Wednesday, April 17, 2013

İtaat

BirGün Pazar
14 Nisan 2013


Dün bir arkadaşımla oturuyorduk. Giderayak bir çocukluk hikayesi anlattı.  Bir seferinde yemek yerken üstünü başını iyice berbat etmiş. Galiba yağlı bir şeymiş yediği. Belki de çikolatalı pasta falan gibi şekerli bir şey. Sonuçta kollarına kadar yağa ya da şekere bulanmış halde bir komşu teyze tarafından yakalanmış. 
Teyze belli ki otoriter biriymiş. Benim arkadaşı bir köşeye dikmiş. Ellerini havaya kaldırmasını ve kendisi dönene kadar yerinden kıpırdamamasını söylemiş. Sonra gözlerine bakarak “Söz mü?” demiş ona. O da çaresiz kafasını sallamış.
Kadın çıkınca, bizimki elleri havada öylece kalakalmış. Oyalanmak için sağa sola bakınmış. Bir iki ayak değiştirmiş. Ama zaman geçmek bilmemiş. Teyze bir türlü geri dönmemiş. Belki birileriyle konuşmaya dalmış. Ya da başka bir işe girişmiş. O kadarını bilemiyoruz. Sonuçta mutfaktaki çocuğu unutup ortadan kaybolmuş.  
Arkadaşım bunu anlatırken, hâlâ o anın korkunçluğunu yaşar gibiydi. “Dışarıdan diğer çocukların sesleri geliyordu. Onlara katılmak için can atıyordum. Ama söz vermiştim. Yapacak bir şey yoktu. O kadar uzun süre bekledim ki, sonunda kollarım ağrımaya başladı. Ellerimi birazcık oynatırsam, ne olur diye düşünmeye başladım. Dünya yıkılır mıydı acaba?” 
Bunları dinlerken içim ezildi. İnsanı bir çocuğun çaresizliği kadar üzen başka hiçbir şey yoktur.
Arkadaşımın söylemek istediği bu değildi gerçi. Bu anıyı aslında kurallara riayet eden biri olduğunu söylemek için anlatıyordu. Oysa bence hikayenin ana fikri bu değildi. Bana kalırsa esas mesele, yukarıdaki soruyu sormuş olmasıydı. Yani hikayedeki çocuk aslında otoriteyi sorgulamaya başlamış biriydi. Bu hikayeyi itaat ederek ve bekleyerek bitirmiş olabilirdi. Fakat bir dahaki sefere köşede sessizce beklediğini hiç sanmıyorum.Yoksa şimdi tanıdığım insan haline gelemezdi. Çünkü arkadaşım, kurallara ne kadar saygı duysa da, haksızlık ya da kaba kuvvet karşısında sinecek biri değildi.
Birer birey olarak otorite ile kurduğumuz ilişkide temel kaide de budur bence. Bir toplum olarak hayatımızı sürdürebilmek için kurallara uymak gerekiyor olabilir. Ancak, her zaman aklımızda tutmamız gereken şey şudur ki, bir gün bütün o kuralları yeniden yazmak ihtiyacı doğabilir. Onun için demokratik bütün sistemler (ve de vicdanlı komşu teyzeler), bireylerden koşulsuz bir itaat beklemek yerine, onların içinde yaşayacakları dünya üzerinde söz hakkına sahip oldukları bir modeli tercih etmelidir. Kurallara uymak ile kayıtsız şartsız itaat ediyor olmak arasındaki fark da budur zaten. 
Bunlara dair kafa yorarken, arkadaşımla yaptığımız konuşmanın Emek Sineması eyleminin hemen ertesine rast gelmesinin garip bir tesadüf olduğunu fark ettim. 
Sinemanın hikayesi malum. Fakat hala duymamış birileri kaldıysa kısaca yeniden anlatalım. Emek Sineması’nın 2009 yılında kapatılmasından ve yıkımını içeren projenin kamuoyu ile paylaşılmasından bu yana bir dizi protesto eylemi yapıldı. Hepsi barışçıl birer gösteri olan bütün bu eylemlerde, sinemanın bir kültür mirası olduğu dile getirildi ve olduğu gibi korunması talep edildi. Buna cevap olarak iddia edilen ise şuydu: Emek Sineması yıkılmayacak, var olan haliyle yeni yapılacak alışveriş merkezinin üst katına ‘aynen’ taşınacaktı. 


Ancak, iki hafta önce sinemanın içine giren tanıkların çektiği fotoğraf ve videolarla sinemanın yıkılmaya başlandığı kayıt altına alındı. Bunun üzerine, bir grup sinemasever geçtiğimiz Pazar günü yeni bir yürüyüş düzenledi ve  İstanbul’un en eski ve görkemli salonu olan Emek Sineması’nın mevcut haliyle restore edilerek korunması gerektiğini barışçı yöntemlerle dile getirmek istedi. 
Sonrasını biliyorsunuz: Televizyonlara yansıyan görüntülerden de anlaşılacağı gibi, aralarında yerli yabancı sinemacıların da bulunduğu bu grup, polisin biber gazı ve tazyikli su içeren müdahalesi ile karşı karşıya kaldı. Dört kişi gözaltına alındı. Şehrin en kalabalık yeri olan İstiklal Caddesi birden savaş yerine döndü. Sinemalarını korumak üzere sokağa çıkan ve barışçı bir şekilde gösteri yapan yüzlerce insan, şehrin göbeğinde en akıl almaz biçimde polis şiddetine maruz kaldı.
Bu durumda şunu sormak gerekmez mi? Emek’i savunanlar hangi kuralı ihlal etmişlerdir de böyle bir muameleye maruz kalmışlardır? Yaptıkları, şehrin en önemli sinemalarından biri olan bir binanın yıkılmasını engellemeye çalışmaktır. En temel demokratik haklarını, yani “Hayır” deme seçeneğini, kullanmaktadırlar.
Fakat polis marifetiyle susturulduklarına bakılırsa, onlardan beklenen bu değildir. Peki o zaman, istenen nedir? Kamuoyunu “tamirat” hikayeleri ile oyalayan ve sonra sinemayı iş makinaları ile dümdüz eden bu zihniyetin karşısında ne yapmak gerekir? Bir köşede sessizce durup olan biteni izlemek mi?
Anlaşılan, birileri bizi şehrin bir köşesinde tek ayak üzerinde tutmak konusunda kararlıdır. Onlara cevabımız şudur:
Aslında bir kamu mülkü olan ve isminin de ima ettiği gibi bir “emekçi” sineması olarak belleklerimizde yer etmiş bu mekanın, kamunun fikri sorulmadan yıkılması kabul edilebilir bir şey değildir.
Emek yıkılırken, bir köşede ellerimizi kaldırıp “hiçbir şeye dokunmadan” duracağımızı düşünenlere, o yaşı çoktan geride bıraktığımızı hatırlatmanın zamanıdır. 

Not: “Emek Bizim” grubu,  14 Nisan Pazar günü saat 16.00’da, İstanbul Film Festivali’nin kapanış programının Emek Sineması önünde yapılacağını duyurdu. Bu Pazar orada görüşmek umuduyla.

Tutarsız Biri

BirGün Pazar
7 Nisan 2013


Önümüzdeki bir iki hafta boyunca bir grup öğrencim ile birlikle Dostoyevski’nin “Budala”sını okuyacağız. Bu konuda bayağı heyecanlıyım. Onun için, geçen hafta hummalı bir telaş içinde bir yandan romanı okumaya başladım, bir yandan da konuyla ilgili makaleleri toparlamaya çalıştım. Kimi zaten evde vardı, sorun olmadı. Ama bazıları için kütüphaneye gitmek gerekti. 
Bunlardan bir tanesini uzun uzun aradım. Birisi, makalenin bulunduğu kitabı almış ama aldığı yere koymak ya da iade raflarından birine bırakmak yerine, kafasına göre bir köşeye sokuşturmuştu. Sonunda bir tesadüf eseri bulup çıkardım onu. Ama çok zamanımı aldığı için canım sıkıldı. 
Söylene söylene kitabı alıp çıktım. Bir yere oturup romanla ilgili bölümü bulmaya çalıştım. Aradığım bölümü bulunca, sinirim iyice tepeme çıktı. Çünkü birisi hiç üşenmemiş satır satır bütün makalenin altını çizmişti. Makul yerleri çizse neyse. Kimi sayfalarda neredeyse işaretlenmemiş cümle bırakmamış, hatta bazı yerlerde hızını alamayıp satırların altını iki kere çizmişti. 

Ne biçim insanlarlar var, dedim kendi kendime. Belki fotokopi çektirip sınıfa yollarım diye düşündüğüm bölüme şöyle bir göz gezdirdim. Tamamen okunmaz hale gelmişti. Olayın tek iyi tarafı, hezeyanlar içindeki bu okuyucunun kitabı çizerken kurşun kalem kullanmış olmasıydı. Bir süre, iyi bir silgim olsaydı belki kitabı temizleyebilirdim diye düşünerek oyalandım. Ama sonra, bu projenin imkansızlığı ortaya çıktı. Rakibimi küçümsemekle hata ettiğimi anladım. Sayfalar ilerledikçe anlaşıldı ki, bu kitabı temizlemek için yalnızca iyi silgi değil on saat bıkmadan çalışabilecek şevkli ve pazulu kişiler gerekiyordu. 
Sonra garip bir şey oldu. Sayfalardan birinin kenarında küçük bir not gördüm. Dostoyevski karakterlerinden biriyle ilgili bir analizin yanına, yine kurşun kalemle şöyle yazılmıştı: “Tutarsız biri.”
Bu küçük nota hayretler içinde bakakaldım. Yazıyı tanımıştım. Benim el yazımdı. Senelerce önceki ve belki en ham haliyle. Benzetiyor muyum acaba, diye düşündüm önce. Ama “z”nin göbeğine attığım çizgiyi, “T”lerin birer harften ziyade “+” işaretine benzer halini tanımamak mümkün değildi. Kitabı yüzüme yaklaştırıp bir de yakından baktım. Hiç yanılma payı yoktu. Bu bendim.
Kendi gençliği ile sokakta karşılaşmış birinden pek farkım yoktu. Uzun uzun sayfaları çevirdim. Demek bu bölümü mahveden bendim! Belki başka izler de bırakmışımdır diye bütün kitabı gözden geçirdim. Bunun dışında bir şey bulamadım. Anlaşılan, o zaman da sadece “Budala” ile ilgili bölümü okumuştum. 
Yine de bu kitabı aldığıma, bu bölümü okuduğuma dair bir anı uyanmadı zihnimde. Yazının acemiliğine bakılırsa, öğrenciliğimin erken yıllarında olmalıydı. Belki de bölüme başladığım ilk sene. On dokuz yirmi yaşlarındaki “ben”in nasıl biri olduğunu hatırlamaya çalıştım. Aklıma pek bir şey gelmedi. Kitabın inatla çizilmiş sayfalarına bakarsanız, bildiğiniz vandaldı. Tutarlı vandal. Metin bize başka bir şey söylemiyordu.
Bariz bir küçümsemeyle yazılmış o küçük nota yeniden gözüm takıldı: “Tutarsız biri.” Bunu yazan kişiyle aramda bir bağ olup olmadığını anlamaya çalıştım. Fakat  bütün dünyadan  tutarlılık bekleyen bu şahısla kendi aramda bir ilgi kurmayı başaramadım. Bu kişi her an değiştiğimizi, dönüştüğümüzü ve bunun yaşamın en temel yasası olduğunu bilmiyor muydu? Asla kendisiyle örtüşemeyecek bir Dostoyevski karakterinden tutarlılık beklemenin abesle iştigal etmek olduğunun farkında değil miydi?  
Kütüphane kitaplarını karalayan, sayfaların kenarına ukalaca yorumlar yazan bu kızı tahammül edilmez bulduğuma karar verdim. Dünyayı anladığını sanması iyice sinirime dokunuyordu. O yaşta ve o berbat kurşun kalemle mi? 
Sonra düşündüm de, o benimle karşılaşsaydı ne olurdu acaba? Zamanın çizgisel ve geleceğe dönük akışında mümkün değildi bu belki. Ama ya mümkün olsaydı? 
Bütün hayatımı şöyle bir gözden geçirdim. Yeniden okumak istediğim bölümü ararken elimdeki kitabın sayfalarını çevirdiğim gibi. Hızlı hızlı. Çokça tereddüt, bir sürü hata, bir kısmı yarım bırakılan işler, bazı geri dönüşler ve hiç gidemeyişler. On dokuz yaşında kendinden beklediklerinin bir kısmını gerçekleştirememiş, diğer kısmını da zaten gülünç bulup çöpe atmış biri. Kim bilir kaç kez parçalanıp yeniden birleşmiş, her seferinde bambaşka bir insan olarak yoluna devam etmiş biri. 
Öteki ben’in bunlara aldırmayacağından eminim. Dudak bükerek sırtını döndüğünü görür gibi oluyorum. Belki de elinde kurşun kalemiyle çoktan yürüdü gitti. Ama köşeyi dönmeden kısaca durduysa eğer,  o da mutlaka  “Tutarsız biri,” demek içindi.

Monday, April 01, 2013

Düşünen Varlık

BirGün Pazar
31 Mart 2013


Şu aralar hep bir noktadan diğerine doğru hareket eder durumdayım. Bu dönem o kadar çok işim var ki, herhangi bir konuda sakin sakin oturup düşünecek zamanım olmuyor. Fakat neyse ki öğrenciler var. Onlar sayesinde her zaman zihnimi meşgul edecek bir şeyler çıkıyor.

Geçen gün yine derse doğru koşarken, iki öğrencinin arkamda konuştuğunu duydum.
Biri ötekine dedi ki: “İnsan düşünen varlık değildir, oğlum. Bu laf hep yanlış anlaşılıyor. Aslında insan düşünebilen varlıktır. Ama düşünür mü düşünmez mi, bu onun bileceği iş tabii.”

Bunun üzerine durup gülmeye başladım. Dönüp baktığımda çoktan bir köşeyi dönüp gözden kaybolmuşlardı. Yoksa bu genç filozofu da derse götürecektim. Çünkü benim sınıfın ihtiyacı olan tam da buydu.

Her sene, dünyayı yalnızca akıl üzerinden kavrayan bir felsefi gelenekle aylarca uğraştıktan sonra, sonunda sıra varoluşçulara geliyor ve öğrencilerle birlikte bambaşka bir dünyaya ışınlanıyoruz. İşte bu geçiş kısmı bayağı sancılı oluyor. O vakte kadar, düşünüyorum öyleyse varım, gökyüzündeki yıldızlarla içimdeki ahlaki kanunu bilsem bana yeter, yok efendim dünyaya akıl gözüyle bakarsam, dünya da bana akıl gözüyle bakar falan diye oyalanmışken, birden gündelik hayatımızın içindeki kararların ve seçimlerin yarattığı endişe ile yüz yüze buluyoruz kendimizi. Anlıyoruz ki, bütün o öğrendiklerimizin “şimdi” “burada” ve “ben” diye özetlenebilecek halimize pek bir faydası yok. Bu halle karşılaştırıldığında hepsi soyut genellemeler olarak kalıyorlar.

İşte o zaman, insanın aslında düşünen bir varlık olmanın da ötesinde “seçen bir varlık” olduğunu hatırlamak gerekiyor. Düşünmenin bile bu seçimin bir parçası olduğunu anladıkları zaman, öğrenciler bir dünya algısından bir diğerine geçmiş, varoluş meselesinin temelinde yatan o baş döndürücü özgürlük fikriyle yüz yüze gelmiş oluyorlar.

Mesele bundan ibaret değil elbette. Ama bir dünya algısından bir diğerine sıçramayı sağlayacak anahtar bu. Aklın hayatın içindeki halimizi açıklamaya yetmediği meselesi yani. Bunu anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. İstanbul trafiğinde bir saat geçirmeniz yeter. Sizce direksiyonun arkasında duran o kadar insan, bu kadar hatalı davranışı doğrusunun ne olduğunu bilmedikleri için mi yapıyor? Hiç sanmam. Bile bile kuralları ihlal edenlerin çoğunlukta olduğunu bile söyleyebiliriz. Hatta bu o kadar yaygın bir davranış ki, durumu önce ilan edip sonra arabasını ters istikamete sokan taksi şoförleri dernekleşseler yeridir.

O zaman, insanları böyle davranmaya sevkeden şey nedir? Hatalı sollama yapanları, çok iyi bildikleri bu kuralı ihlal etmeye iten nedir mesela? Üstelik canları pahasına. Aptallık deyip geçebilirsiniz elbette. Haklı da olursunuz. Ama bence bundan fazlasıdır. Sorsanız size farklı bir şey anlatacaklardır çünkü. Bir çoğu bu kuralın başkaları için konduğunu, ama kendisini bağlamadığını söyleyecektir. Çünkü başkaları körce itaat ederken, o özgür iradesini kullanıp o özel koşul için karar vermektedir. Seçme hakkını kullanarak kendisini genel ahlâktan (ya da bir kurallar bütününden) ayırmaktadır. Böylece farklılığının altını çizmekte ve anonim olmaktan kurtulmaktadır. O özel koşul için doğru bulduğu manevra hakkını kullanarak, kendine bir ayrıcalık atfetmektedir.

Bunu çok yanlış bir mecrada yapmaktadır. Orası ayrı. Fakat direksiyonun arkasında duran kişiyle bunu o anda tartışmak istemeyebilirsiniz.

Öyleyse, insanoğlunun “arada bir düşünen varlık” olduğunu söyleyen şu muzip çocuğun sesine kulak vermemiz gerekiyor. Evet, şakayla söylenmiş bir şey, komik de gerçekten. Ancak daha da önemlisi, doğru bir tespit bu. Düşünebiliyor olmamız doğru olanı seçeceğimiz anlamına gelmiyor. Seçebiliriz elbette. Ama genellikle bunun tersi oluyor.

Halbuki geleneksel Batı felsefesi, Plato’dan bu yana doğru ile yanlışı ayırt edecek akla sahip olduğumuz sürece, ahlâki olanı yapacağımızı varsayıyor. Öyle ya! Akla uygun olmayanı neden seçelim ki?

Ne var ki, seçim dediğimiz şey de tam burada yatıyor. Akla uygun olmayanı seçebilecek olmamızda yani. Yoksa gerçek bir seçimden söz etmemiz mümkün olmayacak çünkü. Her zaman akılcı davranan, her zaman doğru olanı yapan birinin, özgür iradesinden söz edebilir miyiz? Gerçekten bir seçim yaptığını söyleyebilir miyiz? Olsa olsa öngörülebilir bir hayat yaşadığını söyleyebiliriz. Her köşesi ve anı tahmin edilebilir bir hayat.

Oysa, herhangi bir insan için bunu söylemek bile mümkün değildir. Çünkü tanıdığınız insanlar arasından en sistemli, akılcı, metodik olanlar bile bir gün tamamen akıldışı bir şey yapacaktır. Elbette insanların en nihayetinde aptal olduklarını da varsayabiliriz. Ama bir an için böyle olmadıklarını düşünelim. Bir an için herkesin, özgür iradesi olan biri olduğunu kendine ispat etme arzusu içinde olacağını hayal edelim. O zaman, birer mekanik oyuncak gibi görünen bu kişilerin bile, bir gün tamamen saçma bir şey yaparak bizi şaşırtacaklarından emin olabiliriz.

Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”da söylediği gibi, insanın en önemli işi budur: “Çılgınca hayallerini, en beter aptallıklarını bırakmak istemez; çünkü bir piyano tuşu değil de insan olduğunu ispat etmek derdindedir.” Dostoyevski bununla, bizi belirleyen en temel meselenin akıldışı olanı seçebilecek olmamız olduğunu söyler. Yani kendini başta doğa kanunları olmak üzere bütün kurallardan (ve bu kurallara itaat eden kalabalıklardan) ayırmak arzusu, insan olmanın belirleyici koşuludur ona göre.

Düşünen varlık fena bir tanım değil elbette. Ama bence insan olmanın ne olduğunu gerçekten anlamak istiyorsak meseleye bir de bu taraftan bakmalıyız.

Kim bilir belki o zaman İstanbul trafiğini bile anlayabiliriz.

Ulysses: Dünyanın Romanı


BirGün Kitap
30 Mart 2013

Jacques Derrida, Ulysses’i değerlendirirken, Joyce’un romanının Batı düşüncesinin gelip dayandığı sınıra işaret ettiğini söyler. Derrida’ya göre, felsefede Hegel’in Fenomenoloji’si ne ise, edebiyatta da Ulysses odur: Yani insan deneyiminin tümünü tek bir solukta ifade etmeye yönelik “devasa bir teşebbüs”tür.
Bana kalırsa Derrida bunu söylerken, Ulysses’in saygıdeğer bir çabanın ürünü olduğuna işaret etmekle beraber, bu romanda delice bir şeyler olduğunu da ima ediyordu. Sonsuz çağrışımlar, sayısız gönderme ve anıştırmalar, akıllara zarar kelime oyunları ve dilsel cambazlıklarla dolu bu roman, gerçekten de aklı başında birinin (mesela Henry James’in) yazacağı türden bir kitap değildir.
Aslına bakarsanız Ulysses, insanın ancak çocukken sahip olacağı türden bir inadın ürünüymüş gibi gelir bana hep. Romanın tümünde, bir yeniyetmenin yalnızca dünyaya dair her şeyi kayda geçirme hevesi değil, günbegün uğraşarak oluşturduğu bu hayat ansiklopedisiyle duyduğu gurur da hissedilir. Futbolcu kartlarını, çocuk dergilerini, dünya atlasını, gazoz kapağı koleksiyonunu önümüze serer gibi davranır bazen, Joyce. Bütün o oyunculuğu ve mizah duygusu da bence bu çocuksu (“her dem taze” mi demeliyim?) heyecanından gelir. Her olasılığın peşinden koşar, her ayrıntıyı açıklamaya çalışır ve kimi zaman sonsuz gibi görünen listeler ve kataloglarla sabrımızı denemeye kalkar.
Elbette Ulysses bütün bunlardan ibaret değildir. Bir başka açıdan baktığımızda, müthiş incelikli, ölçülü ve yer yer neredeyse lirik bir metinle karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Ancak, Joyce’un romanında, dünyanın tümünü aynı anda anlamak ve bilmek isteyen açgözlü bir anlatıcının varlığı inkar edilemez. Bu anlatıcı, bizimle durmadan oynar ve metnin sınırlarını zorlar. Aslına bakılırsa, aklın sınırlarını da zorlar – ki herhâlde Derrida’nın da kastettiği budur.
Joyce’un romanında, dünyanın bütün tecrübesini bir bütün olarak ifade etme arzusuyla birlikte, bunu yapmanın olanaksızlığı da dile gelir. Dünya bunun için fazla büyük, fazla zengin ve fazla karmaşıktır. Onun için, bu çabanın yazıya dökülmesi bile romanı komik bir roman hâline getirmek için yeterlidir. Sonsuz bir arzuyla dünyayı yeniden ve yeniden kataloglayıp tanzim etmeye çalışan bir anlatıcı ile, kendini bir türlü ona teslim etmeyen dünyanın ilişkisi gülünçtür çünkü. Joyce bunu kazara değil, bilerek yapar gerçi. Bu çabanın altını çizerek onun olanaksızlığını bir kez daha göstermek ister bize.
Gerçekçiliğin ne olduğu sanatta her zaman tartışmalı bir meseledir. Picasso’nun bile kendisini gerçekçi bulduğu düşünülürse, son tahlilde buna karar vermek zordur hakikaten. Fakat edebiyatta bir akım olarak düşündüğümüzde, Joyce’un kendinden önce gelen gerçekçi yazarların çizdiği sınırlarla oynadığını, onlara yeni boyutlar kazandırdığını ve hayatın (ya da onun bir kısmının) bir çerçeve içine yerleştirilip temsil edilebileceğine inanan bu dünya görüşünü tiye aldığını, nesnesine tümüyle hakim olabileceğini iddia eden bu kontrolcü zihinle alttan alta dalga geçtiğini söylemek mümkündür.
Klasik romanın yazarı, akşam eve geldiğinde sürekli ışıkları söndüren bir baba gibidir. Bir takım odalarda ışık yanmasını gereksiz bulur çünkü. “Lütfen makul ol,” der size, “Mutfağın lambasının yanmasına gerçekten ihtiyaç var mı?” Gerekli olanı gereksiz olandan ayıran ve sadece o anda işini görecek malzemeyi kullanan bir anlatıcıdır bu. Düşünceler belli bir amaca yöneliktir, detaylar ise ancak bir resmi tamamladıkları sürece anlamlıdır. Oysa, Joyce bütün odalardaki bütün ışıkları yakmak ister. Bir düşünceyi bütün çağrışımlarına kadar takip etmeye niyet ettiği gibi, bir görüntüyü de bize aynı anda bütün perspektiflerden göstermeyi dener. (İtalyan roman kuramcısı Franco Moretti, çok doğru bir tespit yaparak, bunun dilde bir tür kübizme yol açtığını söyler.) Fakat bir nesneyi görebileceğimiz sonsuz sayıda bakış açısı vardır ve bunların hepsini aynı anda okuyucuya göstermek mümkün değildir. İşte Ulysses’de bunun yarattığı acıklı ve gülünç durumlar hep el eledir. Olaylar birbirine halkalanır, çağrışımlar sarmallar oluşturur, listeler ve kataloglar uzar gider. Ama anlatıcı değişik ses ve üslupları deneyerek yorulmak bilmeksizin sayfalarca devam eder.
Dolayısıyla, bu romanın bir tür deli işi olduğunu söylemek mümkündür. Joyce da çılgının tekidir zaten. Bence aynı yargı, kitabın çevirmenleri için de geçerlidir. Akıllı adam gidip Ulysses’i çevirmeye kalkmaz. Kendine boyutları da içeriği de daha az talepkâr olan başka bir metin bulur, oturup onunla uğraşır. Edebiyat âleminde pek söylenmeyen ama bilinen bir gerçektir bu.
Fakat bu mesaj herkese ulaşmamış olsa gerek ki, geçenlerde Joyce’un romanı Türkçede bir kez daha basıldı. İlk kitap, Yapı Kredi Yayınları’ndan Nevzat Erkmen’in çevirisiyle çıkmıştı. Yeni çeviri ise Armağan Ekici’nin elinden çıkmış ve Norgunk Yayınları tarafından basılmış. Her iki çevirmeni de tebrik etmek gerekiyor bu kadar meşakkatli bir işe soyundukları için. Nevzat Erkmen’in çevirisini daha önce almış ve okumuştum. Onun yaklaşımını çok sağlam ama bir o kadar da akademik bulduğumu hatırlıyorum. Armağan Ekici’nin çevirisi ise daha akıcı ve eğlenceli göründü bana. Belki de bu nedenle biraz daha kolay ısındım yeni çeviriye.
Halbuki başında hemen okuyamadım yeni Ulysses’i. Arada bir karıştırmakla yetindim. Önce şüpheyle, ardından gitgide artan bir ilgiyle. Sonra geçen gün bir de baktım ki, romanı gerçekten okuyorum. Hem de Türkçesinden. Üstelik kafamda birtakım eşleştirmeler yapmak zorunda kalmadan, “bu kitabın İngilizcesini biliyorum da, o sayede anlıyorum olup biteni” diye düşünmeden.

Armağan Ekici dikkatli ve özenli bir çevirmen. Bunlar çeviri için gereklidir elbette. Ama Ulysses gibi bir romanı çevirmek için yeterli değildir. Bundan çok daha fazlası lazımdır. Ne mutlu ki, Ekici bu romanı çevirmek için gereken hayal gücüne de sahip. Yeni sözcükler icat etmek, dille karmaşık oyunlara girmek, belli ki hoşlandığı şeyler arasında. Yeni yetme bir oğlan çocuğunun dünyaya duyduğu merak demiştik, Ekici’de bundan da gani gani var bence. Tek bir ayrıntı için on iki tane ansiklopedi karıştıracak, hatta bütün gününü kütüphanede geçirecek birine benziyor. Joyce’a Ulysses’i yazdıran heyecandan olduğu kadar sebattan da payını almış yani.
Onun için, başka çevirmenlerin elinde dağılıp dökülebilecek “Sirenler,” “Circe” ve “Ithaca” gibi kimi zor bölümler, Armağan Ekici’nin çevirisinde orijinal metne yakın bir doğallıkta akıp gidiyor, rahatça okunuyor.
Rahatça diyorsam da, bu sizi yanıltmasın. Ulysses, çevirmene olduğu kadar okuyucusuna da meydan okuyan bir romandır. Okurken kimi zaman sizi yoracak, bezdirecek ve hatta kızdıracaktır. Ama onun için harcadığınız bütün emeklere değecektir. Zor bir sevgili gibi, eğer kaprislerini çekebilirseniz, sizi daha önce hiç karşılaşmadığınız yoğunlukta bir aşkla ödüllendirecektir.
Norgunk Yayınları’ndan Armağan Ekici çevirisi ile çıkan Ulysses’in Türkçede yeniden basılmasının, başta James Joyce hayranları olmak üzere bütün edebiyat-severler için büyük bir haber olduğunu söylemeye gerek yok. Yazarın daha önce Türkçeye aktarılmış kitaplarını, Dublinliler’i ya da Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ni, okumuş ve beğenmiş olanlar için artık yeni bir maceranın kapıları açılıyor.
Ulysses, bütün ihtişamı ve eğlencesi ile, onları bekliyor.

ULYSSES, James Joyce, Çev. Armağan Ekici, Norgunk Yayınları, 2012.


Wednesday, March 27, 2013

Hem öyle hem böyle...

24 Mart 2013
BirGün Pazar

Geçen gün kuzenimle balkonda sohbet ediyorduk. O sigarasını tüttürüyordu. Ben de, bir süredir sigara içmememe rağmen, onunla birlikte yoldaşlık içinde titriyordum. Buz gibi havada tek başına nöbet tutmasına içim elvermemişti.

Tam artık içeri gireceğiz diye düşünürken, sigaranın filtresini sıkıp “çıt” diye bir ses çıkardı. “Hayırdır,” dedim, “Boğmaya mı çalışıyorsun?” “Yok, böyle yapınca mentollü oluyor,” diye cevap verdi. Dalga mı geçiyor diye şöyle bir yüzüne baktım. Bakışımı tanığı için bir gülme tutturdu. “Gerçekten!” dedi bir daha üsteleyerek. Bu sigara son modelmiş meğer. Sıkınca içinden nane kokusu çıkıyormuş. “Peki ya sıkmazsan?” diye sordum O zaman da herhangi bir sigara gibi içip gidiyormuşsun. “Hem öyle hem böyle,” dedi kuzen.

Hiç hoşlanmadım bundan. Bence sigaranın ne olduğu başından belli olmalı. Hem öyle hem böyle olmaz. Ya öyle ya da böyle olur. Bir sigara sade midir, mentollü müdür önceden bilir insan. Sert bir sigarayı tüttürürken, yarı yolda fikrini değiştirip naneye geçmek de nedir? Suçluluk duygusu mu?

Bunları kuzene de söyledim. Öfkeli halim onu eğlendirmiş olacak ki, uzun uzun güldü. “Dünya değişiyor, abla” dedi, “Artık bütün seçimleri birden yapabiliyor insan. Hem de hemen şimdi.” Bunun üzerine, “çocuk da yaparım kariyer de” şarkısını hatırladık. Ardından da onu söyleyip gülüşerek salona girdik.

Kuzen bu tespitinde haklı elbette. Yine de “hem öyle hem böyle” olan şeylere dair şüphe duymaktan vazgeçeceğimi sanmıyorum. Çok amaçlı eşyalar hiç bana göre değil. Açılınca yatak olan divanlar, ters yüz edip giyebileceğiniz yağmurluklar, fermuarını çekince kolları bacakları sökülüp yelek ya da şorta dönüşen pantolon ve ceketler, ne çok şey vardır böyle. Hiçbirine güvenmem.

Mesele şu ki, her durumda her işe yarasın diye tasarlanmış bu eşyalar, hiçbir halde bir şeye benzemezler genellikle.

Pantolondan dönme şortlar bir derece de, ne yatak ne de divan olmayı başarabilen bir çekyata insan nasıl saygı duyabilir? Bir düşünün. Sırtınızı yaslamaya kalksanız beceremezsiniz. Çünkü rahat bir kanepenin doğal eğimine sahip değildir. Yatak olarak kullanmaya kalksanız, oturağı ile sırtının birleştiği yerdeki boşluk tadınızı kaçırır, ya da nereden peyda olduğunu anlayamadığınız gereksiz bir çıkıntı oranıza buranıza batar. Ben bunların aniden katlanıp adam yutanını bile gördüm, inanmazsınız.

En kötüsü de, on sekiz değişik şekilde bağlayabileceğiniz (bunların resimli grafikli tarifleri de olur) ipli kuşaklı bluzlardır. Yanılıp da bunlardan bir tanesini almaya karar verdiyseniz, elinizde önünü arkasını kestiremediğiniz eşarp kılıklı bir bez parçasıyla kalakalırsınız. Bağlamayı deneseniz bir türlü: İplere dolanıp boğulma tehlikesi var. Vazgeçip çekmeceye koymaya kalksanız başka türlü: Neresinden tutup da katlayacaksınız? Hadi diyelim ki katladınız, bir dahaki sefere onu bir bluz haline getirmek mümkün olacak mı? Bir bluzu bluz yapan şey nedir, diye düşünmeye başladığınızda ise işler çoktan şirazesinden çıkmış olabilir. Bu konuda dikkatli olmanızı öneririm.

Demem o ki, aynı anda birçok şey olmaya aday nesneler, genellikte hiçbir şey olamayanlardır. Neresinden tutsanız elinizde kalırlar.

Bunları düşünürken benim kuzenin söylediği aklıma geldi: Artık seçmek gerekmiyor, demişti. Ne kadar doğru söylüyor, dedim kendi kendime. Aynı anda her şeyi birden isteyen genç insanlarla çok sık karşılaşıyorum artık. Hiçbir yoksunluğa tahammülleri yok. Onlara seçmeleri gerektiğini söylediğinizde öfkeleniyorlar. Bütün dünyayı aynı anda istiyorlar. Hem de hemen şimdi.

Geçenlerde bir öğrencime, bu kadar çok sayıda ve ağır programı olan dersi aynı anda almamasının daha akıllıca olacağını anlatmaya çalıştım. Bırakın evde yapacağı hazırlığı, o kadar ders saatiyle baş etmek için bile insanüstü bir performans sergilemesi gerekiyordu. “Hepsini almam lazım,” dedi bana. Çünkü aynı anda hem dil öğrenmek, hem sanat okuluna gidecek malzemeyi biriktirmek, hem de geleceğini maddi olarak garanti altına alacak hamleleri yapmak istiyordu. Yani hem bohem bir hayat yaşayacak, hem de gerekirse bankacı falan olup çok para kazanacaktı. “Bunlar ne zamandır birlikte yapılabiliyor?” diye sordum ona. Çünkü benim zamanımda bu iki yaşam biçimi karşılıklı olarak birbirini dışlayan anlayışlar sayılırdı. Sanatçı olacaksanız, aynı zamanda iş kadını olma hayalleri de kurmazdınız.

Oysa şimdi anlıyorum ki, herkes daha başından çok satacak işler yapmanın hayalini kuruyor. Bunda ilk bakışta bir fenalık yok tabii. Neden olsun ki? Sanatçı dediğin de yaşayacak ve yaptığı işle para kazanacak. Ama hiçbir eksikliğe, yenilgiye ya da sıkıntıya tahammülü olmayan bu genç insanların uğrayabileceği hezimeti düşündükçe ürküyorum. Bu çocukların arasında başarılı olanlar da olacaktır elbette. İyi ihtimalle sanatla da uğraşan iş adamları ve kadınları çıkacaktır onlardan. (En iyi ihtimalin bu olması da ayrı bir felaket tabii ama neyse.) Kötü ihtimalle ise, kendinden aynı anda birçok şeyi birden beklediği için hiçbirini gerçekleştiremeyen ve bu nedenle mutsuz olan bireylerle karşılaşacağız.

Çocuklarımız, onların çocukları böyle derin bir düş kırıklığı içinde yaşayacaklar.

Bunun yanında ara sıra nane tadı veren bir sigara nedir ki?



Sunday, March 24, 2013

Vefa/t


BirGün Pazar
17 Mart 2013
Kitaplığımın en değerli bölümünde bir ansiklopedi duruyor. Aslında serinin tek bir cildi: Gökkuşağı Ansiklopedisi’nin Mitoloji ve Efsaneler adlı bölümü.

Bu kitapla aramda çocukluktan kalma bir bağ var. Okumayı yazmayı onun sayesinde öğrenmiştim. Babam bu ansiklopediyi alıp getirdiğinde, bir süre mitoloji cildini karıştırıp durdum. İçindeki çizimler çok güzeldi çünkü. Sonunda hikâyeleri o kadar merak ettim ki, ıkına sıkına okumayı söktüm. Ardından evdeki bütün ansiklopedileri birer birer okudum.

Fakat evde geceleri sıkıyönetim olduğu için, saat sekiz dedi mi annem gelip odamın ışığını kapatıyordu. Ben de herkes uyuyana kadar bekliyor, sonra kalkıp sessizce salona gidiyor ve okuma lambasını açıp kaldığım yerden devam ediyordum. Birkaç saat sonra yine usulca yatağıma dönüyordum. Zor bir hayattı ama uzunca süre böyle idare ettim. Ne var ki, bir keresinde sabaha karşı uyuyakalınca, annem beni yakaladı. Salondaki gece hayatım da böylece sona ermiş oldu.

Mitoloji ansiklopedisi ile böyle bir ilişkimiz var yani. Onun için atamıyorum da satamıyorum da. Öyle tek başına bir köşede duruyor. Geçenlerde bizde yatıya kalan yeğenime oradan bir iki hikâye okumaya kalkmasaydım, kapağını yeniden açacağım da yoktu aslında.

Şimdi ansiklopedi bir kez daha kıymetli oldu. Defne bize geldiğinde, onu kapıp odaya kapanıyor. Tıpkı benim çocukluğumda yaptığım gibi. Onun kitabın üzerine eğilmiş meraklı yüzünü seyredenken, hiçbir şeyin değişmediği hissine kapılıyorum.

Halbuki zaman geçiyor. Hem de hızlı bir şekilde. Tıpkı benim o kitapta okuyup sevdiğim efsanelerden birinde olduğu gibi.

Efsaneye göre, şafak tanrıçası Eos çok güzel bir kadındır. En hoş tarafı da pespembe parmaklarıdır. Eos bu parmaklarla, gecenin perdesini aralar, günışığının bize ulaşmasını sağlar.

Troya prensi genç Tithonus’un Eos’a aşık olmasının nedeni de güzel elleri olabilir belki. Sonuçta bu ikisi birbirlerini severler. Hatta Habeşistan’a kadar kaçar ve orada yaşamaya başlarlar. Birlikte çok mutludurlar. Fakat sevgilisinin ölümlü oluşu Eos’u korkutmaktadır. Onun da kendisi gibi sonsuza kadar yaşamasını ister. Bunun için Zeus’a gider. Tanrılar tanrısından sevgilisini ölümsüz kılmasını ister. Zeus da şafak tanrıçasının bu dileğini yerine getirir.

Ancak bir sorun vardır. Eos sevgilisi için sonsuz hayat talep etmiş, ama sürekli gençlik istemeyi unutmuştur. Onun için, Tithonus günden güne yaşlanır. Zamanla yerinden kıpırdayamayan, ne dediği anlaşılmayan bir ihtiyar haline gelir. Ne kadar ölmek istese de bir türlü ölemez, çünkü ona sonsuz hayat bağışlanmıştır. Sonunda Tithonus’u daha fazla görmeye dayanamayın Eos, onu bir çekirgeye çevirerek bronz kapılı bir odaya kapatır.

O bronz kapılı oda herhalde cehennemin ta kendisidir. İnsanların sonsuza kadar kapatıldıkları ve ölümün saadeti ile kutsanmadıkları yer.


Çocuk aklımla bu kadarını düşünemedim elbette. Ama bu hikâye, o zamana kadar boğazıma çöken ölüm korkusuna pek iyi geldi. O yaşlardayken, geceleri uykumu kaçıran sadece okuma aşkı değildi çünkü. Ailedeki bir ölümün ardından oldukça sarsılmıştım. Galiba sonlu varlıklar olduğumuzu da kavrar gibi olmuştum. Ben de ölecek miyim, diye sordum anneme. O da, evet ama daha değil, dedi. Mecbur muyum, diye üstelediğimde de, bunun tutmamız gereken bir söz gibi olduğunu söyledi.

Bunun üzerine, geceleri yatağımda oturup beklemeye başlamıştım. Öleceğim günün  ne zaman geleceğine dair pek bir fikrim yoktu. Annem daha çok zamanım olduğunu söylemişti ama ben işimi sağlama almak istiyordum. Oyuncaklarımla vedalaşmış, kaydırak taşımı anneannemin bahçesine gömmüş (onu kimseye vermeye kıyamamıştım) ve kendimi kaderin eline bırakmıştım. İşte mitoloji ansiklopedisi tam da böyle bir anda imdadıma yetişmişti.

Annem, uykularımın yeniden düzene girmesini, beni salonda yakalayıp yatağa yolladığı geceden beri olayları kontrol altına almasına bağlıyordu. Neticede, sadece gündüz saatlerinde okumama izin vardı artık. Geceleri hayalet gibi ortalıkta dolaşmıyordum. Oysa onun bilmediği şey şuydu: Mitoloji ansiklopedisi varoluşsal meselelere ilaç gibi geliyordu.

Tithonus’un hikâyesi, esas korkunç olanın ölüm değil, ölememek olduğunu göstermişti bana. İnsanlar yaşlanır ve ölürdü. Çünkü anlaşma böyleydi. Asıl tahammül edilmez olan sonsuza kadar yaşamak fikriydi. Uzayan bir hayatın ne tür felaketler getireceğini kimse bilemezdi çünkü.

İnsanın sonsuzluğu kaldırabilecek bir varlık olmadığını anlamıştım. Tanrılar için hediye olan ölümsüzlük insanlar için ancak bir lanet olabilirdi.

Bu olaydan seneler sonra, vefat sözcüğünün vefa ile aynı kökten geldiğini öğrendiğimde bütün taşlar yerine oturmuş oldu. Annem haklıydı. Sözümüzü tutmamız gerekiyordu. Vefa borcumuzu ödemek için ölüyorduk.

Hayatta olmanın bedeli buydu.


Tuesday, March 12, 2013

Jo'nun Çocukları

BirGün Pazar
10 Mart 2013

Çocukken dönüp dönüp yeniden okuduğum kitaplardan biri “Küçük Kadınlar”dı. Bu herhalde beklenen bir kız çocuğu davranışı olsa gerek ki, herkes bu durumdan memnun görünüyordu.

Bunun üzerine, serinin ikinci kitabı olan “İyi Hanımlar”ı da okudum. Fakat ilk roman kadar beğenmedim onu. Kitap dedemin kütüphanesinden çıktığı için dili çok eskiydi. Hatta “İyi Zevceler” adı altında çevrilmişti. O nedenle biraz mesafe almış olabilirim. Ama bence daha önemli bir mesele vardı: Bu romanda herkes sürekli evlenip duruyordu. Sevgi ve hayranlıkla bağlı olduğum Jo March bile. Bense sadece on bir yaşındaydım ve bu durumu tahammül edilmez buluyordum.

Üniversitede bir arkadaşıma ilk rol modelimin Jo March olduğundan söz etmiştim. Dört kız kardeşin içinde kendime en yakın bulduğum kişi oydu. Dünyaya duyduğu merak, “kibar bir genç hanım” haline gelmenin fikrine bile dayanamıyor olması, edebiyatla kurduğu sıkı fıkı ilişki gibi birçok ortak yönümüz vardı. Benim gibi yazar olma hayalleri kuruyordu. Tavan arasında pencereye oturup elma yemesinde bile kendimden bir şeyler buluyordum. “Evet Jo,” dedim arkadaşıma, “Benim karakterim oydu.”

Arkadaşım akıllı bir kızdı. “Herkesinki odur zaten,” diye cevap verdi gülerek. “Başka kim olacaktı ki? Meg çok geleneksel ve sıkıcıdır. Beth o kadar iyi kalplidir ki, gencecik ölmesi gerekir. Amy ise süsünden püsünden yanına varılamayacak kadar kokettir.” Haklıydı tabii. Hepimiz elma yiyerek kitap okuyan küçük kızlardık. Kendimizi Jo March ile birlikte hayal etmemizden daha doğal ne olabilirdi? Hem belki yazarın istediği de buydu.

Jo March, birçok kaynağın da ifade ettiği gibi, Louisa May Alcott’un ta kendisidir aslında. Onun için belki de kendi karakterini hikayenin merkezine koymuş olmasını yadırgamamalıyız. Alcott da kızlarla dolu bir ailede büyümüştür, edebiyat sever bir ailenin çocuğudur. O da haksızlıklara tahammülü olmayan ve özgürlüğünden taviz vermeyen bir kadındır. Kadın hakları ve köleliğin kaldırılması mücadeleleri içinde aktif olarak yer almasına hiç şaşırmayız mesela. Bir yandan aile bütçesine katkıda bulunabilmek için öğretmenlik, hemşirelik, dadılık, temizlikçilik gibi işler yaparken, bir yandan da yazarlık hayalinden hiç vazgeçmemiştir. “Küçük Kadınlar” ve onu takip eden üç devam kitabının yayınlanmasından sonra iyice meşhur olduğunda, bu başarıyı çoktan hak etmiştir aslında.

Nesiller boyu “hanım hanımcık” olma fikriyle barışamayan kaç kız çocuğu, Jo ile birlikte tavan arasındaki o pencerenin içine oturmuş ve başka bir dünyanın hayalini kurmuştur? Benim gibi kim bilir kaç çocuk, anneleri onların arkasından “Küçük adımlarla yürü!” diye seslenirken, ama Jo olsa koşardı diye düşünmüştür.

Jo’yu bu kadar ilginç yapan nedir? Geleneksel kadınlık rollerini reddetmesi mi?

Jo’nun bu cinsiyet rolleriyle bir derdi olduğu bellidir. Çocukluktan kadınlığa geçiş dönemini anlatan ilk kitapta erkek olmadığı için sık sık hayıflandığına şahit oluruz. Josephine olan ismini kısaltıp Jo yapmıştır. Babası onu şakayla karışık “oğlum Jo” diye sever. Hatta arkadaşı Laurie bile ona arada bir “sevgili dostum Jo” diye hitap eder. Romanın bir yerinde ablası Meg, artık genç bir kadın olduğunu ve saçına başına dikkat etmesi gerektiğini söylediğinde, Jo birdenbire patlar: “Hanımefendi falan değilim. Eğer saçlarımı toplamak beni o hale sokacaksa, ben de yirmi yaşına gelene kadar iki örgü yapar öyle dolaşırım. Büyümekten, Küçükhanım March olmaktan, uzun elbiseler giyip porselen bir biblo gibi köşede durmaktan nefret ediyorum.”

Önce bunun sadece Jo’nun tam bir “Erkek Fatma” olmasıyla ilgili olduğunu düşünürüz. Öyledir de. Ama bundan çok daha fazlasıdır aslında.  Jo, büyüdüğünde iyi bir şeyler yapmak ister, dünyayı değiştirecek bir şeyler: Bir roman yazmak gibi mesela. Ve bunu geleneksel kadınlık rollerinin içinde kaldığı müddetçe yapamayacağının farkındadır. Yapacağı her ne ise, bunun evlenmekle, güzel kılıklar giyip ortalıkta salınmakla ve bir eve sıkışıp kalmakla ilgisi olmamalıdır.

Jo bunlardan fazlasını talep eder. Büyümeyi, değişip dönüşmeyi ve dünya ile ilişkisi içinde kendini tanımayı ister. Bu anlamda gerçek bir oluşum romanı karakteridir. Ne var ki, o dönemde romanların merkezinde duranlar kadınlar değildir. Onlar olsa olsa yan karakter olabilirler. Birkaç istisna dışında, o yıllarda böyle bir yolculuk ve onun getireceği dönüşümü anlatan hikayelerin kahramanları hep erkeklerdir. Dünya onlarındır çünkü. Gerçek hayatta olduğu gibi kurguda da böyledir bu.

Halbuki Jo dünyayı ister. Romanın içinde bir kişi olarak kendisi için, romanın ötesinde bir sembol olarak ise bütün kadınlar için. Mesele budur.

Louisa May Alcott hiçbir zaman evlenmez. Hayatını yazmaya ve kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi için yürütülen siyasi mücadeleye adar. Öldüğünde bu mücadelenin önde gelen isimlerinden biri haline gelmiştir. Kitapları ise Amerika’nın her yerinde okunmakta ve birçok genç insana ilham vermektedir.

Onları etkileyen Jo’nun hikayesidir. Çünkü Alcott’un cesur, hevesli ve neşeli karakterine kayıtsız kalmak mümkün değildir. Çünkü Jo March, dünyaya karşı dinmek bilmez bir merakla ve istekle doludur. Ama yazar onu kitabın sonunda bir eş ve anne rolüne yerleştirmeyi tercih eder. Böylesi çok daha kolay kabul edileceği için mi? Yoksa gerçek hayatta tecrübe etmediği bir durumu, kurgulamaktan hoşlandığı için mi? Bunları hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Yine de Jo’yu sevmekten hiç vazgeçmeyiz. Kitaplar boyu bağlı kalırız ona. Çünkü hala aynı harika insandır. “Jo’nun Çocukları”nda görürüz ki, güzel çocuklar yetiştirmiştir. Dünyayı değiştirecek çocuklar. Ama yine de içimiz şöyle bir burkulur. Çünkü gençliğinde hayal ettiği hayatı süremez.

Halbuki o dünyayı çoktan hak etmiştir. En az annelerimiz kadar.

Saturday, March 09, 2013

İktisat ve Moleküller


BirGün Pazar
3 Mart 2013

Geçen hafta, eski öğrencilerimden biri, rüyasında beni gördüğünü yazdı. Matematik dersi veriyormuşum. Hiç şaşırmadım doğrusu! Sonuçta senelerdir ben de aynı kâbusu görüyorum. Her dönem kan ter içinde uyanıyorum. Sonra okul başlayınca geçiyor. Fakat bu sefer sınavda cebir yerine iktisat soruları sormuşum. Buna şaşırdım işte. Kendimden bunu hiç beklemezdim.

Bir süre bu fikirle gönül eğlendirdikten sonra (başkasının kâbusu olunca insan daha neşeli olabiliyor), gerçekten iktisat sorusu sorabilir miyim, diye düşündüm. Sonra, neden olmasın, dedim kendi kendime, o kadar matematik dersinden sonra, bunu da yaparım alimallah!

Şaka bir yana, iktisat ve edebiyat çok eğlenceli bir ders konusu olabilir. Üstelik insanın “Kimi okutacağım acaba?” diye düşünmesine de gerek kalmaz. Para meselelerini kendine dert edinen yazarların sayısı hiç de az değildir çünkü.

Kiminin işi budur zaten. Dünyaya baktıkları zaman en genel haliyle bir “ev idaresi” görürler. Onlar için insan,“homo economicus,” yani, klasik iktisat teorisi'ndeki anlamıyla, kendisine her koşulda maksimum fayda sağlayan seçenegi tercih eden, hep rasyonel davranan ve öncelikle çıkarlarını kollayan kişidir. Mesela kendisi de iktisat eğitimi almış olan İngiliz yazar Fay Weldon, evlerini ve hayatlarını en ince detayına kadar tanzim etmeye çalışan ama bu konuda başarısız olan insanları anlatır. Bunu yaparken de, karakterlerinin harcadığı her kuruşun hesabını tutar, satın aldıkları her şeyin fiyatını okuyucuya söylemekte ısrarlı davranır. Öyle ki, bir süre sonra elinizde bir roman değil de uzunca bir alışveriş listesi ile Londra sokaklarında dolaşıyormuş gibi hissedersiniz kendinizi.

Fakat bu konuda bambaşka nedenlerle hassas olan yazarlar da vardır. Dostoyevski gibi mesela. Kendisi de çok fakirlik çektiği için olsa gerek, yoksul karakterlerin hayatını anlatırken illa ki çok ayrıntılı bilgiler verir bize: Kaç paralarının olduğunu, bunun ne kadarını harcadıklarını, ne kadarını biriktirdiklerini, ne kadarını mektupla kardeşlerine falan yolladıklarını... “Suç ve Ceza”da daha romanın başından Raskolnikov’un cebinde kaç kuruş kaldığını öğreniriz. Onun daha önce tefeciye bıraktığı saat için kaç para aldığını da biliriz. Marmeladov’un karısından çalıp da içkiye yatırdığı paranın miktarını söyler bize, Dostoyevski. Sonya’nın fahişelikten kazanıp üvey annesine verdiği paranın kaç kopek olduğunu da.

Thomas Mann’ın para meselelerine eğilmesi ise yoksulluktan değildir. Orta sınıf hayatlara dair hikayelerin virtüözü olan yazar, dahil olduğunu sınıfın zaaflarını sergilemekten hoşlanır, hatta onlarla hep inceden inceye dalga geçer. Mesela “Harika Çocuk” adlı hikâyesinde, konser salonunun şatafatını ve izleyicilerin rüküşlüğünü ballandıra ballandıra anlattıktan sonra, okuyucuyu bilet ücretlerine dair bilgilendirmeyi de unutmaz: Ön sıralar 12 marka satılmaktadır, çünkü emprezaryo iyi olan her şeyin bedelinin yüksek olması gerektiğine inanmaktadır.

Zaten Mann’ın karakterleri, sürekli bir gelir gider hesabı yapıp dururlar. Yine aynı öyküde, bir iş adamının konseri dinlerken düşündüklerini aktarır bize anlatıcı:

“Sanat,” diye düşündü papağan burunlu işadamı, “Evet, hayata neşeli bir şeyler eklediği doğru: Azıcık beyaz ipek, birazcık da tımbır-tımbır. Gerçekten hiç de fena çalmıyor. Sadece önde elli koltuk var, her biri 12 mark olsa, toplam 600 mark eder. Kirayı çıkar, elektriği ve matbaaya ödenen parayı çıkar, toplam 1000 mark kâr bırakır bu. İyi iş valla!”
 
Yine de benim bütün bu para meseleleri içinde en çok hoşuma giden, James Joyce’un “Ulysses”inde  Stephen  Dedalus’un bir borç hikayesini anlattığı bölümdür.

Romanın ortalarına doğru bir yerde –kesin konuşmak gerekirse “Scylla ve Charybdis” adı verilen 9. Bölüm’de– Stephen, Milli Kütüphane’de,  aralarında şair George Russell’ın da olduğu bir grup insana, Shakespeare’in oyunu “Hamlet” üzerine teorilerini anlatmaktadır. Russell, onu Hamlet konusunda sıkıştırmaya başlayınca, Stephen birden şaire bir pound borcu olduğunu hatırlar. Bu parayı beş ay önce almış ve çoğunu Georgina Johnson aldı bir fahişenin döşeğinde harcamıştır. (Roman karakterleri ekseriyetle böyle sefih yaratıklardır.) Şimdi parayı ödeme zamanı gelmiş, hatta biraz geçmiştir bile. Fakat Stephen’in borcunu ödeyecek parası yoktur. Bunun üzerine, ayaküstü bir hesaplaşmaya girer: Bir yandan vicdanının “Borçlusun!” diyen sesine kulak verirken, öteki taraftan da bu işten sıyrılmaya çalışır. Bunları düşünürken dâhiyane bir çözüm bulur. “Dur hele,” der kendi kendine, “Beş ay oldu. Moleküller değişiyor. Ben şimdi başka ben oldum. Bir lirayı alansa başka bir bendim.”

Stephen her ne kadar sonunda,  anbean değişen bu biçimlerin altında yatan bir “varlık” olduğuna karar vermiş, ve insan hafızasının bütün bu “ben”leri bağlayıp tek bir kişi haline getirdiğini kabul etmişse de, bu tartışmanın en güzel tarafının “değişen moleküller meselesi” olduğunu düşünürüm hep.


Ancak böyle bir iktisada ikna olabildiğim için mi? Belki. Bilim adamlarının söylediğine göre, her yıl vücudumuzdaki atomların neredeyse tümü yenileniyor. Bu hesaba göre ben geçen seneki ben değilim artık. Acılar, üzüntüler ve pişmanlıklar gibi, geçen sene öğrendiğim her şeyi de çöpe atıp yeniden başlayabilirim.

Kararlara, seçimlere, ya da onların yol açabileceği irili ufaklı felaketlere dair endişe etmeme de gerek yok. Başka birinin başına gelecek olduktan sonra, neden dert edeyim ki!

Hem böylece, Stephen gibi ben de, bütün bu “ben”ler arasında bir süreklilik görebilirim belki. Mesela bu sayede, her dönem dersler başlamadan art arda kâbuslar gören kişinin,  sınıfa girdiği andan itibaren cengaver kesilen şu çokbilmiş şahısla aynı insan olduğunu kabul etmeyi başarabilirim.

Yoksa bütün çabalar boşuna.






Monday, February 25, 2013

Aşk, barış ve birtakım başka şeyler...

BirGün Pazar
24 Şubat 2013

Sevilen bir televizyon yarışması var. Eşler birlikte yarışıyorlar. Herkes birbirine ha bire “Hadi aşkım, yaparsın aşkım,” deyip duruyor. Sonra oturup acı biber falan yiyorlar. Hayli sinir bozucu bir durum. Bir arkadaşım anlattı, bu laf yarışmanın alâmetifarikası olmuş artık. Hatta bir keresinde sunucu yarışmacılara bir oyunu nasıl oynayacaklarını gösterirken, seyirci hep bir ağızdan tempo tutmuş, “Aşkım! Aşkım!” diye.

Halkımız böyledir. Fırsatı ele geçirince hiç acımaz, ortalığı karnavala çevirir.

Ne var, diyeceksiniz, üç beş kişi birbirine “Aşkım” dese dünya mı yıkılır? Yıkılmaz elbette. Ama, kabul edelim, çok rabıtalı da durmaz. Öyle bir aşamadayız ki, artık manavdan ceza avukatına kadar herkes birbirine böyle hitap ediyor: “O elmalar yaramaz, sen alma aşkım!” ya da “Bize yirmi sene verdiler! Ama üzülme aşkım, temyize götüreceğiz.” Abarttığımı düşünebilirsiniz tabii. Ama bence bu noktaya sandığınızdan çok daha yakınız. Geçenlerde, bir kasiyer kız paramın üstünü arkamdan yetiştirirken aynen şöyle dedi bana: “Bunu unuttun aşkım ya!” Kendimi dükkandan nasıl dışarı atacağımı bilemedim.

Hiç gülmeyin. Bir gün size de çıkabilir.

Hâlâ endişemin yersiz olduğunu düşünenler varsa, şöyle izah edeyim: Aslında sıkıntım sözcüklerle namuslu bir ilişki kurma arzusundan kaynaklanıyor. Bir gün gerçekten bu lafa ihtiyaç duyacağımız durumlar oluşabilir diye düşünüyorum. İşte o zaman ne yapacağız? Sırılsıklam aşık olanlar ne diyecek mesela? Bir şeyi kemiklerine kadar hissetmeden söyleyemeyenler? Ya da hissetse de söyleyemeyenler? Hayatında yalnızca bir kere “aşkım” diyebilecek insanlar tanıyorum. Peki ya onlar ne olacak? 

Bunları düşünürken, Umberto Eco’nun postmodern edebiyat kuramını anlatırken kullandığı bir örneği hatırladım. Şöyle bir durumu hayal etmemizi ister bizden: Adamın biri eğitimli bir kadına aşık olmuştur ama ona “Seni deliler gibi seviyorum” diyemez, çünkü Barbara Cartland bunu daha evvel kullanmıştır. Pembe sabahlıkların, tüylü terliklerin ve krepelenmiş sandra saçların kraliçesi, en şömineli sahnelerde en yavan karakterlere aynen bu lafı söyletmiştir. Onun için bu ifade bayatlamış ve anlamını yitirmiştir. Adam kadının bunu bildiğini bilir. Kadın da adamın kendisinin bunu bildiğini bildiği için harekete geçemeyeceğini bilir. Böylece umutsuz bir durumun içine sıkışıp kalırlar. Ancak yine de bir çözüm olasılığı vardır, der Eco. Adam kadına dönüp şunu söyleyebilir: “Barbara Cartland’ın da diyeceği gibi, seni delice seviyorum.”

İtalyan kuramcı bu örnekle bize şunu anlatmaya çalışır: Sözcüklerin masumiyetini korumak mümkün olmadığına göre, onları ne olduklarını açıkça göstererek, yani kirlenmiş ve perişan hallerinin altını çizerek kullanmaktan başka bir çaremiz yoktur. Aksi takdirde, biz de aynı sığlığın bir parçası haline gelebiliriz.

Adam aşkını bu şekilde ifade ettiğinde, “hem masummuş gibi yapma sahteliğinden kaçınmış, hem artık öyle bir masumiyetin olanaksız olduğuna işaret etmiş, hem de kadına onu sevdiğini söylemeyi başarmıştır.” Evet, adam bu sevgiyi masumiyetin kaybolduğu bir çağda söylemektedir. Ama Eco’ya göre, bu ifadenin samimiyetinden şüphe etmememiz gerekir. Kaldı ki, kadın bu ilan-ı aşkı kabul ederse, mesaj her şeye rağmen yerini bulmuş olacaktır.

Aşk gibi barış da içi boşaltılmış sözcüklerden biri. Barış getirmek iddiasıyla yapılan işleri düşününce aklınıza üniformalı ve eli silahlı adamların gelmesi tesadüf olabilir mi? ABD’nin Irak’ı “barış ve demokrasiyi sağlamak üzere” işgal ettiğini, BM Barış Gücü operasyonlarının herhangi birini (benim aklıma hep Somali’de ateş açılan okul geliyor), ya da ülkemizde barış adına yapılanları hatırlamak bile, bu sözcüğün ne kadar yıpranmış olduğunun kanıtı olarak alınabilir.

Peki ya savaşların birinci dereceden mağdurları ne olacak? Onların barış isteme hakkını nasıl koruyacağız? Çatışmaların acılarını çekenler, yerlerinden yurtlarından olanlar, kardeşlerini çocuklarını bu yolda kaybedenler, herkesten önce barış sözcüğünü ağızlarına alma hakkına sahip değil midir? Ülkeyi dolaşıp dertlerini anlatmaya, acılarını paylaşmaya, kanın durmasını istemeye hakları yok mu?

Öyle olmuyor anlaşılan. Karadeniz’de olanlarla da gayet güzel gördük ki, barış istemenin bedeli bu memlekette çok ağırdır. Bu hafta, aralarında BDP’li milletvekillerinin de bulunduğu Halkların Demokratik Kongresi heyeti, Sinop'ta saldırıya uğradı. Heyet, yaklaşık 9 saatin ardından, polis panzerleri eşliğinde mahsur kaldıkları binadan çıkarıldı.

Bu korkutucu süreci hepimiz nefeslerimizi tutarak izledik.

HDK heyeti, Karadeniz ziyaretlerine barış sürecine destek aramak amacıyla çıkmıştı. Ama seslerini duyurmakta zorlandılar. Onun yerine daha fazla şiddet isteyen öfkeli bir grupla karşılaştılar.

Peki, barış isteyenler hangi dili kullanacak? Barışı nasıl talep edecekler? Bu sözcük, bu kadar bol keseden kullanılmışken, onu yeniden anlamlı kılmak mümkün mü? Bu kadar yanlış yerlerde, yanlış insanlar tarafından, üstelik hiç de hissedilmeden söylenmişken, onu bir kez daha kendimizin yapabilir miyiz?

Bu yazıyı Umberto Eco’nun kulaklarını çınlatarak bitirmek en iyisi.

Gönlüm her zaman şiddetsiz bir dünyadan yana olmuştur. Düşmanlıkların ve uzlaşmaz ayrılıkların bize fayda sağlayacağına inanmıyorum. Onun için barış istiyorum. Türkiye’de huzur içinde dostça yaşayalım istiyorum.

Tıpkı devlet büyüklerimizin ve siyasetçilerimizin dediği gibi.



Monday, February 18, 2013

İmlâ

BirGün Pazar
17 Şubat 2013

İmlâ bilgim hiçbir zaman mükemmel olmamıştır. Noktalama işaretleriyle de aram iyi sayılmaz. Bugün bile elimden çıkan her türlü metni iyice bir düzeltmek gerekir. Bunu bilmek beni hep biraz tedirgin kılar. Yazdığım her satıra şüpheyle bakmama neden olur.

Geçen gün, Taksim-Beşiktaş dolmuşunda giderken, kafamda bu haftaki yazıya dair fikirleri evirip çeviriyordum. Ne yazarsam yazayım yine bir sürü imlâ  hatası yapacağım diye dertlenmeye başlamıştım ki, araba birden duruverdi. Stadın orada her zamanki gibi trafik sıkışmıştı.

Önce sıkıntı içinde sağa sola doğru baktım. Sonra şoförün telefonda konuştuğunu fark ettim. Çok hızlı konuşuyordu. Tatlı bir aksanı vardı. Bir arkadaşına otomobil vergilerine dair bir şeyler anlatıyordu: “Necati dedi olmaz dedi yarın yatırırsan dedi geç kalırsın dedi sen dedi parayı bankadan çek dedi senin kayınbiradere ver dedi o halleder dedi sonra dedi sen dedi bir hediye dedi bir iyilik dedi artık nasıl istersen dedi bunun karşılığını bir şekilde ödersin dedi.”

Dinledikçe hayretler içinde kaldım. Adam hiç sektirmemiş, bütün virgülleri doğru yere koymuştu. Ben her hafta hangi noktalama işaretini nereye koyacağım diye terler dökerken, adam bir an bile düşünmeden hepsini tek hamlede yerlerine yerleştirmişti. Bu şoför doğal bir yetenekti. Editörlük yapmayı düşünür müydü acaba?

Bunu soramadan Taksim’e geldik. Dolmuştan inerken bu hafta ne yazacağıma karar vermiştim.

Ortaokula başladığım sene, en çok sevdiğim ders Türkçe idi. Öğretmenimiz yaşını başını almış, asık suratlı, uzun boylu bir adamdı. Kendi deyimiyle, “prensip sahibi” biriydi. Azıcık da korkuyorduk ondan. Ne zaman parlayacağı belli olmuyordu çünkü. Fakat ben yine de onu dinlemeye bayılıyordum. Kalın güzel bir sesi vardı. Şiirleri yüksek sesle okuduğu zaman, vurguları doğru yerde yapıyor, hiçbir nüansı kaçırmıyor ve dili dolanmadan en zor sözcükleri bile birbiri ardına sıralayıveriyordu.

Okurken sıralar arasında dolaşır, kendi kendine konuşuyormuş gibi bazen mırıldanarak, bazen sesini yükselterek ileri geri yürüyüp dururdu. Elini cebine koyup kürsüye bir yaslanışı vardı ki, o bile başlı başına görülmeye değer bir sahneydi.

Zaten ortaokul daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu. Tiyatro gibi bir şeydi. Seyretmeye doyamıyordum. Tek bir endişem vardı. Sınavda ne yapacağımı bilmiyordum. Bizim de kalkıp şiirler falan mı okumamız gerekecekti acaba?

Sınav zamanı gelip de kağıtlar önümüze konduğunda sevinçle fark ettim ki, sorular korktuğum gibi değildi. En son soruyu görünce, gözlerime inanamadım: “Sevdiğiniz bir masalı yazın.” Ben masallara bayılıyordum. Hatta kendim de uyduruyordum bazen. Onlardan birini anlatmaya karar verdim. Fakat kompozisyon için ayrılan yere sığamadım bir türlü. Kağıt istemek için elimi kaldırdım ama öğretmen çıkmıştı. Ben de sayfada nereyi boş bulursam oraya yazdım. Masalı bitirmeden teslim edecek değildim ya! Hele sonunda büyük bir sürpriz varken.

Sınavın sona ermesine yakın, masalın tümünü yazmayı başarmıştım. Kağıdı kaldırıp şöyle bir baktım, üzerinde karalanmadık bir nokta kalmamıştı. Kendimden memnun bir şekilde dalgın dalgın etrafa bakındım bir süre. Sonra gözüm tavana yakın pencerelere ilişti. Koridora açılan bu camların neden bu kadar yükseğe konduğunu düşünüyordum ki, onlardan birinde bir surat belirdi. Tanıdık bir surat. Türkçe öğretmeni tepelere tırmanmış, kopya çeken var mı diye yukarıdan bize bakıyordu. Onu gördüğümü fark edince, kaşlarını iyice çattı ve parmağını dudağına götürüp “sus” işareti yaptı.

Normal koşullarda, korkudan olduğum yere sinip kalırdım herhalde. Ama teksir kağıdından yükselen ispirto kokusunun da etkisiyle olsa gerek, gülümsedim ona. Utanmasam el sallayacaktım. Aramızda bir bağ kurulduğunu düşünüyordum çünkü. Ben masalımı yazmıştım, o da okuyacaktı. Arkadaş sayılırdık.

Öğretmen o sınavı bir türlü okumadı. Beklerken hep birlikte kurdeşen olduk. En çok da ben. O kadar özenip uzun uzun masalımı yazmıştım. Sonuna da müthiş bir final koymuştum. Herhalde çok iyi bir not alacaktım. Hatta belki öğretmen beni tahtaya çağıracak ve elimi sıkarak tebrik edecekti. Ya da yazdıklarımı yüksek sesle okumamı isteyecekti. İşte o zaman ben de onun yaptığı gibi elimi cebime sokacak ve sıraların arasında dolaşarak yavaş yavaş, tadını çıkara çıkara, her sözcüğün üzerinde durarak okuyacaktım masalımı. Heyecanlıydım. Hem de çok.

Nihayet sonuçlar açıklandığında, kağıdımı kapıp yerime koştum. Oturur oturmaz notumu gördüm. Öğretmen kompozisyon notu olarak “0” vermişti. Çünkü hiçbir imlâ  kuralına dikkat etmemiştim. Yer kaplayacağını düşündüğüm için, hiçbir noktalama işaretini kullanmamıştım. Halbuki, öğretmen masal sorusunu tam da o nedenle sormuştu: Yani imlâ  kurallarını ne kadar bildiğimizi görmek için. Bu durumda, benim kağıdım sınıftaki en kötü kağıttı. Sıfırı alıp oturmuştum.

Eve dönünce uzun uzun ağladım. O gece yatağımda yatarken, bir daha asla imlâ  öğrenmemeye karar verdim. Böylece Türkçe öğretmeninden intikamımı alacaktım. Masalımı okumamıştı bile. Halbuki bir kere okusaydı, ne kadar iyi bir masal olduğunu hemen görecekti. Bundan emindim.

Türkçe derslerini bir daha hiç sevemedim. İmlâ bilgim de acınacak derecede kötü kaldı. Sonradan ne kadar uğraştıysam da, çocukken doğru yazmayı öğrenmiş birinin rahatlığı ve özgüveniyle yazamadım.

Bu yazıları da aynı tereddütle yazıyorum. Bir gün foyam ortaya çıkacak diye korkarak. Bir sabah virgülü yanlış bir yere koyacağım ve bütün hikayeyi mahvedeceğim diye endişe ederek.

Oysa burada, sayfayı ne kadar karalarsam karalayayım herkes sonuna kadar okuyor. Kimse hemen sıfırı basmıyor.

Arkadaşız çünkü.

Not. Yazılarımı okuyup düzelten BirGün editörlerine ve son altı aydır bu işi gönüllü olarak yapan Nurcan Başer’e ayrıca teşekkür ederim.

Monday, February 11, 2013

Otoparktaki Kral

BirGün Pazar
10 Şubat 2013


Bu hafta, yalnızca tarihçiler için değil edebiyatçılar için de heyecan verici bir haberle açıldı. Gazetelerin yazdığına göre, Shakespeare’in en önemli tarihi oyunlarından birine konu olan İngiltere Kralı III. Richard’ın 528 yıldır kayıp olan mezarı sonunda bulunmuştu.

Tarih kitaplarına göre, III. Richard öldürüldüğünde 32 yaşındaydı. Taht kavgasıyla geçen muhalefetli bir ömrün ardından, 1483’te taç giymiş ve 1485 yılında Bosworth Savaşı’nda hayatını kaybedene kadar krallığını sürdürmüştü. Ölümüyle Plantagenet ailesinin sonunu da getiren kralın mezarı, gömüldüğü kilisenin yıkılmasından sonra kaybolmuş ve bir daha yeri tespit edilememişti.

İşte şimdi belli ki Richard aramıza dönmeye karar vermişti. Hem de Leichester kentindeki bir belediye otoparkının altından çıkarak.

Bu, haber değil de neydi? Öyle ya, çarpılmış eğri büğrü bedeni ve şeytani zekasıyla İngiliz Edebiyatı’nın kötü adam geleneğine imzasını atmış (hatta bir de üzerine kraliyet mührünü vurmuş) III. Richard, yüzyıllar sonra hortlamış ve geri gelmişti.

Aslına bakarsanız, Plantagenet hanedanının bu son kralı hakkında rivayet muhteliftir. Edebiyat dünyası, Shakespeare’in çizdiği kötü adam portresini esas alırken, tarihçiler onun genellikle yansıtıldığı gibi bir canavar olmadığını iddia eder. Onlara bakılırsa, Glouchester Dükü Richard, kraliyet ailesinin herhangi başka bir üyesi kadar entrikacıdır. İktidara geldiğinde de, diğer İngiltere krallarından daha zalim davranmamıştır. İngiltere tarihi sonuçta, herkesin sürekli birbirinin ayağını kaydırmaya çalıştığı upuzun bir taht kavgasından ibarettir. “Plantagenetlerin Richard” da diğerlerinden farklı değildir.

Kimi edebiyat tarihçileri de, tümüyle aynı fikirdedir. Hatta bazıları, Shakespeare’in, Richard’ın ölümünden sonra iktidarı ele geçiren diğer hanedandan, yani Tudor ailesinden, gelen Kraliçe Elizabeth’in gururunu okşamak için oyunu bu şekilde kurguladığını ve Richard’ı kötü biri gibi göstermeye çalıştığını söylerler.

Bunda haklı olup olmadıklarını bilemeyiz. Ama bu karakterin kuruluşunda bir gariplik vardır gerçekten de. Çünkü onda insani bir şey bulmakta zorlanırız. Derin ve incelikli karakterler kurgulamasıyla tanınan bir yazar olan Shakespeare’in nasıl olup da bu kadar “düz” bir kişi yarattığı her zaman merak konusu olmuştur. III. Richard –Iago’yu saymazsak – Shakespeare’in yarattığı tek yalınkat karakterdir belki de. Onunki kadar katıksız kötülük görülmemiştir.

Oyun boyunca, etrafındaki hemen herkese zarar verir, dokunduğu kişilerin hayatına acı ve felaket getirir. III. Richard’ın suç dosyası oldukça kabarıktır. Kral VI. Henry’nin, onun oğlu veliaht prens Edward’ın, bir punduna getirip evlendiği zavallı Lady Anne’in, kendi kardeşi Clarence Dükü’nün, önceleri sağ kolu olan Buckingham Dükü’nün ve şimdi burada isimlerini tek tek yazamayacağım daha bir çok saraylının ölümünden sorumludur. “Richard III”de o kadar çok insan ölür ki, perde kapandığında derin bir nefes alırsınız. Sonunda oyun bitmiştir. Çünkü galiba öldürülecek daha fazla kimse kalmamıştır.

İşin ilginci, ölenlerin ardından uzun uzun üzülemiyor olmamızdır. En masum görünen karakterler bile, Richard ile temas ettikten sonra gözümüze artık eskisi gibi görünmezler. Kadınlar genellikle entrikacı ve şeytanidir. Ya da Lady Anne gibi o kadar zayıf iradelidirler ki, güvenilemez onlara. Erkekler ise ya sinsi ve haindir ya da açıkça gaddardır. Herkes bir şekilde suça bulaşmıştır, “zavallı aptal Clarence” bile.

Richard bütün bu karakterleri mahvetmekle kalmaz, onların içindeki en kötü özellikleri de ortaya çıkarır. Kuleye kapatılıp boğazlanan iki çocuk prens dışında (ki onlar da çocuk oldukları için bu değerlendirmenin doğal olarak dışındadırlar) herkes bir şekilde bir iktidar oyununun içindedir aslında. Hepsi kendi çıkarını korumaya çalışır, güce yakın durup hayatta kalmaya uğraşır. Bu açıdan hiçbiri Richard’dan daha iyi değildir.

Shakespeare’in dehası da bize bunu göstermesindedir. Evet, belki saf kötülüğü temsil eden bir karakter yaratmıştır. Ama onu iyi bir dünyanın içine yerleştirmemiştir. Kendileri de değişik ölçülerde “kötü” olan karakterlerin arasına koymuştur. Richard’ın onlardan farkı, diğer karakterleri bağlayan iyilik ve kötülük tanımlarının dışında olmasıdır. Vicdan azabı çekmez o, üzüntü duymaz. Sadece davranır. İktidarı kaybetmemek için yapması gerekeni yapar. Onun için geleneksel anlamda kötü bile değildir belki. Ahlak dışıdır daha çok. Kötü olanlar onun iktidarına biat edenlerdir, onu ayakta tutanlar, onunla birlikte hareket edenlerdir.

Oyunda bizi en çok irkilten de budur aslında. Kimse olması gerektiği kadar iyi değildir. Kötü adam sandığımız kişi ise, başkalarındaki kötülüğü ortaya çıkaran bir araçtır aslında. Bunun içindir ki, kimi eleştirmenler, Richard’a “Tanrının Kırbacı,” derler. Kötülüğü ortaya çıkarmak ve cezalandırmak için dünyaya gelmiş gibi görünür çünkü.

Gazetedeki haberlere göre, Richard’ı otoparkın altındaki mezarından çıkaran kazıcılar, onun mükemmel bir şekilde korunmuş iskeletine baktıklarında, ağzının bir şeyler söyler gibi açık durduğunu görmüşler. Tıpkı çığlık atan bir adama benziyormuş. Acaba hâlâ “İhanet! İhanet!” diye bağırıyor olabilir miymiş?

Hiç sanmam. Richard kötü bir adamdır belki ama asla ucuz biri değildir. Bana kalırsa, bütün bu yorumlardan ve aşırı yorumlardan canı sıkılmıştır. Esnemek için açmıştır ağzını. Ya da “İşte mutsuzluğumuzun kışı,” diyordur belki. Hayal kırıklığı ile karışık.

Terk ettiği dünyadan çok daha kötüsüne geri döndüğünü fark eden kim olsa aynısını yapmaz mıydı?