Showing posts with label Odysseia. Show all posts
Showing posts with label Odysseia. Show all posts

Monday, January 23, 2012

Hiç Kimse



BirGün
22 Ocak 2012

Homeros’un Odysseia destanında tek gözlü devler olan Kikloplarla ilgili bir bir bölüm vardır.

Odysseus devlerin mağarasına girdiğinde onu yakalayan tek gözlü canavarlardan birine isminin “Hiç Kimse” olduğunu söyler. Sonra hikayenin en heyecanlı yerinde, Odysseus mağaradan kaçabilmek için devin gözüne bir kazık sapladığında, canavar acıyla bağırır ve arkadaşlarını uyandırır. Fakat kendisine saldıranın kim olduğu sorulduğunda, “Hiç kimse” diye cevap verdiği için, arkadaşları ona sırtlarını dönerler.

Kurnaz Odysseus böylece bir beladan daha sıyrılmış olur. Kimbilir kaçıncı kez.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesine ilişkin davaya dair kararını geçen hafta verdi. Sanıklardan Erhan Tuncel, ''Hrant Dink'i tasarlayarak öldürmek'' suçundan beraat ederken, Yasin Hayal müebbet hapse mahkum edildi. Ogün Samast ise aynı suçtan ağır ceza almıştı.

İlginç olan şu ki, mahkeme "Dink suikasti davası"nda yargılanan sanıklardan hiç birini "örgüt üyeliği"nden suçlu bulmadı. Anlaşılan bütün bu adamların Hrant Dink ile şahsi bir meseleleri vardı. Keyfekeder bir suç işleyelim demişler, kendilerini İstanbul’da bulmuşlardı.

Bu davanın başından beri, yani beş senedir, devletin bize anlattığı hikaye hiç değişmedi. Hep aynı şeyi temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyor. Oysa, Dink ailesinin avukatı Fethiye Çetin’in davadan sonra basına söylediği gibi, bu dava devletin kendisi ile hesaplaşması için bulunmaz bir fırsattı. “Devletin siyasi cinayetler geleneği devam ediyor. Bunu bir kez daha tescil ettiler. Bu devletin katil, halkını bombalayan, imhacı, suikastçı, kundakçı gibi sıfatlarla yan yana anılmasından çok rahatsız olanlar devleti bundan arındırmak için hiçbir çaba sarf etmediler. Fırsatı da ellerinin tersiyle ittiler. Bu gelenekten arınmak, yüzleşmek, cinayetlere asla diyebilmek için bu dava eşsiz bir fırsattı. Ama onlar kullanmak istemediler.”

Gariptir, değişik kurumları ve kimi karanlık mekanizmaları ile aslında gayet karmaşık bir yapı olan devlet, bazen bir halk hikayesinin yalınlığında işleyebiliyor. Odysseus’un Kikloplarla olan hikayesindeki gibi kurnazca bir hamleyle, kamuoyunun gözünde kendini aklamaya kalkabiliyor.

Türkiye’de kamuoyu da tek gözlü bir deve benzer. Güçlü ama kontrolsüzdür. Neredeyse her zaman kolayca yönlendirilebilir. Yalnızca tek bir yöne bakan, tek bir bakış açısını tanıyan yarı-kör bir canavardır aslında. Solur gibi adam yemiştir bunca yıldır. Baktığı yere rast gelmediği için nice adaletsizliğe göz yummuş, sırtını dönüp uyumuştur.

Hrant Dink davasında da hesaplanan buydu. Öncelikle alan belirleniyor, isim konuyordu. Cinayetin işlenmesinden bir kaç gün sonra, daha olayın sıcaklığı bile dağılmadan, devletin yetkili ağızlarından duyduğumuz ilk açıklamanın bunun örgütlü bir suç olmadığı yolunda olması bundandı. Yani devletin kurumlarından biri, olayın gidişatını tayin ediyor ve Dink cinayetinin bundan sonra hangi çerçevede tanımlanacağının işaretini veriyordu.

Onlara göre, Agos gazetesinin başyazarı ve bu ülkenin sayılı aydınlarından biri olan Dink, üç beş kendini bilmez tarafından öldürülmüştü.

Yani daha en başından katilin adını koydular. Hiç kimse.

Sonrası kolaydı zaten. Kanıtlar kimi işaret etse, ipuçları onları nereye götürse, artık cevapları hazırdı. Cinayeti işleyen belliydi. Hiç kimse.

En büyük zaafı tek gözü olan ve zaten gördüğünü tanımakta zorlanan kamuoyunu tamamen kör etmeye çalıştılar. Bağıranların sesini diğerleri duymasın istediler. Duysalar bile zaten sırtlarını dönüp gideceklerdi. “Hiç kimse” için kıllarını kıpırdatmalarına gerek yoktu. Bunu söyleyip işten sıyrılabileceklerini düşündüler.

Ama öyle olmadı. Kamuoyu bu sefer bu numarayı yutmadı. Hrant’ın arkadaşları meydanlarda toplandılar. Dev bir kalabalık olup sokakları doldurdular. Her şeyin farkındaydılar. Çünkü “tek gözlü” değillerdi. Kör hiç değillerdi.

Katilin yüzünü görmüşlerdi. Ve bunu hiç unutmadılar.

Monday, July 12, 2010

Sirenlerin Sessizliği


BirGün

11 Temmuz 2010

Odysseia’yı İlyada’dan daha çok severim. Çünkü İlyada bir olayı naklederken, Odysseia bir kişinin hikâyesini anlatır. Bu haliyle, bir destandan çok bir romana benzer. Daha tanıdık, daha anlaşılır gelir bana.

Homeros, İlyada'nın devamı olan bu destanı yazarken, tek bir karakterin yolculuğunda tüm insanlığın dünya üzerindeki macerasını anlatmak ister gibidir. Öykü, Odysseus'un Truva'nın düşüşünden sonra vatanı İthaka'ya dönmek üzere yola çıkışıyla açılır. On yıl süren savaştan sonra denize açılan Odysseus yolda da bir on yıl daha geçirecek ve kendisini bekleyen sadık karısı Penelope’ye ancak yirmi yıl sonra kavuşabilecektir. Odysseia, bu maceralı yolculuğun hikâyesidir.

Odysseus yolda bütün engelleri aşar, bir sürü zorluktan geçer. Lestrygon adı verilen dev yamyamlardan tutun da, büyücü Kirke’ye kadar bir çok tehlikeyi bertaraf eder. Hatta İthaka'ye nasıl varabileceğini kahin Teiresias'a sormak için Hades’e gittiğinde ‘gölgeler ülkesi’ diye anlatılan ölümden geri dönmeyi bile başarır.

Yine de benim en çok hoşlandığım epizot, Odysseus’un Sirenlerin baştan çıkarıcı şarkılarından korunmak için kendisini geminin direğine sımsıkı bağladığı bölümdür. Burada onun kendine duyduğu inançtan her seferinde etkilenirim. Bir kulaç zincirle bu güçlü düşmanı yenebileceğine bütün kalbiyle inanır Odysseus. Oysa Sirenler, bu meşakkatli yolculuğun belki de en zor noktasıdır. Hiç ölümlünün taşıyamayacağı bir sırrın şarkısını söylerler. Varoluşun hikayesidir anlattıkları.

Kafka da bundan etkilenmiş olmalı ki, Odysseia’daki bu bölüme dair bir küçük hikaye yazar. ‘Sirenlerin Sessizliği’ adlı bu hikayede, Odysseus bu doğaüstü yaratıkların gücünü bilir ve onların her şeyin içine işleyebilen şarkılarına direnebilmek için kendini teknenin direğine zincirlemekle kalmaz, kulaklarını da bir avuç balmumu ile tıkar.

Oysa sirenlerin şarkılardan çok daha ölümcül bir silahları vardır, o da sessizlikleridir.
İnsan birinin şarkılarından kurtulabilir, der gibidir Kafka, ama ya sessizliğinden? Odysseus yanlarından geçip giderken, sirenler şarkı söylemezler. Odysseus ise kulaklarında bir avuç balmumu ile geçer gider onların yanından; sirenlerin sessizliğini işitmez: “Onların şarkı söylediklerini ancak bunu kendisinin işitmediğini sandı. Bir an için çıkıp inen gırtlaklarını, şişip duran göğüslerini, yaşla dolmuş gözlerini, yarı açık dudaklarını gördü; ve bütün bunların, çevresinde yankılanıp sönen ve işitmediği nağmelerin eşlikçileri olduğunu düşündü.”

Eğer Sirenlerin bilinçleri olsaydı, der Kafka, o anda yok olup giderlerdi. Anlarız ki, ölümlü olsalardı bunun anısı ile yaşayamazlardı. Sessizliklerinin duyulmamış olduğunun bilgisini taşıyamazlardı. Ama Sirenlerin hatıraları, duyguları, düşünceleri, benlikleri yoktur. Onun için Odysseus’un sağırlığı onları yok etmez. Saçlarını rüzgara verip kayalara döner ve yeni bir yolcu boy gösterene kadar beklerler.

Oysa insanlar ne ölümsüz ne de hafızasızdır. Bir bilinçle lanetlenmiştir onlar. Varlıklarının bir başkası tarafından tanınmasına ihtiyaç duyarlar. Seslerinin duyulmasını isterler.

Biri sessizliğinize kulak tıkadığında bunun için acı çekersiniz. Neden sustuğunuz önemli değildir. Belki yalnızca sessizlikle başa çıkılabilecek bir durumda kalmışsınızdır. Ya da Odysseus gibi balmumu ve zincirlerinden başka hiçbir şey düşünmeyen biri çıkmıştır karşınıza ve onun kendinden bu kadar memnun olduğunu görünce şarkı söylemeyi unutuvermişsinizdir. Belki de söylenebilecek bir şey kalmamıştır da ondan susuyorsunuzdur. Sonuçta ne kadar yaman bir şarkıcı olursanız olun, sessizlikte karar kılmışsınızdır.

Sessizliğin gücü ise yalnızca duyabilenlere işler. Sağırlar için şarkınız gibi sessizliğinizin de bir anlamı yoktur.

Kafka’nın dünyasında, Odysseus’un hikayesinin böyle bir hâl almasına şaşırmayız. Anlamın ve iletişimin mümkün olmadığı sessiz bir dünyadır bu. Sözün kendisi gibi yokluğu da bir mesaj olarak yerine ulaşmaz, alıcısını bulmaz.

Yine de öyküyü, tam kendisinden beklenecek şekilde, garip bir dönemece sokarak bitirir Kafka. Derler ki, diye devam eder, Odysseus “öylesine kurnaz, öylesine tilkinin biriydi ki, yazgı tanrıçası bile zırhını delemedi. Hani insan anlayışının ötesinde ama, belki de o, Sirenlerin sessiz olduğunu gerçekten farketti ve yukarıda anlatılan numarayı hem onlara hem de tanrılara karşı bir çeşit kalkan olarak kullandı.”

Kim bilir, belki de hikâyenin aslı budur.