Wednesday, March 27, 2013

Hem öyle hem böyle...

24 Mart 2013
BirGün Pazar

Geçen gün kuzenimle balkonda sohbet ediyorduk. O sigarasını tüttürüyordu. Ben de, bir süredir sigara içmememe rağmen, onunla birlikte yoldaşlık içinde titriyordum. Buz gibi havada tek başına nöbet tutmasına içim elvermemişti.

Tam artık içeri gireceğiz diye düşünürken, sigaranın filtresini sıkıp “çıt” diye bir ses çıkardı. “Hayırdır,” dedim, “Boğmaya mı çalışıyorsun?” “Yok, böyle yapınca mentollü oluyor,” diye cevap verdi. Dalga mı geçiyor diye şöyle bir yüzüne baktım. Bakışımı tanığı için bir gülme tutturdu. “Gerçekten!” dedi bir daha üsteleyerek. Bu sigara son modelmiş meğer. Sıkınca içinden nane kokusu çıkıyormuş. “Peki ya sıkmazsan?” diye sordum O zaman da herhangi bir sigara gibi içip gidiyormuşsun. “Hem öyle hem böyle,” dedi kuzen.

Hiç hoşlanmadım bundan. Bence sigaranın ne olduğu başından belli olmalı. Hem öyle hem böyle olmaz. Ya öyle ya da böyle olur. Bir sigara sade midir, mentollü müdür önceden bilir insan. Sert bir sigarayı tüttürürken, yarı yolda fikrini değiştirip naneye geçmek de nedir? Suçluluk duygusu mu?

Bunları kuzene de söyledim. Öfkeli halim onu eğlendirmiş olacak ki, uzun uzun güldü. “Dünya değişiyor, abla” dedi, “Artık bütün seçimleri birden yapabiliyor insan. Hem de hemen şimdi.” Bunun üzerine, “çocuk da yaparım kariyer de” şarkısını hatırladık. Ardından da onu söyleyip gülüşerek salona girdik.

Kuzen bu tespitinde haklı elbette. Yine de “hem öyle hem böyle” olan şeylere dair şüphe duymaktan vazgeçeceğimi sanmıyorum. Çok amaçlı eşyalar hiç bana göre değil. Açılınca yatak olan divanlar, ters yüz edip giyebileceğiniz yağmurluklar, fermuarını çekince kolları bacakları sökülüp yelek ya da şorta dönüşen pantolon ve ceketler, ne çok şey vardır böyle. Hiçbirine güvenmem.

Mesele şu ki, her durumda her işe yarasın diye tasarlanmış bu eşyalar, hiçbir halde bir şeye benzemezler genellikle.

Pantolondan dönme şortlar bir derece de, ne yatak ne de divan olmayı başarabilen bir çekyata insan nasıl saygı duyabilir? Bir düşünün. Sırtınızı yaslamaya kalksanız beceremezsiniz. Çünkü rahat bir kanepenin doğal eğimine sahip değildir. Yatak olarak kullanmaya kalksanız, oturağı ile sırtının birleştiği yerdeki boşluk tadınızı kaçırır, ya da nereden peyda olduğunu anlayamadığınız gereksiz bir çıkıntı oranıza buranıza batar. Ben bunların aniden katlanıp adam yutanını bile gördüm, inanmazsınız.

En kötüsü de, on sekiz değişik şekilde bağlayabileceğiniz (bunların resimli grafikli tarifleri de olur) ipli kuşaklı bluzlardır. Yanılıp da bunlardan bir tanesini almaya karar verdiyseniz, elinizde önünü arkasını kestiremediğiniz eşarp kılıklı bir bez parçasıyla kalakalırsınız. Bağlamayı deneseniz bir türlü: İplere dolanıp boğulma tehlikesi var. Vazgeçip çekmeceye koymaya kalksanız başka türlü: Neresinden tutup da katlayacaksınız? Hadi diyelim ki katladınız, bir dahaki sefere onu bir bluz haline getirmek mümkün olacak mı? Bir bluzu bluz yapan şey nedir, diye düşünmeye başladığınızda ise işler çoktan şirazesinden çıkmış olabilir. Bu konuda dikkatli olmanızı öneririm.

Demem o ki, aynı anda birçok şey olmaya aday nesneler, genellikte hiçbir şey olamayanlardır. Neresinden tutsanız elinizde kalırlar.

Bunları düşünürken benim kuzenin söylediği aklıma geldi: Artık seçmek gerekmiyor, demişti. Ne kadar doğru söylüyor, dedim kendi kendime. Aynı anda her şeyi birden isteyen genç insanlarla çok sık karşılaşıyorum artık. Hiçbir yoksunluğa tahammülleri yok. Onlara seçmeleri gerektiğini söylediğinizde öfkeleniyorlar. Bütün dünyayı aynı anda istiyorlar. Hem de hemen şimdi.

Geçenlerde bir öğrencime, bu kadar çok sayıda ve ağır programı olan dersi aynı anda almamasının daha akıllıca olacağını anlatmaya çalıştım. Bırakın evde yapacağı hazırlığı, o kadar ders saatiyle baş etmek için bile insanüstü bir performans sergilemesi gerekiyordu. “Hepsini almam lazım,” dedi bana. Çünkü aynı anda hem dil öğrenmek, hem sanat okuluna gidecek malzemeyi biriktirmek, hem de geleceğini maddi olarak garanti altına alacak hamleleri yapmak istiyordu. Yani hem bohem bir hayat yaşayacak, hem de gerekirse bankacı falan olup çok para kazanacaktı. “Bunlar ne zamandır birlikte yapılabiliyor?” diye sordum ona. Çünkü benim zamanımda bu iki yaşam biçimi karşılıklı olarak birbirini dışlayan anlayışlar sayılırdı. Sanatçı olacaksanız, aynı zamanda iş kadını olma hayalleri de kurmazdınız.

Oysa şimdi anlıyorum ki, herkes daha başından çok satacak işler yapmanın hayalini kuruyor. Bunda ilk bakışta bir fenalık yok tabii. Neden olsun ki? Sanatçı dediğin de yaşayacak ve yaptığı işle para kazanacak. Ama hiçbir eksikliğe, yenilgiye ya da sıkıntıya tahammülü olmayan bu genç insanların uğrayabileceği hezimeti düşündükçe ürküyorum. Bu çocukların arasında başarılı olanlar da olacaktır elbette. İyi ihtimalle sanatla da uğraşan iş adamları ve kadınları çıkacaktır onlardan. (En iyi ihtimalin bu olması da ayrı bir felaket tabii ama neyse.) Kötü ihtimalle ise, kendinden aynı anda birçok şeyi birden beklediği için hiçbirini gerçekleştiremeyen ve bu nedenle mutsuz olan bireylerle karşılaşacağız.

Çocuklarımız, onların çocukları böyle derin bir düş kırıklığı içinde yaşayacaklar.

Bunun yanında ara sıra nane tadı veren bir sigara nedir ki?



Sunday, March 24, 2013

Vefa/t


BirGün Pazar
17 Mart 2013
Kitaplığımın en değerli bölümünde bir ansiklopedi duruyor. Aslında serinin tek bir cildi: Gökkuşağı Ansiklopedisi’nin Mitoloji ve Efsaneler adlı bölümü.

Bu kitapla aramda çocukluktan kalma bir bağ var. Okumayı yazmayı onun sayesinde öğrenmiştim. Babam bu ansiklopediyi alıp getirdiğinde, bir süre mitoloji cildini karıştırıp durdum. İçindeki çizimler çok güzeldi çünkü. Sonunda hikâyeleri o kadar merak ettim ki, ıkına sıkına okumayı söktüm. Ardından evdeki bütün ansiklopedileri birer birer okudum.

Fakat evde geceleri sıkıyönetim olduğu için, saat sekiz dedi mi annem gelip odamın ışığını kapatıyordu. Ben de herkes uyuyana kadar bekliyor, sonra kalkıp sessizce salona gidiyor ve okuma lambasını açıp kaldığım yerden devam ediyordum. Birkaç saat sonra yine usulca yatağıma dönüyordum. Zor bir hayattı ama uzunca süre böyle idare ettim. Ne var ki, bir keresinde sabaha karşı uyuyakalınca, annem beni yakaladı. Salondaki gece hayatım da böylece sona ermiş oldu.

Mitoloji ansiklopedisi ile böyle bir ilişkimiz var yani. Onun için atamıyorum da satamıyorum da. Öyle tek başına bir köşede duruyor. Geçenlerde bizde yatıya kalan yeğenime oradan bir iki hikâye okumaya kalkmasaydım, kapağını yeniden açacağım da yoktu aslında.

Şimdi ansiklopedi bir kez daha kıymetli oldu. Defne bize geldiğinde, onu kapıp odaya kapanıyor. Tıpkı benim çocukluğumda yaptığım gibi. Onun kitabın üzerine eğilmiş meraklı yüzünü seyredenken, hiçbir şeyin değişmediği hissine kapılıyorum.

Halbuki zaman geçiyor. Hem de hızlı bir şekilde. Tıpkı benim o kitapta okuyup sevdiğim efsanelerden birinde olduğu gibi.

Efsaneye göre, şafak tanrıçası Eos çok güzel bir kadındır. En hoş tarafı da pespembe parmaklarıdır. Eos bu parmaklarla, gecenin perdesini aralar, günışığının bize ulaşmasını sağlar.

Troya prensi genç Tithonus’un Eos’a aşık olmasının nedeni de güzel elleri olabilir belki. Sonuçta bu ikisi birbirlerini severler. Hatta Habeşistan’a kadar kaçar ve orada yaşamaya başlarlar. Birlikte çok mutludurlar. Fakat sevgilisinin ölümlü oluşu Eos’u korkutmaktadır. Onun da kendisi gibi sonsuza kadar yaşamasını ister. Bunun için Zeus’a gider. Tanrılar tanrısından sevgilisini ölümsüz kılmasını ister. Zeus da şafak tanrıçasının bu dileğini yerine getirir.

Ancak bir sorun vardır. Eos sevgilisi için sonsuz hayat talep etmiş, ama sürekli gençlik istemeyi unutmuştur. Onun için, Tithonus günden güne yaşlanır. Zamanla yerinden kıpırdayamayan, ne dediği anlaşılmayan bir ihtiyar haline gelir. Ne kadar ölmek istese de bir türlü ölemez, çünkü ona sonsuz hayat bağışlanmıştır. Sonunda Tithonus’u daha fazla görmeye dayanamayın Eos, onu bir çekirgeye çevirerek bronz kapılı bir odaya kapatır.

O bronz kapılı oda herhalde cehennemin ta kendisidir. İnsanların sonsuza kadar kapatıldıkları ve ölümün saadeti ile kutsanmadıkları yer.


Çocuk aklımla bu kadarını düşünemedim elbette. Ama bu hikâye, o zamana kadar boğazıma çöken ölüm korkusuna pek iyi geldi. O yaşlardayken, geceleri uykumu kaçıran sadece okuma aşkı değildi çünkü. Ailedeki bir ölümün ardından oldukça sarsılmıştım. Galiba sonlu varlıklar olduğumuzu da kavrar gibi olmuştum. Ben de ölecek miyim, diye sordum anneme. O da, evet ama daha değil, dedi. Mecbur muyum, diye üstelediğimde de, bunun tutmamız gereken bir söz gibi olduğunu söyledi.

Bunun üzerine, geceleri yatağımda oturup beklemeye başlamıştım. Öleceğim günün  ne zaman geleceğine dair pek bir fikrim yoktu. Annem daha çok zamanım olduğunu söylemişti ama ben işimi sağlama almak istiyordum. Oyuncaklarımla vedalaşmış, kaydırak taşımı anneannemin bahçesine gömmüş (onu kimseye vermeye kıyamamıştım) ve kendimi kaderin eline bırakmıştım. İşte mitoloji ansiklopedisi tam da böyle bir anda imdadıma yetişmişti.

Annem, uykularımın yeniden düzene girmesini, beni salonda yakalayıp yatağa yolladığı geceden beri olayları kontrol altına almasına bağlıyordu. Neticede, sadece gündüz saatlerinde okumama izin vardı artık. Geceleri hayalet gibi ortalıkta dolaşmıyordum. Oysa onun bilmediği şey şuydu: Mitoloji ansiklopedisi varoluşsal meselelere ilaç gibi geliyordu.

Tithonus’un hikâyesi, esas korkunç olanın ölüm değil, ölememek olduğunu göstermişti bana. İnsanlar yaşlanır ve ölürdü. Çünkü anlaşma böyleydi. Asıl tahammül edilmez olan sonsuza kadar yaşamak fikriydi. Uzayan bir hayatın ne tür felaketler getireceğini kimse bilemezdi çünkü.

İnsanın sonsuzluğu kaldırabilecek bir varlık olmadığını anlamıştım. Tanrılar için hediye olan ölümsüzlük insanlar için ancak bir lanet olabilirdi.

Bu olaydan seneler sonra, vefat sözcüğünün vefa ile aynı kökten geldiğini öğrendiğimde bütün taşlar yerine oturmuş oldu. Annem haklıydı. Sözümüzü tutmamız gerekiyordu. Vefa borcumuzu ödemek için ölüyorduk.

Hayatta olmanın bedeli buydu.


Tuesday, March 12, 2013

Jo'nun Çocukları

BirGün Pazar
10 Mart 2013

Çocukken dönüp dönüp yeniden okuduğum kitaplardan biri “Küçük Kadınlar”dı. Bu herhalde beklenen bir kız çocuğu davranışı olsa gerek ki, herkes bu durumdan memnun görünüyordu.

Bunun üzerine, serinin ikinci kitabı olan “İyi Hanımlar”ı da okudum. Fakat ilk roman kadar beğenmedim onu. Kitap dedemin kütüphanesinden çıktığı için dili çok eskiydi. Hatta “İyi Zevceler” adı altında çevrilmişti. O nedenle biraz mesafe almış olabilirim. Ama bence daha önemli bir mesele vardı: Bu romanda herkes sürekli evlenip duruyordu. Sevgi ve hayranlıkla bağlı olduğum Jo March bile. Bense sadece on bir yaşındaydım ve bu durumu tahammül edilmez buluyordum.

Üniversitede bir arkadaşıma ilk rol modelimin Jo March olduğundan söz etmiştim. Dört kız kardeşin içinde kendime en yakın bulduğum kişi oydu. Dünyaya duyduğu merak, “kibar bir genç hanım” haline gelmenin fikrine bile dayanamıyor olması, edebiyatla kurduğu sıkı fıkı ilişki gibi birçok ortak yönümüz vardı. Benim gibi yazar olma hayalleri kuruyordu. Tavan arasında pencereye oturup elma yemesinde bile kendimden bir şeyler buluyordum. “Evet Jo,” dedim arkadaşıma, “Benim karakterim oydu.”

Arkadaşım akıllı bir kızdı. “Herkesinki odur zaten,” diye cevap verdi gülerek. “Başka kim olacaktı ki? Meg çok geleneksel ve sıkıcıdır. Beth o kadar iyi kalplidir ki, gencecik ölmesi gerekir. Amy ise süsünden püsünden yanına varılamayacak kadar kokettir.” Haklıydı tabii. Hepimiz elma yiyerek kitap okuyan küçük kızlardık. Kendimizi Jo March ile birlikte hayal etmemizden daha doğal ne olabilirdi? Hem belki yazarın istediği de buydu.

Jo March, birçok kaynağın da ifade ettiği gibi, Louisa May Alcott’un ta kendisidir aslında. Onun için belki de kendi karakterini hikayenin merkezine koymuş olmasını yadırgamamalıyız. Alcott da kızlarla dolu bir ailede büyümüştür, edebiyat sever bir ailenin çocuğudur. O da haksızlıklara tahammülü olmayan ve özgürlüğünden taviz vermeyen bir kadındır. Kadın hakları ve köleliğin kaldırılması mücadeleleri içinde aktif olarak yer almasına hiç şaşırmayız mesela. Bir yandan aile bütçesine katkıda bulunabilmek için öğretmenlik, hemşirelik, dadılık, temizlikçilik gibi işler yaparken, bir yandan da yazarlık hayalinden hiç vazgeçmemiştir. “Küçük Kadınlar” ve onu takip eden üç devam kitabının yayınlanmasından sonra iyice meşhur olduğunda, bu başarıyı çoktan hak etmiştir aslında.

Nesiller boyu “hanım hanımcık” olma fikriyle barışamayan kaç kız çocuğu, Jo ile birlikte tavan arasındaki o pencerenin içine oturmuş ve başka bir dünyanın hayalini kurmuştur? Benim gibi kim bilir kaç çocuk, anneleri onların arkasından “Küçük adımlarla yürü!” diye seslenirken, ama Jo olsa koşardı diye düşünmüştür.

Jo’yu bu kadar ilginç yapan nedir? Geleneksel kadınlık rollerini reddetmesi mi?

Jo’nun bu cinsiyet rolleriyle bir derdi olduğu bellidir. Çocukluktan kadınlığa geçiş dönemini anlatan ilk kitapta erkek olmadığı için sık sık hayıflandığına şahit oluruz. Josephine olan ismini kısaltıp Jo yapmıştır. Babası onu şakayla karışık “oğlum Jo” diye sever. Hatta arkadaşı Laurie bile ona arada bir “sevgili dostum Jo” diye hitap eder. Romanın bir yerinde ablası Meg, artık genç bir kadın olduğunu ve saçına başına dikkat etmesi gerektiğini söylediğinde, Jo birdenbire patlar: “Hanımefendi falan değilim. Eğer saçlarımı toplamak beni o hale sokacaksa, ben de yirmi yaşına gelene kadar iki örgü yapar öyle dolaşırım. Büyümekten, Küçükhanım March olmaktan, uzun elbiseler giyip porselen bir biblo gibi köşede durmaktan nefret ediyorum.”

Önce bunun sadece Jo’nun tam bir “Erkek Fatma” olmasıyla ilgili olduğunu düşünürüz. Öyledir de. Ama bundan çok daha fazlasıdır aslında.  Jo, büyüdüğünde iyi bir şeyler yapmak ister, dünyayı değiştirecek bir şeyler: Bir roman yazmak gibi mesela. Ve bunu geleneksel kadınlık rollerinin içinde kaldığı müddetçe yapamayacağının farkındadır. Yapacağı her ne ise, bunun evlenmekle, güzel kılıklar giyip ortalıkta salınmakla ve bir eve sıkışıp kalmakla ilgisi olmamalıdır.

Jo bunlardan fazlasını talep eder. Büyümeyi, değişip dönüşmeyi ve dünya ile ilişkisi içinde kendini tanımayı ister. Bu anlamda gerçek bir oluşum romanı karakteridir. Ne var ki, o dönemde romanların merkezinde duranlar kadınlar değildir. Onlar olsa olsa yan karakter olabilirler. Birkaç istisna dışında, o yıllarda böyle bir yolculuk ve onun getireceği dönüşümü anlatan hikayelerin kahramanları hep erkeklerdir. Dünya onlarındır çünkü. Gerçek hayatta olduğu gibi kurguda da böyledir bu.

Halbuki Jo dünyayı ister. Romanın içinde bir kişi olarak kendisi için, romanın ötesinde bir sembol olarak ise bütün kadınlar için. Mesele budur.

Louisa May Alcott hiçbir zaman evlenmez. Hayatını yazmaya ve kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi için yürütülen siyasi mücadeleye adar. Öldüğünde bu mücadelenin önde gelen isimlerinden biri haline gelmiştir. Kitapları ise Amerika’nın her yerinde okunmakta ve birçok genç insana ilham vermektedir.

Onları etkileyen Jo’nun hikayesidir. Çünkü Alcott’un cesur, hevesli ve neşeli karakterine kayıtsız kalmak mümkün değildir. Çünkü Jo March, dünyaya karşı dinmek bilmez bir merakla ve istekle doludur. Ama yazar onu kitabın sonunda bir eş ve anne rolüne yerleştirmeyi tercih eder. Böylesi çok daha kolay kabul edileceği için mi? Yoksa gerçek hayatta tecrübe etmediği bir durumu, kurgulamaktan hoşlandığı için mi? Bunları hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Yine de Jo’yu sevmekten hiç vazgeçmeyiz. Kitaplar boyu bağlı kalırız ona. Çünkü hala aynı harika insandır. “Jo’nun Çocukları”nda görürüz ki, güzel çocuklar yetiştirmiştir. Dünyayı değiştirecek çocuklar. Ama yine de içimiz şöyle bir burkulur. Çünkü gençliğinde hayal ettiği hayatı süremez.

Halbuki o dünyayı çoktan hak etmiştir. En az annelerimiz kadar.

Saturday, March 09, 2013

İktisat ve Moleküller


BirGün Pazar
3 Mart 2013

Geçen hafta, eski öğrencilerimden biri, rüyasında beni gördüğünü yazdı. Matematik dersi veriyormuşum. Hiç şaşırmadım doğrusu! Sonuçta senelerdir ben de aynı kâbusu görüyorum. Her dönem kan ter içinde uyanıyorum. Sonra okul başlayınca geçiyor. Fakat bu sefer sınavda cebir yerine iktisat soruları sormuşum. Buna şaşırdım işte. Kendimden bunu hiç beklemezdim.

Bir süre bu fikirle gönül eğlendirdikten sonra (başkasının kâbusu olunca insan daha neşeli olabiliyor), gerçekten iktisat sorusu sorabilir miyim, diye düşündüm. Sonra, neden olmasın, dedim kendi kendime, o kadar matematik dersinden sonra, bunu da yaparım alimallah!

Şaka bir yana, iktisat ve edebiyat çok eğlenceli bir ders konusu olabilir. Üstelik insanın “Kimi okutacağım acaba?” diye düşünmesine de gerek kalmaz. Para meselelerini kendine dert edinen yazarların sayısı hiç de az değildir çünkü.

Kiminin işi budur zaten. Dünyaya baktıkları zaman en genel haliyle bir “ev idaresi” görürler. Onlar için insan,“homo economicus,” yani, klasik iktisat teorisi'ndeki anlamıyla, kendisine her koşulda maksimum fayda sağlayan seçenegi tercih eden, hep rasyonel davranan ve öncelikle çıkarlarını kollayan kişidir. Mesela kendisi de iktisat eğitimi almış olan İngiliz yazar Fay Weldon, evlerini ve hayatlarını en ince detayına kadar tanzim etmeye çalışan ama bu konuda başarısız olan insanları anlatır. Bunu yaparken de, karakterlerinin harcadığı her kuruşun hesabını tutar, satın aldıkları her şeyin fiyatını okuyucuya söylemekte ısrarlı davranır. Öyle ki, bir süre sonra elinizde bir roman değil de uzunca bir alışveriş listesi ile Londra sokaklarında dolaşıyormuş gibi hissedersiniz kendinizi.

Fakat bu konuda bambaşka nedenlerle hassas olan yazarlar da vardır. Dostoyevski gibi mesela. Kendisi de çok fakirlik çektiği için olsa gerek, yoksul karakterlerin hayatını anlatırken illa ki çok ayrıntılı bilgiler verir bize: Kaç paralarının olduğunu, bunun ne kadarını harcadıklarını, ne kadarını biriktirdiklerini, ne kadarını mektupla kardeşlerine falan yolladıklarını... “Suç ve Ceza”da daha romanın başından Raskolnikov’un cebinde kaç kuruş kaldığını öğreniriz. Onun daha önce tefeciye bıraktığı saat için kaç para aldığını da biliriz. Marmeladov’un karısından çalıp da içkiye yatırdığı paranın miktarını söyler bize, Dostoyevski. Sonya’nın fahişelikten kazanıp üvey annesine verdiği paranın kaç kopek olduğunu da.

Thomas Mann’ın para meselelerine eğilmesi ise yoksulluktan değildir. Orta sınıf hayatlara dair hikayelerin virtüözü olan yazar, dahil olduğunu sınıfın zaaflarını sergilemekten hoşlanır, hatta onlarla hep inceden inceye dalga geçer. Mesela “Harika Çocuk” adlı hikâyesinde, konser salonunun şatafatını ve izleyicilerin rüküşlüğünü ballandıra ballandıra anlattıktan sonra, okuyucuyu bilet ücretlerine dair bilgilendirmeyi de unutmaz: Ön sıralar 12 marka satılmaktadır, çünkü emprezaryo iyi olan her şeyin bedelinin yüksek olması gerektiğine inanmaktadır.

Zaten Mann’ın karakterleri, sürekli bir gelir gider hesabı yapıp dururlar. Yine aynı öyküde, bir iş adamının konseri dinlerken düşündüklerini aktarır bize anlatıcı:

“Sanat,” diye düşündü papağan burunlu işadamı, “Evet, hayata neşeli bir şeyler eklediği doğru: Azıcık beyaz ipek, birazcık da tımbır-tımbır. Gerçekten hiç de fena çalmıyor. Sadece önde elli koltuk var, her biri 12 mark olsa, toplam 600 mark eder. Kirayı çıkar, elektriği ve matbaaya ödenen parayı çıkar, toplam 1000 mark kâr bırakır bu. İyi iş valla!”
 
Yine de benim bütün bu para meseleleri içinde en çok hoşuma giden, James Joyce’un “Ulysses”inde  Stephen  Dedalus’un bir borç hikayesini anlattığı bölümdür.

Romanın ortalarına doğru bir yerde –kesin konuşmak gerekirse “Scylla ve Charybdis” adı verilen 9. Bölüm’de– Stephen, Milli Kütüphane’de,  aralarında şair George Russell’ın da olduğu bir grup insana, Shakespeare’in oyunu “Hamlet” üzerine teorilerini anlatmaktadır. Russell, onu Hamlet konusunda sıkıştırmaya başlayınca, Stephen birden şaire bir pound borcu olduğunu hatırlar. Bu parayı beş ay önce almış ve çoğunu Georgina Johnson aldı bir fahişenin döşeğinde harcamıştır. (Roman karakterleri ekseriyetle böyle sefih yaratıklardır.) Şimdi parayı ödeme zamanı gelmiş, hatta biraz geçmiştir bile. Fakat Stephen’in borcunu ödeyecek parası yoktur. Bunun üzerine, ayaküstü bir hesaplaşmaya girer: Bir yandan vicdanının “Borçlusun!” diyen sesine kulak verirken, öteki taraftan da bu işten sıyrılmaya çalışır. Bunları düşünürken dâhiyane bir çözüm bulur. “Dur hele,” der kendi kendine, “Beş ay oldu. Moleküller değişiyor. Ben şimdi başka ben oldum. Bir lirayı alansa başka bir bendim.”

Stephen her ne kadar sonunda,  anbean değişen bu biçimlerin altında yatan bir “varlık” olduğuna karar vermiş, ve insan hafızasının bütün bu “ben”leri bağlayıp tek bir kişi haline getirdiğini kabul etmişse de, bu tartışmanın en güzel tarafının “değişen moleküller meselesi” olduğunu düşünürüm hep.


Ancak böyle bir iktisada ikna olabildiğim için mi? Belki. Bilim adamlarının söylediğine göre, her yıl vücudumuzdaki atomların neredeyse tümü yenileniyor. Bu hesaba göre ben geçen seneki ben değilim artık. Acılar, üzüntüler ve pişmanlıklar gibi, geçen sene öğrendiğim her şeyi de çöpe atıp yeniden başlayabilirim.

Kararlara, seçimlere, ya da onların yol açabileceği irili ufaklı felaketlere dair endişe etmeme de gerek yok. Başka birinin başına gelecek olduktan sonra, neden dert edeyim ki!

Hem böylece, Stephen gibi ben de, bütün bu “ben”ler arasında bir süreklilik görebilirim belki. Mesela bu sayede, her dönem dersler başlamadan art arda kâbuslar gören kişinin,  sınıfa girdiği andan itibaren cengaver kesilen şu çokbilmiş şahısla aynı insan olduğunu kabul etmeyi başarabilirim.

Yoksa bütün çabalar boşuna.






Monday, February 25, 2013

Aşk, barış ve birtakım başka şeyler...

BirGün Pazar
24 Şubat 2013

Sevilen bir televizyon yarışması var. Eşler birlikte yarışıyorlar. Herkes birbirine ha bire “Hadi aşkım, yaparsın aşkım,” deyip duruyor. Sonra oturup acı biber falan yiyorlar. Hayli sinir bozucu bir durum. Bir arkadaşım anlattı, bu laf yarışmanın alâmetifarikası olmuş artık. Hatta bir keresinde sunucu yarışmacılara bir oyunu nasıl oynayacaklarını gösterirken, seyirci hep bir ağızdan tempo tutmuş, “Aşkım! Aşkım!” diye.

Halkımız böyledir. Fırsatı ele geçirince hiç acımaz, ortalığı karnavala çevirir.

Ne var, diyeceksiniz, üç beş kişi birbirine “Aşkım” dese dünya mı yıkılır? Yıkılmaz elbette. Ama, kabul edelim, çok rabıtalı da durmaz. Öyle bir aşamadayız ki, artık manavdan ceza avukatına kadar herkes birbirine böyle hitap ediyor: “O elmalar yaramaz, sen alma aşkım!” ya da “Bize yirmi sene verdiler! Ama üzülme aşkım, temyize götüreceğiz.” Abarttığımı düşünebilirsiniz tabii. Ama bence bu noktaya sandığınızdan çok daha yakınız. Geçenlerde, bir kasiyer kız paramın üstünü arkamdan yetiştirirken aynen şöyle dedi bana: “Bunu unuttun aşkım ya!” Kendimi dükkandan nasıl dışarı atacağımı bilemedim.

Hiç gülmeyin. Bir gün size de çıkabilir.

Hâlâ endişemin yersiz olduğunu düşünenler varsa, şöyle izah edeyim: Aslında sıkıntım sözcüklerle namuslu bir ilişki kurma arzusundan kaynaklanıyor. Bir gün gerçekten bu lafa ihtiyaç duyacağımız durumlar oluşabilir diye düşünüyorum. İşte o zaman ne yapacağız? Sırılsıklam aşık olanlar ne diyecek mesela? Bir şeyi kemiklerine kadar hissetmeden söyleyemeyenler? Ya da hissetse de söyleyemeyenler? Hayatında yalnızca bir kere “aşkım” diyebilecek insanlar tanıyorum. Peki ya onlar ne olacak? 

Bunları düşünürken, Umberto Eco’nun postmodern edebiyat kuramını anlatırken kullandığı bir örneği hatırladım. Şöyle bir durumu hayal etmemizi ister bizden: Adamın biri eğitimli bir kadına aşık olmuştur ama ona “Seni deliler gibi seviyorum” diyemez, çünkü Barbara Cartland bunu daha evvel kullanmıştır. Pembe sabahlıkların, tüylü terliklerin ve krepelenmiş sandra saçların kraliçesi, en şömineli sahnelerde en yavan karakterlere aynen bu lafı söyletmiştir. Onun için bu ifade bayatlamış ve anlamını yitirmiştir. Adam kadının bunu bildiğini bilir. Kadın da adamın kendisinin bunu bildiğini bildiği için harekete geçemeyeceğini bilir. Böylece umutsuz bir durumun içine sıkışıp kalırlar. Ancak yine de bir çözüm olasılığı vardır, der Eco. Adam kadına dönüp şunu söyleyebilir: “Barbara Cartland’ın da diyeceği gibi, seni delice seviyorum.”

İtalyan kuramcı bu örnekle bize şunu anlatmaya çalışır: Sözcüklerin masumiyetini korumak mümkün olmadığına göre, onları ne olduklarını açıkça göstererek, yani kirlenmiş ve perişan hallerinin altını çizerek kullanmaktan başka bir çaremiz yoktur. Aksi takdirde, biz de aynı sığlığın bir parçası haline gelebiliriz.

Adam aşkını bu şekilde ifade ettiğinde, “hem masummuş gibi yapma sahteliğinden kaçınmış, hem artık öyle bir masumiyetin olanaksız olduğuna işaret etmiş, hem de kadına onu sevdiğini söylemeyi başarmıştır.” Evet, adam bu sevgiyi masumiyetin kaybolduğu bir çağda söylemektedir. Ama Eco’ya göre, bu ifadenin samimiyetinden şüphe etmememiz gerekir. Kaldı ki, kadın bu ilan-ı aşkı kabul ederse, mesaj her şeye rağmen yerini bulmuş olacaktır.

Aşk gibi barış da içi boşaltılmış sözcüklerden biri. Barış getirmek iddiasıyla yapılan işleri düşününce aklınıza üniformalı ve eli silahlı adamların gelmesi tesadüf olabilir mi? ABD’nin Irak’ı “barış ve demokrasiyi sağlamak üzere” işgal ettiğini, BM Barış Gücü operasyonlarının herhangi birini (benim aklıma hep Somali’de ateş açılan okul geliyor), ya da ülkemizde barış adına yapılanları hatırlamak bile, bu sözcüğün ne kadar yıpranmış olduğunun kanıtı olarak alınabilir.

Peki ya savaşların birinci dereceden mağdurları ne olacak? Onların barış isteme hakkını nasıl koruyacağız? Çatışmaların acılarını çekenler, yerlerinden yurtlarından olanlar, kardeşlerini çocuklarını bu yolda kaybedenler, herkesten önce barış sözcüğünü ağızlarına alma hakkına sahip değil midir? Ülkeyi dolaşıp dertlerini anlatmaya, acılarını paylaşmaya, kanın durmasını istemeye hakları yok mu?

Öyle olmuyor anlaşılan. Karadeniz’de olanlarla da gayet güzel gördük ki, barış istemenin bedeli bu memlekette çok ağırdır. Bu hafta, aralarında BDP’li milletvekillerinin de bulunduğu Halkların Demokratik Kongresi heyeti, Sinop'ta saldırıya uğradı. Heyet, yaklaşık 9 saatin ardından, polis panzerleri eşliğinde mahsur kaldıkları binadan çıkarıldı.

Bu korkutucu süreci hepimiz nefeslerimizi tutarak izledik.

HDK heyeti, Karadeniz ziyaretlerine barış sürecine destek aramak amacıyla çıkmıştı. Ama seslerini duyurmakta zorlandılar. Onun yerine daha fazla şiddet isteyen öfkeli bir grupla karşılaştılar.

Peki, barış isteyenler hangi dili kullanacak? Barışı nasıl talep edecekler? Bu sözcük, bu kadar bol keseden kullanılmışken, onu yeniden anlamlı kılmak mümkün mü? Bu kadar yanlış yerlerde, yanlış insanlar tarafından, üstelik hiç de hissedilmeden söylenmişken, onu bir kez daha kendimizin yapabilir miyiz?

Bu yazıyı Umberto Eco’nun kulaklarını çınlatarak bitirmek en iyisi.

Gönlüm her zaman şiddetsiz bir dünyadan yana olmuştur. Düşmanlıkların ve uzlaşmaz ayrılıkların bize fayda sağlayacağına inanmıyorum. Onun için barış istiyorum. Türkiye’de huzur içinde dostça yaşayalım istiyorum.

Tıpkı devlet büyüklerimizin ve siyasetçilerimizin dediği gibi.



Monday, February 18, 2013

İmlâ

BirGün Pazar
17 Şubat 2013

İmlâ bilgim hiçbir zaman mükemmel olmamıştır. Noktalama işaretleriyle de aram iyi sayılmaz. Bugün bile elimden çıkan her türlü metni iyice bir düzeltmek gerekir. Bunu bilmek beni hep biraz tedirgin kılar. Yazdığım her satıra şüpheyle bakmama neden olur.

Geçen gün, Taksim-Beşiktaş dolmuşunda giderken, kafamda bu haftaki yazıya dair fikirleri evirip çeviriyordum. Ne yazarsam yazayım yine bir sürü imlâ  hatası yapacağım diye dertlenmeye başlamıştım ki, araba birden duruverdi. Stadın orada her zamanki gibi trafik sıkışmıştı.

Önce sıkıntı içinde sağa sola doğru baktım. Sonra şoförün telefonda konuştuğunu fark ettim. Çok hızlı konuşuyordu. Tatlı bir aksanı vardı. Bir arkadaşına otomobil vergilerine dair bir şeyler anlatıyordu: “Necati dedi olmaz dedi yarın yatırırsan dedi geç kalırsın dedi sen dedi parayı bankadan çek dedi senin kayınbiradere ver dedi o halleder dedi sonra dedi sen dedi bir hediye dedi bir iyilik dedi artık nasıl istersen dedi bunun karşılığını bir şekilde ödersin dedi.”

Dinledikçe hayretler içinde kaldım. Adam hiç sektirmemiş, bütün virgülleri doğru yere koymuştu. Ben her hafta hangi noktalama işaretini nereye koyacağım diye terler dökerken, adam bir an bile düşünmeden hepsini tek hamlede yerlerine yerleştirmişti. Bu şoför doğal bir yetenekti. Editörlük yapmayı düşünür müydü acaba?

Bunu soramadan Taksim’e geldik. Dolmuştan inerken bu hafta ne yazacağıma karar vermiştim.

Ortaokula başladığım sene, en çok sevdiğim ders Türkçe idi. Öğretmenimiz yaşını başını almış, asık suratlı, uzun boylu bir adamdı. Kendi deyimiyle, “prensip sahibi” biriydi. Azıcık da korkuyorduk ondan. Ne zaman parlayacağı belli olmuyordu çünkü. Fakat ben yine de onu dinlemeye bayılıyordum. Kalın güzel bir sesi vardı. Şiirleri yüksek sesle okuduğu zaman, vurguları doğru yerde yapıyor, hiçbir nüansı kaçırmıyor ve dili dolanmadan en zor sözcükleri bile birbiri ardına sıralayıveriyordu.

Okurken sıralar arasında dolaşır, kendi kendine konuşuyormuş gibi bazen mırıldanarak, bazen sesini yükselterek ileri geri yürüyüp dururdu. Elini cebine koyup kürsüye bir yaslanışı vardı ki, o bile başlı başına görülmeye değer bir sahneydi.

Zaten ortaokul daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Tiyatro gibi bir şeydi. Seyretmeye doyamıyordum. Tek bir endişem vardı. Sınavda ne yapacağımı bilmiyordum. Bizim de kalkıp şiirler falan mı okumamız gerekecekti acaba?

Sınav zamanı gelip de kağıtlar önümüze konduğunda sevinçle fark ettim ki, sorular korktuğum gibi değildi. En son soruyu görünce, gözlerime inanamadım: “Sevdiğiniz bir masalı yazın.” Ben masallara bayılıyordum. Hatta kendim de uyduruyordum bazen. Onlardan birini anlatmaya karar verdim. Fakat kompozisyon için ayrılan yere sığamadım bir türlü. Kağıt istemek için elimi kaldırdım ama öğretmen çıkmıştı. Ben de sayfada nereyi boş bulursam oraya yazdım. Masalı bitirmeden teslim edecek değildim ya! Hele sonunda büyük bir sürpriz varken.

Sınavın sona ermesine yakın, masalın tümünü yazmayı başarmıştım. Kağıdı kaldırıp şöyle bir baktım, üzerinde karalanmadık bir nokta kalmamıştı. Kendimden memnun bir şekilde dalgın dalgın etrafa bakındım bir süre. Sonra gözüm tavana yakın pencerelere ilişti. Koridora açılan bu camların neden bu kadar yükseğe konduğunu düşünüyordum ki, onlardan birinde bir surat belirdi. Tanıdık bir surat. Türkçe öğretmeni tepelere tırmanmış, kopya çeken var mı diye yukarıdan bize bakıyordu. Onu gördüğümü fark edince, kaşlarını iyice çattı ve parmağını dudağına götürüp “sus” işareti yaptı.

Normal koşullarda, korkudan olduğum yere sinip kalırdım herhalde. Ama teksir kağıdından yükselen ispirto kokusunun da etkisiyle olsa gerek, gülümsedim ona. Utanmasam el sallayacaktım. Aramızda bir bağ kurulduğunu düşünüyordum çünkü. Ben masalımı yazmıştım, o da okuyacaktı. Arkadaş sayılırdık.

Öğretmen o sınavı bir türlü okumadı. Beklerken hep birlikte kurdeşen olduk. En çok da ben. O kadar özenip uzun uzun masalımı yazmıştım. Sonuna da müthiş bir final koymuştum. Herhalde çok iyi bir not alacaktım. Hatta belki öğretmen beni tahtaya çağıracak ve elimi sıkarak tebrik edecekti. Ya da yazdıklarımı yüksek sesle okumamı isteyecekti. İşte o zaman ben de onun yaptığı gibi elimi cebime sokacak ve sıraların arasında dolaşarak yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara, her sözcüğün üzerinde durarak okuyacaktım masalımı. Heyecanlıydım. Hem de çok.

Nihayet sonuçlar açıklandığında, kağıdımı kapıp yerime koştum. Oturur oturmaz notumu gördüm. Öğretmen kompozisyon notu olarak “0” vermişti. Çünkü hiçbir imlâ  kuralına dikkat etmemiştim. Yer kaplayacağını düşündüğüm için, hiçbir noktalama işaretini kullanmamıştım. Halbuki, öğretmen masal sorusunu tam da o nedenle sormuştu: Yani imlâ  kurallarını ne kadar bildiğimizi görmek için. Bu durumda, benim kağıdım sınıftaki en kötü kağıttı. Sıfırı alıp oturmuştum.

Eve dönünce uzun uzun ağladım. O gece yatağımda yatarken, bir daha asla imlâ  öğrenmemeye karar verdim. Böylece Türkçe öğretmeninden intikamımı alacaktım. Masalımı okumamıştı bile. Halbuki bir kere okusaydı, ne kadar iyi bir masal olduğunu hemen görecekti. Bundan emindim.

Türkçe derslerini bir daha hiç sevemedim. İmlâ bilgim de acınacak derecede kötü kaldı. Sonradan ne kadar uğraştıysam da, çocukken doğru yazmayı öğrenmiş birinin rahatlığı ve özgüveniyle yazamadım.

Bu yazıları da aynı tereddütle yazıyorum. Bir gün foyam ortaya çıkacak diye korkarak. Bir sabah virgülü yanlış bir yere koyacağım ve bütün hikayeyi mahvedeceğim diye endişe ederek.

Oysa burada, sayfayı ne kadar karalarsam karalayayım herkes sonuna kadar okuyor. Kimse hemen sıfırı basmıyor.

Arkadaşız çünkü.

Not. Yazılarımı okuyup düzelten BirGün editörlerine ve son altı aydır bu işi gönüllü olarak yapan Nurcan Başer’e ayrıca teşekkür ederim.

Monday, February 11, 2013

Otoparktaki Kral

BirGün Pazar
10 Şubat 2013


Bu hafta, yalnızca tarihçiler için değil edebiyatçılar için de heyecan verici bir haberle açıldı. Gazetelerin yazdığına göre, Shakespeare’in en önemli tarihi oyunlarından birine konu olan İngiltere Kralı III. Richard’ın 528 yıldır kayıp olan mezarı sonunda bulunmuştu.

Tarih kitaplarına göre, III. Richard öldürüldüğünde 32 yaşındaydı. Taht kavgasıyla geçen muhalefetli bir ömrün ardından, 1483’te taç giymiş ve 1485 yılında Bosworth Savaşı’nda hayatını kaybedene kadar krallığını sürdürmüştü. Ölümüyle Plantagenet ailesinin sonunu da getiren kralın mezarı, gömüldüğü kilisenin yıkılmasından sonra kaybolmuş ve bir daha yeri tespit edilememişti.

İşte şimdi belli ki Richard aramıza dönmeye karar vermişti. Hem de Leichester kentindeki bir belediye otoparkının altından çıkarak.

Bu, haber değil de neydi? Öyle ya, çarpılmış eğri büğrü bedeni ve şeytani zekasıyla İngiliz Edebiyatı’nın kötü adam geleneğine imzasını atmış (hatta bir de üzerine kraliyet mührünü vurmuş) III. Richard, yüzyıllar sonra hortlamış ve geri gelmişti.

Aslına bakarsanız, Plantagenet hanedanının bu son kralı hakkında rivayet muhteliftir. Edebiyat dünyası, Shakespeare’in çizdiği kötü adam portresini esas alırken, tarihçiler onun genellikle yansıtıldığı gibi bir canavar olmadığını iddia eder. Onlara bakılırsa, Glouchester Dükü Richard, kraliyet ailesinin herhangi başka bir üyesi kadar entrikacıdır. İktidara geldiğinde de, diğer İngiltere krallarından daha zalim davranmamıştır. İngiltere tarihi sonuçta, herkesin sürekli birbirinin ayağını kaydırmaya çalıştığı upuzun bir taht kavgasından ibarettir. “Plantagenetlerin Richard” da diğerlerinden farklı değildir.

Kimi edebiyat tarihçileri de, tümüyle aynı fikirdedir. Hatta bazıları, Shakespeare’in, Richard’ın ölümünden sonra iktidarı ele geçiren diğer hanedandan, yani Tudor ailesinden, gelen Kraliçe Elizabeth’in gururunu okşamak için oyunu bu şekilde kurguladığını ve Richard’ı kötü biri gibi göstermeye çalıştığını söylerler.

Bunda haklı olup olmadıklarını bilemeyiz. Ama bu karakterin kuruluşunda bir gariplik vardır gerçekten de. Çünkü onda insani bir şey bulmakta zorlanırız. Derin ve incelikli karakterler kurgulamasıyla tanınan bir yazar olan Shakespeare’in nasıl olup da bu kadar “düz” bir kişi yarattığı her zaman merak konusu olmuştur. III. Richard –Iago’yu saymazsak – Shakespeare’in yarattığı tek yalınkat karakterdir belki de. Onunki kadar katıksız kötülük görülmemiştir.

Oyun boyunca, etrafındaki hemen herkese zarar verir, dokunduğu kişilerin hayatına acı ve felaket getirir. III. Richard’ın suç dosyası oldukça kabarıktır. Kral VI. Henry’nin, onun oğlu veliaht prens Edward’ın, bir punduna getirip evlendiği zavallı Lady Anne’in, kendi kardeşi Clarence Dükü’nün, önceleri sağ kolu olan Buckingham Dükü’nün ve şimdi burada isimlerini tek tek yazamayacağım daha bir çok saraylının ölümünden sorumludur. “Richard III”de o kadar çok insan ölür ki, perde kapandığında derin bir nefes alırsınız. Sonunda oyun bitmiştir. Çünkü galiba öldürülecek daha fazla kimse kalmamıştır.

İşin ilginci, ölenlerin ardından uzun uzun üzülemiyor olmamızdır. En masum görünen karakterler bile, Richard ile temas ettikten sonra gözümüze artık eskisi gibi görünmezler. Kadınlar genellikle entrikacı ve şeytanidir. Ya da Lady Anne gibi o kadar zayıf iradelidirler ki, güvenilemez onlara. Erkekler ise ya sinsi ve haindir ya da açıkça gaddardır. Herkes bir şekilde suça bulaşmıştır, “zavallı aptal Clarence” bile.

Richard bütün bu karakterleri mahvetmekle kalmaz, onların içindeki en kötü özellikleri de ortaya çıkarır. Kuleye kapatılıp boğazlanan iki çocuk prens dışında (ki onlar da çocuk oldukları için bu değerlendirmenin doğal olarak dışındadırlar) herkes bir şekilde bir iktidar oyununun içindedir aslında. Hepsi kendi çıkarını korumaya çalışır, güce yakın durup hayatta kalmaya uğraşır. Bu açıdan hiçbiri Richard’dan daha iyi değildir.

Shakespeare’in dehası da bize bunu göstermesindedir. Evet, belki saf kötülüğü temsil eden bir karakter yaratmıştır. Ama onu iyi bir dünyanın içine yerleştirmemiştir. Kendileri de değişik ölçülerde “kötü” olan karakterlerin arasına koymuştur. Richard’ın onlardan farkı, diğer karakterleri bağlayan iyilik ve kötülük tanımlarının dışında olmasıdır. Vicdan azabı çekmez o, üzüntü duymaz. Sadece davranır. İktidarı kaybetmemek için yapması gerekeni yapar. Onun için geleneksel anlamda kötü bile değildir belki. Ahlak dışıdır daha çok. Kötü olanlar onun iktidarına biat edenlerdir, onu ayakta tutanlar, onunla birlikte hareket edenlerdir.

Oyunda bizi en çok irkilten de budur aslında. Kimse olması gerektiği kadar iyi değildir. Kötü adam sandığımız kişi ise, başkalarındaki kötülüğü ortaya çıkaran bir araçtır aslında. Bunun içindir ki, kimi eleştirmenler, Richard’a “Tanrının Kırbacı,” derler. Kötülüğü ortaya çıkarmak ve cezalandırmak için dünyaya gelmiş gibi görünür çünkü.

Gazetedeki haberlere göre, Richard’ı otoparkın altındaki mezarından çıkaran kazıcılar, onun mükemmel bir şekilde korunmuş iskeletine baktıklarında, ağzının bir şeyler söyler gibi açık durduğunu görmüşler. Tıpkı çığlık atan bir adama benziyormuş. Acaba hâlâ “İhanet! İhanet!” diye bağırıyor olabilir miymiş?

Hiç sanmam. Richard kötü bir adamdır belki ama asla ucuz biri değildir. Bana kalırsa, bütün bu yorumlardan ve aşırı yorumlardan canı sıkılmıştır. Esnemek için açmıştır ağzını. Ya da “İşte mutsuzluğumuzun kışı,” diyordur belki. Hayal kırıklığı ile karışık.

Terk ettiği dünyadan çok daha kötüsüne geri döndüğünü fark eden kim olsa aynısını yapmaz mıydı?

Thursday, February 07, 2013

Bir Fikir Adamının Mektuplarından - 21


Hakikat

Felsefe yapanlar hakikate dair tutumlarına göre üçe ayrılır: 1) Hakikat vardır ve onu bulabilirim, diyenler, 2) hakikat vardır ama onu bulamam, diyenler ve 3) hakikat yoktur ve onu bulamam, diyenler.

Ben yine de en çok dördüncü gruptakileri takdir ederim: Hakikat yoktur ama onu bulabilirim diyenleri yani.

Bu felsefenin alanına girmez gerçi. Aşka girer daha çok.

Sımsıcak duygularla sizin,

Hurşit Seçkin

Tuesday, February 05, 2013

Yoldan Çıkanlar

3 Şubat 2013
BirGün Pazar

Çocukken en çok duyduğum sözleri sıraya koysak, “Kenardan git, evladım” uyarısı açık arayla birinciliği alırdı. Bunu diyen anneannemse eğer, doğası itibarıyla endişeli biri olduğu için, işi şansa bırakmak istemez, “Sakın yoldan ayrılma,” diye eklerdi pencereden seslenirken.

İzmir’de her şeyin bir kenarı suya baktığı için, bazen “Kıyıdan kıyıdan git” dedikleri de olurdu. Ben de genellikle laf dinler, eski bir balıkçı teknesi gibi dura kalka giderdim. Arada bir durmak kaçınılmazdı. Yolda her zaman görülecek bir şeyler olurdu çünkü. Renkli bir cam parçası, bir kaymak taş ya da gazoz kapağı.

Şimdi düşünüyorum da bu laf çocukluğumun özeti sayılır aslında. Yoldan ayrılmak bizimkilere göre en tehlikeli şeydi. Benim içinse, esas olan yolun ötesiydi. Orada dünya vardı çünkü. Bayramyeri’nde lohusa şekerlerini üst üste dizip kule yapmış tatlıcılar, bin bir çeşit oyuncak satan kırtasiyeciler, vitrinde rengarenk kurdeleleriyle tuhafiyeciler, ustalarını memnun etmek için oradan oraya koşan çıraklar, boncuklu perdesi davetkâr sesler çıkaran kasap dükkanının önünde yalanarak güneşlenen kediler... Hepsi oradaydı. Yoldan çıkmak işten bile değildi.

Yine de İzmir’deki hayatım üç aşağı beş yukarı hep aynı yolun üzerinde gidip gelerek geçti. Bir iki kez kıyıdan değil de açıktan almışımdır körfezi, ya da benden beklenmeyen yerlere gitmişimdir belki, ama genel olarak olaysız bir ilk gençlik geçirdiğim söylenebilir. Mutedil dalgalı ve hafif rüzgarlı.

Esas yoldan çıkışım Boğaziçi’ne girdiğim seneye rast gelir. Yeni bir şehir, yeni okul, yeni insanlar. Hepsinin üzerine bir de baş döndürücü bir özgürlük hissi. Daha önce de yazmıştım, üniversitedeki ilk senem zordu. Büyük bir kısmını, hayatımın yeni sınırlarını tanımaya çalışarak harcadım. Her gün başka bir otobüse binip şehrin daha önce görmediğim bir köşesine gidiyordum. Sonra aynı otobüsle okula geri dönüyordum. O zamana kadar bütün hayatını aynı sokakta geçirmiş biri için çok hareketli bir seneydi.

Duygusal olarak da bir yolculuktaydım aslında. Her şey çok hızlı olup bitiyordu. Geceleri gözüme uyku girmiyordu. Gündüz olan bitene anlam vermeye çalışıyordum çünkü. O vakte kadar bana öğretilenler değerliydi ama her zaman işe yaramıyordu. Artık tek başına kalmıştım. Kendi yolumu bulmam gerektiğini hissediyordum.

 
Bütün bunlar için uzun uzun kafa yormak gerekti. Bu kadar çok düşününce, dersler falan güme gitti tabii. Bir de sevgilim oldu sonra. Kanımca yoldan çıkmış biriydi. Uzun uzun çimenlerde oturduk. Kitaplardan, filmlerden, ondan bundan söz ettik. Sonra o bana bir şiir okudu. “Laleli’den dünyaya doğru giden tramvaydayız,” dedi. Baktım, gözlerinde renkli hareler yanıp sönüyordu. Derken ben de yoldan çıkmış oldum. Bir daha da kıyıdan gitmek mümkün olmadı.

Şimdilerde ise yolda kalmanın ancak kendi yolunu çizemeyenlerin meselesi olduğunu düşünüyorum. Başka yolları düşleyemeyenlerin, o yollardan ürkenlerin lafları geliyor aklıma. Onların hep birlikte ana caddenin tekdüze ışıkları altında yürüdüğünü görür gibi oluyorum. Öyle büyük bir cadde bile değil bu. Bir taşra kasabasının biricik caddesi belki. Resmi bayramlarda devlet törenlerinin yapıldığı, sair zamanlarda ortalığı sadece erkeklerden oluşan bir kalabalığın doldurduğu, asık suratlı belediye binasının kaymakamlıktan birkaç durak ötede olduğu bir cadde.

Bırakalım onlar kendi yollarında yürüsünler, diyeceksiniz. Ama bu işler böyle olmuyor anlaşılan. İşte bize de parmak sallıyorlar şimdi. Yoldan çıkmış olanlara. Belli ki hepimizi aynı “mecburiyet caddesine” çağırıyorlar. Kadınlar dükkanların önünden başlarını eğerek koşar adımlarla geçsin. Erkekler tespihini şaklatıp bıyık bursun onlara. Gençler kızlı erkekli oturmasın, kimse yoldan çıkmasın. Ama yine de çıkan olursa, babaları on sekiz kurşunla öldürsün onları, kardeşleri aynı caddenin üzerinde sırtlarından bıçaklasın.

Bizi şimdi bununla sınıyorlar. Kitaplarımızı yasaklıyorlar, hayatımıza burun kıvırıyorlar, gidişatımızı hiç mi hiç beğenmiyorlar.

Peki, ne yapacağız? Bütün zamanımızı onlara yeni itirazlar, yeni cevaplar hazırlayarak mı geçireceğiz? Hayatımız hep onların belirlediği eksende ilerleyen ve çoğu gereksiz olan bu tartışmaları yürüterek mi geçecek? Ömrümüz uzun bir muhalefetten, neticesiz bir döngüden mi ibaret olacak?

Böyle zamanlarda, aklıma Ursula Le Guin’in “Karanlığın Sol Eli” adlı romanında muhalefet etmenin doğasına dair söyledikleri geliyor. Romanda siyasi bir krizin yarattığı kısır döngüye nasıl çözüm bulacaklarını tartışırlarken, karakterlerden biri “Çemberden nasıl çıkılır?” diye sorar. Cevap çok basittir: Bir şeye karşı koymak onu sürdürmektir. Asıl yapılması gereken bambaşka bir yol bulmaktır.

‘Bütün yollar Mişnori’ye çıkar,’ diye bir söz var burada. Elbette Mişnori’ye arkanızı dönüp uzaklaşsanız da hala Mişnori yolundasınızdır. Bayağılığa muhalefet de ister istemez bayağılık olur. Başka bir yere gitmelisiniz, başka bir amacınız olmalı, o zaman başka bir yolda yürürsünüz.

Ne kadar doğru! Mademki ana caddeden ayrılmışız, önce kendi önümüzü görmeye çalışmalıyız. Bizim yolumuz engebeli ve zorlu bir yol çünkü. Ana caddede yürümeye benzemez. Tehlikeli dönemeçlerle dolu. Ezbere gidilen bir rota değil, her adımda dikkat edilmesi gereken bir yol bu. Bu yolun haritasını biz çizeceğiz, taşını toprağını biz işaretleyeceğiz, tabelalarını biz koyacağız. Boşa harcayacak zamanımız yok.

Muhalefet etmek isterken iktidarın yolundan gidenler olacaktır. Tam ters istikamete doğru yürüyor gibi görünseler bile. Biz onların peşine takılmayalım. Orası zaten yeterince kalabalık. Hem biz yürüyüp gideli çok oldu. Ana yolları terk edeli, kendi yolumuzu seçeli çok oldu.

Boşuna beklemeyin, bir daha geri dönmeyeceğiz. Biz yoldan çıkanlar.

Solar: Işığı olmayan bir roman

2 Şubat 2013
BirGün Kitap

30 Mayıs 1888’de, Aleksei Suvorin’e yazdığı bir mektupta, Anton Çehov şöyle der: “Gerçek sanatçı karakterlerine önyargı ile yaklaşmaktan kaçınmalı ve tarafsız bir izleyici olarak kalmaya gayret etmelidir.”

Aynı sene kardeşine yazdığı bir başka mektupta, yazarlığın en önemli gereklerinden birinin şefkat duyabilme becerisi olduğunu söyleyecektir. Bununla karakterlerini anlayabilme yetisini, kim olurlarsa olsunlar onlardaki insani vasıfları görebilme ve okuyucuya aktarabilme yeteneğini kastetmektedir.

Bir yazarı iyi bir yazar yapan en önemli özelliklerden biri budur ona göre.

Bu konuda Çehov’a hak verdiğimi söylemeliyim. Bir yazar bütün karakterlerini sevmek zorunda değildir elbette. Ama onlardan nefret etmezse hiç de fena olmaz aslında.

Bana bunu düşündüren Ian McEwan’ın Türkçeye çevrilen son romanı Solar oldu.
Çağdaş edebiyatın dikkate değer yazarlarından Booker ödüllü Ian McEwan'ın küresel ısınmaya eleştirel bir yaklaşım getiren bu romanı, edebiyat çevrelerinde bir hiciv olarak kabul gördü. Bunda McEwan’ın şaşmaz mizah duygusunun ve ironik durumlar yaratma becerisinin büyük rolü var elbette. Ancak, bu sefer, belki de romanın bir taşlama üzerine kurulu olmasının doğal bir sonucu olarak, tek boyutlu bir karakterle uğraşıyor olması nedeniyle McEwan’ın sinik tutumunu çok yorucu bulduğumu söylemeliyim. Yazarın “esas adam” Michael Beard ile kurduğu ilişki o kadar acımasız ki, gülünç olsun diye yazıldığı belli olan sahnelerde bile insanı şunu düşünmeye zorluyor: Bir yazar karakterinden bu kadar mı nefret eder?

McEwan romanlarına aşina olanlar, zorlu konuların ve rahatsız edici durumların yazarın alameti farikası olduğunu söyleyip itiraz edeceklerdir. Haklılar tabii. McEwan’ın bu konudaki sabıkası hayli kabarıktır. Sadece bir iki romanı hatırlamak bile hafızaları tazelemeye yetecektir.

Doğrudur, söz konusu yazar karakterlerine iyi davranmasıyla meşhur biri değildir. Soğuk Savaş döneminde gizli ajan olarak Berlin'e gönderilen bir İngilizin hikayesini anlatan Masumiyet’te (1990), romanın başkişisi olan Leonard Marnham’ı önce aşık eder, sonra da sevgilisinin kendini savunurken öldürmek zorunda kaldığı eski kocasının cesedi ile başbaşa bırakır. Sonsuz Aşk’ta (1997), bir balon kazasının ertesinde kendisine hastalıklı bir sevgi ile musallat olan bir adamdan kurtulmaya çalışan Joe Rose’un felakete dönen yaşamını anlatır. Booker Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen ve filme de Kefaret (2001) adlı romanında ise, söylediği korkunç yalan neticesinde kızkardeşi Cecilia ve arkadaşı Robbie ile beraber kendi hayatını da mahveden Briony’nin hikayesini okuruz.

Solar’ın başkişisi Micheal Beard ise Nobelli bir fizikçidir. Aslında yüzeyde, gayet başarılı bir kişidir. Akademik hayatın, birinci liginde at koşturmaktadır. Bu konudaki faaliyetleri de, yüksek ücretler karşılığında küresel ısınma konusunda verdiği konferanslar ve prestijli bilim enstitülerine yapılan araştırmalarda yürüttüğü görevlerden ibarettir. Fakat alttan alta onun sanıldığı kadar iyi bir fizikçi olmadığını hissettirir bize, McEwan. Hatta bir yerde, Nobel Ödülünü bile kazara aldığını ima eder.

Açgözlü, hırslı ve şehvetli biridir, Beard. Sevilmesi zor bir adamdır. Ama kadınlar ona bayılırlar. Kelimenin tam anlamıyla bir kadın avcısı olan fizikçiyi, roman açıldığında beşinci evliliğini kurtarabilmek için umutsuzca uğraşırken görürüz. Karısına ihanet etmiş ve yakalanmıştır. Üstelik bu ilk de değildir. Fakat bu sefer gafil avlanmıştır. Genç ve güzel bir kadın olan karısı da onu aldatmaktadır. Hem de eve gelen tamirciyle.

Daha başından ironik bir temasla açılan roman bu tonda ilerler ve dağılmak üzere olan evliliği ile tıkanmanın eşiğine gelen akademik kariyerini kurtarmaya çalışan Beard’in hikayesini bolca mizah katarak anlatır. Bu arada, McEwan karakterini akıl almaz derecede acınası durumlara sokar ve ardından da mucizevi şekillerde kurtarır. Hem bu yazının sınırlarını zorlayacağı hem de romanı okumamış olanların zevkini kaçıracak ipuçları vermek anlamına geleceği için, bunların hepsini bir bir anlatmak mümkün değil. Ancak, sözünü ettiğim garip durumların ne tür şeyler olduğunu açıklamakta bana yardımcı olacağını umduğum bir örneği vermeden edemeyeceğim.

Ayrılabileceğini hiç düşünmediği karısını (daha önce dört kadını aynı sebeple kaybetmiş olması ders olmamıştır belli ki) son anda aptalca bir hatayla elinden kaçırdığına inanan Beard, büyük bir depresyona girer. Bundan kurtulabileceğini umduğu için (ve biraz da sönmekte olan kariyerine bir canlılık katacağını düşündüğü için), iklim çalışmalarıyla ilgili bir projeye katılmak üzere Kuzey Kutbu’na gider. Kutupta hayat çok zordur. Özellikle de depresyonda olan, uyuma zorluğu çeken, bolca alkol tüketen ve gündelik hayatın gereklerini bile yerine getirmekte zorlanan biri için. Beard, kat kat kutup giysilerinin içine girmeyi beceremez bir türlü, girse bile mutlaka bir detayı unutur. Pabucunu bağlayamaz, eldivenini kaybeder, şapkasını düzgün takamaz falan filan. Ama en korkuncu, bir gün yoldayken tuvalete gitmesi gerektiğini fark ettiği andır. Bir süre tutmaya çalışır ama başaramaz. Sonunda mesanesini boşaltmaya karar verdiğinde ise, bunun asla yapılmaması gereken bir şey olduğunu anlar.
“Beard’in kasıklarından kopan soğuk ve sert şey uzun paçalı donunun içine düşmüş,
şimdi de diz kapağının hemen üzerine yerleşmişti. Bacaklarının arasına soktuğu ellerin altında hiçbir şey yoktu. Tek elini dizine koyduğundaysa, o beş santimden daha kısa kemik kadar sert ve biçimsiz şeyi hissetti. Kendinden bir parçaymış gibi gelmiyordu ya da artık öyle değildi zaten.”

Sonu iyi bitse de, çok eğlenceli anlatılmış olsa da, bu epizodu rahatsız olmadan okumaya dayanabilen kaç kişi vardır? Bir yazar karakterine neden bunları yapar? Kadınlara verdiği azabın karşılığı olarak mı? Hiç sanmam. Ian Mc Ewan romanlarında ahlak dersi vermeyi tercih eden yazarlardan değildir. Üstelik, bu ve benzeri örneklerin birbiri ardına eklenerek uzayıp gittiği metinde, bir noktadan sonra bu talihsizliklere alışır gibi oluruz. Çünkü fizikçi art arda irili ufaklı bir takım felaketlere uğrayacak ve sonra hepsinden kıvrak bir dansçı edasıyla sıyrılıp kurtulacaktır. Güleriz de elbette. Çünkü Kutup’ta kendisini kovalayan bir ayıdan kaçmaya çalışırken, trende kendisinin ait olmayan bir paket cipsi oburca yerken, ya da daha sonra midesindekileri konferans salonundaki perdenin arkasına boşaltırken hem komik hem de acıklıdır, Beard. Ama onda bir tip olmanın ötesinde insani bir vasıf ya da bir derinlik bulamayız.

Neredeyse on senelik bir döneme yayılan romanın sonunda, Beard’in artık iyice yaşlandığını ve yorulduğunu görürüz. Artık altmış iki yaşına gelmiştir. İyice şişmanlamış ve yavaşlamıştır. Özel hayatı hala karmakarışıktır, akademik başarıları tehdit altındadır, sağlığı ise büyük ölçüde kötülemiştir. Felaketler yine birbiri ardından sökün etmektedir. Belki de Beard etrafını saran karmaşık durumlardan eskisi kadar kolay kurtulamayacaktır artık. Kurtuluşu ya da felaketi de yine şans eseri olacaktır. Kaderin elinde bir oyuncaktan başka bir şey değildir o. Roman en nihayetinde bize bu duyguyu verir. Ama bizi buna inandırabilir mi? Orası ayrı mesele.

Solar yorucu olduğu gibi derinliği de şüphe götürür bir roman. Konuyla doğrudan ilgisi olmayan okuyucu için sıkıcı olabilecek iklimbilim tartışmaları ile arada bir komik olmayı başarabilen sahneler arasında gidip geliyor ve sonunda karanlık bir insanlık hali tasvirine gelip bağlanıyor. Bir mesajı varsa eğer şöyle özetlenebilir: İnsanlar hırs ve zaaftan oluşur, hayat saçma tesadüfler üzerinden ilerler ve her şey en nihayetinde büyük bir anlamsızlık içinde kaybolur gider.

Belki de sadece komik bir roman olarak okumak gerekir Solar’ı. Eğlenceli ama kolay unutulacak bir hikaye olarak görüp kenara kaldırmak gerekir. Romanın 2010 senesinde, İngiltere’de edebiyatta komedi konusunda en önde gelen eserlere verilen Bollinger Everyman Wodehouse Ödülü’nü kazandığı düşünülürse, en azından bu yargıda yalnız olmadığımızı söyleyebiliriz.

Yine de, insanlık durumuna dair bu kadar cüretkar tespitlerde bulunan bir metinden biraz daha fazlasını beklemek gerekmez mi? McEwan kadar usta bir yazarın, insan ruhuna baktığı zaman koskoca bir boşluktan başka hiçbir şey görmüyor olması acıklıdır çünkü. Siyasi bir tercihtir hatta. Söz konusu metin bir hiciv bile olsa.

Thursday, January 31, 2013

DAVA

BirGün
27 Ocak 2013


Dava sonuçlandı. Mahkeme Pınar Selek’e ağırlaştırılmış müebbet cezası verdi.

Gidip bir pencere açtım. Akşam trafiğinde egzoz dumanı ile karışık ıslak havayı içime çekmeye çalıştım. Ciğerlerime yapıştı kaldı.

1998’de Mısır çarşısında gerçekleşen patlama sonrası gözaltına alındı Pınar Selek. Aleyhinde hiçbir delil olmamasına rağmen, o patlamadan sorumlu tutuluyordu. Patlamanın bir bomba neticesinde ortaya çıktığı bile şüpheliydi. Ama sonuç değişmedi. Pınar Selek, üzerine atılan suçla hiçbir ilişkisi bulunmamasına rağmen cezaevinde yattı, işkence gördü ve suçsuzluğunu kanıtlamak zorunda bırakıldı. O günden bu yana hayatını ipotek altına almaya çalışanlara rağmen umut ve inançla yaşamaya devam etti.

Peki neden Pınar Selek? Buna defalarca cevap verildi. Ama bir kez daha yazalım. Çünkü Pınar Selek adil ve özgür bir dünyanın hayalini kurma küstahlığını gösterdi. Hatta bunun hayalini kurmakla kalmadı, gerçekleşebileceği durumları mümkün kılmak istedi. Sokak çocukları ya da travestiler gibi toplumun dışlanan kesimleriyle ilgilendi; Kürt sorunu ile ilgili araştırmalar yürüttü. Bütün bunlar kabul edilemez şeylerdi. Sosyolog ise sosyologluğunu bilmeliydi. Sınırları aşana haddini bildirmek gerekirdi.

Pınar Selek bunun için seçildi. Devletin emsaller üzerinden hepimizi terbiye ettiği, ibretlik durumlar yaratıp bize ayar verdiği bir ülkede, belki de bütün bunlara şaşırmamamız beklenirdi. Ama yine de şaşırdık. Bir ülkenin bütün kurumlarıyla, suçsuz olduğunu kendisinin de gayet iyi bildiği bir insanın peşine düşmesine ve onu yeniden ve yeniden mahkeme önüne çıkartmasına hep birlikte hayret ettik.

İşte artık bir hukuk parodisi haline gelen bu dava bu hafta Çağlayan Adliyesi’nde nihayete erdi. Neredeyse on beş senedir yargılanan, aynı davadan üç kere beraat eden ve hakkında suç unsuru teşkil eden hiçbir delil bulunmamasına rağmen ömrünün neredeyse yarısını mahkeme kapılarında bekleyerek geçiren Pınar Selek, hepimizin şaşkın bakışları arasında ömür boyu hapis cezasına mahkum oldu.

Dün televizyonda Cüneyt Özdemir’in onunla yaptığı kısa bir röportajı dinledim. Sesinde her şeye rağmen umut vardı. Davanın sonucu açıklandıktan sonra babası ile yaptığı telefon konuşmasından söz etti. Alp Selek, “Bu bir maraton. Daha bitmedi. Koşmaya devam edeceğiz,” diye cesaret vermiş kızına. O da “Peki baba,” demiş.

O “Peki baba” bana o kadar ağır geldi ki, evde ne kadar kapı pencere varsa sonuna kadar açmak istedim.

İçimiz daralıyor. Nefes alamıyoruz artık.

Çünkü memleket yavaş yavaş bir büyük bir mahkeme haline geliyor. İçinden çıkamadığımız, kapısını bulamadığımız, kararlarını ve işleyişini kavrayamadığımız bir mahkeme. Üzerinde altın harflerle “Adalet Sarayı” yazan büyük çirkin bir bina.

Bu hafta ÇHD’li avukatların tutuklanması ile başladı, Pınar Selek davası kararıyla sona erdi. Diğer her şey bildiğiniz gibi: Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi’nin ifadesine göre, şu anda 875 tutuklu öğrenci var. Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre ise, cezaevlerinde bulunan lise ve üniversite öğrencisinin toplam sayısı ise 2 bin 824. Gazeteciler, öğrenciler ve avukatlar, sendikacılar da dahil olmak üzere fikirlerinden dolayı tutuklananların sayısı her gün artıyor.  

Türkiye artık budur.

Şunu kabul edelim: Her sabah kalabalık bir mahkeme salonunun havasızlığına uyanıyoruz. Bir gıdım temiz hava alabilmek için ha bire uğraşıyoruz. Ama pencereler bir türlü açılmıyor. Arkadan cılız bir ses, “Alışırsınız,” diyor bize. Bazıları çoktan alışmış belli ki. “Mahkemeye ikinci ya da üçüncü gelişinizde buradaki bunaltıcı atmosferi artık hiç hissetmeyeceksiniz,” diyor bir başkası. Ama biz bir türlü alışamıyoruz. Pencereleri zorlayıp duruyoruz.

Lombozlar, giyotin pencereler, ispanyoletler hepsi sıkı sıkı kapanmış. Tahtalar şişip sıkışmış. Bir türlü nefes alamıyoruz. Halbuki biz bütün umudumuzu bir hava deliği açmaya bağlamışız. En berbat havayı bile solumaya razıyız. Yeter ki mahkemenin havası olmasın. Ama belki de bu pencereler sadece laf olsun diye yerleştirilmişler oraya. Belki yargıçlarla kanunlar da adet yerini bulsun diye konmuş. Her şey yalnızca bir gösteri belki.

Hepimizin aklında Kafka’nın Dava’sı var. Başka türlüsü mümkün mü?

‘ “Pencere açılamaz mı?” diye sordu K. “Hayır,” dedi ressam. “Bu sadece basit bir cam, açılabilmesi olanaksız. O sırada K. bütün o zaman boyunca ressamın ya da kendisinin ansızın pencereye gidip açabileceklerine umut bağlamış olduğunun ayırdına vardı. Sisli havayı bile solumaya hazırdı.’

Biz de en kötü havaları bile solumaya razıyız. Yeter ki bu mahkeme salonundan çıkalım. 

Onun için var gücümüzle yükleniyoruz pencerelere. Bir tanesini açabilsek, sanki her şey değişecek. Sanki güneş dolacak ciğerlerimize. Onun için her gün bir daha deniyoruz. Bir daha. Bir daha.

“Peki baba,” demiş Pınar Selek. Onu sarılıp öperim. Umudunu kesmemiş demek ki.

Biz de kesmedik. Davası davamızdır.



Wednesday, January 23, 2013

Bir Fikir Adamının Mektuplarından - 20


Kestane, gürgen, palamut...

İlk okuldaki müzik dersinde marşlar eşliğinde okulun bahçesinde uygun adım yürürdük. Yağmur yoksa tabii. Yağarsa sınıfta kalırdık. O zaman da öğretmen ha bire şu şarkıyı söyletirdi bize: Kestane, gürgen, palamut…

Kestane falan tamamdı da, gürgenle palamut neydi acaba? Hiç bir fikrim yoktu.
Ama şarkıyı severdim. Eve dönerken sihirli bir cümle gibi tekrar ederdim: Kestane, gürgen, palamut. Art arda söyleyince bu sözcüklerin garip bir çekiciliği vardı. İnsanın ağzını dolduruyordu.

O tadı başka hiçbir şeyde bulamıyorum. Belki sadece “Kant, Goethe, Hegel” üçlüsünde. Bu isimleri arka arkaya söylediği zaman insanın ruhu yükseliyor. Altı yaprak üstü bulut oluyor.

Alman idealizminin hikmeti işte.

Hasretle sizin,

Hurşit Seçkin

(Diğer yazılar için bkz. http://hursitseckin.blogspot.com/)

Tuesday, January 22, 2013

Her gün pazar...

BirGün
20 Ocak 2013

Arkadaşlarımın çocukları artık gelip ergenliğe dayandılar. Ortalık garip saç modelleri, rengi atmış tişörtler ve mesaj uyarılarıyla inleyip duran telefonlardan geçilmez oldu. Böylece hep birlikte başka bir boyuta ışınlanmış olduk: Sinir krizinin eşiğindeki anneler zamanına.

Bu annelerden bir kısmı çocuklarını sonsuza dek kaybetmiş gibi davranıyorlar. Tanıdıkları ve sevdikleri kişi gitmiş, onun yerini yabancı ve kaba biri almış gibi geliyor onlara. Üstelik haksız da sayılmazlar. Çünkü yasını tuttukları o küçük çocuk geri gelmeyecek. En azından hatırladıkları haliyle. Bu garip yabancı da sahneyi terk ettiğinde, ortaya çıkacak kişi yepyeni biri olacak. Artık çocuk olmayan biri. Bir yetişkin. Yeniden tanışılması, ilişki kurulması gereken biri.

Bunu hayal etmesi bile zor geliyor bana. Hal böyleyken, arkadaşlarıma hak veriyorum. Yas tutuyor olmalarını da, sinirden tırnaklarını yemelerini de saygıyla karşılıyorum. Yine de doğrudan bu işin içinde olmadığım için, ara ara meseleyi abarttıklarını düşündüğüm oluyor.

İşte bu anlardan birinde, bir süredir görmediğim yeniyetme oğlanlardan biriyle karşılaştım. Bir iki sene öncesine kadar beni gördüğü her yerde boynuma atlayan ve bildiği bütün fıkraları arka arkaya anlatmak isteyen o çocuk gitmiş (bu sonuncusuna üzüldüğümü söyleyemeyeceğim), yerine sessiz ve içine kapanık bir genç adam gelmişti. Üstelik tepeden tırnağa siyahlar giydiği için midir nedir, hafifçe tekinsiz duruyordu. Önce Monte Kristo Kontu’nu andırdığını düşündüm. Ama konuşunca ağzından Darth Vader sesi çıktı. Böyle olunca biraz kafam karıştı.

Annesine takılıp geldiği için bin pişmandı. Aslında ben de öyleydim. Ne diyeceğimi bilemediğim için, bir süre sessiz sessiz oturduk. Sanki birine bir şey olmuş gibi. Ya da dünyanın sonu gelmiş gibi. Ben konuşmaya başlamasam daha saatlerce böyle oturabilirdik. Ama sonunda dayanamayıp konuştum. Bir iki sorudan ve sayısız omuz silkmeden sonra, cevap alabildim. Arkadaşlarıyla bir müzik grubu kurmuşlar. “Nasıl gidiyor?” diye sordum. “Takılıyoruz işte,” dedi bıkkın Darth Vader. Ben de anlayışlı bir şekilde başımı salladım. Ergenlerle şaka yapmaya gelmez.

Eve döndükten sonra, yeniyetmelik lanetinin korkunç bir iç sıkıntısı olarak tezahür ettiğini hatırladım. Lisedeyken odama kapanıp tavandaki lekeleri izleyerek geçirdiğim hafta sonları geldi aklıma. Sırtımdan soğuk bir yel geçmiş gibi oldu bunu düşününce. Karanlık bir çukurun dibinde yapayalnız durmak gibi bir şeydi bu. Tepedeki ışığı görebiliyordum. İleride beni bekleyen bir şeyler olduğunu biliyordum. Ama oraya nasıl ulaşabileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Hayatın bekleme odasında kalakalmış gibiydim. Dünya orada uzakta bir yerde duruyordu. Karmakarışık ve gürültülü bir canlılık olarak hissediyordum onu. Ama sesler boğuk, görüntüler bulanık, renkler cansızdı.

Diğerleri bayağı eğleniyor gibi görünüyorlardı. Benim yaşımdakiler yani. Ama benim için ergenlik, sonsuzca uzayıp giden bir pazar günüydü. Bittiği zaman ne kadar derin bir minnet duyduğumu hala hatırlıyorum.

Julian Barnes, “Bir Son Duygusu” adlı kitabında (geçtiğimiz günlerde Serdar Rıfat Kırkoğlu’nun çevirisi ile Ayrıntı Yayınları’ndan çıktı), romanın başkişisi Tony Webster’ın ağzından şu hikayeyi anlatıyor: Yaşını başını almış, hatta torun torbaya karışmış bir adam olan Tony ile ayrıldığı eşi, ortak bir arkadaşlarının oğlundan söz etmektedirler. Çocuk bir punk rock grubu kurmuş ve meşhur olmuştur. “Hiç şarkılarını dinledin mi?” diye sorar Tony eski karısına. “Evet,” der kadın, “Her gün pazar.” Tony bunu duyunca gülmeye başlar. Onu güldüren şey, hızla değişip dönüşen dünyada, ergenlik sıkıntısına bir türlü çare bulunamamış olmasıdır. “Peki ya diğer şarkıları?” der merakla. “Hayır anlamıyorsun,” diye cevap verir karısı ona, “Tek şarkıları bu. Bütün şarkı da bundan ibaret zaten. Aynı lafı yeniden ve yeniden söylüyorlar, ta ki şarkı bitmeye yüz tutana kadar: Her gün pazar.”

Ergenliğe özgü iç sıkıntısını geride bırakalı çok zaman oldu elbette. Ancak bunu okurken düşündüm de, onun yerini başka bir şey aldı şimdi: Yetişkinliğe has bir meşguliyet, bir telaş, bir gevşeyememe hali. Bu daha da beter bir lanet. İnsanın ağız tadıyla canı bile sıkılamıyor. İlk gençlikte bünyede sinsice saklanan püriten ruh, yaş kemale erince gizlendiği yerden çıkıyor ve insanı bir dakika bile rahat bırakmıyor.

Sonunda bir de bakıyorsunuz ki, bütün dünya görev ve sorumluluklardan ibaret olmuş, hayat uzun bir iş günü haline gelmiş. Artık durmak isteseniz de duramıyorsunuz. Çember gitgide hızlanıyor. Ergenlikte uzayıp sakıza dönen hafta sonları, yetişkin olduğunuz zaman göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyor. Geçmişin intikamını alır gibi sanki. Hafta dönüp dönüp hep aynı güne dayanıyor.

Julian Barnes’ın orta yaşlı karakteri Tony Webster, “Her gün pazar” şarkısını çok eğlenceli bulur. Çünkü bunun mükemmel bir mezar taşı yazısı olacağını düşünmektedir. Ona göre, insan böyle bir kitabenin altında gönül rahatlığıyla yatabilir.

Tony belki de haklıdır. Hayat uzun ve sıkıntılı bir pazar günüdür. En azından bazılarımız için.

Bense, diğer yetişkinler adına konuşmak istemem ama, bugün göçüp gidecek olsam, mezar taşımda şöyle yazmasını tercih ederim: “Her günü bir pazartesiydi. Şimdi dinleniyor. Ellemeyin. Amin.”