Monday, May 31, 2010

GERMINAL


BirGün
30 Mayıs 2010

90’ların başı olmalı. Çok soğuk ve sert geçen bir kış. Evde bir türlü ısınamıyoruz. Ankara’dan sevgilim gelmiş. Böyle zamanlarda hep yaptığımız gibi kalkıp sinemaya gidiyoruz. Süreya Sineması’nda Gérard Depardieu’nün başrolünü oynadığı ‘Germinal’ gösteriliyor. Bir heves koltuklara yerleşiyoruz. Ama sinemanın da ısıtma sistemi bozulmuş. Dişlerimiz birbirine vurarak filmi izliyoruz. Film çok iyi. Bir süre sonra soğuğu unutuyoruz. Karlı geceye çıktığımızda artık üşümüyoruz. İçimiz ısındığı için değil. Filmin etkisinden kurtulamadığımız için. Konuşa konuşa eve dönüyoruz. Madene inmeye hazırlanan Étienne’e lambasını uzatırken ‘Ona iyi bak. Bu lamba madencinin güneşidir’ diyen Toussaint Maheu, yani Depardieu, günlerce aklımızdan çıkmıyor.

Emile Zola’nın unutulmaz romanı ‘Germinal’ yalnızca bir grevin hikayesi değildir. 1860’larda Kuzey Fransa’nın küçük bir kasabasında yaşayan madencilerin hayatını anlatan bu roman, aslında yazarın yüzyılın başındaki haliyle kapitalizmi takdimidir.

Zola’nın çok iyi anladığı ve maharetle anlattığı şeylerden biri, kapitalizmin bizi insanlıktan çıkardığı ve doğrudan hayatımıza kastettiğidir. ‘Germinal’in kadınları ve erkekleri bütün roman boyunca insan kalabilmek için mücadele verirler. Hayatları yerin dibine inip çıkardıkları kömür parçası kadar bile değerli değildir. Karşılarında onları hayvanlar gibi yaşamaya zorlayan ve bütün güzellikleri ellerinden alan bir güç vardır. Bu insanların neşelenmeye, aşık olmaya, güneşin altında uzanıp yatmaya, ya da bir kap yerine iki kap yemek yemeye bile hakkı yoktur neredeyse. Her şey çirkinlikten ve karanlıktan ibarettir. Dev bir ağız gelip bütün ışığı yutmuş gibidir sanki.

‘Germinal’de bu dev ağzın adı ‘Le Voreux’dür. Zola, bütün romanı bu maden ocağının etrafına örer. Onun dünyaya açılan karanlık ağzında kapitalizmin doymaz iştahını görür. İşçilerin madene inişini şöyle anlatır mesela: ‘Ve böylece şaft bir sonraki öğünü için harekete geçti. Madencileri ocağın derinliklerine indiriyor, hep aynı açgözlülükle daha fazla daha fazla adam yiyordu. Yarım saat boyunca hiç durmadı, çünkü bu canavarın dev ağzı bütün bir dünyayı yalayıp yutabilirdi.”

Zola’nın genç ve idealist kahramanı Étienne Lantier de madene inmeye karar verdiğinde benzer şeyler düşünür: “Sebebini bilmiyordu. Ama yeniden madene inmek ve acı çekip mücadele etmek istiyordu. Bonnemort’un sözünü ettiği insanları düşündü öfkeyle, büyük bir iştahla yere çökmüş o açgözlü tanrıyı ve sadece karınlarını doyurabilmek için her gün ona bilmeden bedenlerini sunan onbinlerce adamı.”

Maden elbette insanlar için insanlar tarafından yapılmış bir şeydir. Ama Zola’nın elinde, kendi başına bir varlık kazanır ve bir canavara dönüşür. Böylece insanların hayatını kolaylaştıracak bir düzenek olmaktan çıkar ve bitmek tükenmek bilmeyen açlığıyla her gün onları yeniden yutmaya hazırlanan korkunç bir yaratık gibi temsil edilir. Bu Zola’nın kapitalizme bakışıdır. Onu tarif etme biçimidir.

Ne yazık ki, Zola’nın ‘Germinal’de tarif ettiği dünya değişmedi. Sermaye hayatlarımızı belirlediği sürece değişeceği de yok. Taşeron şirketlere teslim edilen Karadon Maden Ocağı’nda güvenlik önlemlerinin yetersizliği sebebiyle 30 işçinin ölümüyle sonuçlanan patlamanın ardından ‘bu mesleğin fıtratında bu var’ diyen Başbakan Erdoğan, bunu bize bir kez daha hatırlatmış oldu. Bunca insanın hayatını karartan maden kazasını kader kısmetle açıklamaya kalkarak hepimizi hayrete düşüren Başbakan bu talihsiz beyanatının ardından özür diler diye umduk. Fakat o, çıkışlarını sürdürdü ve Zonguldak’ta protestoyla karşılanmasının öfkesiyle olsa gerek, ölümlere gösterilen tepkiyi “acıyı istismar etmek” olarak niteledi.

Başbakan, benim takip edebildiğim en son açıklamasında, kazaların kader değil, taşeronlaştırma ve sermayenin kâr hırsının sonucu olduğunu söyleyen toplumsal muhalefete 'Konuyu saptırmayın ben kader demedim, kader dedim' diye cevap verdi.

Erdoğan’ın söylediği şeyi doğru okumak gerek. Başbakan, kendisinin de söylediği gibi ‘kader’ diyerek ‘kader’ demek istemedi aslında. Tanrı’dan gelen ve sorgulanamaz olanı söylemek istemedi. Belki de ‘kader’ diyerek, Tanrı’ya ve ilahi düzene değil yalnızca dünyanın düzenine dair bir şey söylüyordu. Belki de yaptığı şey sadece sermayeden yana konuşmaktı. O zaman bize söylediği şey çok basitti: Madenciysen ölürsün. Dünya böyle bir yerdir. Birileri para kazanırken, diğerleri ölür.

O zaman Başbakan Erdoğan’a ‘Germinal’in devrimci karakteri Étienne Lantier’nin ağzından yanıt vermek isterim: “Tanrı’dan ve cennetten söz edene kadar, önce bu berbat dünyayı düzeltelim.”

Sunday, May 23, 2010

Lauren Bacall ve lastik pabuçlar



BirGün
23 Mayıs, 2010

Geçenlerde bir öğrencim, ilişkilerinde hırpalanan taraf olmaktan sıkıldığını ve bundan sonra aşk hayatına bir ‘femme fatale’ olarak devam etmek istediğini beyan etti.

Öldürücü cazibesiyle meşhur bu kadın tipi, Hollywood usulü suç hikayelerinin tuzu biberidir. Özel detektifler, gangsterler, eski püskü barlar ve en lazım oldukları anda patlamayan silahlar nasıl vazgeçilmezse, dayanılmaz çekicilikleriyle esas oğlanı baştan çıkaran bu tehlikeli sarışınlar da bir o kadar gereklidir. Belki de bu nedenle, ne zaman ‘femme fatale’ lafı geçse aklıma hep ‘Büyük Uyku’daki haliyle Lauren Bacall gelir.

‘Büyük Uyku’ birinci sınıf bir ‘kara film’dir. Elini neye atsa iyi iş çıkaran usta yönetmen Howard Hawks tarafından çekilmiş ve Raymond Chandler’ın aynı isimli romanından William Faulkner tarafından senaryolaştırılıp sinemaya uyarlanmıştır. İnsan daha ne isteyebilir ki? Üstelik, başrollerinde Hollywood'un en müthiş çifti olan Humphrey Bogart ile Lauren Bacall vardır.

Aslına bakarsanız, ‘Büyük Uyku’ sadece bu ikisi arasındaki zekice atışmalar için bile izlenebilir. Baygın gözleri ve buğulu sesiyle sinema tarihinin en çekici kadınlarından biri olan Bacall, film boyunca Detektif Marlowe’u canlandıran Humphrey Bogart’la çapkınca flörtleşir durur. At yarışlarından söz edilen bir sahnede ‘Klas sahibi birisin ama ne kadar ileri gidebilirsin bilmiyorum,’ diye meydan okuyan Marlowe’a, o dumanlı sesiyle ‘Eyerde kimin olduğuna bağlı,’ deyiverir mesela. Vivian Rutledge olarak Bacall’a karşı koyabilecek bir erkeği hayal etmek çok zordur. Bu sahnede Bogart’ın bile rol kesmeyi bırakıp Bacall’a bir kez daha aşık olduğunu düşünürüm.

Her ‘femme fatale’ dendiğinde zihnimde beliren ve sigarasının dumanını suratıma üfleyen Lauren Bacall’dan kendimi zorla koparıp öğrencime geri döndüm. Onu duymadığımı düşünmüş olacak ki, söylediğini tekrarladı. Sonra bir cevap beklermiş gibi suratıma baktı. Ben de onun bütün dünyayı kendisiyle dost olmaya çağıran sevimli yüzüne baktım. Ardından gözüm yırtık pırtık lastik pabuçlarıyla çizgili pantolonuna takıldı. Daha düşünmeye fırsat kalmadan “Beş yaşında ya oradasındır, ya da treni sonsuza kadar kaçırmışsındır,” deyiverdim. Öğretmenlik insanı böyle iddialı laflar etmeye müsait bir ruh haline sokuyor. Övünülecek bir şey değil tabii.

Daha sonra aklım başıma gelip de bu söylediğime dair düşünürken, çocukluğumdan bir sahne gözümün önüne geldi ve neden böyle bir laf ettiğimi anladım. Beş değilse bile en fazla yedi yaşında falanım. Anneannemin evinde pencereye tünemiş sokağı seyrediyorum. İzmir’de limonata tadında bir yaz gecesi. Bütün çocuklar sokakta. Bütün kapılar açık. Bir bizim kapı kapalı. Bir ben içerdeyim. Bacaklarımı aşağıya sarkıtmış oturuyorum. Başka çocukların neşeli çığlıklar atarak oradan oraya koşturmalarını izliyorum. İçim sıkılıyor.

Bir zaman sonra pencerenin altında bir karaltı beliriyor. Karşı komşumuzun oğlu Sezgin. Elinde bir külah dondurma, orada dikilmiş lastik pabuçlarımın altına bakıyor. Ya da ben öyle zannediyorum. Sonra yaklaşıp bir şey fısıldıyor. Ne dediğini duyamıyorum. Ben ona doğru eğilince bir daha söylüyor: ‘Seni seviyorum.’ Kulaklarıma inanamıyorum. Yüzüm kızarıyor. Sezgin hoş bir çocuk. Arada bir mahallenin diğer çocuklarıyla birlikte ‘Domates salça, bu ne biçim kalça!’ diye tempo tutmasının dışında kötü bir alışkanlığı yok. Ben de gizli gizli onu beğeniyorum. Belki de sadece utandığım için, bu sefer duymamış gibi yapıyorum: ‘Efendim, ne dedin?’ Biraz daha yaklaşıyor. Dondurması çikolatalı olmalı; dudağının üzerinde koyu renk bir bıyık var. Bıyık ona erkeksi bir hava vermiş. Cesaretini toplayıp yine aynı şeyi söylüyor. Oyun böylece açılıyor. Artık geri dönemem. Sağır numarasını abartıyorum. Ben duymadıkça, o da sesini yükseltiyor. Bir daha bir daha tekrarlıyor. Sonunda sıkılmış olacak ki, avazı çıktığı kadar bağırıyor: ‘SENİ SEVİYORUM!’ Sokakta hareket duruyor, bütün çocuklar dönüp bakıyor. Anneannem arkamda beliriyor. Onu görmüyorum ama varlığını hissedebiliyorum. Bütün pencereler açık. Üst katta birileri gülmeye başlıyor. Sezgin ağladı ağlayacak. Koşarak benden uzaklaşıyor. Sokağın ucunda gözden kaybolup gidiyor.

Küskün küskün içeri girip divana oturuyorum. Gözüm lastik pabuçlarıma takılıyor. Bir tanesinin kenarı yırtılmış. Lacivert kumaşın altında başparmağımı görebiliyorum. Onu oynatıp komik şeyler düşünmeye çalışıyorum. Ama işe yaramıyor. Üzüntüm geçmiyor. Sezgin bir daha benimle konuşmayacak. Böyle olsun istememiştim.

Böylece, bir ‘femme fatale’ olarak kariyerim başladığı yerde bitiyor. Bundan sonra hayatım lastik pabuçlardan, çizgili pantalonlardan ve başkalarını incitmekten deli gibi korktuğum ilişkilerden ibaret olacak.

Lauren Bacall olma fırsatını sonsuza kadar kaçırıyorum.

Sunday, May 16, 2010

Animal Triste: Aşkın ve Unutuşun Kitabı


BirGün
16 Mayıs 2010

Alef Yayınları, geçenlerde “Avrupa Edebiyatı Türkiye’de – Türkiye Edebiyatı Avrupa’da” adlı kültür projesi kapsamında İstanbul’a gelen Alman yazar Monika Maron’un ‘Animal Triste’ adlı kitabını yayınladı.

Hayatının büyük bir kısmını Doğu Berlin’de geçiren Monika Maron, bu romanında duvarın yıkılmasıyla birlikte yaşanan değişimleri kişisel bir öykünün parçası haline getirerek anlatıyor. Diğer romanlarında olduğu gibi, bu hikayede de duvarın öte tarafından gelmenin neden olduğu kimlik meselelerine kafa yoruyor.

Ancak, yer yer eleştirel bir ton tutturarak ironi ve yergiye başvursa da, Maron’un bu kitaptaki üslubunu şiirsel bir anlatımın belirlediğini söylemek lazım. ‘Animal Triste,’ dokunaklı bir aşk hikayesi. Sadece aşkın değil, o aşkla beraber gelen unutuşun da hikayesi aslında.

“Yaşamımda unutulmayı hak etmemiş olan çok fazla şey yoktu ve benim için korunmaya değer haliyle oldukça kısa bir ömür olmuştu,” diyerek başlıyor anlatıcı. Orta yaşa gelmiş bir kadınken, kendisini ‘gecikmiş bir gençlik aşkı’nın içinde bulduğunu öğreniyoruz. Sevgilisi Batı’dan geliyor. Kendisi ise hep Berlin’de, duvarın arkasında kalan tarafta yaşamış. Duvarın yıkılmasından sonra başlayan yeni hayata alışmaya çalışırken, bir yandan da bu aşkın etkisiyle sarsılıyor.

Öykü açıldıkça, bunamaya yüz tutmuş bu kadının bütün hayatını aşkının üzerinden yeniden kurguladığına şahit oluyoruz. Sevgilisi Franz dışında her şey önemsizleşiyor. Hayatındaki diğer şeyleri ancak onunla ilişkilendirdiği ölçüde hatırlıyor. Kocasını, kızını ve daha önceki yaşamına dair detayları anımsamakta zorlanıyor. Bunu yadırgamıyoruz. Çünkü bizi aşktan başka hatırlanacak bir şey olmadığına ikna ediyor. Romanın başlarında bir yerde, ölümle yüzyüze geldiği bir anı anlatırken, şöyle diyor mesela: “O akşam gerçekten ölmüş olsaydım, hayatta neyi kaçırmış olacaktım? Hayatta aşktan başka bir şey kaçırılmış olamaz.”

Fakat kaçırmayıp yakaladığı bu aşk, onu zaman-dışı bir gerçekliğe hapsediyor. Hayatı tek bir anın sonsuz tekrarlarından oluşuyor. Sevgisinin nesnesini kaybetmiş olsa bile, sevginin kendisine tutunan ve yaşamının geri kalanını onun yarattığı mutlulukta ve acıda geçirmeye karar vermiş biri o. Unutuşu seçmesi de bundan. Her şeyin bittiğine inanmak istemiyor çünkü.

“Mümkün olanı gerçekleşmiş olandan ayırmak zor geliyor bana. Yıllar boyunca mümkün olan her şeyi gerçekleşmiş olan her şeyle karıştırdım ve birleştirdim, düşünülmüş olanı söylenmiş olanla, gelecektekini hiç unutulmamış olanla, umut edilmiş olanı korkulmuş olanla, ama yine hep aynı hikaye kaldı geriye. Son çok açıktır ve her şeyi belirler. Son düzeltilemez. Bu yüzden unuttum onu.”

Bu açıdan ilginç bir roman ‘Animal Triste.’ Adını Latince bir deyimden almış: Omne animal triste post coitum (Her hayvan cinsel birleşme sonrası hüzünlüdür). Bu bana uzun zaman önce okuduğum bir Ezra Pound şiirini hatırlatıyor. ‘Irmak tacirinin karısı: Bir mektup” adlı şiirde Pound, kıvrılan ırmağın burgaçlarına dalıp giden kocasının ardından ağıt yakan kadına şunları söyletir: “Ve beş ay olmuş sen gideli. Başımın üstünde hüzünlü sesler çıkarıyor maymunlar.”

Bu romandaki anlatıcının sesi de, yer yer yaralı hayvanların çığlıklarını hatırlatıyor. Kimi zaman -- mesela duvar yıkıldıktan sonra Berlin’deki yeni hayatı anlatırken -- mesafeli bir ton tuttursa da, çoğu kez tamamen şirazesinden çıkıyor, hep aynı ismin çağrıldığı bir duaya dönüşüyor. Roman açıldıkça yoğunlaşan bu dil, giderek keskinleşiyor ve aşkın yıkıcı gücünün ifadesi haline geliyor.

‘Animal Triste,’ aşkın ehlileştirilemez bir şey olduğunu hatırlatıyor bize. Onun inançla, güvenle ve diğer sevme biçimleriyle bir ilgisi yok. Hiç bir sosyal tarafı yok. Hiç bir anlaşılır yanı yok. Kitabın başkişisi gibi yazar da, aşkın içimizdeki “son tabiyat kalıntısı” olduğunu savunuyor. Toplumsal düzen ise, sadece bunu evcilleştirmek ve makul kılabilmek icat edilmiş bir mekanizma olarak karşımıza çıkıyor.

Monica Maron, duygularından ve cinselliğinden korkmayan bir yazar. Tamamen kendine has bir dil tutturmuş ve kadınca bir meseleyi kadınca bir yerden anlatıyor. ‘Animal Triste’ bunun için okunmaya değer.

Sunday, May 09, 2010

Küçük Deniz Kızı



BirGün
9 Mayıs 2010

Annemle zor bir ilişkimiz vardı. Ben asi bir çocuktum. O güçlü ve otoriter bir kadındı. Ona dair hatırladığım ilk şeylerden biri, beni azarladığında gözlerimi yere indirmediğim için ‘Bana öyle dik dik bakma!’ deyişi. Haklı olduğumu düşündüğüm zaman kolay teslim olmazdım. Kimi zaman sessiz bir şekilde de olsa direnmeyi sürdürürdüm. O da kendi varlığının tanınmasını isterdi. Bizim ev böyle bir yerdi. Kurallar vardı ve onlara uyulması gerekiyordu. Bense her zaman bunu yapmakta çok istekli olmayabiliyordum.

Şimdi düşünüyorum da, benimle başa çıkmak konusunda hiç fena değildi aslında. Bana yaramaz denemezdi. Ama düpedüz garip bir çocuktum. Beklenmedik şeyler yapabiliyordum. Üstelik inatçıydım. Leblebileri duvara sürerek leblebi tozu üretmeye kalktığımda (ve ürettiğim badanayla karışık tozları yiyip hastalandığımda), dolaptaki canavarı alt etmek için orada uyumaya başladığımda, her gün aynı kıyafeti giymek konusunda ısrarcı olduğumda ya da yıkanmanın anlamsız bir şey olduğuna karar verip banyo grevi ilan ettiğimde, annem benimle hep sabırla uğraştı.

Fakat en büyük sorun benim bağımsız ruhlu biri olmamdı. Çocuk olmak hep başkalarına tabi olmak demekti. Yetişkinlerin koyduğu kurallara uymak demekti. Annem buna tahammül edemediğimin farkındaydı. Belki de bu nedenle, daha beş yaşındayken küçük çantamı toplayıp anneanneme taşınmaya kalktığımda, beni engellemedi. Bir gün nasıl olsa gideceğimi biliyordu. İlkokula başladığım gün, herkes annesi için ağlarken, ben onunla çabucak vedalaşıp gitmesi için ısrar ettiğimde, incinmiş olsa bile bunu hiç belli etmedi. Bağımsız bir çocuk olmamla için için gurur duyduğunu çok sonra anladım.

Beni herkesten daha iyi tanırdı. Kabıma sığamadığımı biliyordu. Dünyaya dair merakımı anlıyordu. Belki kendisi de öyle biri olduğu için. Yine de benimle hayatı kolay olmadı. Özgürlüğün ve maceranın tadını alıp okul yollarında kaybolmaya başladığımda, o zaman küçücük bir bebek olan kardeşimi kaptığı gibi sokağa çıkıp saatlerce beni aradığını biliyorum. Bulduğunda bana bağırmak yerine sarıldığını da hatırlıyorum.

Şimdi geriye bakıp da düşündüğümde anlıyorum ki, kendini hep benim gideceğim zamana hazırlıyordu. Onun için gitme zamanı geldiğinde tereddüt etmem onu şaşırttı. On sekiz yaşındaydım. Bir sevgilim vardı. Hayatımdan memnundum. O da ben de İzmir’de kalmaya karar vermiştik. Sadece İzmir’deki üniversiteleri yazacağımıza dair birbirimize söz vermiştik. Böyle olursa ayrılmayacak, sonsuza kadar mutlu olacaktık. Anneme bu kararımı açıkladığımda, beni karşısına oturttu ve hayatım boyunca unutmayacağım bir konuşma yaptı. Duygusal bir konuşmaydı bu. Onun da babamın da benden ayrılmakta zorlanacaklarını biliyordum. Bu kararımı sevinçle karşılayacaklarını düşünmüştüm. Oysa annem gitmem gerektiğini söyledi bana. Şimdi gitmezsen, hep burada kalacaksın, dedi. Hiç büyümeyeceksin, dedi. Kendi ayakların üzerinde durmayı öğrenmelisin, dedi.

Bu konuşmanın anlamını seneler sonra kavrayabildim. Onun için bunları söylemenin ne kadar zor olduğunu ancak kendim de bir yetişkin olduktan sonra anlayabildim. Kendine rağmen beni bırakmaya çalışıyor, bir anne için yapılması en zor şeyi yapıyordu.

Ona hiç söyleyememiş olsam da, benimle bu konuşmayı yaptığı için anneme hep minnet duydum. Anladım ki, bir çoklarının yaptığı gibi hayatını çocuğunun üzerinden temize çekmeyi tercih etmemiş, bana kendim olabilme şansını tanımak istemişti. Başka biri olsaydı, bunu fırsat bilir çocuğuna asılırdı. Ama benim annem herhangi biri değildi. Cesur ve adil bir kadındı. Ona acı verecek olsa bile, beni bırakması gerektiğini biliyordu.

Annemi kaybedeli neredeyse dört sene oldu. Ne zaman onu düşünsem, aklıma ‘Andersen’den Masallar’ geliyor. O benim ilk kitabımdı. Annemi başucumda oturmuş bu kitaptan ‘Küçük Deniz Kızı’nı okurkenki haliyle hatırlıyorum. Bu masalı çok sevdiğimi bildiği için yavaş yavaş okur, tadını çıkarmama izin verirdi.

Deniz kızları sonunda zamanı gelip de yeryüzüne çıkmaya hak kazandıklarında, ben de onlarla beraber meraklanır heyecanlanırdım. Hepsi kuzu kuzu evlerine döner ama bir tanesi geri gelmezdi.

Sen de benim dönmeyeceğimi biliyordun, değil mi anneciğim? Ama buna rağmen bıraktın beni. Ben sana teşekkür ederim. Anneler günün kutlu olsun!

Sunday, May 02, 2010

Sıradan Kötülük


BirGün

2 Mayıs 2010


Hannah Arendt, “Kötülüğün Sıradanlığı: Eichmann Kudüs’te” (1964) adlı kitabında, bir yandan yahudi nüfusun kitleler halinde yok edilmesini amaçlayan ‘Nihai Çözüm’ projesinin başındaki Nazi subayı Adolf Eichmann’ın İsrail’de yargılanışının hikayesini anlatırken, bir yandan da geleneksel kötülük anlayışını temelinden sarsacak bir tespitte bulunur.

Arendt, bu kitabında tektanrılı dinlerin savunduğu ‘mutlak kötülük’ kavramına karşı çıkar. Ona göre Eichmann, o dönemde Nazilerin genellikle resmedildiği gibi, canavar ruhlu bir adam ya da kontrol edilemez güdülerinin kurbanı olmuş bir cani değildir. ‘Mobilize Ölüm Birlikleri’ni kurup iki milyona yakın yahudiyi gaz odalarına yollarken şeytani bir itkiyle davranmamıştır. Tam tersine, bir çok insan gibi, emirlere itaat eden, sürüden ayrılma cesaretini gösteremeyen ve çevresindekilerden onay görmek isteyen biridir o. İktidar sahibi olanlar tarafından kendisine ‘normal’ diye sunulanı sorgulamamış ve üzerine düşen görevi layıkıyla yerine getirmeye çalışmıştır. Sonuç korkunçtur elbette. Bir insanlık suçu işlenmiştir. Ama Arendt’e göre, bu suçun faili milyonda bir rastlanan bir psikopat falan değil, sıradan ve bayağı biridir. Kötülüğü de kendisi gibi bayağıdır.

Arendt’in gözünde, Eichmann’ın o dönemde yahudilerin, sosyalistlerin ya da sakat çocukların katledilmesine göz yuman herhangi bir Alman vatandaşından pek farkı yoktur. Hepsi aynı saikle hareket etmiş ve ‘normalleştirilip’ önlerine konan kötülüğü fazlaca düşünmeden hayatlarının bir parçası haline getirmişlerdir. Toplu katliamların rastlanmadığı bir toplumda yaşasalardı bu suçlara katılmayı akıllarından geçirmeyecek olsalar bile, bunun ‘doğal’ bir davranış haline geldiği bir yaşam biçimine kolayca uyum sağlamışlardır.

Onun için Arendt’e göre, yahudilere yapılan şeyin aslında sadece yahudilerle ilgisi yoktur, ‘sıradan kötülük’ her an hedef değiştirebilir ve herhangi birimize yönelebilir.

Öyleyse olan hep aynı şeydir: Naziler nasıl bir ırkı yok etmenin ‘kabul edilebilir’ bir şey olduğuna inanabilmişlerse, korumasız iki kız çocuğuna aylar boyunca sistemli bir şekilde tecavüz etmek bir grup erkeğin, buna göz yummak da bir kentin standart davranışı haline gelebilir.

Siirt’te yaşananlardan haberi olmayan kalmamıştır herhalde. İki ilköğretim öğrencisinin, bir seneyi aşkın bir süredir onlarca erkek tarafından tecavüze uğradıklarının ortaya çıkmasıyla patlayan bu haber, bu aileden başka çocukların da cinsel tacize maruz kaldığı farkedilince iyice dallanıp budaklandı. Olaya adı karışan 100 erkeğin arasında okulun müdür yardımcısı, kızların sınıf arkadaşları, Siirt’in tanınmış ailelerine mensup esnaf, hacı dedeler, bir asker ve bir polis var.

Olay zaten yeterince berbat. Ama daha da korkuncu, haberin yayılmasından hemen sonra, Siirtlilerin neredeyse tekvücut halinde hareket ederek bu olayı örtbas etmeye çalışmaları oldu. Savcılık ve emniyet uzunca bir süre “gizli soruşturma” gerekçesiyle bilgi vermemeyi tercih etti. Bu çocukların iki yıldır çok sayıda erkeğin cinsel istismarına maruz kaldığı herkesin bildiği bir şeyken, kimse bu konuda konuşmak istemiyordu. Hürriyet'ten Gülden Aydın'ın haberine göre, şehrin sakinleri, hatta parti il başkanları, bildiklerini anlattıktan sonra “Beni görmedin, seninle hiç konuşmadık” demeyi ihmal etmiyordu. Onlara göre Siirt’in adı kötüye çıkmamalıydı. Bu olay duyulmasa iyi olurdu.

Öyle görünüyor ki, Siirt halkı sıradan kötülüğe topyekün teslim olmuştur. Bu açıdan, o savunmasız çocukların yüzüne bakarak ‘Ellere var da, bana yok mu?’ diye tempo tutan erkekler sürüsüyle, bunu bilip de susanlar arasında hiç bir fark yoktur. Suça ortak olan herkes gibi onlar da ‘ben yapmasam bir başkası yapacaktı’ diye düşünürler, ‘zaten herkes böyle yapıyor’ diye düşünürler, ‘bir enayi ben miyim?’ diye düşünürler.

Halbuki kötülüğün sıradanlaştırılmasına direnebilir insan. Bunun yolu, bireysel sorumluluk almaktan ve kendi başına davranabilme cesaretini göstermekten geçer. Sessiz kalarak bir katile ya da tecavüzcüye dönüşmemek için, kendini savunamayacak olanları hedef alan şiddete ‘Hayır!’ demek gerekir.

Siirtliler şehirlerinin ismine leke sürülmesin istiyorlarmış. Bilsinler ki, insanın adı da sureti de ancak böyle temizlenir.

Monday, April 26, 2010

CESARET



BirGün
26 Nisan 2010

Cesaret


Cesaretin ne olduğunu en iyi korkaklar bilir. Cesur olanlar bunu düşünmez bile. Onlar zaten yüreklidirler. Korkuyu akıllarına getirmezler. Onların işi düşünmek değil davranmaktır. Zamanı geldiğinde bir an bile tereddüt etmeyecek ve kendilerini ateşe atacaklardır.

Korkakların hayatı ise büyük bir tereddütten ibarettir. Cesur olma zamanı geldiğinde ne yapacaklarını bilememenin ağırlığını taşırlar. Yürüyecekler midir, yoksa dönüp kaçacaklar mıdır? Bu şüphe boyunlarında bir değirmen taşı gibi asılı durur.

Ne zaman cesaretten söz edilse, Truva’nın genç prensi Paris gelir aklıma. ‘İlyada’nın en korkak karakteri odur çünkü. Homeros, onu yetişkin bir erkekten çok çocuk gibi çizer. Güzeldir Paris. Çekicidir. Kadınların gözdesidir. Ama başınabuyruk ve sorumsuzdur da aynı zamanda. Güzeller güzeli Helen’i kocası Menelaos’un elinden kaçırarak, yalnızca kendini değil bütün Truva’yı tehlikeye atar. Üstelik bununla kalmayıp, Helen’i geri almak üzere gelen Akhalara karşı savaşacak cesareti de gösteremez.

Truvalı askerler, Paris’i bu nedenle hakir görürler. Onu ne kadar küçümsüyorlarsa, ağabeyi Hektor’a da bir o kadar hayranlık ve saygı duyarlar. Çünkü Hektor tam bir kahramandır. Bunu başından beri biliriz. Harekete geçmekte hiç bir zaman tereddüt etmeyecek ve Akhalara karşı zafer kazanmak için çok sevdiği ailesini bile feda edecektir. Paris korkup kaçarken, Hektor karısı ile gerçek bir asker gibi vedalaşır ve soluğu savaş meydanında alır.

Yine de Paris, İlyada’nın en ilginç karakteridir benim için. Bir roman kişisinin nüvesini görürüm onda. Diğer karakterler gibi düz değildir. Duraksamasında bir derinliğin olasılığı saklıdır. Hemen harekete geçemediği için herkes yüklenir ona. Helen bile, kollarında küçük bir çocuk gibi yatan sevgilisinin zayıflığından utanır ve savaş alanına geri dönüp eski kocası Menelaos ile çarpışmasını ister ondan. Ama Paris tereddüt eder. Onun hikayesinin güzelliği de, bu tereddütün üzerinden açılmasından gelir.

‘İlyada’da beni etkileyen sahnelerden biri, Paris’le Hektor’un yüzleştikleri andır. Metnin bir yerinde, savaşçı Hektor bir hışımla kardeşinin yanına gider. Homeros, haşmetini anlatmak için “Zeus’un sevdiği Hektor” der ona. “Onbir dirsek boyundaki kargısıyla” dört bir yana ışıklar saçarak girer Paris’in odasına. Kardeşinin yanında bir dev gibidir sanki. Onu yatağına oturmuş kalkanıyla zırhını parlatırken bulur. Hüzünlü bir sahnedir bu. Paris’in bu çaresiz hali içimizi burkar. Anlarız ki, savaşacak cesareti gösterebileceği anın gelmesini beklemektedir. Silahlarını temizleyerek oyalanmakta, bu kararı geciktirmeye çalışmaktadır. Hektor ona küçümseyerek bakar. Paris de bu tanrısal adamın karşısında en insan haliyle durur ve ezilir.

Bu sahnede her zaman Paris’ten yana hissederim kendimi. Evet, korkaktır Paris. Ama ona kızamam. Hayatta kalmak ister çünkü. Gençtir daha. Üstelik mutludur. Vazgeçmek için daha erken olduğunu düşünür. Bu haliyle, ‘Hazır olmak her şeydir’ diyen Hamlet’i hatırlatır bana. O da Hamlet gibi ikirciklidir. Onun gibi doğru zamanın gelmesini beklemektedir.

Sonunda o zaman gelip de, savaş meydanına adım attığında, Paris’i Hektor’dan daha fazla severiz. Bize daha çok benzer çünkü. Tanrısal güçlerle donanmış bir kahraman değildir o. Tereddütleriyle, zaaflarıyla, geride bıraktığı hayata duyduğu özlemle, hepimiz gibi biridir.

Paris, ilk defa çayırlara çıkmış bir tay gibi girer savaş alanına. Başı diktir, omuzlarına dökülmüştür saçları.

“Priamos’un oğlu Paris de öylece
Pergamos Kalesi’nden aşağı iniyordu taşa taşa
Silahlarıyla parlıyordu güneş gibi.
”

Böyle der, Homeros. Onun da Paris’i beğendiği bellidir. Çünkü genç prens her şeye rağmen cesurca davranmayı tercih etmiştir. Onun cesareti Hektor’unkinden bile değerlidir.

Dedim ya, cesaretin ne olduğunu en iyi korkaklar bilir.

Monday, April 19, 2010

Lear'in Gölgesi


BirGün

18 Nisan 2010

Lear’in Gölgesi


Shakespeare’in ‘Kral Lear’ adlı oyununda, kralın gücünü tamamen yitirdiğini anladığı sahne çok dokunaklıdır. Topraklarını iki büyük kızı arasında bölüştüren Lear, iktidarını bütünüyle kaybeder ve çocuklarından kötü muamele görür. Bu durum ona öyle çok acı verir ki, önce kızının kendi kızı olduğundan emin olamaz, sonra da kendinden şüphe duyar: “Beni tanıyan kimse var mı burada? Ben Lear değilim herhalde. Lear böyle mi yürür? Böyle mi konuşur? Gözleri nerede? Lear ya bunadı, ya beyni uyuştu da anlayışı kalmadı. Uyanık mıyım ben? Olamaz... Biriniz söyleyemez mi bana, ben kimim?”

Lear’e cevap verme cesaretini gösteren yalnızca soytarısı olacaktır. Her zamanki hazırcevaplığıyla yine lafı gediğine koyar: “Lear'in gölgesi.”

‘Kral Lear,’ ilk bakışta yaşlanan ve iktidarını kaybeden bir adamın trajedisini anlatır. Fakat aslında bir ihanetin öyküsüdür. Shakespeare, bu sahnede ihanete uğradığımızda varlığımızın sarsıldığını söyler bize. Güvendiğimiz biri tarafından aldatıldığımız zaman, aslında kendimizi de yitiririz. Kim olduğumuzu unutur, bir gölge haline geliriz.

İhanetin türlü türlü halleri vardır. Lear, çocuklarının ihaneti ile sarsılır. Othello, Desdemona’nın kendisine sadık kalmadığından şüphe eder. Hamlet, amcasının elinde oyuncak olan arkadaşları Rosencrantz ve Guildenstern tarafından aldatılır. Hepsi kötüdür bunların. Bir bakıma hepsi aynı kapıya çıkar.

Bana sorarsanız, en fenası bir dostun ihanetidir. Çocuğunu affedebilir insan, sevgilisini terkedebilir. Ama dostuna ikisini de yapamaz. Bazan ne tümüyle affetmek mümkün olur, ne de terkedip gitmek. Bir de bakarsınız ki, gitgide solarak rengini kaybetmiş bir ilişkinin içinde kalakalmışsınız.

Her zaman dramatik sahneler yaşanmaz. Hatta çoğu kez yaşanmaz. Çarpılan kapılar, açık edilen sırlar, ya da ağır laflar gerekmez. Kimi dostlar yavaş yavaş giderler insanın hayatından. Telefonlar kesilir. Görüşmelerin arası açılır. Bir araya gelindiği zaman küçük anlamsız konuşmalar yapılır. Sonra bir gün ilk kez onun yanında sıkıldığınızı farkedersiniz. Eve döndüğünüzde ağır bir his olur içinizde. Söylenmesi gereken şeyler söylenmediği için değil. Söylenecek bir şey kalmadığı için olur bu.

Gözlerine baktığınız zaman artık o sessiz anlaşmayı görmezsiniz. Kalabalık bir masada birbirinizden uzak köşelerde oturduğunuzda, bakışlarınızla birbirinizi yakalayıp kucakladığınız, bir süre havada tutup sonra hafifçe yere bıraktığınız anları geçirirsiniz aklınızdan. Ya da aynı şeyi düşünüp güleceğinizi bildiğiniz için göz göze gelmekten kaçındığınız zamanları. En çok da hiç konuşmadan oturduğunuz ve o anlayış dolu sessizlik bölünmesin diye kıpırdamaya bile cesaret edemediğiniz geceleri.

Yalnızca ikinizin bildiği sözcükler kullanılmadıkları için yok olmuş, sadece size ait olan dil çoktan tarihe karışmıştır. Neye güleceğinizi bilemezsiniz. Neye üzülüyorsanız yalnızca sizin derdinizdir o artık. Bir yabancılık hissi gelir ve gitmek bilmez. Aranızda öylece durur. Sağır bir camın ardından bakar gibi izlersiniz onu. Kaybedilen şeyin büyüklüğü iki kez vurur sizi: hem kendi tarafınızdan, hem de onun tarafından. Onunla beraberken hep iki kişilik düşünmeye alışmışsınızdır çünkü. Her şeyi düzeltecek bir şey söylemek ister gibi yutkunur durursunuz. Ama olanaksızdır bu. O sıcaklık yok olmuş, ilişki tavsamıştır.

Halbuki gerçek bir dost varlığımızın teyididir. Onun aynasında kendimizi göremez olduğumuzda, biz de yok oluruz aslında. Dünya yabancı bir yer haline gelir. Bedenimiz bile bizim olmaktan çıkar. Bildiğimiz alıştığımız haliyle hissedemeyiz onu. Kralın umutsuzluk içinde “Lear böyle mi yürür? Böyle mi konuşur? Gözleri nerede?” demesi bundandır.

Gitgide sesler kısılır, ışık azalır. Sınırlarımız belirsizleşir, hatlarımız silikleşir. Hayatımız üzerindeki gücümüzü kaybederiz ve artık kimse bize kim olduğumuzu hatırlatmayacağı için varlığımıza dair şüphe duyarız.

En fenası bir dostun ihanetidir. Çünkü ardında kambur bir gölge bırakır.

Sunday, April 11, 2010

ÖNCE ÖLDÜRME!


BirGün/ 14:29 11 Nisan 2010

İlişkileri bitirmek başlamaktan hep daha zordur. Oysa hemen her zaman, iyi bir final iyi bir başlangıçtan çok daha değerlidir. Herkes iyi başlangıçlar yapabilir. İyi sonlarsa çok az insana nasip olur.

Romanlarda da böyledir bu. Yazmanın şaşmaz kurallarından biri şudur: ortalama yazarlar finalleri mutlaka batırırlar. Gidiyorsun ama bir veda etseydin bari, demek isteriz onlara. Ya da bu kadar patırtı yaptın ama asıl söylemek istediğini diyemedin, diye bağırmak gelir içimizden.

Kimileri yazdığı hikayeyle heyecanımızı körükler, iştahımızı kabartır ve sonra bizi öylece ortada bırakıverir. Elimiz böğrümüzde kalakalırız. Bel bağladığımız karakterler romanın bir yerinden sonra görünmez olur. İlmek ilmek dokunmuş karmaşık bir olay örgüsü sonunda öyle bayat bir yere bağlanır ki, en acıklı sesimizle ‘Böyle mi olacaktı?’ diye sormak isteriz. Bazan da incelikli olduğunu düşündüğümüz nice detay anlamlı bir bütün oluşturmaz, öyle yarım yamalak bırakılır. Ya da öyküde merkezi bir rol üstlendiğini hissettiğimiz bir sembol finalde unutulduğu için ışıltısını kaybeder ve işlevsizleşir.

Fakat en fenası, romanın sonunda kim var kim yoksa patır patır öldüren yazarlardır. Bunlar, karakterleriyle ne yapacaklarını bilemeyip onlardan tez elden kurtulma yoluna gidenler olur genellikle. Acemiler bunu daha sık yapar. Hatta polisiyeciler bir yana, ilk romanını kimseyi öldürmeden kapatan yazarın alnından öpmek gerekir. Onun içindir ki, yazmaya başlayan herkese haddim olmayarak ‘On Emir’ içinde en önemlisi olan ‘Öldürmeyeceksin!’ uyarısını hatırlatmak isterim. Eğer bu çok sert geliyorsa, doktorların çok iyi bildiği şu prensibe kulak vermek isteyebilirler: ‘Primum non nocere,’ yani ‘Öncelikle, zarar verme!’ Sonrası zaten kendiliğinden gelir.

Tabii iyi yazarlar arasında da kan dökmekten hoşlananlar vardır. Mesela, yeri gelmişken, Shakespeare’i burada tenzih etmek isterim. Evet Hamlet’in sonunda pek az kişi hayatta kalır ve ortalık kan gölüne döner ama herkes bilir ki, bu durum Shakespeare’in acemiliğinden değil, dönemin gereklerindendir: Rönesans trajedisinde adam öldürmek adettendir.

Kahramanı öldürmek ise ancak gerekliyse başvurulacak bir çaredir. Okuyucu çoğu kez, ana karakterin hikayenin sonuna kadar hayatta kalacağını bilir. Esas adam sonuna kadar ölmeyecektir. Kahramanı öldürmek hikaye olasılıklarını yok etmek anlamına gelir çünkü. Onun için mesela hepimizi biliriz ki, Bruce Willis ‘zor ölür.’ Hatta ölmek bilmez. (Filme zaten ölü olarak başlamamışsa tabii.) Bu okuyucu ile yazar arasındaki sessiz anlaşmalardan biridir. Bu gizli anlaşma ihlal edildiği zaman, okuyucu ihanete uğramış hisseder ve düşkırıklığına uğrar.

Onun içindir ki, gelmiş geçmiş en iyi romanlardan biri olmasına rağmen ‘Anna Karenina’nın sonu pek beğenilmez. Anna’nın hayatta kalma şansı olmadığını biliriz. Sıkışmıştır, çaresizdir, mutsuzdur. Onun için ölümden başka bir seçenek yok gibidir. Tolstoy unutulmaz bir sahne ile Anna’yı ölüme gönderir. Kahramanını öldürdüğü için ona kızmayız. Böyle olması gerektiğini anlarız. Burada kalsa her şey iyidir. Fakat roman Anna’nın intiharıyla bitmez. Onun ölümünden sonra sanki hiç bir şey olmamış gibi bir yetmiş sayfa kadar daha devam eder. Tolstoy, romana yerleştirdiği ikinci olay örgüsünü tamamlamak, sevgili karakteri Levin’i düze çıkarmak ve zor da olsa bir aşk hikayesinin mutlu bitebileceğini anlatmak gibi bir derde düşer. Ama okuyucuyu küstürür. Anna bittiğinde, roman bitsin isteriz. Onun ölümünden sonraki bölümde adının neredeyse hiç geçmemesi kalbimizi kırar. Tolstoy’un toprak ağası karakteri Levin’in inançlı bir adam haline gelip evine ve çocuklarına bağlanması bizi hiç bağlamaz. Aklımız hala Anna’da ve onun talihsiz hikayesindedir.

Başka nereden bakarsak bakalım otoritesine başkaldıramayacağımız dev bir yazar olan Tolstoy’un birden vaiz kesilip bize hayat dersi vermesine anlam veremeyiz bir türlü.

Fakat hayat gibi edebiyat da bazan hayalkırıklıklarıyla doludur. Büyük aşklar nasıl sönük bir şekilde sonlanabilirse, büyük yazarlar da kimi zaman zaaflarına yenilip kötü finaller yapabilirler.

Tuesday, April 06, 2010

Yapıbozum ne değildir?


BirGün

4 Nisan 2010


Pazar pazar felsefe yapıyor olmak istemem ama bana bir iki paragraf tahammül edin. Derrida’dan bahsedeceğim. Benim gözümde Derrida ahlaklı bir felsefecidir. Koltuğunda oturup zihin egzersizleri yapmak yerine, gerçekten hayatın kendisinden bahsetmeyi tercih eden bir kaç düşünürden biridir.

Jacques Derrida akılcılığı hedef alan bir manifesto ile karşımıza çıkar. Aydınlanma’nın aklı merkeze koyan tutumuyla bir derdi vardır. Derrida’ya göre, akılcı olduğunu iddia eden her yapı, karşıtlıklar üzerinden açılır ve ‘öteki’ olarak tanımladığı şeyi dışarıda bıraktığı ölçüde kendini saf ve mutlak sayar. Akıl, gerçeğin tümünü temsil ettiği iddiasında olduğu için totaliterdir. Bulduğunu sandığı anlamı bize dayattığı için zorbadır. Kendisine mutlaklık vehmettiği için dışlayıcıdır. Halbuki böyle her yapı, farkında olsa da olmasa da, karşı çıktığı şey tarafından işgal edilmiştir. Bir dışarısı olmadığı gibi, sabit ve lekelenmemiş bir ‘anlam’ bulma ihtimali de yoktur.

Derrida yaptığı yapıbozumcu okumalarla, kendini mutlak sayan metinlerin yapısındaki karşıtlıkları ortaya çıkarır. Onun için “metnin dışında hiç bir şey yoktur” derken, her şeyin kurgu olduğunu iddia etmesinin yanı sıra, her metnin kendi dışında bıraktığını zannettiği şeyleri barındırdığını da söyler aslında. Ona göre, metinler tam da dışarıda bırakmak istedikleri şeyler tarafından belirlenirler. Bu anlamda, her metin kendisini bozar ve yanlışlar zaten. Bu kaçınılmazdır.

AKP’nin bir süre önce partililer için başlattığı Siyaset Akademisi'nin afişlerini görmüşsünüzdür. Bazıları hala İstanbul’un değişik yerlerinde billboardlarda duruyor.
Başbakan Erdoğan’ın pozu hakikaten Atatürk’ün o meşhur fotoğrafını anımsatıyor. Hani şu Atatürk’ü harf devriminin ardından latin harflerini tanıtmak için kara tahta önünde ‘Başöğretmen’ olarak elinde tebeşirle yazı yazarken gösteren fotoğraf. O resimdeki gibi, Erdoğan da yüzü hafifçe izleyiciye dönük bir şekilde kara tahta önünde duruyor ve ‘Akademi için ders zili çalıyor’ yazısının altına imzasını atıyor.

Bu fotoğraf üzerine çok yazılıp çizildi. Bilinenleri tekrarlamak istemiyorum. Fakat AKP’nin siyaset yapma biçiminin ilginç bir örneği olduğu için, bundan bahsetmeden edemedim.

Atatürk’ün fotoğrafında, dönemin ruhunu yansıtan bir şeyler vardır. Beş yıllık kalkınma planları gibi harf devrimi de, memleketi ‘batı medeniyetlerinin seviyesi’ne ulaştırmak için öngörülen modellerden biridir. Halk eğitilecek, okuma yazma oranı artırılacak ve cehaletin önü alınacaktır. Ancak bu ideolojiyi yaymak için, birinin kendini ‘tek ve tartışılmaz doğru’ ilan etmesi ve ‘cahil halk’ın üzerinde bir yere yerleştirmesi gerekir. Bir ulus yaratabilmek için halkı bilinçlendirmek gerekir. Bunun yolu da öğretmenlikten geçer. Yüzyılın başındaki rejimlerin niteliği düşünülünce, bu durum kabul edilebilir olmasa bile anlaşılabilir bir siyaset yapma biçimidir.

Derrida’nın dediği gibi, Atatürk’ün fotoğrafı bir metin olarak kendi kendini bozar zaten. Atatürk’ün tahtaya uzanmış elinden yayılan kutsallık, arkaplandaki bürokrat ve askerler ya da tahtadaki devasa harfler demokrat olduğunu iddia eden bu rejimin ağırlığını ve sorgulanamazlığını daha ilk bakışta hissettirir bize.

Erdoğan’ın fotoğrafı ise, ne taraftan bakarsak bakalım eğreti durur. Atatürk’ün meşhur resmine yapılan bu anıştırma, Başbakan’ın iyi eğitimli danışmanları tarafından yapıbozumcu bir metin okuması olarak düşünülmüş olabilir. Böylece, hem Kemalizmin Aydınlanmacı duruşunu yanlışlamak hem de onun üzerinden prim yapmak mümkün olacaktır. Fakat onlara hatırlatmak gerekir ki, bir taşla iki kuş vurmaya giden bazan ikisini de kaçırabilir.

Başbakanın fotoğrafı, karşı durduğunu iddia ettiği teksesli ideolojiyi yeniden üretir, ki herhalde niyet ettiği şey bu değildir. Üstelik, bunu yaparken ciddi bir tarih yanılgısına da düşer ve anlamını yitirir.

Çünkü başöğretmenliğe soyunarak siyaset yapmanın zamanı çoktan geçmiştir.

Sunday, March 28, 2010

Dur biraz, çok güzelsin!


BirGün

28 Mart 2010

Alman edebiyatının belki de en çok alıntılanan dizesi, ‘Faust’tandır: Verweile doch, du bist so schön! (Dur biraz, çok güzelsin!)

Goethe’nin meşhur oyununda, Faust şeytanla bir anlaşma yapar. Ona ruhunu satacak, Mefisto da bunun karşılığı olarak bu hırslı bilimadamının bütün isteklerini birer birer yerine getirecektir. Buraya kadar, korkunç da olsa adil bir anlaşma gibi görünür bu. Ama şeytanın bir koşulu daha vardır. Faust, herhangi bir tecrübe için yukarıdaki cümleyi söyler ve yaşamının bir anında demir atıp kalmak isterse, orada hayata veda edecektir.

Mefisto bu maddeyle, hem Faust’la hem de Tanrı’yla mücadeleye girer. Bir taraftan, Faust’un dünyaya duyduğu açlığı ona karşı kullanırken, bir yandan da özgürlük kadar değerli bir şeyi melekler dururken insanların eline bırakan Tanrı’ya hata yaptığını göstermek ister. İnsan zaaftan ibarettir. Özgürlüğü taşıyamaz. Mefisto’ya göre Faust, kendisine sunulan dünyevi zevklere kanacak ve doymayacaktır.

Oyun boyunca, Faust’un ağzından bu lafın dökülmesini bekleriz. Fakat o, hayatının sonuna kadar bir tecrübeden bir diğerine koşar. Başka insanları kendi arzularına oyuncak eder ve bundan kendini alamaz. Margaret’e tutulduğunu sandığı anda bile aklındaki tek şey onu ele geçirmek, ona sahip olmaktır.

Beklediğimizi bize ancak oyunun sonunda verecektir Faust. Ölmeden önce, zaaflarına göğüs gerebilecek kadar güçlü bir insanlık düşler. Öyle bir insanlık ki, ölüm anına kadar cesaretle ayakta kalacak, sonluluğunun bilincine rağmen tanrısal olanı kendinde bulacaktır. Ancak böyle bir dünyaya, ‘Dur biraz, çok güzelsin!’ diyebileceğini hayal eder. Ve bunu hayal ettiği anda da ölür.

Bu cümle Goethe’nin dahiyane buluşudur. Yalnızca Faust’u değil, hepimizi anlatmak için kullanır onu. Modern insan tatminsizdir. İleriye, daha ileriye, hep daha ileriye gitmek ister. İçinde bulunduğu anın farkında değildir. Mutlu olsa bile, bunun ayırdına varamaz. Çünkü daha ilerideki bir zamana, daha büyük bir hazza, daha ağız sulandırıcı bir lokmaya dikmiştir gözünü. Modernlik, büyük bir açgözlülüktür. Dev bir mide, kösnül bir ağız, kocaman bir Ego’dur. Her gün yarına ötelendiği için, ‘şimdi’ çoktan kaybedilmiştir. Elimizde kalan sadece ne olduğu belirsiz bir gelecek vaadidir.

‘Şimdi’nin kaybedilmesi, Goethe’nin çok iyi anladığı gibi, mutluluğun kaybedilmesi demektir. Mutluluğun yerini haz doldurur. Hazla mutluluğu karıştıran insan, hep daha fazlasını ister ve Faust gibi doyurulamaz bir açlık içinde bir deneyimden bir başkasına savrulur. Oysa hazla beslenen hep aç kalır. Çünkü haz, her zaman kendinden daha büyük bir boşluk bırakır geride.

Mutluluk ise ‘Dur biraz, çok güzelsin!’ dediğimiz andadır. Ama Mefisto’nun umduğu gibi değil. Hazla dolduğumuz andaki gibi değil. Çünkü o anın hep bir ertesi vardır. Mutluluk ertesi olmayan bir andır. Sonsuz bir ‘şimdi’dir o. Hep içinde kalmak istediğimiz zamandır.

O zaman, ‘Dur biraz, çok güzelsin!’ belki de basit bir şeydir. Mesela, bir kış gecesi soğuk bir mutfakta yapılan sıcak bir sohbettir. Ayaklar alta toplanır, eller çay bardaklarında ısıtılır. Bazan konuşulur, bazan uzun uzun susulur. Çaydanlık fokurdar, pencereler buğulanır. Gece uzayıp gider. Ertesi olmasın istediğimiz an budur belki. Sessizliklerle bölünen o sohbetin yarattığı dostlukta sonsuza kadar kalmak isteriz. İki insanın yakınlığında tanrısal bir şey vardır çünkü. ‘Ben’in sınırlarının zorlandığı, insanın kendi derisinden çıkıp ötekinin bedenine girmeye en çok yaklaştığı andır bu.

Ama bir düştür elbette. Zaman orada durmayacak, kimse başkasını tümüyle anlamayacak, hayat yine aynı telaş içinde devam edecektir. Yine de, konuşurken o düş gerçek olur. Yalnızca bir an için.

İşte o anda durmak isteriz.

Faust gibi bu düşe ‘evet’ deyip bencilliğimizden sıyrılmak ve ruhumuzu şeytanın elinden çekip almak isteriz.

Sunday, March 21, 2010

Gökyüzü


BirGün

21 Mart 2010


‘Savaş ve Barış’ın en güzel sahnelerinden biri, Prens Andrey’in savaş meydanında yaralanıp yere devrildiği andır. “Ne oldu bana? Yoksa düşüyor muyum? Bacaklarım tutmuyor!” diye geçirir aklından ve aldığı yaranın darbesiyle sırtüstü düşüverir. Ama aklı Napolyon’un ordusuna karşı savaşan askerlerinde kalır. Çarpışmanın nasıl devam ettiğini, korumak için onca uğraştıkları havan topunun Fransızların eline geçip geçmediğini öğrenmek için gözlerini açar ama düşüp kaldığı yerde üzerindeki uçsuz bucaksız gökyüzünden başka hiç bir şey göremez. Savaşın kargaşasının içinde, kül rengi bulutların ağır ağır kayarak ilerlediği bu dingin gökyüzüyle karşılaşmak afallatır onu: “ ‘Ne kadar sessiz! Ne kadar dingin! Ne kadar yüce!’ diye düşündü Prens Andrey. ‘Hiç de koştuğum sırada olduğu gibi değil!’ dedi kendi kendine. ‘Hiç de koştuğumuz, bağırdığımız ve çarpıştığımız zamanki gibi değil; öfkeli ve korkulu yüzlerle topun tomarını çekiştiren o Fransızla o topçunun yaptıkları gibi değil… Bu yüksek, bu uçsuz bucaksız gökyüzünden bulutlar hiç de böyle geçmiyor. Ama nasıl oluyor da, bu yüksek gökyüzünü daha önce görmedim? Sonunda var olduğunu öğrendiğim için de ne kadar mutluyum. Evet, her şey boş! Her şey yalan! Bu uçsuz bucaksız gökten başka her şey. Ondan başka hiçbir şey yok, hiçbir şey. Hatta belki o da yok, hiçbir şey yok, sessizlikten ve dinginlikten başka hiç bir şey… Tanrı’ya şükürler olsun!’ ”

Geçenlerde gündelik koşuşturmamın içinde kısacık bir an da olsa oturup nefes alacak kadar vaktim oldu. Dersten sonra azcık dinleneyim dedim. Ceketimi çimlere serdim, üzerine kuruldum. Yanımda kitabım vardı ama canım bir şey okumak istemedi. Bir süre etrafa bakarak zaman geçirdim. Meydan benim gibi güneşten faydalanmak isteyenlerle doluydu. Herkes çayını kahvesini almış çimenlerin üzerine yayılmıştı. Bir süre oyalandıktan sonra sırtüstü uzanıp ellerimi başımın altında birleştirdim. Hava böyle yatmak için biraz serindi aslında. Ama aldırmadım. Tepemde bulutsuz masmavi bir gökyüzü vardı. Ellerimden birini başımın altından kurtardım, onu gözüme siper edip bir kez daha baktım.

Bu tekdüze mavilikten tuhaf bir güç yayılıyordu. O kadar azametli o kadar yoğundu ki, bir süre sonra dışarıdan gelen sesleri duymaz oldum. İçimde sürekli bir o yana bir bu yana sallanan ve bana yapmam gereken işleri hatırlatan sarkaç da nasıl olduysa durdu. Zamansız bir anda buldum kendimi. Sanki bütün dünya altımdan yok olmuş, havada asılı kalmış gibiydim. Bunu hiç yadırgamadım. Tam tersine kendimi tamamen bu hisse bıraktım. Gözlerimi kapattım ve mavi gökyüzünün ben ona baksam da bakmasam da hep orada olacağını düşündüm. Bunda insanı garip bir şekilde rahatlatan bir şey vardı. Bir devamlılık hissi. Ben burada olmasam bile, başka şeylerin devam edeceğini bilmekten gelen bir genişlik duygusu.

Gözlerimi yeniden açtığımda, yanımda okulun köpeklerinden biri burnunu sırt çantama sokmuş aranıyordu. İstediği şeyi bulamayınca hayalkırıklığıyla içini çekti. Ama kafasını çantamdan çıkarmadı. Ona yiyecek bir şeyler vermezsem, kitabımı yiyecekmiş gibi duruyordu. ‘Anna Karenina’yı, her ne kadar saygıdeğer biri gibi görünse de, bir köpeğe yâr edemezdim. Kalkıp kantine gittim ve bir sandviç aldım. Yarısını sarkık cılız sakalları ve uzun suratıyla yaşlı bir Çinliye benzeyen bu köpeğe verdim. Öteki yarısını da ben yedim.

Sandviçimi kemirirken, kim bilir ne zamandır kafamı kaldırıp gökyüzüne bakmamış olduğumu düşündüm. Oysa bir zamanlar bunun neredeyse mesaisini yapardım. Günlük telaşımın içinde baharın geldiğini bile farketmemiştim. Etrafıma bu sefer alıcı gözle baktım. Ortalık yemyeşildi. Çimlerin arasında böcekler dolaşıyor, topraktan hoş bir sıcaklık yayılıyordu. ‘Ne güzel bi gün be!’ dedim kendi kendime. Ve bunu der demez içim minnetle doluverdi.

Kendimi e.e.cummings’in bir şiirini söylerken buldum. Onu da öğrenciliğimden beri hiç düşünmemiştim.

teşekkür ederim Sana Tanrım bu en bi şaşırtıcı
gün için: ağaçların sıçrayan yemyeşil cıvıltıları
için
ve gökyüzünün apaçık gerçek düşü için; her bi
şey için. *



* Çeviri Tuğrul Asi Balkar’a aittir. ‘Hişt,’ e.e.cummings. Duvar Yayınları, 1984.

Sunday, March 14, 2010

KADİM LİSAN


BirGün/ 03:17 14 Mart 2010

Ursula LeGuin daha çok bilim-kurgu romanları ve fantastik öyküler yazan biri olarak bilinir. Ama benim için o her şeyden önce iyi bir yazardır. Ne yazdığı pek de önemli değildir. Alışveriş listesi bile yazsa aynı keyifle okuyabilirim. Çünkü muhtemelen o listeye bile edebiyatın efsunundan bir şeyler katacaktır.

LeGuin düpedüz bir büyücüdür aslında. En inanılmayacak şeyleri gerçek kılma becerisi vardır onda. Yerdeniz serisinde anlattığı tılsımlar, büyüler ve ejderhalarla dolu hikayeler, benim diyen gerçekçi romancının uyandıramayacağı kadar gerçeklik duygusu bırakır insanda. Çünkü LeGuin’in her zaman bir derdi vardır. Ve bütün iyi yazarların yaptığı gibi, hep o derde geri döner. Uzak gezegenlerde ya da sisli denizlerin üzerindeki ıssız adalarda geçen hikayeleri kurgularken, aslında buradaki varlığımıza dair kafa yorar: doğumu, büyümeyi, aşkı, ölümü ve bunlarla yüzleşmeye çalışan bireylerin iç yolculuğunu anlatır. Bunları aktarmak için bulduğu yol ise, kendisinin de dediği gibi, ‘iç benliğin dilinden,’ yani sembollerden, rüyalardan ve alabildiğine özgür bırakılmış bir hayalgücünden geçer.

Yerdeniz Üçlemesi (sonradan kitapların sayısı artmıştır gerçi), gitgide karmaşıklaşan bir örgü içinde, daha önce kimsenin ayak basmadığı bir dünyanın kapılarını okuyucuya açar. Güçlü bir büyücü olma yolundaki Ged’le beraber biz de önce karanlık taraflarımızdan kaçar, sonra kendi gölgemizle yüz yüze geliriz. Ya da Tenar’la birlikte kadınlık denen karanlık labirentte adım adım ilerler, cinselliğimizle karşılaşır ve kendimizi keşfederiz. Son kitap ‘En Uzak Sahil’de ise, ölüm fikriyle boğuşarak kendi sonluluğumuzla yüzleşiriz.

Yerdeniz’in bende ayrı bir yeri vardır. Bu seri boyunca, insanı hayranlıktan hayranlığa götürecek buluşlar yapar LeGuin. Ama bence bugüne kadarki en müthiş icadı, birine verebileceğiniz en büyük hediyenin ona kadim lisandaki isminizi söylemek olduğunu iddia etmiş olmasıdır. Kadim lisandaki adınız, sizin gerçek isminizdir ve başkalarından gizlemek istediğiniz her ne varsa hepsini temsil eder. Onu söyleyeceğiniz insana çok güveniyor olmanız gerekir. Çünkü, bu ismi söylediğinizde karşınızdakine üzerinizde güç kullanma hakkını vermiş olursunuz. Gerçek isminizi bilen bir büyücü size kolaylıkla hükmedebilir.

Yerdeniz Üçlemesi’nin ikinci kitabında, Tenar’a gerçek ismini hatırlatan ve bir kadın olarak kendisini keşfetmesini sağlayan Ged’in ta kendisidir. Onu karanlıktan ışığa doğru götürmüş, daha önce çıkmadığı bir yolculuğa sevketmiştir. Yoğun metaforlarla örülü olsa da, farkederiz ki, Tenar’ın öyküsü aslında bütün kadınların hikayesidir. Tenar gerçek ismini bulduğunda, mezarların isimsiz rahibelerinden biri olmaktan vazgeçer ve kendisi olmaya cesaret eder. Bu ismi Ged’e söylediği zaman da, en değerli şeyini başka birinin eline bırakmayı, yani birine bağlanmayı göze alır.

LeGuin’in bu zarif benzetmesini hiç unutmadım. Yalnızca güzel olduğu için değil, doğru olduğu için de bırakmadım onu. Aşk tam da böyle bir şeydir çünkü. Karşıdakine en zayıf yerlerinizi açmayacaksanız, yaralarınızı göstermeyecekseniz aşık olmuş sayılmazsınız. Bu riski almadan kendinizi ötekine açamazsınız. Birine gerçek isminizi söylemek, ‘işte bak benim en büyük korkularım bunlar, ben aslında buyum,’ demektir. Aşık olduğunuzda, başka birinin artık sizin üzerinizde güç sahibi olduğunu kabul etmiş olursunuz. Onun size zarar verebileceğini bilir ama bunu yapmayacağını umarsınız.

Bir başkasına kadim lisandaki ismimizi söylemek, birinin önünde bütün kusurlarımızı, korkularımızı, zaaflarımızı birer birer göstermek, yani çırılçıplak soyunmak anlamına gelir.

Bundan daha korkutucu bir şey daha yoktur hayatta. Ama özlenen de odur aslında. Hepimiz, kadim lisandaki adımızı kulağına fısıldayabileceğimiz ve kendisi de bizimle kendi gerçek ismini korkmadan paylaşacak o insanı ararız.

İşte bu aşkın teslimiyet olarak portresidir. Güzel bir icattır. Beni hep etkilemiştir.

Monday, March 08, 2010

Pippi'nin Çorabı


BirGün/ 8 Mart 2010

Kadınsanız hep haddinizi bildirirler. Çocukluktan başlar bu. Neyi giyip neyi giymeyeceğiniz, hangi oyunları oynayıp hangilerini oynayamayacağınız, neleri söyleyip söyleyemeyeceğiniz hep hatırlatılır size. Sürekli bir talim terbiyeye tabi tutulursunuz. Yavaş yavaş ruhunuz örselenir, renginiz solar, ışığınız söner. Bir kız çocuğuysanız eğer, büyümek sürekli bir geri çekilme hali, sonu gelmeyen bir yenilgidir. Herkes size, kabul edilebilir olmak istiyorsanız, kendinizden vazgeçmeniz gerektiğini söyler durur.

Küçükken, ideal bir kız çocuğu olmadığım bana sık sık hatırlatıldı. Üzerimden çıkarmadığım portakal rengi şortum, yara bere içindeki dizlerim ve ‘kabul edilmez’ davranışlarımla, rugan pabuçlu dantel çoraplı sessiz kızlar dünyasından oldukça uzağa düşüyordum. Kabul edilmez davranışlarım arasında, mahallenin bütün çocuklarını etrafıma toplayıp ‘Bebek nasıl yapılır?’ konulu bir konferans vermiş olmam da vardı. Bunun üzerine bir kısım anneler toplanıp bizim evi basmışlar ve bizimkilere hesap sormayı bir vatandaşlık görevi saymışlardı. Daha yedi yaşındayken, ‘mahallenin namusu’na leke sürmeyi başardığım için kendimle hala övünürüm. Ama asıl mesele bu değildi sanırım. Esas konu, bizim evde esen eşitlikçi hava nedeniyle, diğer kızlar kadar ayar almamış olmamdı.

Ama her zaman bunu yapacak birileri çıkar. Ben büyüdükçe, eş dost akraba komşu kim varsa, birer birer bana haddimi bildirmeye başladılar. Kızlar yüksek sesle konuşmaz, bacaklarını açarak oturmaz, oğlanlarla ağız dalaşına girmez, tükürme yarışı yapmaz ve ıslık çalmazdı. Her şey sorun olmaya başlamış, rahatım iyice kaçmıştı. Ellerimi nereye koyacağımı bilemediğim için cebime sokuyordum, bilmemne amca bu böyle olmaz diyordu. Büyük adımlarla yürüyordum, bilmemne teyze kızlar böyle at gibi koşmaz diyordu. Ve tamamen kadınlardan oluşan bir koro, sürekli ‘Dik dur, dik dur’ diye tempo tutarak şarkı söylüyordu. İyice kafam karışmıştı. Büyümek istediğimden bile pek emin değildim artık.

İşte tam bu sırada, Pippi imdadıma yetişti.

‘Pippi Uzunçorap’ benim için hala en feminist kitaptır. Pippi, yani kendisinin söylemekten hoşlandığı haliyle Pippilotta Viktualia Storperde Testinanesi, kimselere benzemeyen dokuz yaşında bir kızdır. Kasabanın sonundaki villada tekbaşına yaşar. Ama yalnız değildir. Evini atı ve maymunuyla paylaşır. Başınabuyruk ve maceracıdır. Çok da hazırcevaptır üstelik. ‘Seni bir Çocuk Evi’ne yerleştirmek gerek,’ diyen işgüzar Bayan Prysselius’a aynen şöyle cevap verir: ‘Ben bir çocuğum. Burası da benim evim. Eh, burada büyükler de olmadığına göre, bir Çocuk Evi’nde yaşadığım söylenebilir.’

Yetişkinlerin koyduğu kurallarla acımasızca dalga geçer Pippi. Düpedüz anarşisttir. Geleneksel cinsiyet rollerini de ters yüz eder aslında. Çok kuvvetlidir mesela. Tam ‘on polis gücünde’dir hatta. Atını hop diye kaldırıp sokaktan verandaya taşıyabilir. Başkalarının ne düşündüğüne hiç mi hiç aldırmaz. Kimsenin beğenmediği çillerini güneşlendirmek için pikniğe gider arada bir. Adaletsizliğe ise asla dayanamaz. Kendisinden çok daha büyük bir erkek çocuğa hiç korkmadan kafa tutar ve tuttuğu gibi bir ağacın dalına asıverir onu. Üstelik müthiş eğlencelidir. Kendine özgü diliyle yeni sözcükler yaratır ve onları kullanarak akılalmaz hikayeler anlatır.

‘Pippi Uzunçorap,’ bütün dünya ‘yapamazsın’ derken, sınırsızca hayal kurabileceğimi ve istediğim her şeyi olabileceğimi söyledi bana. Bunun için ona hep minnet duydum. Kitabın sonunda sanki bana sesleniyor gibi gelmişti: ‘Ben büyüyünce korsan olacağım. Ya sen?’

Bu soruyu ciddiye almaktan hiç vazgeçmedim.

Bu konuda yalnız olmadığımı biliyorum. Astrid Lindgren’in 1940larda hasta yatağındaki kızını eğlendirmek için yarattığı Pippi Uzunçorap artık 60 yaşını geçti. Kimbilir kaç neslin çocukları Pippi ile büyüdüler. Sıkıcı ve dargörüşlü amcalarla teyzeler tarafından ‘düzeltilmekten’ içleri daraldığında, odalarına koşup bu kitaba sarıldılar. Ve büyüdüklerinde bağımsız kadınlar oldular.

Bunun içindir ki, Danimarkalı feminist yazar Susanne Broger, ‘Hepimiz Pippi’nin çorabından çıktık,’ der. Haklıdır da.

8 Mart Kadınlar Günü kutlu olsun!

Sunday, March 07, 2010

Masumiyet üzerine yeniden...

BirGün/ 14:48 07 Mart 2010

Yunanlı şair Yannis Ritsos’un ‘Dikkatli Ariostos’u, düz yazı şeklinde yazılmış bir şiir kitabı mıdır, aynı kahramanı konu alan kısa öyküler toplamı mı, yoksa episodik bir roman mı, karar vermesi zordur. Ama hangisi olursa olsun, unutulacak kitap değildir.
‘Dikkatli Ariostos’ şimdiye kadar duyduğum en güzel benzetmelerle doludur. Bunlardan biri hiç aklımdan çıkmaz: “Akşam, nöbetçi eczanenin tahta sırasında oturan ve delinmiş ayakkabılarını gizlemek için ayaklarını sıranın altında tutan siyah giysili bir kız gibi çekingen ve sessiz.” Benim için, o küçük kız ve onun siyah elbisesinin içindeki tereddütü sanki bütün kitabı etkisi altına almıştır. Yalnızca kitabı mı? Ne zaman akşam inerken bir bankta otursam, Ritsos beni ele geçirir, kendimi yoksul bir kız çocuğunun hüznünde bulurum.
Bir süredir internette dolaşan bir video var. Küçük bir kız çocuğu, öğretmeninin kendisini destekleyen nidaları eşliğinde, bir sınıf dolusu ilkokul öğrencisini karşısına almış bas bas bağırıyor. ‘Öğretmenim beni fakir olduğum için başkan yapmadı,’ diyor. ‘Bakın benim ayakkabılarım delik, ayaklarım yine ıslak,’ diyor. ‘Benim babam inşaattan düştü, neredeyse ölüyordu,’ diyor. Söylediklerinin hepsi doğru. Anlattıkları bizi acıtıyor.
Peki ya söyleyiş biçimi? İşte burası irkiltiyor insanı. Televizyon programlarından tanıdığımız bir çığırtkanlıkla konuşuyor bu küçük kız. ‘Reality show’lardan edinildiği belli olan bir hırçınlıkla hesap soruyor, duygu sömürüsü yapıyor, rakiplerine karşı puan toplamaya çalışıyor. Televizyon da bunun farkında olsa gerek ki, aynı çocuk bir süre sonra bir eğlence programına çıkıyor ve gösterisine ekranda devam ediyor. Kısa bir süre için ünlü olduğunun, zamanını iyi kullanması gerektiğinin tamamen farkında. Televizyon adabını biliyor, pek bir sıkıntısı yok. Kendisine sorulanları bilmiş bilmiş yanıtlıyor, yine sağa sola çatıyor ve sonunda bir de mesaj vererek müsameresini tamamlıyor.
Bu görüntülerin takdirle ya da en azından gülümseyerek izlendiğini biliyorum. Bense, yetişkin dili ve tavrıyla konuşan çocuklar karşısında her zaman hissettiğim gibi, bunu seyrederken de dehşete kapılıyorum. Sınıf başkanı olmak isteyen bu küçük kızın sahne performansını düpedüz korkutucu buluyorum.
Demiyorum ki, bütün yoksul çocuklar Ritsos’un bahsettiği o hüznü taşısın. Biliyorum, yoksulluk kimsenin uzun süre çocuk olarak kalmasına izin vermez. Fakirler çabuk büyür. Ve elbet isyan ederler bir gün. Delik pabuçlarını daha fazla saklamak istemezler. Asıl istedikleri onları pabuçları delik olmayanların kafasına fırlatmaktır. Haksız da değillerdir bunda. Gıcır gıcır ayakkabıların, pahalı çizmelerin, su geçirmez botların yarattığı şiddeti en iyi onlar bilirler çünkü.
Fakat bu küçük kızın öfkesi, bir gösteri haline getirildiği andan itibaren o isyanın ifadesi olmaktan uzaklaşıyor, eğlencelik bir şey olarak karşımıza çıkıyor. Her şey gibi o da paketlenip kucağımıza bırakılıyor. Bu açıdan, çocukların neredeyse müstehcen bir şekilde sunulduğu o ses yarışması programından hiç farkı yok bunun. Oradaki çocuklar kırıtıp kanto yaparken, bu kız da kendi yoksunluklarının üzerinden başkalarının ilgisini istiyor.
Başka şeyler neyse de, küçük kızların bu şekilde pazara çıkarıldığı bir dünyada yaşamak bana ağır geliyor.
Belki de işleri düzeltmeye öncelikle çocukların masumiyeti korumaya çalışarak başlamalıyız.

Tuesday, March 02, 2010

'Kaptan Körk Olmak İstiyorum!'


‘Kaptan Körk olmak istiyorum!’, diye bağırdı küçük kız parmağını deli gibi havada sallayarak. Öteki eliyle de habire gözüne düşen saman sarısı kahküllerini çekiştirip duruyordu. Hemen yanında duran tombul oğlan, ‘I ıh’, dedi, ‘Bugün Atılgan oynamıcaz’. Kızın peşinden koştuğu için nefes nefese kalmıştı. Yanakları kızardı bunu söylerken.

‘Onun adı Atılgan diil, Uzay Yolu’, dedi kız. Sonra ellerini, kendisine birkaç beden küçük geldiği için sıska bacaklarının bir kısmını açıkta bırakan kırmızı pantalonunun ceplerine soktu. Ceplerden birinin üzerinde yıkana yıkana solmuş bir Uçan Fil Dumbo çıkartması vardı. Ellerini yüzünden çekince saçları yine gözüne girdi. Bu sefer burnuna doğru üfleyerek havalandırmaya çalıştı onları.

Dört çocuk, sokağın girişindeki camekanlı evin gölgeli bahçesinde toplanmış, kaldırımı kavuran güneşten kaçabilmek için taş duvarın dibinde sıralanmışlardı: üç oğlan, bir de küçük kız.

Tombul oğlan kızdan yana bir daha baktı. Onun kendisine sırtını döndüğünü farkedince, bıkkın bir şekilde omuzlarını silkti ve cebinden bir paket leblebi tozu çıkarıp yemeye başladı. Hepsinin en büyüğü gibi görünen uzun boylu çocuk, kızı duymadı bile – ya da duymamış gibi yaptı. Bir süredir büyük bir dikkatle, yere eğilmiş toprağı düzeltmekle uğraşan kıvırcık oğlanı izliyordu. Kıvırcık, duvarın dibindeki nemli toprağı önce bir çubukla eşeledi, sonra ufak ama becerikli elleriyle taşları ayıklamaya başladı. Uzun boylu çocuk cebindeki bilyeleri şıkırdatarak onun etrafında dolaştı bir zaman. Sonra gidip sırtını hemen arkalarındaki manolyanın yaşlı gövdesine dayadı.

‘Muhammed Ali şaane, oğlum’, dedi, ‘Dün gece bi yumruk koydu Rusun gözüne, adam hop yerde’.

‘Müslüman ya, ondan’, diye mırıldandı kıvırcık olan. Sonra tombul oğlana dönerek seslendi ‘Bobo, yardım etsene ya!’

‘Bana Bobo deme, keçi’, dedi tombul olan leblebi tozu paketinden çıkan küçük plastik kaşığı tehditkar bir şekilde sallayarak, ‘Uzuna söylesene. Sıra onundu’.

Kaşık ancak bir plastik kaşık kadar korkutucu görünüyordu. Ama tombul oğlan buna aldırmadı. Kaşığı bir kılıç gibi sallamak hoşuna gitmişti. Havaya bir iki daire daha çizdi. Kendi etrafında dönerken ‘vızzt vızzzztt’ diye sesler çıkarıyordu. Kızın küçümser bir bakışla kendisini izlediğini farkedince kaldırdığı toz bulutunun içinde öylece kalakaldı. Utanmıştı.

‘Kaptan Körk olmak istiyorum’, dedi kız bir kez daha.

‘Olamazsın’, dedi Uzun.

‘Neden?’, diye üsteledi kız.

‘Sen kızsın da ondan’.

‘Olsun’, dedi kız. Yüzüne düşen saçları sabırsız sabırsız üfledi yine. ‘Kız Kaptan Körk olurum ben de’.

‘Kaptan Körk benim’, dedi kıvırcık olan.

‘Ben de Muhammed Ali’yim’, diye bağırdı Uzun ve yerinde bir lastik top gibi zıplamaya başladı, ‘Kelebek gibi uçar, arı gibi sokarım’.

‘Sen Spak’sın’, dedi kıvırcık, ‘O da doktor, Doktor Bobo’. Gırtlağına bir düdük yerleştirilmiş gibi kesik kesik güldü.

‘Kıvırcık keççççiiii’, dedi tombul oğlan ‘ç’yi patlatarak. Alınmış gibi görünmüyordu. Yine elindeki leblebi tozuna gömüldü.

‘Zaten bugün Atılgan oynamicaz’, dedi kıvırcık ve tartışmanın bittiğini göstermek ister gibi ayağa kalkıp çamur içindeki ellerini pantalonunun arkasında temizledi. Kemerine bağladığı keseyi çözdü; içinden bilyeleri çıkarıp düzgün bir hat halinde yere dizmeye başladı.

‘Hadi oğlum’, dedi Uzun’a, ‘Meşeleri görelim’.

Uzun, biraz tereddüt ettikten sonra cebinden bir avuç bilye çıkarıp yerdekine uzattı. Kıvırcık, bilyelere şüpheyle göz gezdirdi.

‘Amerikan nerde? Hani geçen gün benden ütmüştün?’

‘Kaybettim’, dedi Uzun ve yine yerinde zıplayıp havayı yumruklamaya başladı.

‘Yalancı’, dedi kız.

‘Sen sus, fare surat’, diye tısladı Uzun.

‘Öteki cebinde’, dedi kız kararlı bir sesle. Sonra ellerini pantolonunun ceplerine tıkıştırıp ağacın dibine oturdu.

‘Valla, kaybettim oğlum ya’, dedi Uzun, ‘inanmazsan bak işte!’ Ceplerini ters yüz edecekmiş gibi yaptı. Sonra da vazgeçmiş gibi yaptı ve kızın bulunduğu yere doğru hiddetli bir bakış fırlattı. Kız da gözlerini şaşılaştırıp dilini çıkardı karşılık olarak.

Tombul oğlan cebinden büyük ve parlak renkli bir bilye çıkararak kıvırcığa uzattı.

‘Keçi, al bu da Amerikan. Baş bu olsun’.

Kıvırcık bilyeyi bir süre inceledi, sonra özenle sıranın başına yerleştirdi. Oğlanlar kimin başlayacağına karar vermek için toprağa bir çizgi çekip atış yaptılar. Sıra tombul oğlana geldiğinde ‘Tavuk götü’, diye bağırdılar hep bir ağızdan. Sonunda Uzun kazandı ve oyun başladı.

Oğlanlar oyuna dalıp onun varlığını unutunca kız yavaş yavaş doğruldu yerinden. Üstünü başını silkelemekle oyalandı bir süre. Belki kendisini farkeden olur umuduyla biraz uzunca tuttu bu temizlik işini. Sonra omuzlarını düşürüp bahçeden çıktı, karşıdaki eve doğru yürümeye başladı.

Aralanmış pencereden dikiş makinesinin ritmik sesi yayılıyordu sokağa. Yaşlı bir kadın gibi bacaklarından eliyle kuvvet alarak aşınmış taş merdivenleri tırmandı, eve girdi. Etrafına hiç bakmadan pencereye doğru yürüdü, alışkın hareketlerle pervaza tırmandı ve çöp gibi bacaklarını demir parmaklıkların arasından aşağıya sallandırdı. Dikiş makinesinin sesi kesildi. Ninesinin, ‘Yine mi oraya tünedin?’, diye seslendiğini duydu ama aldırmadı. Arkasındaki gölgeli küçük odadan dikiş makinesinin huzur verici düzenli tıkırtıları duyuldu yeniden. Sonra ses yine kesildi. Ninesi, yanındaki sedirde dağ gibi yığılmış şeker çuvallarının üzerine bir yenisi fırlattı ve dizinin dibinde duran kumaş topundan bir parça daha kesip makineyi yeniden çalıştırdı.

Kız, dalgın dalgın pantalonunu sıyırdı ve dizindeki virgül şeklindeki yaranın kabuğunu kaşıyarak sokağı izlemeye başladı. Karşıda, duvarın dibinde oyun devam ediyordu. Oğlanlar namaz kılar gibi eğilip kalkıyor, birbirlerini dürtüyor ve bağırışıyorlardı.

Uzun boylu oğlan, kısa pantalonunun içinden çıkan sıska bacaklarının üzerinde yaylandı. Sonra yere eğilip afili bir şekilde nişan aldı ve kurşun gibi fırlattı bilyeyi. Bilye yuvarlandı – hayır, yuvarlanmadı, uçtu sanki – ve gidip en başta duran parlak Amerikan’ın göbeğinde patladı. Uzun, ‘Baş!’, diye bağırarak havaya zıpladı ve hiç vakit kaybetmeden koşup bilyeleri ceplerine doldurmaya koyuldu. ‘Yine abandın oğlum ya!’, diye vızıldandı kıvırcık olan. Tombul hayalkırıklığı içinde içini çekti. Sonra kıvırcığı yerdeki küçük taşları tekmelerken bırakıp kızın bulunduğu yere doğru seğirtti.

Sokağı koşarak geçti. Kızın oturduğu pencerenin altındaki bir karış gölgeye sığındı. Duvara sırtını dayayıp yere oturdu. Kız, oğlanı görebilmek için başını iyice yana eğdi ama, demir parmaklıkların arasından yalnızca meşin rengi bacaklarının ucunda sallanan mavi bez pabuçlarını görebildi. Pencerenin altından derin derin nefes sesleri duyuluyordu.

‘Leblebi tozu ister misin?’ dedi kızın bacaklarının arasında birden beliriveren kocaman bir kafa.

Kız durdu, oğlanın gözlerinin içine baktı aptal olup olmadığına karar vermek istermiş gibi. Sonra heceleyerek bir kere daha söyledi: ‘Kap-tan Körk ol-mak is-ti-yo-rum ben’.

Oğlan omuzlarını silkti. Cebinden bir leblebi tozu kutusu daha çıkarıp üstündeki ince pembe kağıdı söktü, kaşığı dikkatlice cebine yerleştirdi ve kutudakileri olduğu gibi ağzına boşalttı.

Kız, bir eliyle yanındaki sardunyaların arasına gizlediği hazinesini şöyle bir yokladı. İçinde deniz kabukları, irili ufaklı rengarenk camlar ve gazoz kapakları bulunan bulunan bez torba, birbirinin içine geçmiş sık yaprakların arasında öylece yatıyordu. Ninesi bu torbayı onun için özel olarak dikmiş ve kenarına da eski bir elbiseden söküp çıkardığı vişne rengi sutaşını iliştirmişti. Oğlana şüpheyle baktı. Sonra torbayı iyice kuytu bir köşeye iterek ‘Burası benim pencerem’, diye terslendi.

Oğlan hiç aldırmadı. ‘Teğmen Ufura olabilirfin’, dedi sonra leblebi tozlarını bir bulut halinde püskürterek.

Kız bu öneriyi tarttı bir süre. ‘Uhura zenci ama’, dedi sonunda.

‘Sen sarışınsın’, diye kabul etti oğlan. ‘İstersen uzay canavarı ol’. Leblebi tozuna bulanmış ağzıyla uzun uzun güldü. Bu fikir çok hoşuna gitmiş gibi görünüyordu.

‘Sensin canavar’, dedi kız. Ama o da güldü. Uçları pürtüklü kocaman dişleri ortaya çıkınca hemen eliyle ağzını kapattı.

‘Sana neden fare surat diyorlar?’

‘Fare suratlıyım da ondan’, dedi kız ağzını mümkün olduğu kadar az açmaya gayret ederek. Sonra söylediğini kuvvetlendirmek için başını birkaç kez salladı.

‘Yok. Güzelsin sen.’

Oğlan söylediğinin ayıp bir şey olduğunu farkedince kıpkırmızı kesildi. Yavaşça kayıp pencerenin altına saklandı yine.

Kız yine başını eğip aşağıya baktı. Boş bir leblebi tozu paketinden başka hiçbir şey görünmüyordu. Kocaman bir gülümseme ağzından yanaklarına, oradan da gözlerine doğru yayıldı. Bu sefer eliyle ağzını kapatmadı. Onun yerine, hala dikiş makinası tıkırtılarıyla dolu olan odaya doğru döndü ve ‘Anaaaanee’ diye seslendi, ‘Ben sokağa çıkıyorum’. Sonra çiçeklerin arasındaki torbayı kaptığı gibi odadan fırladı ve merdivenlerden zıplayarak sokağın aydınlığına doğru koştu.


---

Not. Bu eski öykü, Kaptan Körk olmayı isteyip de olamamış bütün kız arkadaşlarım için. 8 Mart vesilesiyle...

Sunday, February 28, 2010

Ak sakallı dede


BirGün

28 Şubat 2010

Ak sakallı dede denince, herkes gibi ben de, insanın rüyasına girip bilmece gibi laflar eden melek yüzlü yaşlı adamları düşünürüm. Aslına bakarsanız, rüyalarımda bile biraz çekinirim onlardan. Hemen toparlanasım, ayağa kalkıp özür dileyesim gelir. Neden özür dilediğimi bilmesem bile.

Bu tedirginliğim, korkudan değil saygıdan olsa gerek. Çünkü bilge adamlardır bunlar. Bu dünyada bunca vakit geçirdiklerine göre, bu vakti iyi değerlendirdiklerini düşünürüz. Onlara itibar eder, yer açar, güven duyarız. Anlayışlı ve sevecen olduklarını varsayarız. Bilgelik bunu gerektirir. Değil mi ki, bunca tecrübeyi geride bırakmış, bizim gitmediğimiz yollara gitmiş, henüz tabi tutulmadığımız sınavlardan geçmişlerdir.

Oysa, her sakallı aynı olmuyor belli ki.

Geçen gün, bir kaç öğrencimle üniversite civarındaki simitçilerden birinin önüne yayılmış çay içerken, camiden çıkan yaşlılardan biri yanımıza yanaştı. İlk bakışta, nur yüzlü bir adam. Tam rüyalarınıza girecek türden biri. Bir şey mi soracak acaba diye yerimden kalkacak gibi oldum. Fakat o, kızlardan birine yaklaştı. Kulağına eğilip bir şeyler söyledi. Duyamadık. Tekrarladı. Hem de avazı çıktığı kadar bağırarak: “O içtiğin zıkkımın tadı güzel mi bari?” Öğrencim renkten renge girdi. Elindeki sigarayı nereye koyacağını şaşırdı. Dedesi yaşında bir adama terslenemeyecek kadar edepli olduğu için, kibarca bir şeyler söyleyip konuyu kapatmak istedi. Ama o böyle davrandıkça, adam gemi azıya aldı. Ona biraz daha söylendikten sonra sıradakine geçti. Bu seferki, uzun saçlarını arkasında toplamış bir oğlandı. Elini attığı gibi, çocuğun at kuyruğuna yapışıp çekiştirmeye başladı.

Anlaşılan, bizim nasibimize korkulu rüyalara giren cinsten bir ak sakallı dede düşmüştü. Üstelik öyle kolay pes edeceğe de benzemiyordu. Öyle sıradan gidiyordu. Elbet benim de sıram gelecekti. Bekliyordum. Çocuklara yaptıklarını izlerken, asfalyalarım atmış, bu adamın bir sene boyunca göreceği bütün kabuslarda yer alacak şekilde davranmaya karar vermiştim. Ak sakallı dedeler adabı değiştiğine göre, rüyalarla ilgili kuralları da gözden geçirmenin zamanı gelmişti belki de. Hep onlar mı bizim rüyamıza girecekti?

Fakat sıra bana gelemeden, bu manzaraya şahit olan garson dışarı çıkıp adamı püskürttü ve ak sakallı dedenin toplumu düzeltme faaliyetleri de böylece nihayete ermiş oldu. En azından o gün için. Bu durumda, adamın kabuslarına ayırttığım sezonluk bileti gönülsüzce de olsa iptal etmek zorunda kaldım. Ama öfkem geçmedi.

Öğrencilerimden ayrıldıktan sonra oturup düşündüm. Sokakta hiç tanımadığı birinin saçına yapışma cürretini gösteren, bir diğerinin hayatına böyle fütursuzca dalabilen bu insanlar nereden çıktı? Eskiden onaylamaz bakışlar atarak ya da dillerini şaklatarak geçerken, şimdi aradaki mesafeyi nasıl olup da aşıyor ve başkalarına ellerini uzatabiliyorlar?

Sonra farkettim ki, sınırlar bir kez aşıldıktan sonra, sokakta birinin saçına yapışmaktan onu ateşe vermeye kadar giden yol çok da uzun değildir aslında. Bu adamın yirmi sene önceki halini hayal ettim: Sivas’ta Madımak Oteli’ni kundaklayanlar onun gibilerdi. Otuzbeş kişi alevler içinde çırpınarak ölürken, onları keyifle seyreden o korkunç kalabalığı hatırladım. Dışarıda ellerinde sopalarla yangından kurtulanları linç etmek için bekleyenler, öğrencilerimi tartaklayan bu yaşlı adamla aynı duyguyu paylaşıyorlardı. Kendilerine benzemeyene haddini bildirmek arzusundaydılar.

Üstelik, bu adam gibi, onlar da bunu erdem sayıyorlardı.

Oysa erdem, kişinin iradesini başkaları yerine kendisi üzerinde kullanmasıdır. Yaşamdan öğrenilmesi gereken ötekini değil kendini terbiye etmektir. Bilgeliğin esası da budur aslında.

Ve soytarısının Kral Lear’e söylediği gibi, bilgeleşmeden yaşlanmamalıdır insan.

Sunday, February 21, 2010

Nick Cave, Kayıp Cennet ve 'Güvenilmez Anlatıcı'


BirGün

21 Şubat 2010

‘Nick Cave and The Bad Seeds’in 1996’da çıkardığı ‘Murder Ballads’ (Cinayet Şarkıları), hepsi birer cinayet öyküsü anlatan on şarkıdan oluşur. Bu albümü kaç kere dinledim bilmiyorum. Bundan aynı şarkıyı arka arkaya yüz kere dinleyen takıntılı bir karakter olduğum çıkarılmasın. (Aslında öyleyim. Ama yine de böyle düşünülmesinden hoşlanmayacağımı hissediyorum.)

Yeri gelmişken, ailemdeki müzisyenleri kızdırmayı göze alarak, şunu açıkça söylemek isterim: Müziği bir yana, Nick Cave’i her şeyden önce çok iyi bir öykücü olduğu için seviyorum. ‘Murder Ballads’la kurduğum ilişkinin, iyi bir hikaye duyduğum zaman beynimin arka taraflarında bir yerde başlayan karıncalanma hissiyle kesinlikle ilgisi var. Gariptir, hardal yiyince de aynı şey oluyor. Hazla karışık bir uyuşma hissediyorum. Hardal gibi hikaye de ne kadar keskinse, bu his o kadar belirginleşiyor. Bu albümde anlatılan öykülerse birer jilet gibi. Hepsi kesip geçiyor. Mizahi bir dille anlatılanlar bile.

Dinlemekten asla bıkmayacağım şarkılardan biri, dramatik yapısı ve sürprizleriyle insanın tüylerini ürperten ‘Song of Joy,’ yani ‘Mutluluk Şarkısı’dır. Nick Cave, daha başında, şarkının ismiyle bizi yanıltır. Kendimizi ışıltılı, pırıl pırıl bir atmosfere hazırlarız. Ama işin aslı hiç öyle değildir. Şarkı, anlatıcının bize “gözleri mücevher gibi parlayan” Joy (Neşe) adında bir kızla nasıl evlendiğini hikaye etmesiyle başlar. Başında her şey iyidir. Ama zamanla Joy kendini ağır bir melankoliye kaptırır. Evde çıt çıkmaz olur. O kadar ki, birbiri ardından doğan üç kızları bile birer fare kadar sessiz hareket ederler. Birden ortalığı bir kasvet kaplar. Bir gece, ailesini evde konuk ettikleri bir yabancıyla başbaşa bırakıp gitmek zorunda kalan anlatıcı, döndüğünde onların defalarca bıçaklanarak öldürülmüş olduklarını görür. Katil şair ruhlu bir adamdır. Duvara Milton’un Tanrı’nın gazabından bahsederken kullandığı bir sözü yazıp bırakmıştır: “Onun kızıl sağ eli.” “Kayıp Cennet’ten bir alıntı olduğunu söylediler,” der anlatıcımız.

Hikaye böyle akıp gider. Katil kaçmış, yakalanamamıştır. Kimbilir böyle kaç cinayet daha işlemiştir. Anlatıcımız ise kapıdan kapıya dolaşıp hikayesini anlatmaktadır. Buraya kadar her şey yolundadır. Katilin o yabancı konuk olduğunu düşünürüz ve Joy’la çocukların talihsizliğine üzülürüz.

Fakat öykünün sonunda, adamın kapısında durup hikayesini anlattığı eve girmek konusundaki ısrarına bir anlam veremeyiz. Böylece şüphelenmeye başlarız. Öyküyü bir kez daha dinleyince anlarız ki, katil aslında anlatıcının ta kendisidir. Bilmediğini iddia ettiği, Milton’un ‘Kayıp Cennet’inden bir alıntıyla (“Elveda, mutlu çayırlar, ki orada neşe sonsuza kadar yaşayacaktır, ve merhaba dehşet! ) anlatısını süsleyerek kendini ele vermiştir. Bunu anladıktan sonra, metni artık eskisi gibi okuyamayız. Muhteşem bir bariton olan Nick Cave’in maharetle konuşturduğu katilin “Bayım işte kapınızdayım, benim için yeriniz var mı?”, diyen sesi kulaklarımızdan gitmez bir türlü. Zaten belki de başından beri o sese kanmışızdır.

‘Song of Joy’da anlattığı bu garip hikayeyle Nick Cave, edebiyatta ‘güvenilmez anlatıcı’ denen durumun en iyi örneklerinden birini verir. Çok sevdiğim numalardan biri olan bu duruma, genellikle birinci tekil şahıs anlatılarda rastlanır. Üçüncü tekil şahıs anlatılar, karakter ile anlatıcı arasında bir mesafeyi öngörürken, birinci tekil, yani bir diğer adıyla “‘ben’ anlatıları,” bu mesafeyi yok eder, öykünün taraflı bir şekilde tek kişinin ağzından anlatıldığı bir duruma yol açar..

Bizimle yüz yüzeymiş gibi hikayesini anlatan bu karaktere ısınırız. Onun söylediklerini ciddiye alır, onunla beraber düşünmeye başlarız. Ona yakınlık hissetmeye başladığımız andan itibaren de, söylediklerine inanırız. Oysa hikaye, karakterlerden yalnızca birinin bilincinden süzülerek aktarıldığı için en iyi ihtimalle taraflıdır. Kötü ihtimalse, anlatıcımızın, ‘Song of Joy’da olduğu gibi, tamamen güvenilmez biri olmasıdır.

Bir edebi metin okurken, anlatıcıya güvenmemeyi ne zaman öğrendiğimi hatırlamıyorum. Belki Mark Twain’in Huckleberry Finn’i kırdı güvenimi, belki Salinger okurken Holden’a inanmakta zorlandığımı farkettim. Belki de ancak Nabokov’dan sonra, karaktere değil olsa olsa metnin kendisine güvenebileceğimizi anladım.

Zaten hangi anlatıcıya güvenebiliriz ki? Yalnızca edebiyatta değil, hayatta da böyledir bu. Hem de cenneti kaybettiğimizden beri.

Sunday, February 14, 2010

MASUMİYET


BirGün

14 Şubat 2010


‘Masumiyet Çağı’nda, kendisini umutsuz bir aşk hikayesi içinde bulan Ellen Olenska sevgilisine şöyle der: “Senden vazgeçmezsem, seni sevmeye devam edemem.” Amerika’nın yüzyıl başındaki önemli yazarlarından biri olan Edith Wharton, Ellen’a bunu söyleterek, yepyeni bir masumiyet tanımı yapar.

Bu yeni tanıma göre, masumiyet verili olan ve zamanla yitirdiğimiz bir özellik değil, bilinçli olarak seçtiğimiz ve sahip çıktığımız bir şeydir.

Kontes Olenska, düştüğü durum itibarıyla, Anna Karenina ve Madam Bovary ile kader arkadaşıdır. Bu kadınların hepsi kendilerini yasak ilişkilerin içinde bulurlar. Emma Bovary boş hayallere kapıldığı için mahvolur. Anna ise o kadar Rustur ki, felaketine hiç tereddüt etmeden kucak açar. Oysa, Ellen ikisinden de farklıdır. Onlardan daha derin bir karakter değildir belki. Ama kesinlikle daha cesurdur. İkiyüzlü New York sosyetesinin içine düştüğünde, etrafında dalgalar halinde yayılan bir etki bırakır. Çünkü toplum kuralları yerine hayatın kendisini ciddiye alır. Halbuki bu tutum, çıkar ilişkileri üzerine kurulu ve yeni yeni palazlanmakta olan Amerikan burjuvazisi için kabul edilebilir bir şey değildir. Newland Archer işte tam da bu nedenle aşık olur ona. Talihsiz olan şudur ki, sosyetenin gözde bekarlarından biri olan Archer, yine ileri gelen ailelerden birinin kızı olan May Welland ile evlenmek üzeredir. May masum mu masum, Pamuk Prenses tadında bir kızdır. Ellen ise, Archer dışında herkesin gözünde, düpedüz düşkün bir kadındır. Avrupa’dan arkasında skandallar bırakarak gelmiş, kocasını terkettiği için toplum içindeki ayrıcalıklı yerini kaybetmiştir. Üstelik, New Yorklu burjuvalarin soyluluk taslamasını gülünç bulduğunu saklamaz ve bildiği gibi yaşar.

Anna gibi Ellen da aşık olmaya cesaret ettiği için dışlanır. Gizli tutulduğu sürece, toplumun evlilik dışı ilişkilerle bir derdi yoktur çünkü. Bunu zaten herkes yapmaktadır. Oysa aşk, yüzyılın sonunda ne Petersburg’da ne de New York’ta üst sınıfın kabul edebileceği bir şey değildir. Arzu ettikleri, toplumsal düzeni bozmayan, kuralları sarsmayan ilişkilerdir. Esas olan görüntüyü kurtarmak ve düzeni devam ettirmektir. Wharton bunu dile getirerek, bir sonraki yüzyılı belirleyecek burjuva davranışının tanımını da yapmış olur.

Ellen’a duyduğu aşka rağmen, Newland Archer da böyle davranır. Romanın dönüm noktası Ellen’a metresi olmasını teklif ettiği ve ondan yukarıda alıntıladığım yanıtı aldığı andır. Sonuçta, Ellen uzaklaşır. Newland ise hayatı boyunca mutsuz olacağı bir evliliğe hapsolur. Romanın sonunda, May’in başından beri her şeyi bildiğini ama kocasını elinde tutabilmek ve itibarını kurtarabilmek için aşksız bir evliliğe razı olduğunu öğreniriz. Böylece romanın diyalektik örgüsü de tamamlanmış olur. ‘Masumiyet Çağı,’ ilk bakışta Newland Archer’ın mutsuz aşkının öyküsüymüş gibi görünürken, esas olanın iki kadının bir erkekle ilişkileri üzerinden yer değiştirmelerinin hikayesi olduğunu anlarız.

Masumiyet, romanın başında eldeğmemiş bir taze olarak karşımıza çıkarılan May’ın tekelindedir. Oysa romanın sonunda, Ellen’in seçiminin ifadesi haline gelir. May’in sınanmamış masumiyeti hayat kapıyı çaldığında dağılıp gidecek, yerini insanın tüylerini ürperten bir hesapçılığa bırakacaktır. Roman boyunca, kocasını hapsetmekteki becerisiyle yavaş yavaş bir gardiyan haline gelişini izleriz. O, aşkının değil düzenin koruyucusudur artık. Ellen ise, gitmesi gereken yerde giderek, Newland’la olan ilişkisini değilse bile ona duyduğu aşkın masumiyetini korumayı başarmıştır. Kendisine sunulan sessiz rolü benimsemeyi reddetmiş, toplumsal olana göre değil kişisel ahlakını önplanda tutarak davranmıştır. Belki de bu nedenle Newland onu sevmekten hiç vazgeçmez.

Romanın sonunda onu yaşlı bir adam olarak Ellen’ın evinin önünde otururken görürüz. Onun kapısını yeniden çalmaya cesaret edemez bir türlü. Böyle bir kadının kapısını çalmak için yürekli olmak gerekir çünkü. Eleştirmenler ağız birliği etmiş gibi, onun bu tereddütünü, Ellen’ı hafızasında kaldığı haliyle korumak istemesine bağlarlar. Onlara göre, geçmişteki anılar değerlidir ve oldukları gibi korunmaları gerekir.

Bense, bunun ‘geç kalmış’ olmakla ilgili olduğunu düşünürüm hep. Hani o şarkıdaki gibi, ‘Kimdir giden? Kimdir kalan?’ Bununla ilgili olduğunu düşünürüm.

Newland kaybeder. Çünkü sevdiği kadına geç kalmıştır. Bir çok erkeğin yaptığı gibi.

Sunday, February 07, 2010

'Alıklar Birliği' ya da Ortalamanın İktidarı


BirGün
07 Şubat 2010

Amerikalı yazar John Kennedy Toole ilk ve tek romanını yazdıktan sonra genç yaşta umutsuzluğa kapılıp intihar etmiştir. İronik olan şudur ki, Toole’un Türkçeye de çevrilmiş olan kitabı ‘Alıklar Birliği,’ bir tesadüf sonucu basıldıktan sonra bir edebiyat olayı haline gelmiş ve uluslararası ün kazanmıştır. Böylece, romanın baş kişisi Ignatius Reilly de edebiyat tarihinin sıradışı karakterlerinden biri olarak kayıtlara geçmiştir.

Oburluğuyla Gargantua’yı, tembelliği ile Oblomov’u andıran Ignatius gerçek bir ‘karşı-kahraman’dır. Hiç kafasından çıkarmadığı komik avcı şapkası, elinden düşürmediği şekerli kurabiyeler yüzünden hep yapış yapış olan parmakları ve bir türlü kontrol edemediği bağırsak hareketleri ile ilk anda irkiltir bizi. Ama yine onu sevmekten kendimizi alamayız. Çünkü etrafını saran alıkların sıkıcı tekdüzeliği içinde ‘Felsefenin Tesellisi’ne sığınmış olan Ignatius, sıradışı fikirleri ve kural tanımayan cesaretiyle bir elmas gibi parlar.

Ignatius’un etrafındaki kişilerin, yani romana adını veren alıkların tümü, ‘ilerleyen’ dünyanın bir parçası olmak isterler. Ignatius ise yalnızca durmak ister. Bütün arzusu mümkünse odasından hiç çıkmamak ve dünyaya oradan lâf yetiştirmektir. Bu anlamda, Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı’yla kardeş sayılır. İkisini de hasta eden şey tamı tamına aynıdır: Medeniyet. Belki de aralarındaki tek fark, Ignatius’un 19uncu yüzyılda Petersburg’da değil de,1960larda New Orleans’da doğmuş olmasıdır.

Yeraltı Adamı gibi, Ignatius da ortalama olan her şeyden bütün benliğiyle nefret eder. Aydınlanma ile birlikte insanlık tarihinin geri döndürülemez bir bozulmaya uğradığına inanır. Plastik, çöp ve ucuz taklitlerden ibaret olduğunu düşündüğü modern dünyayı ise, bağırsaklarında sıkışma yaratan korkunç bir öfkeyle karşılar. Romanın başında onu yatağına uzanmış, insanlığın Rönesans’tan bu yana izlediği bahtsız gelişmeye kafa yorarken görürüz. Ignatius, Hollywood sinemasını ve lolipop tadındaki Doris Day’i düşündükçe neredeyse patlayacak gibi olur: “Karın boşluğundaki subap keyfince kapanıyor ve karnını bir türlü çıkış yolu bulamayan gazla dolduruyordu: kişiliği olan, yaşayan bu gaz bulunduğu yerden nefret ediyordu.”

Son zamanlarda bir eğlencem var: Ignatius’u Türkiye’de hayal ediyorum. Ortalamanın üzerinde pek bir şeye itibar edilmeyen ülkemizde, Ignatius’un kaprisli sübabını harekete geçirecek bir şeyler bulmak mesele olmazdı herhalde. Aslına bakarsanız, burada ona gaz yapmayacak bir şey düşünmekte zorlanıyorum.

Hayatı kariyer planından ibaret sananlar, milyarlarca liralık ciplerine LPG taktıranlar, kışın göbeği açıkta bırakacak tişörtler giyerken yazın kar çizmeleriyle dolaşanlar, saçlarına plastik kelebekler takanlar, televizyon dizilerinde oyuncular ölünce mevlut okutanlar, mecliste yumruk yumruğa dövüşenler, aynı romanı kadınlar için pembe erkekler için gri kapakla basanlar, meydanlardaki ağaçları kesip onların yerine sahte palmiyeler yerleştirenler, yeni doğmuş bebeklerine tuttukları takımın formasını giydirenler, evlerinin her odasına klima koyduktan sonra çevrecilikten dem vuranlar, sevgilileriyle ‘aşkım’ diye konuşanlar, “avokadosuz sofraya oturmam” diyenler, “bu benim cv’mde hiç iyi durmaz” diyenler, “Nbr cnm?” diye mesaj atanlar, şirket yemeklerinde göbek atanlar, arkadaş toplantılarında pazarlama yapanlar, işbitiriciler, fırsatçılar, kolaycılar ve diğerleri…

Ortalama budur. 1960larda Amerika’da çiçekli perdeler ve şekerli hayatlar neyse, bugün Türkiye’de kapısında güvenlik olan sitelerde IKEA mobilyalara kurulup televizyon dizileri izleyerek yaşamak odur. Ignatius, ortalamanın iktidarında yaşadığının farkındadır. Ancak teslim olmaya da hiç niyeti yoktur. Gazla şişen karnıyla patlamaya hazır bir bomba gibi dolaşır. Böylece, ‘başarı kültü’nün parçası olan her şeyi gülünç hale getirir. Sadece iktidarda olanlar değil, eğitimciler, hukukçular ve sosyal reform çabalarına öncülük eden solcular da ortalamanın sınırlarında dolaştıkları müddetçe Ignatius’un neşeli alaycılığına hedef olurlar.

Ona Türkiye’de ne kadar ihtiyacımız olduğunu görebiliyor musunuz?

Monday, February 01, 2010

Bülbülü Öldürmek


BirGün
14:07 31 Ocak 2010

Gecen hafta İzmir’de baba evindeydim. İzmir seyahatinin en güzel tarafı, babamla kaçamak yaparak içtiğimiz öğle rakısıydı. Bunu bir süredir yapıyoruz. Ne zaman İzmir’e gitsem, yaz kış demeden illa ki Balıklıova’daki o salaş balık lokantasına gidip birer kadeh içiyor ve laflıyoruz.

Bu sefer, babamla tatlı tatlı sohbet ederken, ben de bir yetişkin olduktan sonra kurabildiğimiz bu dostluktan ne kadar hoşlandığımı düşündüm. Oysa çocukken babamla ilişki kurmak konusunda zorlandığım bir dönem olmuştu. Onbir oniki yaşlarındaydım herhalde. Artık büyüyordum. Babamla o vakte kadar gayet sıcak olan ilişkimiz, ben çocukluktan çıkıp bir genç kız haline gelmeye başladıkça tavsamıştı. Bu arada iki kardeşim olmuştu. Bir zamanlar sadece benim üzerimde odaklanan ilgi artık bölünmüş ve dağılmıştı. Üstelik babam üç çocuklu bir aileyi geçindirebilmek için dişini tırnağına takmış çalışıyordu. Belki de hepimizle ayrı ayrı ilgilenecek zamanı da yoktu.

Hatırlıyorum da, o zamanlar erkek çocuk olmaya çalışıyordum. Böyle olursa, babamın benimle yeniden eskisi gibi arkadaş olacağını umuyordum. Birlikte daha fazla vakit geçirebilelim diye futbol oynamayı bile denedim. Tabii ki berbattım ve tabii ki işe yaramadı. Ben de çaresiz kitaplarıma geri döndüm. O ara elime geçen kitaplardan biri de Harper Lee’nin meşhur romanı ‘Bülbülü Öldürmek’ti. Bu kitabı çok sevdim. Bunun nedenlerinden biri, kız olmayı sıkıcı bulduğu için etek giymeyi reddeden Scout’a duyduğum yakınlık ise, bir diğeri de, dünyanın en müthiş babalarından biri olan Atticus Finch’le tanışmış olmamdı. Benim babam da Atticus olsa diye düşündüğümü hatırlıyorum.

‘Bülbülü Öldürmek,’ 1930larda Amerika’nın güneyinde geçen bir ırkçılık hikayesini anlatır. Hikaye çok basittir aslında: bir siyah işçi beyaz bir kıza tecavüz etmekle suçlanır. Herkes onun suçlu olduğundan eminken, vicdanlı bir avukat olan Atticus Finch davayı üstlenir ve bütün kasaba halkını karşısına alarak bu genç adamı savunur. Öykünün ilginç tarafı, bu davanın etrafında dönen bütün olayların bize çocukların gözünden aktarılmasıdır. Hikâyeyi ağırlıklı olarak Atticus’un dokuz yaşındaki kızı Jean Louise’den, yani kitabın kahramanlarından biri olan Scout’tan dinleriz. Dolayısıyla, roman onun babasıyla kurduğu ilişki üzerinden açılır. Biz de Scout’la beraber Atticus’un cesaretine ve adalet duygusuna hayranlık duyarız. Irkçı ve önyargılı Güneylilerden gelen tehditler ve gözdağları onu yıldırmaz, yolundan döndürmez. İnandığı şeyi sonuna kadar savunur. Bir yandan da çocuklarını kötülükten korumaya çalışır. Kötülükle eninde sonunda karşılaşacaklarını bilerek yapar bunu üstelik. Romanın merkezinde duran bu tema, yine Atticus’un söylediği bir şeyle somutlaşır. Kitabın bir yerinde masum birine zarar vermenin haksızlığını anlatmak için şöyle der çocuklarına: “Bülbül yalnızca şarkı söyler. Onu öldürmek günahtır, bunu asla unutmayın.”

Geçtiğimiz pazar, babamla oturduğum o rakı sofrasında kendi Atticus’umun aslında hep karşımda durduğunu farkettim. Bunu görebilmek için büyümem gerekmişti. Onunla yeniden arkadaşlık ediyor olmanın mutluluğuyla gülümsedim. ‘Çok iyi geldi bu öğle rakısı,’ dedim. Babam da bana şakacıktan bir tokat atıp ‘Seni serseri,’ dedi. Kadehlerimizi kaldırdık.

Sonra bir şey gelip boğazıma oturdu. Arat Dink’in 19 Ocak’ta Agos’un önünde yaptığı konuşmayı hatırladım. Öfkesini, isyanını, düşkırıklığını. “Ben büstleri sevmiyorum, ben insanları seviyorum,” derkenki hali geldi gözümün önüne. Ne demek istediğini anlar gibi oldum.

Arat Dink babasıyla oturup iki yetişkin olarak sohbet edemeyecek, öğle rakısı içemeyecek. Ona sıkıntılarını anlatıp onunkileri dinleyemeyecek. Daha kimbilir ne kadar çok şeyle birlikte, Sera, Delal ve Arat’tan babalarıyla paylaşabilecekleri mutlu sofraları da çaldılar. Kendileri kocaman birer insan olduktan sonra onunla kurabilecekleri o yepyeni ve bambaşka ilişkiyi de alıp götürdüler.

Çünkü bülbülü öldürdüler. Ve biz buna engel olamadık.