türkiye’nin demokratik hayatı için önemli olduğunu dile getirmişti. Kimileri, milli bayramlar ve kurtuluş günlerine ait bu yönetmeliğin tarihinin 1981 olduğunu hatırlatmış ve yeni yönetmelikle birlikte 12 Eylül darbesinin bir kalıntısının daha silinmiş olduğuna dikkat çekmişti.

Bu konuda onlara hak vermemek elde değil. 19 Mayıs’ların 23 Nisan’ların bundan sonra devlet töreni ile kutlanmayacak olması benim de hoşuma gidiyor. Çocukluğumda çektiğim sıkıntının bunda payı olabilir. İnkar etmiyorum.

Ancak bunun böyle olması, hakim ideolojinin hayatımızın sivil alanlarını ele geçirmeye teşebbüs etmeyeceği anlamına gelmiyor.

Evet, 19 Mayıs resmi törenlerle kutlanmayacak artık. Kimse stadyumlarda uygun adım yürümeye zorlanmayacak. Kimse bir örnek kıyafetlerle saçma danslar, insandan kuleler ya da stadyum panoları falan yapmayacak.

Ama hayatımızın en direnişe açık yerleri milli bayramların zorlama sevincine bulandıktan sonra, bunun bir anlamı var mı bilmiyorum.



Sunday, April 29, 2012

Amerika, kütüphanelerin niçin gözyaşı ile dolu?

İki haftadır akademik işler nedeniyle yeniden Amerika’dayım. Buraya geri dönmenin üzerimde şaşırtıcı bir etkisi oldu. Peşimi hiç bırakmayan yabancılık hissine bir tür aşinalığın eklendiğini farkettim.

Dükkanlara girdiğimde, beni tanıyıp hal hatır soranlar olduğunu görünce afalladım. Hatta her zaman gittiğim kahvede ne yiyip içtiğimi bile hatırladılar. Bunu beklemiyordum. Demek insan gittiği yerlerde küçük de olsa bir iz bırakıyor.

Berkeley sokaklarında amaçsız bir şekilde dolaşıp dururken şunu düşündüm: ne kadar tanıdık gelse de ben buraya ait değilim. Bu kötü bir şey sayılmaz gerçi. Bir toplumun kenarında durup onu seyretmenin garip bir çekiciliği var. İnsanı ebedi bir izleyici haline getiriyor. Ama bir yandan da bir gözlemci olarak mahir kılıyor.

Fakat göz aradığı şeyi görüyor tabii. Her zaman olduğu gibi. Ben de bütün bu varlık ve bolluğun içinde yine gidip sefalet hallerini görmeyi başardım. Sokaklara bırakılmış yaşlılar, evsizler, deliler ve boş bakışlı uzun yüzleriyle etrafı seyreden yoksullar.

Tabiyatım itibarıyla hüzne yatkınımdır. Hatta defterimin kenarına şöyle bir not düşmek isterdim: melankoli benim karakterimdir. Çoğu kez bunun geldiğim yerle ilgisi olduğundan şüphe ederim. Benim geldiğim coğrafyadan çıkmış insanların çoğuna akşamları efkar çöker. İsterler ki şöyle denize doğru baksınlar, derin derin iç geçirsinler falan filan.

Fakat buradaki hüzün bildiğim hiç bir şeye uymuyor. Amerika’da nereye gidersem gideyim, önünden geçerken bakamadığım yerler var. Bunların başında McDonaldslar geliyor. Bizim memlekette ilk açıldıkları zaman yarattıkları heyecanı düşününce acı acı gülümsemekten kendimi alamıyorum.

McDonalds burada yoksulların toplaştığı ve gün boyunca önlerinde birer paket patates ya da bir hamburger ile oturdukları garip bir yer. Her köşesinden o kadar ağır bir umutsuzluk sızıyor ki, kapısının önünden bile geçmeye dayanamıyorsunuz. İçeridekilerin çoğu yaşlı ve hasta insanlar. Belli ki ne doktora gidecek paraları var, ne de geceyi geçirecek bir yerleri.

İnsan gibi bir hayat yaşayamadıkları açık. İnsan gibi ölebilecekleri bir günün umuduyla orada öylece bekliyorlar.

Geçen gün, McDonalds’da oturanların arasında tanıdığım bir yüz gördüm. Berkeley kütüphanesinden tanıdığım biri. Hep aynı köşede oturan ve cebinden çıkardığı kağıtlara arada bir bir şeyler çiziktiren bir adam.

Yüzünü çok iyi hatırlıyorum. Çünkü geçen sene bütün bir kışı birlikte kütüphanede geçirdik. Bir iki kez kitap yerleştirirken falan omzunun üzerinden uzanıp ne yazıyor diye bakmıştım. Önünde aynı okunaksız yazıyla doldurduğu sayfalar ve sayfalar vardı. Bu acayip kasabanın delilerinden biri, diye geçirmiştim aklımdan. Sonra da suçlu suçlu kendi önümde biriken kağıtlara bakmıştım. Kim bilir, belki o da benim için aynı şeyi düşünüyordu.

İşte şimdi McDonalds’da bakışları yere doğru dönmüş bir sürü umutsuz insanın arasında oturmuş yine yazıyor yazıyordu. Durdurulamaz bir şekilde.

Bunları düşünürken, gözümün önüne Berkeley Halk Kütüphanesi’nin bodrum katında oturmuş aynı dergileri yeniden ve yeniden okuyan Allen Ginsberg geldi.
“Amerika her şeyimi verdim sana, şimdi bir hiçim/17 Ocak 1956 ve iki dolar yirmi-yedi sent/Kendi kafam bile destek değil bana/İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?” diye soran Ginsberg.

Adama bir kez daha baktım. Karmakarışık ak saçları, kendi kendine sürekli bir şeyler fısıldayan ağzı ve elindeki bir tomar kağıda kurtarıcısıymış gibi yapışan elleriyle yaşlı bir şair olabilirdi.

“Sen korkunç musun Amerika, yoksa bir oyun mu bu?” diyebilirdi o da. Biliyor musun, ben çocukken komunisttim. Bunun için özür dilememi istiyorsan daha çok beklersin, diye dikleniyor olabilirdi. Burası ciddi insanların ülkesi. İşadamları, film yapımcıları, sokak satıcıları, herkes çok ciddi. Ben hariç. Zaman zaman acaba ben Amerika değil miyim diye düşündüğüm oluyor, diyebilirdi. Cezaevlerinden, tımarhanelerden, kendilerine sığınacak bir yer arayan evsizlerden dem vurabilirdi.

Bir sene boyunca aynı soğuktan kaçarak sığındığımız okuma salonunda yan yana oturduğum bu dağınık ve yoksul adam Amerika’nın ta kendisi olabilirdi.

Not. BirGün yazısında Ginsberg'in ismi de dahil olmak üzere kimi yazım hataları olmuş. Kusura bakmayın.

Monday, April 16, 2012

İş Defteri*

Korkağın biriyim ben. En çok da yazmaktan korkuyorum. Hep korktum. Yeni değil bu.

Korku çok adi bir şey. Hiç kendine benzemiyor. Benzese tespit etmesi kolay olur, yakasından tutup atarsınız. Ama o her seferinde farklı bir şekil alarak dikiliyor insanın karşısına. Yazmaktan neden bu kadar korktuğumu düşününce birbirini tutmayan bir sürü sebep buluyorum mesela. Kontrolü kaybetmekten korkuyorum. Çok kontrollü davranıp kasıntı olmaktan korkuyorum. Kendimle yüz yüze gelmekten korkuyorum. Fazlaca görünür olmaktan korktuğum gibi görünmemekten de korkuyorum. Duygusal şeyler yazıp çiçek böcek yazarı diye anılmaktan korkuyorum. Duygusal olmayayım derken bu sefer bıçkın biri gibi davranıp saçmalamaktan korkuyorum. Yanlış anlaşılırım diye korkuyorum. Bilmiş bilmiş laflar edip kendimi rezil etmekten korkuyorum. Beğenilmemekten korkuyorum. Ama beni beğensinler diye uğraşıp samimiyetimi kaybetmekten de korkuyorum.

Ve tabii kötü yazmaktan deli gibi korkuyorum.

Yazma korkum ilkokul birinci sınıfta, yani yazmayı öğrendiğim sene başladı. İş defteri diye bir şey vardı o zamanlar. Sınıfta yazılan şeyler günlük defterde toplanır, sonra eve gidildiğinde iş defterine temize çekilirdi. Bazılarınınki çok düzgün olurdu: önce beyaz kağıtla sonra yıpranmasın diye ikinci bir kat naylonla kaplanmış, inci gibi bir yazıyla donatılmış ve çiçekli kenar süsleriyle bezenmiş pırıl pırıl iş defterleri gördüğümü hatırlıyorum.

Benim defterim ise düpedüz berbattı. Yazım zaten bir felaketti, kargacık burgacık bir şeyler çiziktirip duruyordum. Ayrıca satırları bir türlü tutturamıyordum: harfler hep aşağıya doğru yuvarlanıyor, sayfanın bir köşesinden çıkıp gidecekmiş gibi duruyorlardı. Defterimin kabı sıyrılmış, yaprakları kollarımı sürtüp durduğum için kararıp kıvrılmıştı. Mandal takardık o kıvrılan yerler düzelsin diye.

Bir kere kıvrılan şeyin bir daha asla eskisi gibi olamayacağını da o defter sayesinde öğrendim ya, isterseniz şimdi oraya hiç girmeyelim.

İşte bu defter benim kabusumdu. Uğraşır dururdum bütün gece bir şeye benzesin diye. Ama bir türlü olmazdı. Öğretmen sıraların arasında dolaşıp iş defterlerini kontrol ederken başımı önüme eğer, mandallardan kurtulur kurtulmaz yeniden kıvrılıveren yaprakları göz ucuyla seyrederek hayıflanırdım.

Okulla beraber hayatım değişmişti. Kalemlere asılmaktan hissizleşen parmaklar, dolmak bilmeyen sayfalar ve birbiri üzerine yığılan ödevlerden oluşan bir dünyam vardı artık. İş defteri bunların hepsiydi sanki. Onu düşman bellemiştim. Ta ki kaybedene kadar.

Bir gün kılçık bir oğlan çocuğu defterimi elimden kaptığı gibi kaçırdı. Uzunca bir süre kovalamaca oynadık. Buraya kadar her şey normaldi. Fakat ben tam da ‘eh, artık geri verir herhalde’ diye düşünürken, garip bir şey oldu. Onu nasıl kızdırdıysam (çocukken çenemi pek tutamazdım), bir türlü hıncını alamadı ve boynunda asılı duran delikli silgiyi çıkarıp yazdığım her şeyi birer birer sildi. Hem de gözümün içine baka baka. Donup kaldım. O kadar şaşırdım ki, hiç bir şey yapamadım. Bunun olabileceğini hiç düşünmemiştim.

Nice uykusuz geceye mal olmuş bütün o yazılar çiziler birer birer uçup gitti. Bir türlü ezberleyemediğim sonbahar şiiri, kimbilir kaç kere yazdığım “Oya yattı uykuya, haydi sen de yat Kaya” fişi, zor bela yaptığım soru işaretleri, hepsi yok oldu. Bir tek şey kaldı geriye: harflerden kalan soluk izlerin üzerinde pırıl pırıl parlayan kocaman kırmızı bir ‘Pekiyi!’ Nasıl olduysa bir ara bir aferin almıştım. O da tükenmezle yazıldığı için bu felaketten sağ çıkmıştı. Şimdi boş sayfada kötü bir şaka gibi duruyordu.

Yazdıklarımın kalıcı olmadığını farketmek yeterince acıydı zaten. Yine de esas meselem bu değildi. Diğer sayfaların yeniden yazılabileceğini hissediyordum. Ama ya üzerinde ‘Pekiyi!’ yazan o boş sayfayı nasıl dolduracaktım? Onu hak edecek kadar iyi ne yazabilirdim ki? Bunu düşündükçe, hastalanacak gibi oluyordum.

İşte o kırmızı ‘Pekiyi!’ benim lanetimdir. Korkulardan bir korku seç deseniz, hiç düşünmeden onu seçerim. Tepemde bir kılıç gibi sallanır durur. Bana her ‘yazabilirsin’ dendiğinde kafamı kaldırıp ona bakar ve ürperirim.

* İlk kez 19 Mart 2010 tarihinde Afili Filintalar adlı sitede yayınlanmıştır.

Wednesday, April 11, 2012

Adam gibi sev beni...





Görüştüğüm adamlar,
Ruhlarını rafa kaldırmış hepsi
Kendilerini bile sevmiyorlar
Beni nasıl sevsinler ki?

Ama sevecek biri lazım bana
Gerçekten anlayacak beni
Tepeden bakmayacak
Adam gibi sevecek biri

Öyle berbat herifler gördüm,
Bir türlü bulamadım
Gezintiye çıkarmak yerine
Beni eve götürecek birini.

Oysa beni sevecek biri lazım
Biliyorum, sen yapabilirsin.
Bunu diyorsam, inan bana
Adam gibi sevebilirsin.

Yatakta kıvranmanı beklerler
Belkemiğin yokmuş gibi
Ama ben öyle bir adam istiyorum ki,
Omurgam kendisininmiş gibi sevsin beni.

Bebeğim, biliyorum yapabilirsin
Bunu diyorsam, inan bana
Adam gibi sevebilirsin.

Eve geldiğimde kafam bozuksa
Oturup ağlamak geliyorsa içimden
İyi olur bana sarılacak biri olsa
İstemem aptalın biri sorsun: “Neden?”

Beni sevecek biri lazım
Sevgilim, sen yapabilirsin.

Tepeden bakma bana
Adam gibi sev beni. 

Original title: "Love me like a man" by Bonnie Raitt

Sunday, April 08, 2012

Üzücü Bir Olay

BirGün
8 Nisan 2012

Bir yazar tipi vardır, sanki çatapatlarla, kızkaçıranlarla, patlangaçlarla dolaşır sürekli. Her türlü kelime oyununu sever, dramatik sahnelere bayılır, karakterlerine illa ki büyük büyük laflar ettirir. Ne tür artistlik yapsa gözü doymak bilmez. İster ki metinlerini önce baştan sona, sonra sondan başa, ardından bir de çaprazlama okuyalım. Hem de her seferinde başka anlamlar bulalım.

Bunların kaldırdığı toz duman dağıldıktan sonra, arka sırada mahcup bir şekilde duran bir başka tür yazar görürüz. Bu ikinci grup tantanayı fazla sevmez. Onlar sadece dikkatli gözler için yazarlar. Gündelik hayatın sızısından, sıradan insanların tükenmişliğinden, kalp kırıklıklarından bahsederler. Bunlar herkesin baktığı ama pek az insanın görebildiği inceliklerin hikayecisidir.

İrlandalı yazar James Joyce, bu iki gruba da giriyor olması açısından ilginç bir vaka teşkil eder. Ulysses’de mesela, sıradan bir adamın olağan bir gününü olabilecek en tantanalı şekilde anlatır. Ulysses büyük bir romandır elbette. Fakat ben seçmek zorunda kalsam, dönüp dolaşıp yine gider Dublinliler’i alırım. Kenarda köşede kalmış küçük ayrıntılara düşkünlüğümün payı vardır bunda elbet. Yine de esas neden Dublinliler’in bir düş kırıklığı ansiklopedisi olmasıdır. Joyce bu kitapta, kırılan umutları, gerçekleşmemiş hayalleri, boşa geçmiş hayatları hikaye eder.

 Bunlardan birini hiç unutmam. Belki de bana her zaman bir uyarı gibi göründüğü için.

“Üzücü Bir Olay” adlı hikayenin kahramanı James Duffy yalnız yaşayan bir adamdır. Hayatını en ince ayrıntısına kadar tanzim etmiştir. Düzensizliğe tahammülü yoktur. Beğenmediği şeyleri kıyasıya eleştiren ve kusurları kolay affetmeyen biridir. Belli ki dünyasındaki her şey tanımlıdır. Tanımlı olmayanları ise yaşamından çıkartmak konusunda tereddüt etmez.

Hikaye de bunun üzerinedir zaten. Duffy, bir gün konserde Bayan Sinico adında biriyle tanışır. Kadının zeki bakışlarından etkilenir. Bir kaç kez daha karşılaşınca, sessiz bir anlaşmaya uyar gibi her hafta görüşmeye başlarlar. Kadın evlidir ama belli ki mutsuzdur. Coşkulu bir arkadaşlıktır onlarınki, kitaplardan müzikten ve daha bir çok şeyden söz ederler. Heyecanlı bir konuşmanın ertesinde, bir gece Bayan Sinico adamın elini tutkuyla kavrayıp yanağına bastırınca buluşmaların sonu gelir. Duffy böyle bir hamleye hazırlıksızdır. Bir yakınlığın olasılığı onu irkiltir. Beceriksizce vedalaşır ve kadınla görüşmeyi derhal keser.

Bu olaydan dört yıl kadar sonra, her gün gittiği lokantada lahana ve sığır etinden oluşan yemeğini yerken (Joyce böyle ayrıntılara bayılır), gazetede bir ölüm haberi görür. Ölen bayan Bayan Sinico’dur. Bir akşam raylardan geçmeye çalışırken trenin altında kalmıştır. Kızı onun son zamanlarda geceleri içki satın almak için sokağa çıktığını söylüyordur. Annesini bu kötü alışkanlığından vazgeçirmeye çalışmış ama başaramamıştır.


Bu haberle sarsılan Duffy okuduklarına bir anlam verebilmek umuduyla yürümeye başlar. Evli bir kadınla gülünç bir ilişkiye mi girseydim, diye sorar kendi kendine.

Hayır, o her zamanki gibi doğru olanı yapmıştır. Fakat hayat bir garip görünmektedir şimdi. Eksik ve soğuk. Her zamankinden daha karanlık. Birden anlar ki, yarın ölse kimse onu hatırlamayacaktır. Kimse ismini sevgiyle anmayacaktır ardından: “Yaşantısının tavizsiz doğruluğunu gözden geçirdi; hayatın şöleninden kovulmuş biri olduğunu hissetti. Tek bir insan onu sever gibi olmuştu ve o da hayatı ve mutluluğu esirgemişti ondan.”

Joyce’un becerisi Duffy gibilerin lanetini bu kadar incelikli bir şekilde anlatabiliyor olmasındadır.

Bu insanlar iyi birer yurttaştırlar. Her sabah işyerine zamanında gider, arabalarını nizami park ederler. Komşularıyla iyi geçinir, sorumluluklarını yerine getirir, cenazelerde arka sıradaki yerlerini alırlar. Her zaman tedbirli, saygılı ve dikkatlidirler.

Her konuda bir fikirleri vardır. Kafaları karışmaz, bir kere bile tökezlemezler. Sorsanız, hiç hata yapmadıklarını söyleyeceklerdir.

Mesele de budur ya zaten. Onlar doğruları yaparken zaman geçmiş, hayatları da köhneyip sönüvermiştir.

Çoğu bunun farkına bile varmaz. Oldukları yerde çürüyüp giderler. Kullanılmadan eskiyen mobilyalarla dolu loş bir misafir odası gibi.

Monday, April 02, 2012

Beşinci Kat

BirGün
1 Nisan 2012
Dünyayı edebiyat üzerinden okuma alışkanlığı olan herkes gibi, ben de ara sıra hikayeler kurgulama illetine tutulurum. İstemeden olur bu. Ama illa ki olur. Basit tesadüflerde gizli anlamlar aradığımı, önemsiz ayrıntılarda işaretler görmeye başladığımı, ya da birbiriyle ilgisi olmayan bir dizi olaya nedensellik atfetmeye çalıştığımı fark edince utanır, bu durumu örtbas etmeye gayret ederim.

Fakat bu sefer öyle yapmayacağım. Galiba bu hastalığın bir çaresi olmadığını anladım. Saklamak nafile. Yapışkan bir meret. Bir kez size musallat olduysa onunla yaşayacaksınız. Artık her tecrübenizde edebiyattan bir iz bulacaksınız. Tecrübe ne kadar acıtıcı olursa olsun.

Babamı hastaneye kaldırdığımızda da aynı şey oldu. Hafızamın derinliklerinde uykuya yatmış bir Buzzati öyküsü, saklandığı yerden fırlayıp çıktı ve beni ele geçirdi.

“Yedi Kat” adlı bu öykünün kahramanı olan Giuseppe Corte, güneşli bir Mart sabahı ateşli hastalıklar konusunda uzmanlaşmış bir sağlıkevine elinde küçük bavuluyla güle oynaya girer. Biraz ateşi vardır. Tedbirli biri olduğu için evde yatmak yerine hastaneye gitmeyi tercih etmiştir. Giuseppe’yi açık renkli mobilyalarla döşenmiş, aydınlık, temiz bir odaya yerleştirirler. Onunla beraber biz de daha ilk günden hastanenin ilginç bir özelliğini öğreniriz. Hastalar katlara durumlarının ciddiyetine göre dağıtılmışlardır. Guiseppe’nin de bulunduğu yedinci, yani son kat, en hafif durumlar içindir. Altıncı kat ağır olmayan ama önemsenmesi gereken hastalara ayrılmıştır. Beşinci kat ciddi hastalıklar içindir ve böylece kattan kata gidilmektedir. İkinci katta çok ağır hastalara bakılırken, birinci kat ise sadece çaresiz hastalıklarla boğuşanların tutulduğu yerdir.

Hikaye böyle açılır. Tecrübeli okuyucu böyle bir bilginin boşuna verilmediğini hemen hisseder. Hissettiği gibi de olacaktır. Felaket geliyorum demez. Ufak bir aksilik yüzünden Guiseppe altıncı kata alınır. Sonra beşinci katta yer olmadığı için doğrudan dörde postalanır ve olaylar gelişir. Kahramanımız sonunda kendini umutsuz hastaların konduğu birinci katta buluverir. Bütün bunlar bir yanlışlık nedeniyle olmuştur. Ama kimin umrundadır? Pencereden rüzgarda hafif hafif sallanan ağaçların göründüğü o aydınlık ve ferah oda artık bir düş kadar uzaktadır. Öykü biterken Guiseppe’yi son kez görürüz. En alt kattaki odasında, sıkı sıkı örtülmüş perdelerin arkasındaki karanlığa teslim olmuş yaklaşan sonunu beklemektedir.

İşte bu öykü o karanlıktan çıktı geldi. Nasıl gelmesin?

Bir ay kadar önce güzel bir Mart sabahı, yüksek ateş şikayetiyle hastaneye götürülen babam, bir süre Acil Servis’te tutulduktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi’nin Enfeksiyon Hastalıkları Birimi’ne yerleştirildi. Acil’den servise çıkarıldığında yanında kız kardeşim vardı. “Kaçıncı kattasınız?” diye sordum telefonda. Hastaneye gidip nöbeti devralmak üzere giyinirken kendi kendime tekrar ediyordum: “Beşinci Kat. Beşinci Kat. Beşinci Kat.”

Unutmamak için değil. Hatırlamak için. Arada büyük fark vardır.

Babam Beşinci Kat’taki İntaniye Koğuşu’nda bir aya yakın yattı. Doktorlar hastalığı hızla teşhis ettiler. Maalesef menenjit olmuştu. Nereden çıktığı bilinmeyen bir bakteri önce omuriliğe ardından da beyin zarına yürümüştü. Durumu gayet ciddiydi.

Beşinci Kat’ın anlamı da buydu zaten. Ciddi hastalıklar. Öyküyü sonunda hatırlamıştım.

Beşinci Kat’ta babamla birlikte bir aya yakın mücadele verdik. Bu süre içinde kafamda Buzzati’nin öyküsü ile dolaşıp durdum. Kardeşime hiç söylemedim ama en büyük korkum bizi aşağıdaki servislerden birine taşımalarıydı. Alt katlarda kim bilir neler vardı? Bakmaya bile korkuyordum.

Korkularımın yersiz olduğu kısa bir süre sonra ortaya çıktı. Beşinci Kat iyi bir yerdi. Herkes işini mükemmel yapıyordu. Öyküdekinin tersine, tek bir aksilik bile olmadı. Sorularımızı dikkatle dinleyen ve sabırla yanıtlayan sevgili doktorlarımıza, Ebru ve Meryem hemşireler başta olmak üzere bütün sağlık ekibine ve neşesiyle hepimize moral veren zehir gibi hastabakıcımız Aydın’a buradan bir kez daha teşekkür etmek isterim.

Kardeşlerim ve ben Enfeksiyon Birimi’ne minnettarız. Bu mücadeleyi onlar sayesinde kazandık.

Günlerce kendini bilmez bir şekilde yatan babamın ateşi sonunda düştü. Bir ara gözünü açtığında, bana nerede olduğumuzu sordu. “Beşinci Kat’tayız,” dedim ona. “Korkacak bir şey yok!”