Showing posts with label Julio Cortazar. Show all posts
Showing posts with label Julio Cortazar. Show all posts

Monday, November 05, 2012

Ele Geçirilen Şehir

BirGün
4 Kasım 2012

Julio Cortazar’ın “Ele Geçirilen Ev” (Casa Tomada) adlı hikayesi, yüzyılın ortalarında Buenos Aires yakınlarında büyük ve köhne bir evde geçer. Artık orta yaşlara gelmiş iki kardeşin yaşadığı bu evde hayat huzurlu bir şekilde devam etmektedir. Nişanlısını kaybettiği için sessizleşmiş ve içine kapanmış olan anlatıcı ile onun hiç evlenmemiş kız kardeşi, dışarıdaki dünyanın hoyratlığından kaçmış gibi görünürler. Ailelerinden kalan bu eski evde, gündelik rutinleri içinde yaşamaktadırlar.

Cortazar, onların bu sakin hayatını inandırıcı bir şekilde anlatır. Koltuğunda çayını yudumlayarak pul koleksiyonunu gözden geçiren anlatıcıyı ve onun yanı başında ördüğü kazakları söküp söküp yeniden ören kardeşini hemen gözümüzün önüne getirebiliriz. Ancak bir müddet sonra, Cortazar öykülerinde genellikle olduğu gibi, hikayenin huzurlu atmosferi dağılır. Çünkü bir gün çay koymak için mutfağa giden anlatıcı, evin arka tarafından,  kütüphaneden mi yoksa yemek odasından mı geldiğini seçemediği garip sesler duyar.

“Ses, sanki bir sandalyenin halıya devrilmesi ya da sesi kısılmış bir konuşmanın cızırtısı gibi boğuk ve belirsizdi. Aynı anda ya da bir saniye sonra, sesin bu iki odanın baktığı koridorun ucundan kapıya doğru yaklaştığını duydum. Çok geç olmadan kendimi kapının arkasına attım ve vücudumla destekleyerek bir itişte kapıyı kapattım. Neyse ki, anahtar bizim tarafımızdaydı ve daha fazla güvenlik için kapıda bir de sürgü vardı. Mutfağa gittim ve çayı ısıttım.”

Elinde çayla oturma odasına döndüğünde, “Arka tarafı ele geçirdiler,” diye fısıldar her zamanki gibi bir şeyler örmekte olan kardeşine. Irene bu habere şaşırmış görünmez: “O zaman bu tarafta yaşayacağız,” der ağabeyine.

Böylece evin ön kısmında yaşamaya başlarlar. Fakat bundan sonra öykünün yönü tamamen değişir. Kuşaklar boyu aynı ailenin yaşadığı bu gösterişli evin son sakinleri, gitgide kontrolü kaybeder. “Onlar” – yani ötekiler – evi yavaş yavaş ele geçirmektedir. Önce arka taraf, sonra mutfak, ardından yatak odaları. Birer birer bütün mekanları işgal eder ve kardeşleri oturma odasına sığınmaya mahkum ederler.

Öykünün sonunda, anlatıcı bize kendi yaşadıkları bölümün de ele geçirildiği söyler. “Onlar” bir anlık boşluklarından faydalanmış ve oturma odasını da alıvermişlerdir. Böylece, iki kardeş kendilerini sokakta bulurlar. Sahip oldukları her şey evde kalmıştır. Pul koleksiyonunu, örgü sepetini, Fransız edebiyatının nadide örneklerinden oluşan kitap koleksiyonunu, hepsini geride bırakmışlardır. Hiçbir şeyleri yoktur artık. En son sokakta birbirlerine yaslanmış ağlarken görürüz onları. İki öksüz çocuk gibi.

Geçenlerde bir arkadaşım, İstanbul’da hayatımızın bu Cortazar öyküsü tadında ilerlediğini söyledi. Neyi kastettiğini sormam gerekmedi. Uzun süredir ben de aynı şeyi düşünüyorum.

İstanbul’un yavaş yavaş parsellendiği, tanıdığımız bildiğimiz her sokağın değiştirilip dönüştürüldüğü, binaların ve kurumların sessizce ele geçirildiği bu kentte başka türlü hissetmemiz beklenebilir mi?

Hangi birinden bahsedeyim? Emek Sineması’ndan mı, Haydarpaşa ile ilgili planlardan mı, Radyo Evi’nin ele geçirilmesinden mi? Yoksa başta bölgede yaşayanlardan gelen tepkilere rağmen birkaç gün önce Taksim Projesi’ni gerçekleştirmek üzere Zambak Sokak’a sessizce vurulan kazmadan mı?

Sadece bu hafta içinde olanları yazsam bile galiba bu köşenin sınırlarını aşacağım. Ama, bardağı taşıran bir son damla var ki, onun sözünü etmeden bitirmek istemiyorum. Yakında Fatih Ormanı’nın tam ortasına 320.000 m2lik bir beton kütle yerleştirilecek. Bunun adı “Maslak 1453”. Bu projenin arkasında, her taşın altından çıkan Ağaoglu Holding var.

Proje gerçekleşirse, bu kentin dokusundan, kültüründen, yeşil alanlarından bir köşeyi daha kaybetmiş olacağız. İçinde yaşadığımız şehir yaşlı bir şehirdir. Onun küstahça talan edilmesine göz yummuş olacağız.

Cortazar, hikayesini kurarken “onlar”ın kimliğine dair bir şey söylemez bize. Ama İstanbul’dakilere dair bir fikrimiz var. Şehrimizi TOKİ’lerle, çirkin sitelerle, alışveriş merkezleriyle dolduranların kim olduğunu biliyoruz. “Kentsel Dönüşüm” adı altında semtleri mütenalaştırıp insanları evlerinden eden, tarihsel dokusuyla dünyanın en önemli kentlerinden biri olan İstanbul’un silüetini gökdelenlerle kirleten, devlete ait her eski binayı lüks otel haline getirmeye çalışan bu zihniyeti tanıyoruz.

“Onlar” şehrimizi yavaş yavaş ele geçiriyorlar. Aynı hikayedeki gibi. Arka tarafı çoktan aldılar. Yakında mutfağa dalacaklar. Oturma odasına girmeleri ise an meselesi.

Kabusumuz gerçek oluyor. Bilmem farkında mısınız? 

Not. Yeşilist'in bu konudaki imza kampanyası için:  http://www.yesilist.com/-stanbul-uyan-kabusun-gercek-oluyor--cms


Sunday, June 27, 2010

ÇAY TEPSİLERİ, FİNCANLAR VE BİR EV KAZASI OLARAK JULİO CORTáZAR


BirGün
27 Haziran 2010

İnsanları sevdikleri Latin Amerikalı yazara göre kişilik analizine tâbi tutmak mümkündür. Márquezciler maceracı, Borgesciler felsefeye yatkın, Fuentesciler romantik, Amadocular sosyal meseleler konusunda hassas, Cortázar’ı tercih edenler de biraz nevrotiktir.

Ben bütün bu yazarlara yer yer yakınlık duysam da, bir tanesini seçmem gerekirse hiç düşünmeden Cortázar’ı alırım. Arjantinli yazar Julio Cortázar, incelikli mizah duygusu ve okuyucuyu her seferinde şaşırtma becerisiyle beni hep heyecanlandırmıştır. Bir Cortázar öyküsünde hiçbir şey beklediğiniz gibi gitmez. Hiçbir şey yerli yerinde değildir. Ve her an her şey olabilir.

Evler özellikle tehlikeli mekânlardır. Şöminenin önündeki koltuğunuza yayılmış rahatça kitabınızı okurken, tamamen kurgusal bir karakter tarafından sırtınızdan bıçaklanabilirsiniz. Görünmeyen yaratıklar evinizin odalarını birer birer işgal edip sizi sokakta bırakabilir. Ya da ailenizin diğer fertlerinin yanı sıra salonunuzda serbestçe dolaşan bir kaplanla yaşamak zorunda kalabilirsiniz.

Başkalarının evlerine misafir olduğumda, bazen kendimi bir Cortázar öyküsünde gibi hissederim. Hani bazı insanlar vardır, gittikleri eve hemen uyum sağlar, mutfağa girip çay falan yapmaya başlarlar. Ya da sofrayı toplamak gerektiğinde neyin nereye konacağını bilir, hiç yabancılık çekmeden tabak çanağı istif eder kaldırırlar.

İşte ben o insanlardan değilim.

Gittiğim her evde uzaydan gelmiş gibi bir kenarda dururum. Sakar olduğum için bir şeyi kırıp dökmekten zaten hep korkarım. Ama hepsi bu da değildir. Evin düzenini bozmaktan çok çekinirim. Kutsal bir mekânda yersiz davranışlarda bulunmaktan endişe etmeye benzer bu his. Kazara ev sahibine yardım etmeye falan kalkışırsam sonu hep hüsranla sonuçlanır. Neyi tutsam elime yapışır. Elimdekileri her zaman götürüp en yanlış yere koyarım. Ya da biri beni bu durumdan kurtarana kadar, elimdeki üç beş fincanla çaresiz bir şekilde ortalıkta dolanıp dururum. Yanlış bir şey yapma korkusu beni neredeyse felce uğratır. Ev ne kadar düzenli ise, bu his de o kadar kuvvetli olur.

Böyle zamanlarda, aklıma hep Cortázar’ın “Paris’teki Genç bir Hanıma Mektup” adlı hikâyesi gelir. Öykünün anlatıcısı, bir süre Paris’te kalacağı için evini kendisine bırakan arkadaşı Andrea’ya o gittikten sonra olanları anlatan bir mektup yazmaktadır. O da eve gelir gelmez benimki gibi bir korkuya tutulmuştur. Bir mabede izinsiz girmiş gibi hissetmektedir: “Bir kadının kendi zarif apartman dairesine getirdiği o tumturaklı düzenin karşısında olmak, ama yine de varlığının her zerresiyle o düzene kayıtsız şartsız boyun eğerek onu kabul etmek ne kadar da zordur...”

Bu endişeyle, evdeki tek bir şeyi bile yerinden oynatmamaya karar verir, çünkü böyle yaparsa dünyanın düzeni bozacağına dair bir hisse kapılmıştır. Kitaplarını yerleştirmek için masanın üzerindeki bir tepsiyi azıcık kıpırdatmayı aklından geçirmekle beraber, bunun olanaksızlığını hemen idrak eder: “O tepsiyi yerinden oynatmak evdeki tüm ilişkilerin, bir eşyayla ötekinin, her bir eşyanın ruhuyla evde olmayan sahibelerinin ruhu arasındaki bağın gidişatını değiştirir...”

Oysa felaket kapıdadır. Öykünün bu kısmında bile, yazar alttan alta olabilecekleri hissettirir bize. Bizi tam olarak neyin beklediğini kestiremeyiz ama bu düzenin böyle devam etmesinin olanaksız olduğunu biliriz. Cortázar bu noktada, her zamanki çılgınca hamlelerinden birini yapar ve öyküye akılalmaz bir ayrıntı ekler. Sonunda tamamen tahrip olmuş bir evle başbaşa bırakır anlatıcıyı. Böylece, mizahi bir tonda açılan öykü, dokunaklı bir şekilde sona erer.

Cortázar, bu öyküde yalnızca başka birinin mekânında tedirgin olan bir karakterin hikâyesini anlatmaz. Bir yandan da, dünyaya yerleşemeyen, dünyayı kendinin kılamayan, orada bir ev bulamayan birinin öyküsünü yazar.

Andrea’nin dünyevîliği ile ona mektup yazan anlatıcının evsizliği karşı karşıya konduğunda, kendimizi bütün umudu ve çabasına karşın o düzeni tutamayan anlatıcının yanında buluruz.

Ve anlarız ki, hepimizin hali budur aslında. Dünya evimiz değildir. Ne kadar yerleşmek istesek de, hep biraz yabancı kalırız.