Tuesday, July 23, 2013

Babanın Dili

BirGün Pazar
21 Temmuz 2013

Her yazarın otorite ile derdi vardır. Yazar dediğin, kendini merkezden uzaklaştıran, sesini başkalarınınkinden ayıran ve kimseye yaslanmadan konuşmaya cesaret eden biridir çünkü. En azından öyle olmalıdır. 


Ama edebi otoriteler ile başa çıkmayı başarmış yazarlar bile kimi zaman siyasi iktidarın karşısında seslerini kaybedebilirler. Onunla yüz yüze geldiklerinde sesleri ya hiç çıkmaz olur ya da renk değiştirir. Belki de orada ebeveynlik ve vesayet işleri daha çetrefil olduğu için böyledir bu.

Perihan Mağden de edebi babaları ile helâlleşmiş romancılardan biridir. Güzel laf etmek için yazanlardan değildir. Her zaman bir meselesi olmuş ve bunu da tamamen kendine has bir sesle söylemeyi başarmıştır. Evet, sesi bazen yüksek perdeden çıkar. Hem de Türk edebiyatında pek duymadığımız kadar. Ama onun bu ülkedeki edebi gelenekle hesaplaşma biçimi böyledir: Hikayeleri sıradışı, karakterleri marazi, dili çetrefillidir. Herkes bilir ki, Mağden keskin virajlardan hoşlanır. Onları hızlıca döner, okuyucuyu toz duman içinde bırakır. Bana kalırsa, Haberci Çocuk Cinayetleri’nden bu yana yazdığı her roman ilgi ve heyecan yaratmıştır.

Köşe yazarı olarak da okuyucusu üzerinde kuvvetli hisler uyandırdığını unutmamak gerekir. Seveni gibi sevmeyeni de yoğun duygularla bağlıdır ona. Kimse kayıtsız kalamadığına göre, ülkenin kültürel ikliminin oluşmasına katkıda bulunmuş ya da en azından bir kesimin ruh haline tercüman olmuş yazarlardan biridir diyebiliriz onun için.

Perihan Mağden geçtiğimiz hafta Taraf gazetesine verdiği söyleşide Gezi’ye dair konuşmuş. Gezi olaylarını şehirli bir hareket olarak gördüğünü ve desteklediğini söylese de, satır aralarında olan bitenden tümüyle memnun olmadığını anlıyoruz. Gezi’nin içindeki “çok çok temiz ve güzel damarı” övüyor da övüyor ama bir yandan da “Kemalizm’den, militarizmden, darbecilerden, ulusalcılardan o kadar nefret eden biri” olduğu için bu harekete canı gönülden destek veremeyeceğini de söylüyor. 

Perihan Mağden’in fikirlerini “yüksek sesle” ve dolandırmadan ifade etmesi yeni bir şey değil. Takdir edilmesi gereken bir özellik ayrıca. Herkes bu kadar açık yürekli olamaz. Fakat bu sefer ciddi bir kazaya uğramış bence. Hükümetin bu süreçteki en belirgin itibarsızlaştırma hamlesini, yani “İyi Gezi/Kötü Gezi” ayrımını benimseyip kullanması çok garip. Otoriteyle derdi olduğunu her fırsatta söylemekten hoşlanan bir yazar, resmi ağızlarda gevelene gevelene ufalanmış bu bayat görüşü neden tekrar eder? Belli ki Gezi’ye katılan insanların dönüşmeye, yakın durmaya ve birbirini anlamaya duyduğu ihtiyacı hissedememiş. Söyleşinin bir yerinde, Gezi’ye gelmeyi hiç düşünmediğini söylüyor. Keşke gelseymiş. Çünkü birçokları gibi o da ezberini bozamamış. Mesela “İyi Gezi” diye tarif ettiği şeyi, evlerinde bilgisayar oyunları oynayan şehirli çocuklardan ibaret sanıyor ki, sadece bu bile başlı başına bir felaket sayılabilir. 

Bununla kalsa idare edebilirdik belki. Ama “war craft” oynayan çocuklarla bitmiyor iş. Bir de “kedi yavrusu” Kürtler var. Mağden, Gezi olayları ertesinde bozulacağından endişe ettiği barış sürecini anlatırken şunları söylüyor: “Anneciğim! oldum, Eyvah barış süreci tehlikede! Kedi tehlike anında ilk iş yavrularını düşünür ve yavrularının üstüne oturur ya, benim de hissiyatım o oldu. Çünkü benim için bu ülkeye Türklerle Kürtlerin barışının gelmesinden daha önemli bir şey yok.”

Söyleşinin bu noktasına kadar fikir ayrılıklarını olgunlukla karşılayabiliriz. Fakat bunu okuyunca ne düşüneceğimizi bilemiyoruz artık: Barışın herkes için gelmedikçe kimse için gelemeyeceğini anlamamış olmasına mı üzülelim? Yıllardır özgürlük mücadelesi veren bir halkın kaderini sadece AKP hükümetinin bekasına bağlı zannetmesini mi yadırgayalım? Kürtleri acizleştirdiği ölçüde kendisine iktidar atfeden Türk entelektüelinin kibrine mi şaşıralım? 

Türkiye’de okumuş yazmış kimselerin kendilerine büyük payeler biçmesi görülmemiş şey değildir elbette. Eğer doğrudan müdahil olmazlarsa, Kürt hareketinin dağılıp söneceğini, Ermenilerin buharlaşıp yok olacağını düşünenlerin sayısının hiç de az olduğunu sanmıyorum. Onları evcilleştirip “korunabilir değerler” hale getirdikleri müddetçe sevebilenlere de aynı derecede sık rastlanır. Yine de, itiraf edeyim, “kedi yavrusu” benzetmesini anlamakta zorlanıyorum. 

Aklın sınırları içinde anlamlandıramayacağımız laflar vardır. Bu da onlardan biri galiba. Bence bırakalım. Daha da konuşmayalım. 

Sonrasını anlatmaya zaten gerek yok. Söyleşiyi okuduysanız biliyorsunuz: Sonsuz müteşekkirlikler, eşekten düşen karpuzlar ve mütemadiyen kırılan kalpler. Muktedirin gücünü “iyi yönde” kullanabileceği ihtimaline inanmak isteyen birinin safdilliği mi desek? Ya da tamamen “babalaşmış” bir dünyada bir türlü kendine yer bulamayan bir kız çocuğunun sonu gelmeyen yakınmaları? 

Halbuki aynı Perihan Mağden, nevi şahsına münhasır üslubuyla kendini edebiyatın muktedirlerinden ayırmış, Türkiye’deki edebi geleneğe meydan okuyan romanlar yazmıştır. Onun da gidip iktidarın simgesel diline dolandığını görmek hiç hoş değil. Hele sevenleri için. 

Bir de Freud falan diyorlar ama, işte bunlar hep Lacan. Kişi ne kadar uğraşsa da, babanın dilini o kadar kolay terk edemiyor anlaşılan.

Tuesday, July 16, 2013

Günah Keçisi

BirGün Pazar
14 Temmuz 2013

J.M. Coetzee, 1999 Booker Ödülü'nü alan romanı “Utanç”ta basit ama çok sert bir hikâye anlatır. 

Cape Town’da bir edebiyat profesörü olan David Lurie, genç bir öğrencisi ile ilişkiye girdiği için üniversiteden uzaklaştırılır. Herhangi bir pişmanlık belirtisi göstermediği için dostları tarafından da terk edilmiş ve tamamen yalnız bırakılmıştır. Bunun üzerine, taşradaki çiftliğine sığındığı kızının basit hayatında huzur bulmayı dener. Fakat orada çok daha fazla şiddet ve kötülük ile karşılaşacaktır.

“Utanç,” bu inançsız ve uyumsuz adamın kendisi ile yüz yüze gelmesinin ve pek başarılı bir şekilde olmasa da işlediği kabahatin kefaretini ödemeye çalışmasının hikâyesidir. 

Ancak hepsi bu değildir. Kitabın merkezine kişisel bir hesaplaşmayı koymuş gibi görünse de, Coetzee alttan alta “apartheid” sonrası yeni ve sancılı bir döneme girmiş Güney Afrika’nın geçirdiği dönüşümü anlatır. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Bütün inanç sistemleri sarsılmış, belirsizliklerle dolu ürkütücü bir döneme girilmiştir. En azından beyaz adam için böyledir bu. Roman açıldıkça, Lurie ile birlikte biz de bunu yavaş yavaş anlarız. 

Kitabın bir yerinde Profesör Lurie, başına gelenlere anlam vermeye çalıştığı bir anda, “günah keçisi” benzetmesine başvurur ve bunun bir zamanlar nasıl işlediğini anlatır:

“Günah keçisi olmak, arkasında dinin gücünü bulundurduğu müddetçe geçerliydi. Kentin bütün günahlarını bir keçinin sırtına yükler ve onu kent dışına sürerdiniz. Böylece kenti günahlardan temizlemiş olurdunuz. […] Sonra tanrılar öldü ve kenti onların yardımı olmadan temizlemek gerekti. Sembolizmin yerine gerçek eylemler geçti. […] Uyanık olmak bir düstur haline geldi: Herkesin herkese karşı uyanık olması. Temizlenmenin yerini de böylece tasfiye aldı.” 


Profesör Lurie, içinde bulunduğu toplumun ahlâk kurallarına uymakta zorlanan, onları ikiyüzlü ve sathi bulan biridir. Onun için yukarıdaki yorum, hikâye boyunca devam eden kişisel hesaplaşmasının bir parçasıdır. Fakat bununla romanın daha derinden seyreden siyasi temasını da açık etmiş olur: Ritüeller ancak onlara inananlar olduğu sürece gerçektir. Eğer kimse bir arınma getireceğine inanmıyorsa, günah keçisi ilan etmenin de anlamı yoktur. O zaman keçi sadece yoluna gidecek, kent de günahlarından temizlenmeyecektir. 

Gezi olaylarındaki son gelişmeler, bana Coetzee’nin romanındaki “günah keçisi” tanımını ve bu eski uygulamadaki inanç bileşenini hatırlattı. Bu haftanın en önemli olayları arasında, Taksim Dayanışması’ndan 50 kişinin gecenin bir saatinde derdest edilip gözaltına alınması vardı. Biz onların derhal bırakılacağını bekleyeduralım, bugün 50 kişiden 12'sinin tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edildiği haberi geldi. Bu yazının yazıldığı saatlerde, aralarında Mücella Yapıcı ve Ali Çerkezoğlu'nun da bulunduğu 5 kişinin, "suç işlemek amacıyla örgüt kurmak", "polise mukavemet" ve "2911 sayılı Gösteri ve Yürüyüş Kanunu'na muhalefet etmek" suçlarıyla itham edildiği bilgisi gazetelere ulaştı. 

Görünen o ki, hükümet Taksim Dayanışması’nı gözden çıkarmaya karar verdi. Halbuki kısa bir süre önce Başbakan Erdoğan aynı oluşumun temsilcilerini kendine muhatap almış ve onlarla Gezi Parkı meselesine çözüm bulabilmek üzere görüşme yapmıştı. Demek ki, o zaman bu şahısların bir suç örgütü kurmak üzere harekete geçmiş oldukları şüphesini taşımıyordu. 

Oysa Gezi ile başlayan olaylar büyüyüp de bir halk hareketine dönüşünce, anlaşılan bir günah keçisi ilan etmek kaçınılmaz oldu. Aralarında sivil toplum kuruluşları ve yasal partilerin de bulunduğu 124 bileşenden oluşan Taksim Dayanışması’nın temsilcilerinin illegal örgüt kurmak suçlaması ile yargı önüne çıkarılmasının garipliği bir yana, bir avuç insanın bu kadar kapsamlı bir toplumsal hareketten sorumlu tutulması da ayrıca inanılması güç bir iddiadır. 

Belli ki hükümet, bundan önce çok kereler yaptığı gibi, toplumsal olaylar karşısında iktidarı koruma refleksi ile davranacak ve ülkenin bütün sorunlarından birkaç kişiyi sorumlu tutmayı tercih edecektir. Günahları ile yüzleşmek yerine, onları bu kişilerin sırtına yükleyip kendini temize çıkarmaya kalkacaktır. 

Ne var ki, artık zaman değişmiş, dengeler bozulmuştur. Bu sefer günah keçisi ilan etmek işe yaramayacaktır. Çünkü Coetzee’nin de dediği gibi, günahların bir keçiye yüklenip kentin dışına sürülebilmesi için, herkesin bu ayine inanması, onun işaretlerini okuyabilmesi gerekir. Sembolik eylemler ancak sembolleri okumayı kabul edenler varsa geçerliliğini korur. Memleketin günahlarını sırtına yıkabileceğiniz keçiyi bulsanız bile bütün felaketlerden onun sorumlu olduğuna inandırabileceğiniz milleti bulmakta zorlanacağınız ortadadır. Gezi olayları yaşanmışken, artık kimse ülkenin sorunlarının bu şekilde çözüleceğine inanmayacak, meselenin bir iki kişiye tahvil edilmesine seyirci kalmayacaktır. 

Bu ortak inancın yok olduğu koşullarda, istediğiniz kadar günah keçisi ilan edin, yepyeni bir sayfa açıp siyaset hayatınıza hiçbir şey olmamış gibi devam edemeyeceğiniz açıktır. 

Günahlar sonunda sizin sırtınızda kalacak, keçi ise yine kendi bildiği yere gidecektir. 

Görsel: Günah Keçisi, Huri Kiriş 2011. 

Doğu bir kariyerdir...

BirGün Pazar
7 Temmuz 2013


İngiliz siyasetçi ve yazar Benjamin Disraeli, 1847 tarihli romanı Tancred’de, aynı adlı kahramanını Doğu’ya gönderir. Genç Lord Montecute (yani Tancred), Londra’daki sıkıcı çevresini geride bırakacak, bir zamanlar atalarının gittiği yoldan geçerek kutsal topraklara ulaşacak ve Asya’nın sırrına vâkıf olacaktır. En azından yazarının ondan beklentisi budur.

Romanın bir yerinde, genç lordun Kudüs’e gideceğinden söz edilirken konuşmaya dalan biri, onun bir gün mutlaka geri döneceğini ima eder. Öyle ya, üst sınıftan gelen bir İngiliz ilelebet Doğu’da yaşayacak değildir herhalde. Bunun üzerine, Disraeli görmüş geçirmiş bir başka karaktere şunu söyletir: “O kadarını bilemem. Napolyon bile Akdeniz’i bir kere daha geçtiğine pişman oldu. Doğu bir kariyerdir.”

Birçokları gibi ben de, Disraeli’nin bu lafı ile ilk kez Edward Said’in Oryantalizm kitabının girişinde karşılaştım. Said, kitabının başında alıntıladığı bu sahneye metnin içinde bir yerlerde geri döner ve bunu Disraeli’nin kariyeriyle de ilişkilendirerek yeniden okur. Ona göre Disraeli elbette oryantalisttir. Her şey bir yana, bir siyasetçi ve yazar olarak Doğu’yla kurduğu ilişki üzerinden kendine bir meslek icat etmiştir. Fakat Said’in söylediği tek şey bu değildir. Ona göre, bu sürecin sonucunda Disraeli de dönüşmüştür aslında. Doğu’yu kendi memleketi saymaya başlamış, hatta onun üzerinde hak iddia eder hale gelmiştir.

Gezi Direnişi başladığından beri etrafımdaki Batılıların Türkiye’de olanları analiz etmek konusundaki hevesini de biraz buna bağlıyorum. Başından beri bu konuda yazılanları okuyor, konuşulanlara kulak veriyorum. Gariptir, Türkiye’de bir dönem yaşamış ya da meslekleri dolayısıyla ülkeye dair bilgisi olan bu kişilerin hemen hepsi, Gezi’de ve ertesinde olanları ıskalayan yorumlar yapıyorlar.

Uzun süredir Türkiye’de yaşayan bir akademisyen arkadaşım Gezi’nin bir öğrenci protestosu olarak kalacağından ve “sessiz kitleleri” harekete geçiremeyeceğinden emindi mesela. Bir başkası darbe olacağından endişe ediyor ve her an tankların köşeyi dönmesini bekliyordu. Bir diğeri ise olanlar için “İlginç,” dedi. “Sensin ilginç,” dedim ona. Artık canım burnumdaydı çünkü.

Sokaktaki herhangi bir göstericinin hemen hissettiği ama Türkiye üzerine kitaplar yazmış bu insanların gözden kaçırdığı şey neydi peki?

Aralarında Gezi’de olan biteni kendi gözleriyle görenler vardı. Onlar bile oradaki dinamikleri anlamaktan çok uzaktılar. Bunun laiklerle İslamcılar arasında bir çekişme olduğundan, modernlik ile gelenek arasındaki sürtüşmeden kaynaklandığından o kadar eminlerdi ki, Gezi’de yepyeni bir direniş biçiminin doğduğunu göremiyorlardı. Bunun yukarıdaki ikiliklere düşmeden birçok insanı aynı anda harekete geçirme gücü olduğunu da.

Gazeteler ise, üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri yazıyorlardı: Mısır karşılaştırmasını esas alan “Türk Baharı” okumaları ya da Batı’daki başka “occupy” hareketleriyle bağlantı kuran ve meseleye küresel direniş perspektifinden bakma gayreti içinde olan yorumlar.

Bunların tümüyle haksız olduğunu söylemek istemiyorum, yanlış anlaşılmasın. Bu hareketler arasında elbette akrabalık vardır, ona diyeceğim yok. Ancak bu okumaların daraltıcı ve yanıltıcı olduğunu düşünüyorum. Ben siyasetçi değilim. Ama sıradan bir insan olarak bile fark ediyorum ki, Türkiye’de olanlar, geçmişteki siyasi karşıtlıkların ötesine geçen, hatta bu coğrafyada başka yerlerde yaşanan çelişkilere benzemeyen bir karakter gösteriyor. Ve bu karakter nedeniyle de yeni bir bakış açısını, farklı bir anlayışı, yaratıcı okumaları talep ediyor.

Daha olaylar soğumadan yapılan bu hızlı analizlerin altında ise, böyle bir anlayıştan ziyade, dünya vatandaşı olduğunu düşünen ve gittikleri her yerde kendilerine bir tür ideolojik öznelik atfeden kişilerin parlak kariyerleri yatıyor. Bu telaşlı yorumlarda, birer meslek haline getirdikleri Doğu’yu anlamaya çalışmak yerine, onu kendilerine aşina gelen bir yerden okuma kolaycılığına sapan roman karakterlerinden izler buluyorum.

Ne var ki, bu karakterler yanılmaya mahkûmdur. “Asya’nın gizemi”ni çözmek amacıyla yola çıkan ve sonunda kendi zihninin yansımasıyla baş başa kalan Lord Montecute sadece onlardan biridir.

Edward Said, Disraeli’nin romanından yaptığı alıntıyla, bence tam da bunu söylemek ister: Doğu’yu kariyerlerinin ve hatta kimliklerinin bir parçası haline getiren kişiler onunla ancak beğendikleri, anladıkları ve şekil verebildikleri yerden ilişki kurmayı tercih ederler.

Belki de başka türlüsü mümkün değildir. Çünkü baktıkları şey Doğu değil, kendi kariyerleridir.

İç Güçler

BirGün Pazar
17 Haziran 2013


Gezi Parkı direnişi ile başlayan hareket, hükümet yanlısı basın organlarının sabah akşam ilan ettiği gibi, milletimiz ile dış güçler arasında gerçekleşen bir mücadele değildir. Aslına bakarsanız, yabancı basının genellikle yazdığı gibi, gelenekçiler ile modernler, tutucular ile ilericiler ya da Doğu ile Batı arasındaki bir çatışmaya da işaret etmez. Hatta, bana sorarsanız, bu çatışma hükümet ile muhalefet arasında bile değildir.

Gezi Parkı direnişi, sınırlı bir çevre hareketi olarak başlamış olmasına rağmen, çoğulcu ve kucaklayıcı tutumuyla kendi sınırlarını aşmış ve bütün iktidar ilişkilerini soruya açmıştır. Sermayenin tahakkümünden tutun yaşam alanı ile ilgili taleplere, inanç özgürlüğünden Kürt meselesine, kadın haklarından LGBT’ye kadar her türlü özgürlük talebi bu hareketin içinde kendisine yer bulabilmesini de ancak böyle açıklamak mümkündür.

Bana kalırsa, Gezi Parkı direnişi ile ortaya çıkan çatışma, ezberini bozabilenlerle bozamayanlar arasındadır.

Bu durum, hükümet için olduğu kadar muhalefet için de geçerlidir.

Onun için artık herkesin kendine biraz çeki düzen vermesinin zamanıdır. İşkembe-i kübradan sallayanlar, büyüklerinden duyarak ezber ettikleri lafları art arda sıralayanlar, bahanelerin arkasına saklananlar şimdi ne kadar endişelenseler yeridir. Çünkü onların zamanı geçmiştir artık. Moda tabirle, “bugünden yarına” her şey değişmeyecektir elbette. Ama Gezi Parkı’nda yaşananlar, yeni neslin bu safsatalarla devam etmeyeceğinin işaretidir.

Gezi tecrübesi bize şunu söylemektedir: Başörtüsü üzerinden din sömürüsü yapmaya kalkanlar kadar, başını örtüyor diye bir milletvekilini meclisten kovanların da zamanı dolmuştur artık. Herkesin kendine çeki düzen vermesinin, ezberini gözden geçirmesinin zamanı gelmiştir.

Dış güçler teorisi de bu ezberin önemli bir parçasıdır ve er geç aynı akıbete uğrayacaktır. İnsanları korku içinde bir arada tutmaya yönelik bu araç, otoriter rejimlerin bir numaralı silahıdır. Ortak bir düşman yaratmanın, halkı korku içinde birleştireceği ve demokratik talepleri ertelemeye sevk edeceği düşünülür. Halbuki, bu halk oturup bir kurtarıcıyı beklemeyeceği gibi, dış mihraklı güçlerin lafının geçtiği komplo teorileri ile oyalanarak zaman kaybetmeyecektir artık.

Çünkü Gezi olaylarına muhalefet edenler bile bir ölçüde hissetmiştir ki, şu anda devrede olan şey dış güçler değil iç güçlerdir.

Gidenler görmüştür, Gezi Parkı’nda her şey tamamen iç güçler tarafından yönetilmektedir. Gönüllü doktorlar, açık mutfak, gelen yardımların dağıtılması, bunların hepsi iç güçler tarafından gerçekleştirilmektedir. Her biri başka bir sınıftan, sokaktan ve anlayıştan gelen ve birbirine benzemeyen bu insanların birlikte durabilme becerisi ve barışçıl bir şekilde direnebiliyor olmaları da tamamen bundandır.

İç güçler bazen içimize sığmayıp gözyaşı olarak dışarı taşmaktadır.

Gezi Parkı’nda ilk kez sevilip korundukları için gönül borcu hisseden ve barikatlarda en önde durup üzerlerine düşen gaz bombalarını tutup geri atmaya çalışan sokak çocuklarına dair haberi okuduğumuzda olan budur mesela. Vali Mutlu  “Çocuklarınızı alanlardan çekin, yoksa olacaklardan sorumlu değiliz,” dediğinde parka gelip el ele tutuşarak çocuklarının etrafında güvenlik çemberi oluşturan anneleri izlerken yanaklarımızı ıslatan da iç güçlerdir.

İç güçler hafife alınacak şey değildir. Öyle kolay kolay ölçülüp biçilemez. Dış güçler gibi listelenip tasnif edilemez. Çünkü kalpten gelir, gönülden gelir, insanın göğsü ile karnı arasından bir yerden gelir. Utanç içinde yaşamaktansa onurlu bir hayatı tercih eden insanların cesaretinden gelir. Açken ve yorgunken bile, kendinden önce yanındakinin güvenliğini gözeten birini izlerken karnınıza yayılan sıcaklıktan gelir. Dahası, iyi bir iş yapıyor olmanın gönül rahatlığından gelir.

Devletimiz, hükümetimiz ve muhalefet partileri müsterih olsun. Artık iç güçler devreye girmiştir.

Ve bundan sonra hiçbir şey aynı olmayacaktır.

Düğün

BirGün Pazar
9 Haziran 2013


Türkiye’de çok garip şeyler oluyor. Her sabah kötü bir habere uyanmaya alışık bünyelerimiz yakında bu kadar iyiliğe dayanamayacak, hep birlikte kurdeşen falan dökeceğiz diye korkuyorum. Havada bir neşe, bir heyecan var. Kalabalıkların olduğu yerlerde birdenbire ortaya çıkıyor. Sokaklarda insanlar birden bir alkış tutturuyor. Denizde tekneler birbirini selamlıyor, bağırışlar sloganlar gırla gidiyor. Vapur düdükleri insan seslerine karışıyor.

Yollarda kendi kendine gülümseyen gençler görüyorum. Yaşlı başlı kadınlar kaldırımlara çökmüş sohbet ediyor. İşe gidenler belli, derli toplu giyinmişler. Ama ayaklarına birer lastik ayakkabı geçirmişler. Doğru, belki koşmak gerekebilir. Fakat kimse bunu dert ediyor gibi görünmüyor. Esnaf bile. Herkes dükkanını açmış, işine devam ediyor. Evet, bakkalda her şeyi bulamıyorsunuz. Ama birtakım şeylere ihtiyacı yoktur belki insanın. “Kahrolsun bağzı şeyler”dir hatta. Bunu anlıyorsunuz.

Herkes birbirine dikkatli davranmaya özen gösteriyor. Beni en çok şaşırtan şey bu. Küçük yerlerde belki her zaman öyledir, bilmiyorum. Ama çoğunluğun birbirini itip kakarak hayatta kaldığı bir kent olan İstanbul için, bu gerçekten çok acayip bir durum. Sokakta insanlar size yol veriyor, kapıları tutuyor, yanlışlıkla çarparsa özür diliyor. Herkes bayramda eve gelen misafirin yanında en iyi davranışını göstermeye çalışan çocuklar gibi davranıyor. Utanıp sıkılmasalar kolonya tutup şeker ikram edecekler birbirlerine.

Buna şaşacak bir şey yok belki de. Çünkü hakikaten meydanlara önemli bir misafir geldi.  Gezi Parkı’nda halkın ta kendisini misafir ediyoruz. Ya da daha doğrusunu söylemek gerekirse, orada herkes birbirini misafir ediyor. Gezi’nin bize verdiği en büyük ders bu: Karşımızdakinin de bizim gibi biri olduğunu öğreniyoruz. Onun da bizim gibi canı yanabilir, karnı acıkabilir, dertleri olabilir. Meydana girer girmez birileri yanınıza yanaşıp “Aç mısınız?” diye soruyor size. Susamışsanız su veriyorlar. Çoğu kişi teklif edilenleri almak istemiyor. Çünkü buna kendilerinden daha çok ihtiyacı olan birilerinin olabileceğini düşünüyorlar. Sonuçta, binlerce insanın doldurduğu meydanda insanlar huzurlu bir şekilde oturuyor, yemek dağıtılıyor, çöpler toplanıyor.

Böyle misafire can kurban.


Geçtiğimiz Pazar sabahı barikatlarla örülü mahallemize ellerinde çöp torbalarıyla bir sürü insan geldi. Sokağı derleyip toplamaya başladılar. Biz de eldivenlerimizi giyip torbalarımızı elimize alıp dışarı çıktık. Sokakta eski bir öğrencimle karşılaştım. Annesiyle beraber Üsküdar’dan gelmişti. Bizim mahallede çöpleri topluyorlardı. Öğrencim annesiyle beni tanıştırdı. Ben yaşlarda bir kadın. Elimizde çöp torbalarıyla birbirimize baktık. Galiba yanımızda çocuklar olmasa ikimiz de ağlayabilirdik. Ama ağlamadık. Onun yerine kalkıp çöpleri topladık.

Sokak biraz hale yola girdiğinde evimize dönüyorduk ki, gözümüze bizim apartmanın kapısında bir kalabalık ilişti. Aralarında kapıcımız da vardı. Tertemiz, pırıl pırıl bir çocuk. Ama bu sefer damat gibi giyinmiş: Tiril tiril beyaz gömlek, takım elbise, pırıl pırıl yeni pabuçlar. “Hayrola?” dedim, “Bizim oğlanın sünnet düğününü yapıyoruz, abla” dedi, “Köyden akrabalar da geldi.”

Baktım gözünün içi gülüyor. Belli ki çok mutlu, çok gururlu. Apartmanın altındaki lokantayla anlaşmış, misafirleri oraya yerleştirmişler. Bir yandan sokaktan geçenlere çikolata şeker dağıtıyorlar, bir yandan da düğüne gelenleri içeri kabul ediyorlar.

Biz de elimizde çöp torbaları, üzerimiz kir pas içinde lokantaya girdik. İçeride yine takım elbiseli ağırbaşlı erkekler, süslü kıyafetler giydirilmiş kız çocukları ve rengarenk başörtüleriyle güzel gözlü kadınlar arasında yerimizi aldık. Ben üstümden başımdan utandım biraz. Yırtık pabuçlarımı kapının arkasına sakladım. Kocam bir ara kulağıma eğilip “Çocuğa bir şey takmamız lazım,” dedi. Bir süredir para çekememiştik. Cebimizde kalanları birleştirip oğlana taktık. “Ne gerek vardı, abla!” dedi bizim çocuk. Dedim ya, çok düzgün bir insandır.

Biz oradan ayrılırken karşımızdaki lüks lokanta kapılarını açmış, göstericilere pilav dağıtıyordu. Halbuki biz orayı burnu büyük bir yer sanıyorduk. Yanılmışız. Pilav faslından sonra hep birlikte halay çekildi. Lokantanın başgarsonu halay başı olmuştu. Beyaz gömlekli ve siyah papyonlu kıyafetinin içinde omuzlarını titretip duruyor, beline sıkıştırdığı beyaz peçeteyi çıkarıp mendil yapmış ha bire sallıyordu.

Eve döndüğümüzde pencereleri açtık. İçeride hala hafif bir gaz kokusu vardı. Sonra oturup birer kahve içtik karşılıklı. Neredeyse hiç konuşmadan.

“Ne acayip bir ülkede yaşıyoruz!” dedi kocam gülerek. “Evet,” dedim ben de, “Müthiş bir yer gerçekten.”

Friday, June 07, 2013

"Sihir diye bir şey..."

BirGün
05 Haziran 2013
 
İki küçük kızı olan bir arkadaşım var. Bunlardan ufak olanı birkaç hafta önce babasına hesap sormuş: “Sen bana iyiler hep kazanır dedin ama,” demiş, “Ben baktım, bazen kötüler de kazanabiliyor.” Arkadaşım, beş yaşındaki bir çocuğun ağzından dökülen bu lafların ağırlığından ürkmüş biraz. Kızının ciddi olduğunu görünce biraz burulmuş hatta. Ama üzüntüsünü göstermemeyi başarmış. “Ben sana doğruyu söyledim,” demiş kızına, “İyiler sonunda hep kazanır. Ama bu bazen zaman alabilir.”
Bana bu hikayeyi anlattığında, arkadaşımın yüzüne baktım. “Buna inanıyor musun?” diye sordum ona. “İnsanın çocukları varsa umudunu kaybetmemesi gerekiyor,” dedi bana. Ben de anlıyormuşum gibi kafamı salladım. 
Şimdi düşünüyorum da, bu bir işaretti aslında. Okumayı bilemediğim için anlam veremediğim birçok işaretten yalnızca biri.
Dün Taksim meydanında her ikisi de beş altı yaşlarındaki çocuklarının ellerinden tutarak yürüyen arkadaşlarıma eşlik ederken, bu ülkeyi ayakta tutanın tam da böyle bir umut olduğunu anladım. Güzel günler göreceğimize dair umuttu bu. 
Alanı dolduran insanların yüzlerine bir bir baktım. Hepsinin gözlerinde iyi bir şeyler yapıyor olmanın ışığı vardı. Kimi yiyecek dağıtıyor, kimi Beşiktaş tarafından gelen kan ter içindeki insanların derdine çare olmaya çalışıyor, kimi de ellerinde torbalarla etrafa dağılan çöpleri topluyordu. 
Anladım ki en büyük fenalığı biz yapmışız kendimize. Bizi yalnız olduğumuza inandırmalarına izin vermişiz. Yalnız, çaresiz, güçsüz olduğumuzu düşünmüşüz. Onlar böyle istemişler. Biz de inanmışız. Düşsek kimsenin bizi yerden kaldırmayacağını söylemişler bize. Herkesin kendi derdine bakacağını vaaz etmişler. Fırsatçılığın en büyük erdem olduğunu yaymışlar. Önce gizliden gizliye, sonra açık açık. 
Bu halk koyundur, demişler. Bizde herkes önce kendini düşünür, demişler. Gemisini kurtaran kaptan demişler. Her koyun kendi bacağından asılır, demişler. 
Oysa şimdi Türkiye’nin herhangi bir yerinde herhangi bir mahalleye gidin, düştüğünüzde size elini uzatan insanlar göreceksiniz. Yalnız Taksim’de değil, Beylikdüzü’nden Bağdat Caddesi’ne kadar İstanbul’un her yerinde, Hatay’dan Edirne’ye Türkiye’nin bütün köşelerinde, insanların size yardım etmek için bir an bile düşünmediklerini göreceksiniz. 
Bizi düşmanlar arasında yaşadığımıza inandırdılar. Yalnız olduğumuzu düşünmemizi istediler. Bize yaptıkları en büyük kötülük budur. Bunu hiç unutmayalım. 
Bundan bir hafta önce twitter üzerinden bir mesaj geldi. Bir anne kızının yazdığı mektubu gözyaşları içinde okuduğunu söylüyordu. Nisan adındaki bu küçük kız arkadaşına yazdığı mektupta nasıl bir dünyayı özlediğini anlatıyordu. Onun dünyasında herkes dost, herkes arkadaştı. Gökkuşakları vardı. Güneş hep parlıyordu. İnsanlar mutluluk içinde yaşıyordu. 

Nisan’ın mektubunu okuduktan sonra annesi gibi ben de ağladım. Nisan’a güzel bir gelecek bırakamadığımızı düşündüğüm için. Birkaç sene sonra büyüyecek ve dünyanın kötülükten ibaret olduğunu görerek incinecek bütün Nisanlar için...
Şimdi yine ağlıyorum. Ama tamamen başka bir nedenle.  Çünkü ben yanıldım. Çünkü Nisan haklı çıktı. 
Onun için bu yazıyı Nisan’ın sözleriyle kapatmak istiyorum: “Kötülük diye bir şey yoktur, sihir diye bir şey vardır.”

 

Beşiktaş, sen bizim neyimizdin?

BirGün Pazar
26 Mayıs 2013

Beşiktaş’ın hayatımda ne kadar büyük bir yeri olduğunu daha önce de yazmıştım. Belki hatırlayanlar olacaktır.

Kahvedeki dev çınarın altında oturup ders çalıştığım, vapur iskelesinde heyecanla sevgilimi beklediğim ve parasız kaldığımda sokaklarında aylak aylak dolaştığım bu semti gönülden severim.

Ne zaman yürüyüşe çıksam, ayaklarım beni Beşiktaş’a götürür. Çünkü orada kendimi evimde hissederim. Esnafını tanırım, lokantalarını kahvelerini küçük dükkanlarını bir bir bilirim. Hatta Çarşı’ya girince o kadar rahatlarım ki, yürüyüşüm bile değişir. İstanbul’da yaşayan herkesin sırtına binen büyük şehir duygusuyla kasılmış omuzlarım gevşer, adımlarımı biraz daha güvenli, biraz daha rahat atmaya başlarım.

Geçen gün yine Beşiktaş’a gittim. Saatim geri kalıyordu. Onu saatçiye bırakacak ve sonra belki bir çay içip eve dönecektim. Elimde okumam gereken bir şeyler vardı. Hava güzel giderse, kahvede oturur azıcık çalışırım diye düşündüm.

Saatçiyi senelerdir tanırım. Beşiktaş’ın birçok küçük esnafından biri. Saatimi yağlayıp bana geri verdi. Suratından düşen bin parçaydı. Biraz soruşturunca anladım ki, dükkanı kapatmak zorunda kalacaklardı. Çünkü bir uluslararası şirket üzerinde oturdukları adayı tamamen satın almıştı. Sadece o dükkan değil daha bir çoğu kapanacak, onların yerine büyük bir kılık kıyafet mağazası açılacaktı. Aslında hemen herkesin bu bölgeyi boşalttığını, kendilerinin de bir kaç ay sonra çıkacaklarını söylediler.

Saatçiden iyice moralim bozulmuş bir şekilde çıktım. Diğer alışverişimi tamamladıktan sonra her zaman yaptığım gibi gidip Yedi Sekiz Hasanpaşa Fırını’ndan biraz acıbadem kurabiyesi aldım. Fırında sırada beklerken, burayı da yakında birileri ele geçirir mi acaba diye dertlendim.

Kurabiyelerim elimde dalgın dalgın yürürken, ayaklarım beni öğrenciliğimden beri gidip geldiğim Kamburun Bahçesi’ne götürdü. Otoparkın girişine doğru yaklaştığımda, bahçeye başka bir kapı daha açtıklarını gördüm. Pastanemsi bir giriş yapmışlar, kapısına da sarı boyalı saçları ve rakun modeli makyajı ile halkla ilişkiler kişisi olduğunu sandığım bir hanım koymuşlardı. Tam içeri girmeye hamle ediyordum ki, bu şahıs bana cıvıltılı bir sesle şöyle dedi: “Hoşgeldiniz! Size nasıl yardımcı olabilirim?”

Fakat o kadar şaşkındım ki, galiba artık pek yardım edilebilecek durumda değildim. Rüyadaymış gibiydim. Eskiden çay bahçesinin bulunduğu boşluğa doğru yürümeye başladım. Beni şık sandalyeler, havalı masalar, içi her yerde gördüğümüz sezar salataları ve rengârenk ‘cheese-cake’lerle dolu camekanlar karşıladı. Kahvenin müdavimi olan tanıdık yüzler ile her zaman kendilerine burada yer bulmuş öğrencilerin yerini bambaşka insanlar almıştı. Eski garsonlardan biriyle hüzünlü hüzünlü bakıştık.

Ağlamamak için dışarı çıktım. Gidip sahildeki banklardan birine oturup hırsla bütün kurabiyeleri yedim. Bize bu banklardan başka pek bir şey kalmamıştı. Onları da yakında özelleştirip güzelleştirler miydi acaba? Hepsinin yanına birer üniformalı dikerek, onları da halk sağlığı için uygun hale getirirler miydi? Çarşı’yı abad ettikten sonra buraya da sıra gelirdi elbet.

Ben Beşiktaş’ı çok seviyorum. Beşiktaş da giderse, bu şehirde gösterişsiz ve sakin bir hayat sürmek isteyen insanlara yer kalmayacağını düşünüyorum. Onun için bir kez de buradan Beşiktaşlılara ve bu semtle benim gibi bir gönül bağı taşıyanlara sormak istiyorum: Beşiktaş’ın yavaş yavaş yok edilmesine razı mı olacağız? Küçük küçük dükkanları, çay bahçeleri, lokantaları ve sokakları dolduran alçakgönüllü insanları ile bu güzel semti gözden çıkardık mı? Beşiktaş’a ruhunu veren o mütevazi hayatı korumak için bir şeyler yapmayacak mıyız?

Daha önceki Beşiktaş yazısını şunları yazarak bitirmiştim:
“Beşiktaş kalender bir semttir. Orada herkese yer vardır. Kimse kimseye yan bakmaz, afra tafra yapmaz. Travestiler başörtülü eczacıdan alışveriş eder. Muhafazakar lokantacı ekmeğini Kürt bakkaldan alır. Emekli ilkokul öğretmeni, köşede çiçek satan kıza okuma yazma öğretir. Yaşını başını almış esnaf, sen yoldan geçerken saygısından ayağa kalkar. Öğretmensin diye yapar bunu. Utanır yerin dibine girersin. Kamburun Bahçesi’nde garson, duble çayını şekersiz içtiğini bilir ve sormadan getirir. Yaşlı teyzeler sokakta kalmış çoluk çocuğu ve meczubu itinayla besler. Yaz gelince, herkes kapısının önüne su koyar ki, sokak köpekleri susuzluktan helak olmasın. Kimi esnaf zaten yaz kış dükkanın önünden kedi mamasını eksik etmez. Çocuklar, komşulara ya da bakkala bırakılmış anahtarı alıp girerler evlerine. Cüzdanını bir yerlerde unuttuysan, pastanedekiler cebine poğaça tıkıştırmakla kalmayıp bir de yol parası için borç vermeyi teklif eder. Filipinlisinden Afrikalısına kadar yetmiş iki milletin insanı sokaklarında dolaşır.”

Bu yazıyı, “Her yer Beşiktaş olsun!” diyerek bitirmişim. Beşiktaş’taki alçakgönüllü hayatın dünyaya ilham vereceğini ummuştum. Ama dünyanın gelip Beşiktaş’ı işgal edeceği hiç aklıma gelmemişti. Şimdi büyük mağazaları ve küçük hırslarıyla dünya kapımıza geldi. Hayır demezsek, bir gün bu semtten hatırlayabileceğimiz pek şey kalmayacak.

Şöyle mi diyeceğiz o zaman: “Beşiktaş, sen bizim neyimizdin?”

Not. Bu yazıyı Gezi Parkı direnişinin başlamasından birkaç gün önce umutsuzluk içinde yazmıştım. Olayların böyle gelişeceği aklıma gelmedi. Kimin gelirdi ki?

Monday, May 13, 2013

Görmek

BirGün Pazar
12 Mayıs 2013


Uruguaylı yazar Eduardo Galeano, Ateş Anıları Üçlemesi’nin son kitabı olan Rüzgarın Yüzyılı’nda, Amerikalı romancı James Baldwin ile ilgili bir hikâye anlatır:

Öğlen saatleridir ve James Baldwin bir arkadaşı ile birlikte Manhattan’ın caddelerinden birinde yürümektedir. Kırmızı ışıkta dururlar.

‘Bak,’ der arkadaşı kaldırımı göstererek.

Baldwin bakar. Hiçbir şey göremez.

‘Bak, bak!’

Bir daha bakar. Kaldırımda bulanık bir su birikintisinden başka hiçbir şey yoktur.

Arkadaşı israr eder. “Bak! Görüyor musun?”

O zaman Baldwin dikkatlice bakar ve bu sefer görür: Su birikintisinin üzerinde yayılmakta olan bir yağ lekesi vardır. Sonra hepsini birer birer görür. O yağ lekesinin ortasında beliren gökkuşağını, su birikintisinin biraz daha aşağısında hareket eden caddeyi, caddede yürüyen insanları: talihsizleri, delileri, büyücüleri, sürekli bir devinim içindeki dünyayı, dünyada yansıyan sayısız dünyalarla dolu akılalmaz bir dünyayı. Baldwin görür. Hayatında ilk kez görür.

Yazabilmek için öncelikle görmek gerekir. Hiç şüphe yoktur ki, Baldwin bu beceriden kendine düşen payı almıştır. Bütün iyi yazarlar gibi o da, dünyayı yepyeni bir ışık altında görmüş ve onu bize anlatacak cesareti kendinde bulmuştur.

Biz sıradan insanlar ise, çoğu kez o çamurlu su birikintisinin karanlığında yaşarız. Hayatı dinlemeye kalktığımızda duyduğumuz şey genellikle yoğun bir statik sesidir. Esas şey o tekdüze sesin altındadır. Fakat onu bir türlü duyamayız. Hayatımız bildik bir tempoda akar gider. Her gün aynı yollardan geçerek döneriz eve. Aynı otobüslere biner, aynı insanlara selam verir, aynı apartman dairesine gireriz. Aynı tavana bakarak uyuruz geceleri.

Bu durum günlerce, aylarca, hatta senelerce böyle devam edebilir. Ta ki algımızda bir delik açılana kadar. Böylece daha önce görmediğimiz şeyleri fark eder oluruz. Bu farkındalık için mutlaka kuvvetli bir duygu gerekmez. Çoğu kez hafifçe yer değiştirmek bile yeterlidir.

İşte o zaman, o bulanık suyun içinde bir yerlerde bambaşka bir hayat olduğunu fark ederiz. Parazitin arkasındaki sesi duyar gibi oluruz. Nesneler şekil değiştirir. Ya da bize öyle gelir. Belki sadece ışık farklı bir açıdan düşer üzerlerine. Ama sonuçta, bunun bir önemi yoktur. Önemli olan, daha önce görmediğimiz bir dünyaya bakıyor olduğumuzdur.

Geçenlerde, eve dönerken yine trafik sıkıştı. Otobüsün camına başımı dayayıp senelerdir teptiğim bu okul yolundan kim bilir kaç kez gidip geldiğimi düşündüm. Sonra da bu düşüncenin bu yoldan geçerken kim bilir kaç kez aklımdan geçtiğini. Ardından da bunu düşündüğümü kaç kez düşünmüş olabileceğimi. “Yaşlanıyorum,” dedim kendi kendime, “Yaşlı biri gibi listeler yapıyor, kayıt tutuyor, dünyanın envanterini çıkarmaya çalışıyorum.”

Trafik açılacak gibi görünmüyordu. Bunun üzerine, küçük bir oyun oynamaya karar verdim. Bir sonraki duraktaki detayları bir bir hatırlamaya çalıştım. Sonra onları zihnimde evirip çevirdim ve sokakta olmaları gereken köşelere yerleştirdim. Durağın arkasında küçük bir büfe var, köşede içerlek bir yerde kuaför, onun yanında renkli lambalar satan mağaza, karşıda da şu eski pastane. Bunun gibi bir şeyler işte.

Zaman geçmek bilmiyordu. Otobüs akşam trafiğinde adım adım ilerledi. Durağa yaklaştıkça her şeyi yerli yerinde bulacak mıyım diye meraklandım. Olduğum yerde kıpırdanmaya başladım.

Huzursuz bir şekilde sağa sola bakarken, şoförün yanındaki aynadan yansıyan görüntüler ilişti gözüme. Onların arasından bir kadını seçer gibi oldum. Saçlarını ensesinde üstünkörü toplayıvermiş, ellerini kucağındaki çantasının üzerinde birleştirmiş, gömleğinin bir yakası kazağından dışarı fırlamış orta yaşlı bir kadındı bu. “Hayat ona iyi davranmamış,” diye düşündüm önce, “Ne derbeder bir kadın!"


Başımı biraz daha çevirince, kadınla göz göze geldik. Aynadan bana bakan büyük yorgun gözleri tanıyınca nefesimi tuttum. Hayretle geri çekildim. Kadın da geri çekildi. Sonra ikimiz de durup yakamızı kazağımızın içine soktuk. Sanki bu her şeyi düzeltecekmiş gibi.

Hiçbir şeyi düzeltmedi.

Demek bu yorgun bakışlı kadın bendim. Ne zamandan beri, diye sordum kendi kendime. Bir cevap gelmedi.

Başımı cama dayadım. Pencereden dışarıya baktım. Durağa gelmeye daha çok vardı. Zaten artık ne fark ederdi ki? Ben göreceğimi görmüştüm. Derken statik yeniden başladı. Belki motorun sesiydi. Ya da şehrin uğultusu. “İki istasyon arasındayım,” diye düşündüm, “Radyodaki gibi.”

Sunday, May 05, 2013

Pembe çiçekli bir meyve ağacı...

28 Nisan 2013
BirGün Pazar



“Deniz Feneri” bence Virginia Woolf’un en dokunaklı romanıdır. Bu romanda Woolf, İngiliz dilinde yazılan en güzel metinlerden birini ortaya çıkarmakla kalmamış, yepyeni bir zaman algısı yaratarak annesinin ölümüyle birdenbire sona eren çocukluğunu da geri getirmek istemiştir.

Romanın ortalarında bir yerde, annesini örnek alarak yarattığı ve yoğun bir şefkatle sevdiği karakteri Mrs Ramsey’in ölümünü okuyucuya tek bir cümleyle haber verir:

“Mr. Ramsey, bir karanlık gece, koridorda tökezleyerek kollarını uzattı, ama Mrs Ramsey bir gece önce ansızın öldüğü için, uzatılmış oldukları halde, kolları boş kaldı.”

Bu sahne bana hep dokunmuştur. Woolf, eşlerden birinin ölümünü diğerinin duyduğu eksiklik hissi üzerinden anlatmayı tercih eder. Tek bir cümle ile ifade edilmiş olsa bile, Mr. Ramsey’in çektiği acıya kayıtsız kalmak mümkün değildir. Karısı olmadan ayakta bile duramayan, onun yokluğunda hayatı sonsuz bir tökezleme haline gelecek olan bir adamın resmidir bu. Oysa o ana kadar Mr. Ramsey’e sempati duymamızı gerektirecek bir durum yoktur. Sert, bencil ve hatta anlayışsız bir adama benzer daha çok. Ancak karısının ölümünden sonraki çaresizliğinde sevmeye başlayabiliriz onu. Acı çekerken gözümüzde daha evvel hiç olmadığı kadar insanlaşmıştır çünkü.

Ne zaman birbirine bağlı bir çift görsem, aklıma hep Mr. Ramsey’in koridorda karanlığı kucakladığı sahne gelir. Korkuyla ürperirim.

Herkes bilir ki, birine bağlanmak dünyanın en tehlikeli işidir. Sadece o kişiye hayatınızı açtığınız, en derin yaralarınızı gösterdiğiniz, ya da onun tarafından sevilmeye olduğu kadar incitilmeye de açık olduğunuz için değil.

Sevmek tehlikelidir, çünkü kaybetmeyi göze almak demektir.

Çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşım var. Ayrı şehirlerde yaşadığımız için istediğim sıklıkta göremiyorum onu. Oysa günde bir saat görsem, bir ay neşemi koruyabilirim. Öyle güzel bir insandır. Onunla vakit geçirdiğiniz zaman, nedenini bilmediğiniz bir mutlulukla dolar, eve döndüğünüzde şarkı falan söylemek istersiniz. Işığı bir süre yanınızda kalır, elinizi tutar ve sizi bırakmaz.

İşte o arkadaşım bu hafta büyük bir acı yaşadı. Uzun bir hastalığın ertesinde hayat arkadaşını kaybetti. Halbuki kısa bir süre önce telefonda konuşurken ne kadar umutlu olduğunu anlatmıştı. Bahçesinde açan şeftali ağacının fotoğraflarını çekip yollamıştı. Küçük pembe çiçekleri vardı ağacın.

Onu yeniden arama cesaretini bulduğumda şunu sordu bana: “Kitaplar böyle zamanlarda işe yarıyor mu? Onların bu acıya çare olacak gücü var mı?”

Buna verecek cevabım yoktu. Onunla birlikte ağlamaktan başka. Oturup ağladık biz de.

Arkadaşımın sesi günlerdir kulağımdan gitmiyor. Başka zaman olsa, karanlıkta tökezleyerek yürüyen ve boşluğa kollarını açan Mr. Ramsey’den bahsederdim. Ne var ki, onun için artık bunun hükmü yok. O kendi koridorunda kendi karanlığı ile baş etmeye çalışıyor şimdi. Keşke elini tutabilsem. Ama belli ki o koridorda tek başına yürünüyor.

Evet, edebiyat çok güçlü bir araçtır. Hayatı anlamayı kolaylaştırır. Kimi zaman acıları da hafifletebilir. Ama o bile gidenleri geri getiremez.

Halbuki Woolf, “Deniz Feneri”nde tam da bunu yapmaya çalışmıştır. Yazının gücünü kullanarak zamanı tersine çevirmeye ve bir ölüyü diriltmeye teşebbüs etmiştir. Annesinin imgesinde yarattığı Mrs Ramsey, sonsuz iyi niyeti ve içten gelen ışığı ile o kadar gerçektir ki, kız kardeşi Vanessa Bell, romanı okurken fenalaştığını söyleyecektir. Çünkü annelerinin ölümden döndüğü hissine kapılmış ve heyecanlanmıştır.

Bizim içinse, bütün dillerde yaratılmış en güzel ruhlu karakterlerden biridir Mrs. Ramsey. Küçük oğlu James’in söylediğine bakarsak, “pembe çiçekli bir meyve ağacı”na benzer. Sevgisini kimseden sakınmayan, herkesin birbirini anlamasını kolaylaştıran, uzlaştırıcı ve cömert bir kadındır. Duygularında sahici ve içtendir. Hayatta da edebiyatta da tamamen hakiki olan çok az insandan biridir.

Benim arkadaşım da öyledir. Pembe çiçekli bir meyve ağacı. Ağaçların meyve verdiği kadar kolaylıkla verir etrafına. Hiçbir duygusunu sakınmaz. Aynı doğallıkla sever ve acı çeker.

Soğuk bir rüzgar bütün çiçeklerini döktü şimdi. İnanıyorum ki, bir gün yeniden açacaktır. Kırık dalı koynunda. Hep koynunda.

Wednesday, April 17, 2013

İtaat

BirGün Pazar
14 Nisan 2013


Dün bir arkadaşımla oturuyorduk. Giderayak bir çocukluk hikayesi anlattı.  Bir seferinde yemek yerken üstünü başını iyice berbat etmiş. Galiba yağlı bir şeymiş yediği. Belki de çikolatalı pasta falan gibi şekerli bir şey. Sonuçta kollarına kadar yağa ya da şekere bulanmış halde bir komşu teyze tarafından yakalanmış. 
Teyze belli ki otoriter biriymiş. Benim arkadaşı bir köşeye dikmiş. Ellerini havaya kaldırmasını ve kendisi dönene kadar yerinden kıpırdamamasını söylemiş. Sonra gözlerine bakarak “Söz mü?” demiş ona. O da çaresiz kafasını sallamış.
Kadın çıkınca, bizimki elleri havada öylece kalakalmış. Oyalanmak için sağa sola bakınmış. Bir iki ayak değiştirmiş. Ama zaman geçmek bilmemiş. Teyze bir türlü geri dönmemiş. Belki birileriyle konuşmaya dalmış. Ya da başka bir işe girişmiş. O kadarını bilemiyoruz. Sonuçta mutfaktaki çocuğu unutup ortadan kaybolmuş.  
Arkadaşım bunu anlatırken, hâlâ o anın korkunçluğunu yaşar gibiydi. “Dışarıdan diğer çocukların sesleri geliyordu. Onlara katılmak için can atıyordum. Ama söz vermiştim. Yapacak bir şey yoktu. O kadar uzun süre bekledim ki, sonunda kollarım ağrımaya başladı. Ellerimi birazcık oynatırsam, ne olur diye düşünmeye başladım. Dünya yıkılır mıydı acaba?” 
Bunları dinlerken içim ezildi. İnsanı bir çocuğun çaresizliği kadar üzen başka hiçbir şey yoktur.
Arkadaşımın söylemek istediği bu değildi gerçi. Bu anıyı aslında kurallara riayet eden biri olduğunu söylemek için anlatıyordu. Oysa bence hikayenin ana fikri bu değildi. Bana kalırsa esas mesele, yukarıdaki soruyu sormuş olmasıydı. Yani hikayedeki çocuk aslında otoriteyi sorgulamaya başlamış biriydi. Bu hikayeyi itaat ederek ve bekleyerek bitirmiş olabilirdi. Fakat bir dahaki sefere köşede sessizce beklediğini hiç sanmıyorum.Yoksa şimdi tanıdığım insan haline gelemezdi. Çünkü arkadaşım, kurallara ne kadar saygı duysa da, haksızlık ya da kaba kuvvet karşısında sinecek biri değildi.
Birer birey olarak otorite ile kurduğumuz ilişkide temel kaide de budur bence. Bir toplum olarak hayatımızı sürdürebilmek için kurallara uymak gerekiyor olabilir. Ancak, her zaman aklımızda tutmamız gereken şey şudur ki, bir gün bütün o kuralları yeniden yazmak ihtiyacı doğabilir. Onun için demokratik bütün sistemler (ve de vicdanlı komşu teyzeler), bireylerden koşulsuz bir itaat beklemek yerine, onların içinde yaşayacakları dünya üzerinde söz hakkına sahip oldukları bir modeli tercih etmelidir. Kurallara uymak ile kayıtsız şartsız itaat ediyor olmak arasındaki fark da budur zaten. 
Bunlara dair kafa yorarken, arkadaşımla yaptığımız konuşmanın Emek Sineması eyleminin hemen ertesine rast gelmesinin garip bir tesadüf olduğunu fark ettim. 
Sinemanın hikayesi malum. Fakat hala duymamış birileri kaldıysa kısaca yeniden anlatalım. Emek Sineması’nın 2009 yılında kapatılmasından ve yıkımını içeren projenin kamuoyu ile paylaşılmasından bu yana bir dizi protesto eylemi yapıldı. Hepsi barışçıl birer gösteri olan bütün bu eylemlerde, sinemanın bir kültür mirası olduğu dile getirildi ve olduğu gibi korunması talep edildi. Buna cevap olarak iddia edilen ise şuydu: Emek Sineması yıkılmayacak, var olan haliyle yeni yapılacak alışveriş merkezinin üst katına ‘aynen’ taşınacaktı. 


Ancak, iki hafta önce sinemanın içine giren tanıkların çektiği fotoğraf ve videolarla sinemanın yıkılmaya başlandığı kayıt altına alındı. Bunun üzerine, bir grup sinemasever geçtiğimiz Pazar günü yeni bir yürüyüş düzenledi ve  İstanbul’un en eski ve görkemli salonu olan Emek Sineması’nın mevcut haliyle restore edilerek korunması gerektiğini barışçı yöntemlerle dile getirmek istedi. 
Sonrasını biliyorsunuz: Televizyonlara yansıyan görüntülerden de anlaşılacağı gibi, aralarında yerli yabancı sinemacıların da bulunduğu bu grup, polisin biber gazı ve tazyikli su içeren müdahalesi ile karşı karşıya kaldı. Dört kişi gözaltına alındı. Şehrin en kalabalık yeri olan İstiklal Caddesi birden savaş yerine döndü. Sinemalarını korumak üzere sokağa çıkan ve barışçı bir şekilde gösteri yapan yüzlerce insan, şehrin göbeğinde en akıl almaz biçimde polis şiddetine maruz kaldı.
Bu durumda şunu sormak gerekmez mi? Emek’i savunanlar hangi kuralı ihlal etmişlerdir de böyle bir muameleye maruz kalmışlardır? Yaptıkları, şehrin en önemli sinemalarından biri olan bir binanın yıkılmasını engellemeye çalışmaktır. En temel demokratik haklarını, yani “Hayır” deme seçeneğini, kullanmaktadırlar.
Fakat polis marifetiyle susturulduklarına bakılırsa, onlardan beklenen bu değildir. Peki o zaman, istenen nedir? Kamuoyunu “tamirat” hikayeleri ile oyalayan ve sonra sinemayı iş makinaları ile dümdüz eden bu zihniyetin karşısında ne yapmak gerekir? Bir köşede sessizce durup olan biteni izlemek mi?
Anlaşılan, birileri bizi şehrin bir köşesinde tek ayak üzerinde tutmak konusunda kararlıdır. Onlara cevabımız şudur:
Aslında bir kamu mülkü olan ve isminin de ima ettiği gibi bir “emekçi” sineması olarak belleklerimizde yer etmiş bu mekanın, kamunun fikri sorulmadan yıkılması kabul edilebilir bir şey değildir.
Emek yıkılırken, bir köşede ellerimizi kaldırıp “hiçbir şeye dokunmadan” duracağımızı düşünenlere, o yaşı çoktan geride bıraktığımızı hatırlatmanın zamanıdır. 

Not: “Emek Bizim” grubu,  14 Nisan Pazar günü saat 16.00’da, İstanbul Film Festivali’nin kapanış programının Emek Sineması önünde yapılacağını duyurdu. Bu Pazar orada görüşmek umuduyla.

Tutarsız Biri

BirGün Pazar
7 Nisan 2013


Önümüzdeki bir iki hafta boyunca bir grup öğrencim ile birlikle Dostoyevski’nin “Budala”sını okuyacağız. Bu konuda bayağı heyecanlıyım. Onun için, geçen hafta hummalı bir telaş içinde bir yandan romanı okumaya başladım, bir yandan da konuyla ilgili makaleleri toparlamaya çalıştım. Kimi zaten evde vardı, sorun olmadı. Ama bazıları için kütüphaneye gitmek gerekti. 
Bunlardan bir tanesini uzun uzun aradım. Birisi, makalenin bulunduğu kitabı almış ama aldığı yere koymak ya da iade raflarından birine bırakmak yerine, kafasına göre bir köşeye sokuşturmuştu. Sonunda bir tesadüf eseri bulup çıkardım onu. Ama çok zamanımı aldığı için canım sıkıldı. 
Söylene söylene kitabı alıp çıktım. Bir yere oturup romanla ilgili bölümü bulmaya çalıştım. Aradığım bölümü bulunca, sinirim iyice tepeme çıktı. Çünkü birisi hiç üşenmemiş satır satır bütün makalenin altını çizmişti. Makul yerleri çizse neyse. Kimi sayfalarda neredeyse işaretlenmemiş cümle bırakmamış, hatta bazı yerlerde hızını alamayıp satırların altını iki kere çizmişti. 

Ne biçim insanlarlar var, dedim kendi kendime. Belki fotokopi çektirip sınıfa yollarım diye düşündüğüm bölüme şöyle bir göz gezdirdim. Tamamen okunmaz hale gelmişti. Olayın tek iyi tarafı, hezeyanlar içindeki bu okuyucunun kitabı çizerken kurşun kalem kullanmış olmasıydı. Bir süre, iyi bir silgim olsaydı belki kitabı temizleyebilirdim diye düşünerek oyalandım. Ama sonra, bu projenin imkansızlığı ortaya çıktı. Rakibimi küçümsemekle hata ettiğimi anladım. Sayfalar ilerledikçe anlaşıldı ki, bu kitabı temizlemek için yalnızca iyi silgi değil on saat bıkmadan çalışabilecek şevkli ve pazulu kişiler gerekiyordu. 
Sonra garip bir şey oldu. Sayfalardan birinin kenarında küçük bir not gördüm. Dostoyevski karakterlerinden biriyle ilgili bir analizin yanına, yine kurşun kalemle şöyle yazılmıştı: “Tutarsız biri.”
Bu küçük nota hayretler içinde bakakaldım. Yazıyı tanımıştım. Benim el yazımdı. Senelerce önceki ve belki en ham haliyle. Benzetiyor muyum acaba, diye düşündüm önce. Ama “z”nin göbeğine attığım çizgiyi, “T”lerin birer harften ziyade “+” işaretine benzer halini tanımamak mümkün değildi. Kitabı yüzüme yaklaştırıp bir de yakından baktım. Hiç yanılma payı yoktu. Bu bendim.
Kendi gençliği ile sokakta karşılaşmış birinden pek farkım yoktu. Uzun uzun sayfaları çevirdim. Demek bu bölümü mahveden bendim! Belki başka izler de bırakmışımdır diye bütün kitabı gözden geçirdim. Bunun dışında bir şey bulamadım. Anlaşılan, o zaman da sadece “Budala” ile ilgili bölümü okumuştum. 
Yine de bu kitabı aldığıma, bu bölümü okuduğuma dair bir anı uyanmadı zihnimde. Yazının acemiliğine bakılırsa, öğrenciliğimin erken yıllarında olmalıydı. Belki de bölüme başladığım ilk sene. On dokuz yirmi yaşlarındaki “ben”in nasıl biri olduğunu hatırlamaya çalıştım. Aklıma pek bir şey gelmedi. Kitabın inatla çizilmiş sayfalarına bakarsanız, bildiğiniz vandaldı. Tutarlı vandal. Metin bize başka bir şey söylemiyordu.
Bariz bir küçümsemeyle yazılmış o küçük nota yeniden gözüm takıldı: “Tutarsız biri.” Bunu yazan kişiyle aramda bir bağ olup olmadığını anlamaya çalıştım. Fakat  bütün dünyadan  tutarlılık bekleyen bu şahısla kendi aramda bir ilgi kurmayı başaramadım. Bu kişi her an değiştiğimizi, dönüştüğümüzü ve bunun yaşamın en temel yasası olduğunu bilmiyor muydu? Asla kendisiyle örtüşemeyecek bir Dostoyevski karakterinden tutarlılık beklemenin abesle iştigal etmek olduğunun farkında değil miydi?  
Kütüphane kitaplarını karalayan, sayfaların kenarına ukalaca yorumlar yazan bu kızı tahammül edilmez bulduğuma karar verdim. Dünyayı anladığını sanması iyice sinirime dokunuyordu. O yaşta ve o berbat kurşun kalemle mi? 
Sonra düşündüm de, o benimle karşılaşsaydı ne olurdu acaba? Zamanın çizgisel ve geleceğe dönük akışında mümkün değildi bu belki. Ama ya mümkün olsaydı? 
Bütün hayatımı şöyle bir gözden geçirdim. Yeniden okumak istediğim bölümü ararken elimdeki kitabın sayfalarını çevirdiğim gibi. Hızlı hızlı. Çokça tereddüt, bir sürü hata, bir kısmı yarım bırakılan işler, bazı geri dönüşler ve hiç gidemeyişler. On dokuz yaşında kendinden beklediklerinin bir kısmını gerçekleştirememiş, diğer kısmını da zaten gülünç bulup çöpe atmış biri. Kim bilir kaç kez parçalanıp yeniden birleşmiş, her seferinde bambaşka bir insan olarak yoluna devam etmiş biri. 
Öteki ben’in bunlara aldırmayacağından eminim. Dudak bükerek sırtını döndüğünü görür gibi oluyorum. Belki de elinde kurşun kalemiyle çoktan yürüdü gitti. Ama köşeyi dönmeden kısaca durduysa eğer,  o da mutlaka  “Tutarsız biri,” demek içindi.

Monday, April 01, 2013

Düşünen Varlık

BirGün Pazar
31 Mart 2013


Şu aralar hep bir noktadan diğerine doğru hareket eder durumdayım. Bu dönem o kadar çok işim var ki, herhangi bir konuda sakin sakin oturup düşünecek zamanım olmuyor. Fakat neyse ki öğrenciler var. Onlar sayesinde her zaman zihnimi meşgul edecek bir şeyler çıkıyor.

Geçen gün yine derse doğru koşarken, iki öğrencinin arkamda konuştuğunu duydum.
Biri ötekine dedi ki: “İnsan düşünen varlık değildir, oğlum. Bu laf hep yanlış anlaşılıyor. Aslında insan düşünebilen varlıktır. Ama düşünür mü düşünmez mi, bu onun bileceği iş tabii.”

Bunun üzerine durup gülmeye başladım. Dönüp baktığımda çoktan bir köşeyi dönüp gözden kaybolmuşlardı. Yoksa bu genç filozofu da derse götürecektim. Çünkü benim sınıfın ihtiyacı olan tam da buydu.

Her sene, dünyayı yalnızca akıl üzerinden kavrayan bir felsefi gelenekle aylarca uğraştıktan sonra, sonunda sıra varoluşçulara geliyor ve öğrencilerle birlikte bambaşka bir dünyaya ışınlanıyoruz. İşte bu geçiş kısmı bayağı sancılı oluyor. O vakte kadar, düşünüyorum öyleyse varım, gökyüzündeki yıldızlarla içimdeki ahlaki kanunu bilsem bana yeter, yok efendim dünyaya akıl gözüyle bakarsam, dünya da bana akıl gözüyle bakar falan diye oyalanmışken, birden gündelik hayatımızın içindeki kararların ve seçimlerin yarattığı endişe ile yüz yüze buluyoruz kendimizi. Anlıyoruz ki, bütün o öğrendiklerimizin “şimdi” “burada” ve “ben” diye özetlenebilecek halimize pek bir faydası yok. Bu halle karşılaştırıldığında hepsi soyut genellemeler olarak kalıyorlar.

İşte o zaman, insanın aslında düşünen bir varlık olmanın da ötesinde “seçen bir varlık” olduğunu hatırlamak gerekiyor. Düşünmenin bile bu seçimin bir parçası olduğunu anladıkları zaman, öğrenciler bir dünya algısından bir diğerine geçmiş, varoluş meselesinin temelinde yatan o baş döndürücü özgürlük fikriyle yüz yüze gelmiş oluyorlar.

Mesele bundan ibaret değil elbette. Ama bir dünya algısından bir diğerine sıçramayı sağlayacak anahtar bu. Aklın hayatın içindeki halimizi açıklamaya yetmediği meselesi yani. Bunu anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. İstanbul trafiğinde bir saat geçirmeniz yeter. Sizce direksiyonun arkasında duran o kadar insan, bu kadar hatalı davranışı doğrusunun ne olduğunu bilmedikleri için mi yapıyor? Hiç sanmam. Bile bile kuralları ihlal edenlerin çoğunlukta olduğunu bile söyleyebiliriz. Hatta bu o kadar yaygın bir davranış ki, durumu önce ilan edip sonra arabasını ters istikamete sokan taksi şoförleri dernekleşseler yeridir.

O zaman, insanları böyle davranmaya sevkeden şey nedir? Hatalı sollama yapanları, çok iyi bildikleri bu kuralı ihlal etmeye iten nedir mesela? Üstelik canları pahasına. Aptallık deyip geçebilirsiniz elbette. Haklı da olursunuz. Ama bence bundan fazlasıdır. Sorsanız size farklı bir şey anlatacaklardır çünkü. Bir çoğu bu kuralın başkaları için konduğunu, ama kendisini bağlamadığını söyleyecektir. Çünkü başkaları körce itaat ederken, o özgür iradesini kullanıp o özel koşul için karar vermektedir. Seçme hakkını kullanarak kendisini genel ahlâktan (ya da bir kurallar bütününden) ayırmaktadır. Böylece farklılığının altını çizmekte ve anonim olmaktan kurtulmaktadır. O özel koşul için doğru bulduğu manevra hakkını kullanarak, kendine bir ayrıcalık atfetmektedir.

Bunu çok yanlış bir mecrada yapmaktadır. Orası ayrı. Fakat direksiyonun arkasında duran kişiyle bunu o anda tartışmak istemeyebilirsiniz.

Öyleyse, insanoğlunun “arada bir düşünen varlık” olduğunu söyleyen şu muzip çocuğun sesine kulak vermemiz gerekiyor. Evet, şakayla söylenmiş bir şey, komik de gerçekten. Ancak daha da önemlisi, doğru bir tespit bu. Düşünebiliyor olmamız doğru olanı seçeceğimiz anlamına gelmiyor. Seçebiliriz elbette. Ama genellikle bunun tersi oluyor.

Halbuki geleneksel Batı felsefesi, Plato’dan bu yana doğru ile yanlışı ayırt edecek akla sahip olduğumuz sürece, ahlâki olanı yapacağımızı varsayıyor. Öyle ya! Akla uygun olmayanı neden seçelim ki?

Ne var ki, seçim dediğimiz şey de tam burada yatıyor. Akla uygun olmayanı seçebilecek olmamızda yani. Yoksa gerçek bir seçimden söz etmemiz mümkün olmayacak çünkü. Her zaman akılcı davranan, her zaman doğru olanı yapan birinin, özgür iradesinden söz edebilir miyiz? Gerçekten bir seçim yaptığını söyleyebilir miyiz? Olsa olsa öngörülebilir bir hayat yaşadığını söyleyebiliriz. Her köşesi ve anı tahmin edilebilir bir hayat.

Oysa, herhangi bir insan için bunu söylemek bile mümkün değildir. Çünkü tanıdığınız insanlar arasından en sistemli, akılcı, metodik olanlar bile bir gün tamamen akıldışı bir şey yapacaktır. Elbette insanların en nihayetinde aptal olduklarını da varsayabiliriz. Ama bir an için böyle olmadıklarını düşünelim. Bir an için herkesin, özgür iradesi olan biri olduğunu kendine ispat etme arzusu içinde olacağını hayal edelim. O zaman, birer mekanik oyuncak gibi görünen bu kişilerin bile, bir gün tamamen saçma bir şey yaparak bizi şaşırtacaklarından emin olabiliriz.

Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”da söylediği gibi, insanın en önemli işi budur: “Çılgınca hayallerini, en beter aptallıklarını bırakmak istemez; çünkü bir piyano tuşu değil de insan olduğunu ispat etmek derdindedir.” Dostoyevski bununla, bizi belirleyen en temel meselenin akıldışı olanı seçebilecek olmamız olduğunu söyler. Yani kendini başta doğa kanunları olmak üzere bütün kurallardan (ve bu kurallara itaat eden kalabalıklardan) ayırmak arzusu, insan olmanın belirleyici koşuludur ona göre.

Düşünen varlık fena bir tanım değil elbette. Ama bence insan olmanın ne olduğunu gerçekten anlamak istiyorsak meseleye bir de bu taraftan bakmalıyız.

Kim bilir belki o zaman İstanbul trafiğini bile anlayabiliriz.

Ulysses: Dünyanın Romanı


BirGün Kitap
30 Mart 2013

Jacques Derrida, Ulysses’i değerlendirirken, Joyce’un romanının Batı düşüncesinin gelip dayandığı sınıra işaret ettiğini söyler. Derrida’ya göre, felsefede Hegel’in Fenomenoloji’si ne ise, edebiyatta da Ulysses odur: Yani insan deneyiminin tümünü tek bir solukta ifade etmeye yönelik “devasa bir teşebbüs”tür.
Bana kalırsa Derrida bunu söylerken, Ulysses’in saygıdeğer bir çabanın ürünü olduğuna işaret etmekle beraber, bu romanda delice bir şeyler olduğunu da ima ediyordu. Sonsuz çağrışımlar, sayısız gönderme ve anıştırmalar, akıllara zarar kelime oyunları ve dilsel cambazlıklarla dolu bu roman, gerçekten de aklı başında birinin (mesela Henry James’in) yazacağı türden bir kitap değildir.
Aslına bakarsanız Ulysses, insanın ancak çocukken sahip olacağı türden bir inadın ürünüymüş gibi gelir bana hep. Romanın tümünde, bir yeniyetmenin yalnızca dünyaya dair her şeyi kayda geçirme hevesi değil, günbegün uğraşarak oluşturduğu bu hayat ansiklopedisiyle duyduğu gurur da hissedilir. Futbolcu kartlarını, çocuk dergilerini, dünya atlasını, gazoz kapağı koleksiyonunu önümüze serer gibi davranır bazen, Joyce. Bütün o oyunculuğu ve mizah duygusu da bence bu çocuksu (“her dem taze” mi demeliyim?) heyecanından gelir. Her olasılığın peşinden koşar, her ayrıntıyı açıklamaya çalışır ve kimi zaman sonsuz gibi görünen listeler ve kataloglarla sabrımızı denemeye kalkar.
Elbette Ulysses bütün bunlardan ibaret değildir. Bir başka açıdan baktığımızda, müthiş incelikli, ölçülü ve yer yer neredeyse lirik bir metinle karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Ancak, Joyce’un romanında, dünyanın tümünü aynı anda anlamak ve bilmek isteyen açgözlü bir anlatıcının varlığı inkar edilemez. Bu anlatıcı, bizimle durmadan oynar ve metnin sınırlarını zorlar. Aslına bakılırsa, aklın sınırlarını da zorlar – ki herhâlde Derrida’nın da kastettiği budur.
Joyce’un romanında, dünyanın bütün tecrübesini bir bütün olarak ifade etme arzusuyla birlikte, bunu yapmanın olanaksızlığı da dile gelir. Dünya bunun için fazla büyük, fazla zengin ve fazla karmaşıktır. Onun için, bu çabanın yazıya dökülmesi bile romanı komik bir roman hâline getirmek için yeterlidir. Sonsuz bir arzuyla dünyayı yeniden ve yeniden kataloglayıp tanzim etmeye çalışan bir anlatıcı ile, kendini bir türlü ona teslim etmeyen dünyanın ilişkisi gülünçtür çünkü. Joyce bunu kazara değil, bilerek yapar gerçi. Bu çabanın altını çizerek onun olanaksızlığını bir kez daha göstermek ister bize.
Gerçekçiliğin ne olduğu sanatta her zaman tartışmalı bir meseledir. Picasso’nun bile kendisini gerçekçi bulduğu düşünülürse, son tahlilde buna karar vermek zordur hakikaten. Fakat edebiyatta bir akım olarak düşündüğümüzde, Joyce’un kendinden önce gelen gerçekçi yazarların çizdiği sınırlarla oynadığını, onlara yeni boyutlar kazandırdığını ve hayatın (ya da onun bir kısmının) bir çerçeve içine yerleştirilip temsil edilebileceğine inanan bu dünya görüşünü tiye aldığını, nesnesine tümüyle hakim olabileceğini iddia eden bu kontrolcü zihinle alttan alta dalga geçtiğini söylemek mümkündür.
Klasik romanın yazarı, akşam eve geldiğinde sürekli ışıkları söndüren bir baba gibidir. Bir takım odalarda ışık yanmasını gereksiz bulur çünkü. “Lütfen makul ol,” der size, “Mutfağın lambasının yanmasına gerçekten ihtiyaç var mı?” Gerekli olanı gereksiz olandan ayıran ve sadece o anda işini görecek malzemeyi kullanan bir anlatıcıdır bu. Düşünceler belli bir amaca yöneliktir, detaylar ise ancak bir resmi tamamladıkları sürece anlamlıdır. Oysa, Joyce bütün odalardaki bütün ışıkları yakmak ister. Bir düşünceyi bütün çağrışımlarına kadar takip etmeye niyet ettiği gibi, bir görüntüyü de bize aynı anda bütün perspektiflerden göstermeyi dener. (İtalyan roman kuramcısı Franco Moretti, çok doğru bir tespit yaparak, bunun dilde bir tür kübizme yol açtığını söyler.) Fakat bir nesneyi görebileceğimiz sonsuz sayıda bakış açısı vardır ve bunların hepsini aynı anda okuyucuya göstermek mümkün değildir. İşte Ulysses’de bunun yarattığı acıklı ve gülünç durumlar hep el eledir. Olaylar birbirine halkalanır, çağrışımlar sarmallar oluşturur, listeler ve kataloglar uzar gider. Ama anlatıcı değişik ses ve üslupları deneyerek yorulmak bilmeksizin sayfalarca devam eder.
Dolayısıyla, bu romanın bir tür deli işi olduğunu söylemek mümkündür. Joyce da çılgının tekidir zaten. Bence aynı yargı, kitabın çevirmenleri için de geçerlidir. Akıllı adam gidip Ulysses’i çevirmeye kalkmaz. Kendine boyutları da içeriği de daha az talepkâr olan başka bir metin bulur, oturup onunla uğraşır. Edebiyat âleminde pek söylenmeyen ama bilinen bir gerçektir bu.
Fakat bu mesaj herkese ulaşmamış olsa gerek ki, geçenlerde Joyce’un romanı Türkçede bir kez daha basıldı. İlk kitap, Yapı Kredi Yayınları’ndan Nevzat Erkmen’in çevirisiyle çıkmıştı. Yeni çeviri ise Armağan Ekici’nin elinden çıkmış ve Norgunk Yayınları tarafından basılmış. Her iki çevirmeni de tebrik etmek gerekiyor bu kadar meşakkatli bir işe soyundukları için. Nevzat Erkmen’in çevirisini daha önce almış ve okumuştum. Onun yaklaşımını çok sağlam ama bir o kadar da akademik bulduğumu hatırlıyorum. Armağan Ekici’nin çevirisi ise daha akıcı ve eğlenceli göründü bana. Belki de bu nedenle biraz daha kolay ısındım yeni çeviriye.
Halbuki başında hemen okuyamadım yeni Ulysses’i. Arada bir karıştırmakla yetindim. Önce şüpheyle, ardından gitgide artan bir ilgiyle. Sonra geçen gün bir de baktım ki, romanı gerçekten okuyorum. Hem de Türkçesinden. Üstelik kafamda birtakım eşleştirmeler yapmak zorunda kalmadan, “bu kitabın İngilizcesini biliyorum da, o sayede anlıyorum olup biteni” diye düşünmeden.

Armağan Ekici dikkatli ve özenli bir çevirmen. Bunlar çeviri için gereklidir elbette. Ama Ulysses gibi bir romanı çevirmek için yeterli değildir. Bundan çok daha fazlası lazımdır. Ne mutlu ki, Ekici bu romanı çevirmek için gereken hayal gücüne de sahip. Yeni sözcükler icat etmek, dille karmaşık oyunlara girmek, belli ki hoşlandığı şeyler arasında. Yeni yetme bir oğlan çocuğunun dünyaya duyduğu merak demiştik, Ekici’de bundan da gani gani var bence. Tek bir ayrıntı için on iki tane ansiklopedi karıştıracak, hatta bütün gününü kütüphanede geçirecek birine benziyor. Joyce’a Ulysses’i yazdıran heyecandan olduğu kadar sebattan da payını almış yani.
Onun için, başka çevirmenlerin elinde dağılıp dökülebilecek “Sirenler,” “Circe” ve “Ithaca” gibi kimi zor bölümler, Armağan Ekici’nin çevirisinde orijinal metne yakın bir doğallıkta akıp gidiyor, rahatça okunuyor.
Rahatça diyorsam da, bu sizi yanıltmasın. Ulysses, çevirmene olduğu kadar okuyucusuna da meydan okuyan bir romandır. Okurken kimi zaman sizi yoracak, bezdirecek ve hatta kızdıracaktır. Ama onun için harcadığınız bütün emeklere değecektir. Zor bir sevgili gibi, eğer kaprislerini çekebilirseniz, sizi daha önce hiç karşılaşmadığınız yoğunlukta bir aşkla ödüllendirecektir.
Norgunk Yayınları’ndan Armağan Ekici çevirisi ile çıkan Ulysses’in Türkçede yeniden basılmasının, başta James Joyce hayranları olmak üzere bütün edebiyat-severler için büyük bir haber olduğunu söylemeye gerek yok. Yazarın daha önce Türkçeye aktarılmış kitaplarını, Dublinliler’i ya da Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ni, okumuş ve beğenmiş olanlar için artık yeni bir maceranın kapıları açılıyor.
Ulysses, bütün ihtişamı ve eğlencesi ile, onları bekliyor.

ULYSSES, James Joyce, Çev. Armağan Ekici, Norgunk Yayınları, 2012.