Showing posts with label john steinbeck. Show all posts
Showing posts with label john steinbeck. Show all posts

Thursday, January 10, 2013

Fareler ve İnsanlar

BirGün
6 Ocak 2013




Bundan on beş yıl kadar önce, bahar döneminde, İstanbul’da bir lisede öğretmenlik yaptım. Geçici bir işti bu. İngilizce edebiyat dersini veren hoca hastalanmış, sınıf da bir dönem için öğretmensiz kalmıştı.

Öğrenciler için de benim için de zor bir süreçti. Onlar bir üniversite hocasının getirdiği serbestiye alışık değillerdi. Ben de tahtaya bir şeyler yazmak için sırtımı döndüğümde, arkamda fırtınalı bir okyanus gibi dalgalanan bir sınıfa dayanamıyordum.

Üstelik bir de sınıf öğretmeni olmuştum. Arada bir ders dışı kimi faaliyetlere de katılmak zorundaydım. Bir keresinde, bana verilen talimat üzerine, sınıfı tiyatroya götürdüm. On beş yaşında otuz kadar çocuk. Koltuklara bir bir yerleştirdim onları. Hepsi yerine oturduğunda derin bir nefes aldığımı hatırlıyorum. Fakat bir başka görevim olduğu için oyunu onlarla birlikte izleyemedim. Telaş içinde çıktım ve nefes nefese otobüse atladım. Yola çıktığımda bir de ne göreyim! Bütün sınıf caddenin bir tarafına dizilmiş bana el sallıyordu. Tiyatrodan kaçacak kadar hayta, ama beni yolcu edecek kadar da naziktiler.

İşte ben bu çocuklarla, dönemin ikinci yarısında “Fareler ve İnsanlar”ı okumak durumundaydım.

Romana el attığımız andan itibaren ciddi bir dirençle karşılaştım. Tiyatrodan hoşlanmadıkları gibi, edebiyatla ilgili “safsata”lara da kapalıydılar. Steinbeck’in çarpıcı imgelerinden, romanın sade ama dokunaklı dilinden hiç etkilenmiyorlardı. Salinas Nehri Salinas Vadisi’ne akıyordu. Eee, ne olmuştu yani? Konular da zaten bir garipti. Büyük Buhran’mış, çiftlikten çiftliğe dolaşıp iş arayan mevsimlik işçilermiş, yersiz yurtsuz olmakmış, yoksullukmuş, hiçbiri ilgilerini çekmiyordu. Hepsi yabancıydı onlara.

Son bir umutla onlara, George’un Lennie ile dostluğundan bahsettiği meşhur tiradı okudum: “Biz onlar gibi değiliz. Bizim bir geleceğimiz var. Derdimizi paylaşacak, bizi seven biri var. Başımızı sokacak yer bulamadık diye barlara dalıp paramızı son kuruşuna kadar harcayanlardan değiliz biz. Öyleleri hapse girse, kimsenin umurunda olmaz. Ama biz öyle değiliz.”

Bana mısın demediler! Tamamen çaresiz hissettiğimi hatırlıyorum. Elimde tuttuğum kitap en saf haliyle edebiyattı. Ama onda güzel olan şeyi çocuklara aktarmayı başaramıyordum. Steinbeck’in romanı, dostluk ve sadakat üzerine yazılmış en iyi romanlardan biriydi. Belki de en iyisiydi. Ama bunu anlatamadıktan sonra ne faydası vardı?

Dönem böylece ilerledi. Çocuklarla mücadele derinleşti. Bu arada, bir lise öğretmeni olamayacağıma çoktan karar vermiş ve bu kararı bir kaç kez yineletecek malzemeyi biriktirmiştim. Dönemin ortasına geldiğimizde, çocuklar büyük bir haytalık daha yaptılar. Matematik hocasının çantasından sınav kağıdı çaldılar. Çalışkan olanlar soruları çözdü. O kadar akıllıydılar ki, sınavda hepsi kendine yetecek kadar soruyu cevapladı ve farklı farklı notlar aldılar. Ancak, planlar bir noktada yattı. Çünkü Matematikçi matematikçiydi. Kağıtları sayarak numaralamış ve birinin eksik olduğunu hemen anlamıştı. Böylece bizimkiler de kendilerini sınıfça disiplin kurulunda buldular.

O pazartesi okula gittiğimde, sınıfta yas havası esiyordu. Hafta sonunda olaylar patlamış, öğrenciler önce gruplar halinde sonra birer birer sorguya çekilmiş ve sonunda bu işi kimin yaptığı ortaya çıkmıştı. Kağıdı çalan iri yarı sevimli bir oğlandı. Notları çok kötüydü. Ders dinlediğine de pek şahit olmamıştım. Gizli gizli sigara içmekten birkaç kez yakalanmıştı. Disiplin defteri hayli kabarıktı. Ama sınıfın en sevilen kişilerinden biriydi.

Onu ele vermeyeceklerini düşünüyordum. Sınıf bu eylemi hep beraber planlamış ve gerçekleştirmişti. Hep birlikte kopya çekmişler ve yakalanmışlardı. Sonuçlarıyla da birlikte yüzleşeceklerini düşünüyordum. Ancak öyle olmadı. Sorgulamalarda birisi kağıdı kimin çaldığını söyledi. O çocuk uzaklaştırma cezası aldı. Diğerleri de disipline gitmekten kurtuldular.

Uzaklaştırma cezası tamamlanıp da okula döndüğünde, eski neşesi kalmamış gibiydi. Bir gün onu bahçede duvara dayanmış, etrafı seyrederken gördüm. Artık yaz gelmişti. Okulun son günleriydi. Etrafta bunun izleri görülüyordu. Kızların etekleri kısalmış, oğlanların kravatları gevşemişti. O sabah her şeyin üzerinde neşeyle oynaşan ışıklar vardı. Ama o gölgede duruyordu. Bütün bunlardan uzakta. Beni görünce farkında olmadan elini ceket cebine attı. Sigarasını orada sakladığını biliyordum. Gülümsedim ona. Bir şey yapmayacağımı anlayınca rahatladı. O da gülümsedi.

Dönem ortasında olanlardan bahsettik. Uzaklaştırma cezasından konuştuk. “Babam beni bu okuldan alacak,” dedi. Sesinde üzüntüden çok şaşkınlık var gibiydi. Bunun üzerine, uzun süredir merak ettiğim şeyi sordum ona. “Planlayan kimdi?” dedim. Sıra arkadaşının adını söyledi. Ufak tefek, cin gibi bir oğlandı bu. Her zaman suyun üzerinde kalacaklardan biri. “Neden daha önce söylemedin?” dedim. “Kim olduğunu neden anlatmadın? Bu kadar ağır bir ceza almanı engelleyebilirdi.”

Bunun üzerine gözlerini kaldırıp bana baktı. Yine şaşkınlık içinde. Sonra George’un laflarından birini söyledi. Derste defalarca tekrar ettiğim ama onun hiç duymadığını sandığım bir sözdü bu:

 “Çünkü tanıdığın biriyle gezmek yalnız olmaktan çok daha iyi.”

Monday, June 21, 2010

Timşel



BirGün
21 Haziran 2010

Aynı konuda iki yazı yazılır mı? Neden olmasın? (Galiba bununla beraber üç oluyor, ama neyse. Aritmetik hiç bir zaman kuvvetli tarafım olmamıştır.)

Geçen hafta Habil’le Kabil’in hikayesini yazmıştım. Bu bana Steinbeck’in ‘Cennetin Doğusu’ adlı romanındaki bir tartışmayı hatırlattı. Romanın sonuna doğru Adam, Samuel ve Çinli uşak Lee bu hikayeyi tartışırlar. Tanrı’nın Kabil’e kötülüğe egemen olacağı yolunda bir söz verip vermediği üzerine kafa yorarlar.

Lee bu öyküden çok etkilenmiştir. İncil’deki açıklama onu tatmin etmez. Tanrı Kabil’e şöyle demektedir orada: “Elbette, eğer iyi davranırsan, yüzünü kaldırırsın; eğer kötü davranırsan, günah kapıda durur ve onun arzuları sana yönelir, ama sen ona egemen olacaksın.” Buradaki “sen ona egemen olacaksın” lafı ilgisini çeker, çünkü bu Kabil’e kötülüğün üstesinden geleceği yolunda bir teminat verildiği anlamına gelmektedir.

Bunun üzerine Tevrat’a başvurur Lee. Tevrat’ta bunun için başka bir ifade yer almaktadır. İbranice’deki ‘timşel’ sözcüğü bir kesinlikten çok bir olasılığa işaret eder. ‘Timşel,’ ‘yapabilirsin’ demektir. Yani kötülüğe egemen olabilirsin. Eğer istersen. Lee, seçimi tamamen insana bıraktığı için, bunun dünyanın belki de en önemli sözcüğü olduğunu söyler. İnsanın önünde iyiliğin yolunu açmaktadır çünkü.

“Milyonlarca inanmış insan ‘egemen ol’ buyruğuna uyuyor ve bütün ağırlıklarını itaat etme üzerine veriyorlar; milyonlarca başka inanan da o an ‘egemen olacaksın’ sözündeki yazgıya inanıyorlar ve yaptıkları hiçbir şeyin, yazgının akışını durduramayacağını sanıyorlar. Ama insanı yücelten ve tanrıların katına çıkaran ‘yapabilirsin’ sözcüğüdür, çünkü o güçsüzlüğü, kirlenmişliği içinde, kardeş katili olma durumunda, önemli bir seçim yapmak zorunda kalır. Yolunu seçebilir, bu yolu aşmak için savaşabilir ve yenebilir.”

Steinbeck, Habil ve Kabil’in hikayesini romanının eksenine koyarak, bize kötülüğün doğasına dair önemli bir şey söyler: kötülük de iyilik gibi özgürlükten beslenir. ‘Yapabilirsin’ demek aynı zamanda ‘yapmayabilirsin’ anlamına da gelir çünkü. Belki de tam bu nedenle, bilerek ve isteyerek kötülüğü seçen bir karakteri de romana dahil eder, Steinbeck. Bu hikayenin Habil ve Kabil’i olan ikizlerin annesi Kate’in kötü olmak için hiç bir sebebi yoktur. O sadece vicdanının kapılarını sımsıkı kapatmış, iyiliğe sırt çevirmeyi tercih etmiştir. Yapmayabileceğini bilir ve yapmaz.

İyiliğe gelince, evet bir söz verilmiştir. Ama verilen söz iradeyi dışlamaz. Bir olasılığın sözüdür bu. Daha iyi bir dünya yaratabileceğimizin garantisi değildir belki, ama umudu terketmemek için bir gerekçedir. Belki çok çaba gerekecektir. Belki daha bir çok insanın kan, ter ve gözyaşı dökmesi lâzım gelecektir. Ama kötülüğe egemen olmak mümkündür.

2009 senesinin Ocak ayında, Gazze Şeridi’ne giren İsrail tanklarının ateşinde hayatını kaybeden ilk kişinin Filistinli bir çocuk olduğunu okuduğumu hatırlıyorum. Bundan kısa bir süre sonra da Internet’te dolaşan bir video geçti elime. Vaktinden önce büyümek zorunda kalmış küçük kavruk bir kız çocuğu, yıkılan evinin duvarlarını, paramparça olmuş oyuncaklarını göstererek konuşuyor da konuşuyordu.

İnsanın içini dağlayan bir manzaraydı bu. Aylarca aklımdan çıkmadı. Yıkıntıları göstererek, “Şimdi buraları kim temizleyecek? Oyuncaklarımı kim onaracak?’ diye soran o çocuğun çaresizliğini unutmak mümkün değildi.

İsrail hükümeti, üç yıldır Gazze'ye uygulanan ekonomik ambargonun sebebini açıklamayı reddiyor. Geçenlerde, İsrailli insan hakları örgütlerinden Gisha, bilgi edinme hakkı çerçevesinde mahkemeye yaptığı başvuruda Gazze'ye sokulmayan malların listesi ve sebeplerinin izahını istedi. Mahkeme de başvuru üzerine hükümetten izahat istedi. Ancak Netanyahu hükümeti mahkemenin bu yöndeki talebini reddetmeyi tercih etti.

İsrail’in Gazze’ye sokulmasını istemediği şeyler arasında oyuncakların da olduğunu okuyunca, o kız çocuğu yeniden aklıma düştü. Parçalanmış oyuncaklarının arasında kendisi de kırık bir bebek gibi oturan o çocuk, acaba şimdi neyle oynuyordur? Boş kovanlar ve sağa sola saçılmış şarapnel parçalarıyla mı?

İsrail hükümetine Tevrat’taki o sözü hatırlatmak istiyorum. Bu böyle devam etmek zorunda değil. Aksi de mümkün. Yapabilirler. Timşel.