Monday, April 11, 2011

Tehlikeli Yakınlıklar



BirGün
9 Nisan 2011

Edebiyat sahnesinde herkesin bir ustalığı vardır. Psikolojik gerilim romanlarının uzmanı da Amerikalı polisiye yazarı Patricia Highsmith’dir. Highsmith, 1950’de yayınlanan ilk romanı ‘Trendeki Yabancılar’la yarım asrı aşkın kariyerinde neyle uğraşacağının işaretini vermiştir: istenmeyen yakınlıklar.

Yakınlıklardan korktuğumu daha evvel yazmıştım. Fakat insanlara yakınlık ilham eden biri olduğumdan söz etmiş miydim, bilmiyorum. Nereye gidersem gideyim, kiminle tanışırsam tanışayım insanlar bana hayatlarını anlatmak için sıraya girerler. Böyle zamanlarda hep Highsmith’i ve ‘Trendeki Yabancılar’ı yad ederim. Suratımda herkesin içindeki itirafçı damarı harekete geçiren bir ifade var diye düşünüyorum. Sadece bir kaç saat önce tanıştığım insanlar bile kendilerine dair en özel şeyleri art arda sıralayabilirler.

Bir zamanlar sadece bu nedenle otobüs yolculuklarından korkar olmuştum. Halbuki otobüse binmeyi severim aslında. Sırtınız tutulur, uykusuz kalırsınız ama yine de yolda olmak iyidir. Yolculuğun güzelliği insana düşünecek zaman vermesindendir. Gece yolculuğunun üstüne hiç bir şey tanımam. Bir derdiniz varsa, ilk yapmanız gereken şey budur: Bir otobüse atlar ve penceredeki yansımanızla kafa kafaya verip düşünürsünüz. Bir tür hipnoz hali gibidir bu. Her dakikası saatlere bedeldir. Böyle yarı baygın bir şekilde bir süre gidersiniz. Sonra bir de bakarsınız ki, ilk molada meseleyi halledip hafiflemişsiniz.

Yanınızdaki izin verirse tabii. Benim şansıma hep çenebaz kadınlar düşerdi. Hani şu yanınıza oturur oturmaz ‘Yolculuk nereye?’ diye soranlardan. Yahu, İstanbul-Ankara otobüsünde yolculuk nereye olabilir? Ankara’ya işte! Bunu diyemezsiniz. Siz diyemedikçe, karşınızdakinin konuşacağı tutar. Böyle gide gide Ankara’ya varırsınız. Yorgun ve tükenmiş. İçiniz dışınız bilmek istemeyeceğiniz bir dolu hikayeyle dolmuş. Kadıncağızın ilk kocasının hangi hastalıktan öldüğünden tutun da, oğlunun kaçıncı dönemde hangi dersten kaldığına kadar bir sürü şeyi dinlemiş, bir kaç numara aptallaşmışsınızdır. Pencereye doğru döndürdüğünüz yüzünüzü her seferinde yeni bir konu başlığı ile kendinden tarafa çevirmeyi başaran koltuk arkadaşınız ise asla yorulmamış, aksine gitgide artan bir iştahla aile hikayelerinin en canalıcı bölümlerine doğru ilerlemeye başlamıştır. Esnersiniz, uyuklarsınız, kitap okur gibi yaparsınız, nafile. Bu kadınlara hiç bir şey işlemez.

Öğrenciyken bu durumla baş edebilmek umuduyla kimi yöntemler geliştirmiştim. “Nerelisin?” diye muhabbete girene “Sana ne!” diye cevap veremeyeceğim için, kendimce bir takım çözümler bulmuştum. İlk başvurduğum yöntem turist taklidi yapmaktı, ama daha çok ilgi çektiğini görünce bunu derhal terkettim. Sağır-dilsiz oyunu da uzun sürmedi, çünkü kadınlar dilleriyle yapamadıklarını bu sefer elleriyle anlatmaya çalışıyordu.

Fakat yılmadım. Orta sınıf, orta yaşlı ve orta boylu bu kadınları korkutacak ne varsa, oturup bir listesini çıkardım. Bunlar tahmin edeceğiniz gibi ‘ortalamanın’ dışında şeylerdi. Sonunda bunları alt alta dizdiğimde artık elimde yeni kişiliğim vardı. Evet, tehlikeli yakınlıklar hala bir meseleydi. Ama ilişkinin tehlikeli tarafı bendim artık. En ısrarcı teyzeleri bile başarılı bir şekilde bertaraf edebiliyordum. Işın kalkanı gibi bir şey icad etmiştim. Gururluydum.

Bu küçük oyun neticesinde bizim memlekette en çok korkulan şeylere dair bir fikrim oldu. Hepsini anlatıp sizi sıkmak istemem. Zaten çoğu şaşırtıcı şeyler değildi. Bu kadınların çoğu o kadar tutucuydu ki, bir iki küçük detay onları kaçırmaya yetiyordu. Bir keresinde, okuduğum romanın kapağındaki yarı çıplak kadın resmini beğenmediği için yerini değiştiren birine bile rastladım. Siyaset konuşmak da riskli bir iş olarak algılandığı için bazılarını püskürtmekte işe yarıyordu. Ama asıl hatrımda kalan herkesin yoksulluktan nasıl öcü gibi korktuğu oldu. Onun için en iyi işleyen numara, kalacak yer arayan muhtaç biriymiş gibi davranmaktı. O zaman bütün bu şirinlik muskası kadınlar birden sus pus olup önlerine bakıyor ve yol boyunca bir daha ağızlarını açmıyorlardı.

Bu sayede ne güzel ne sakin yolculuklar yaptım. Ne korkulu yakınlıkların ihtimali geldi geçti de, bana mısın demedim. Fakat bu sinsi riyakarlık aklımın bir köşesine takıldı. Hala da o takıldığı yerde duruyor.

Not: Bu yazı iki seyahat arasında telaş içinde yazıldı. Nasıl olduysa, Patricia Highmith'i İngiliz yapmışım. Kitaplarını okumuş biri için çok saçma bir hata. Fakat bazen insanın aklından geçenle elinden çıkan aynı olmuyor. Özür dilerim.

Ruhumuzun Ayarı

BirGün
2 Nisan 2011


Doğu’dan çıkıp gelen herkes gibi ben de, Batı ile ilişki kurmanın şöyle sakin aklıbaşında bir yolu olmadığını sonunda idrak ettim. Ya yaka silkiyor, ya ayılıp bayılıyor, ya da -- Allah göstermesin -- ikisini birden yapıyorsunuz. Her şey uçlarda yaşanıyor. Dengeli, düzgün, makul bir ilişki yok.

Çok tanıdık bir hikaye bile olsa kendiniz yaşayınca, sanki yeni bir şeymiş gibi tecrübe ediyorsunuz. Öyle garip bir durum ki, iki omzunuzda iki şeytan oturuyor sanki. Biri Batı’nın sunduğu her kolaylığı körü körüne beğeniyle karşılıyor ve her cümlesini “abi, adamlar yapmış işte” diyerek bitiriyorsa; öteki de, “ama bizde de insanlık var, kardeşim” diye devam ederek habire “memleket güzellemesi” yapıyor. Birincisi bizi sağlıksız bir hayranlığa ve teslimiyete davet ederken, ikincisi de gizliden gizliye milliyetçiliğe ve muhafazakarlığa göz kırpıp duruyor. Birinden kaçarken öbürüne tutuluyor, bu iki uç arasında savrulup gidiyorsunuz.

Hikayeye başından başlamak gerekirse, önce şunu söylemeliyiz: yolu Batı’ya düşen her Doğulu, ister araba fabrikasında bant işçisi olarak çalışmaya başlasın, ister bir konferansta makale sunacak olsun, önce “medeniyet” denen o yekpare duvara bütün şiddetiyle toslayıp – afedersiniz – kaba etlerinin üzerine bir güzel oturur. Almanya’ya çalışmaya gidenlerin yakınlarına yolladıkları fotoğrafları bilir misiniz? Yarı mağrur yarı tedirgin bir takım insanlar suç üstü yakalanmış gibi garip bir şekilde gülümserler hani? Tedirginlikleri yere düştüklerinde içlerine oturan acıyı unutmadıklarındandır. Mağrur durmaları da, en azından medeniyete kafayı koydum ya, diye içten içe sevinmelerinden gelir.

Sonuçta herkes dünyayı fethetmenin yolunun Batı’ya “başvurmaktan” geçtiğini bilir.

Ancak, Batı kollarını açmış sizi beklemiyordur elbette. Kim olursanız olun, sizi taşradan gelen uzak bir akraba gibi karşılayacaktır. Önceleri, tanıdıklarınıza sıkıntı vermiş gibi hissedersiniz. İlla ki bir yanlış yaparsınız. İlla ki utanırsınız. Oysa bilmemek ayıp değildir. Öğrenmemek ayıptır. Öyle söylemişlerdir size. Olsun yine de çekinirsiniz. Birileri bir yerlere sizden önce gitmiş, sizden fazlasını görmüş, sizden daha büyük binalar yapıp daha esaslı romanlar yazmıştır.

Ne kadar zaman geçirirseniz geçirin, hep biraz yabancı kalacaksınızdır. Sonuçta uzun bir misafirliktir sizinki. Oradasınızdır ama dahil olamazsınız. Bir türlü rahatlayamazsınız. Siz kendinize itiraf etmeseniz bile – Cemal Süreya’nın lafıyla – hep bir “güvercin kuşkusu” içinde yaşarsınız.

Sonra bir gün artık rabıtalı davranamadığınızı hissedersiniz. Onlar gibi konuşmaya, gülmeye, kendi adınızı bile anlaşılsın diye eğip bükerek söylemeye başlamış olabilirsiniz. Ne de olsa uyum sağlamanın en kolay yolu taklit etmektir. Ama bunu yapmadıysanız, hemen sevinmeyin. Henüz darbe almadan bu işten sıyrılmış sayılmazsınız. Bu sefer de öteki şeytanın eline düşmüş olabilir misiniz? Bütün bunları bir tür hafiflik olarak görüyorsanız muhtemelen öyledir. İçinizdeki itiraz sesinizin tonuna, ağzınızın kıvrımlarına sinmeye başlar. Üzerinize bir kibir gelir oturur. Buna kendiniz bile şaşırırsınız. Sesiniz alaycı çıkar. Bazen de öfkeyle yükselir. Bir de bakarsınız ki, herkesten daha fazla konuşur olmuşsunuz. Efendinin hoşuna mı gitmek istiyorsunuz? Orası belli değildir artık. Daha çok rahatı bozulsun istersiniz.

Bu öfkede bir hastalık gizlidir. Öyle bir hastalık ki, kimi zaman insanı tamamen sakatlayabilir. James Baldwin “Yerli Bir Çocuğun Notları” adlı otobiyografik öyküsünde, Harlemli bir rahip olan babasının beyazlara beslediği hınca teslim olarak nasıl yavaş yavaş aklını yitirdiğini anlatır. Karaderililere yönelik ırkçılık yüzünden, hayatı boyunca kendi memleketinde bir yabancı gibi yaşamaya mahkum edilmiş bu adam sonunda dengesini tamamen kaybetmiştir. Her şeyde bir sahtelik kokusu alır. Her davranışta inceden inceye bir düşmanlık sezer. Bir “sahicilik” inadı tutturmuş gidiyordur. Ama belli ki kimse yeterince sahici değildir, kimseye sonuna kadar güvenilemiyordur. Sonunda ailesinden bile şüphelendiği için zehirlenme korkusuyla yemek yemeyi reddeder ve kimbilir hangi zihinsel işkenceler içinde ölür gider.

Demem o ki, efendinin rahatı öyle kolay kolay bozulacak bir şey değildir. Onun rahatı bozulmasin diye koca bir medeniyet yaratılmıştır.

Bozulan şey olsa olsa sizin ruhunuzun ayaridir.

Bu dosyayı silmek istediğinizden emin misiniz?



BirGün
27 Mart 2011

Yasak kitaplar listesi sürprizlerle doludur. Aralarında kuramsal metinler, araştırmalar, romanlar, hatta çocuk kitapları bile bulabilirsiniz. ‘Alice Harikalar Diyarı’ insan gibi konuşup davranan hayvan figürleri tasvir ettiği için Çin’de, ‘Küçük Kara Samba’ milli duyguları zedelediği gerekçesiyle Japonya’da, Roald Dahl’ın ‘Cadılar’ adlı harika hikayesi de herhalde cadıların duygularını incittiği için Amerika’da bir süre yasaklanmıştır. Yine de hatırladığım en garip örnek, içindeki kimi tanımların genç zihinleri zehirleyeceği korkusu ile Amerikan okullarında bir dönem yasaklanan Merriam Webster sözlüğüdür.

Bu konuda ufak bir araştırma yaparsanız, kütüphanenizde başköşede duran, defalarca okuduğunuz, hatta hayatınızı değiştirmiş bir çok eserin değişik dönemlerde itinayla ortadan kaldırıldığını görürsünüz. Kafka’nın ‘Dönüşüm’ü Nazi iktidarı sırasında yakılmış, Lillian Hellman’ın oyunları McCarthy döneminde toplatılmış, Orwell’in ‘1984’ü de Stalin idaresindeki Rusya’da imha edilmiştir mesela.

Siyasi kariyerini Amerika’da komünistlere yönelik nefret ve korku üzerinden inşa etmiş olan McCarthy’nin yürüttüğü kitap avcılığının tarihteki yeri ayrıdır. Nazilerden sonra en çok kitap toplatan yönetim herhalde onunkidir. Hükümetin politikalarını ve bitmek bilmez paranoyasını mükemmel bir şekilde özetlediği için, akla gelen ilk örnek Arthur Miller’in ‘Cadı Kazanı’ olacaktır. Onyedinci yüzyılda Salem’de geçen akılalmaz bir cadı avını hikaye eden bu oyun, “ruhu şeytanlar tarafından ele geçirilmiş bir takım insanların ettiği hastalıklı laflara” yer verdiği için derhal toplatılmış ve yasaklanmıştır.

Anlaşılan Miller’ın oyunu, Katolik bir ailenin çocuğu olan muhafazakar ve milliyetçi McCarthy’nin her iki hassasiyetine birden dokunmuş, siyasi imalarının yanı sıra bir de dindar bir cemaati anlattığı için onu canevinden vurmuştur.

Yine de, bu “hassas” ve yasakçı iktidarlardan hiç biri, bir kitabı henüz basılmadan, daha bir taslak halindeyken yasaklamayı akıl edememiştir. Fakat biz birinciliği kimseye bırakır mıyız? Hele böyle gurur duyulmayacak bir konuda.

Dün gazetede okuduğum haberlere göre, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan gazeteci Ahmet Şık’ın ‘İmamın Ordusu’ adlı kitabının dijital kayıtlarına İthaki Yayınevi ve Radikal Gazetesi’ne yapılan polis operasyonuyla el konulmuş ve kopyaları silinmiş. Henüz basılmadığı için, kitap değil de “örgütsel döküman” olarak muamele göreceği ifade edilen bu metnin “taslağını elinde bulundurup teslim etmeyen herkesin örgüte yardım suçundan gözaltına alınacağı” da ek olarak duyurulmuş.

Henüz günyüzü görmemiş bir kitabın ortadan kaldırmasındaki ironiye hiç girmeyeceğim. Böylesine edebiyatta bile nadir rastlanır.

Fakat bu metinle teması olan herkesi sindirmek için ne gerekiyorsa yapan yönetimin kararlılığının çok şaşırtıcı olduğunu söylemeden edemeyeceğim. İnsan elinde olmadan merak ediyor tabii. Bu kitapta ne var ki, daha ortaya çıkmadan imha ediliyor? Polis kuvvetlerini seferber edecek, bilgisayarların peşine düşüp dosyaları birer birer sildirecek kadar önemli olan şey nedir?

Ahmet Şık’ın eşi Yonca Şık’a “elinde kitabın bir örneği varsa teslim etmesi” yönünde tebligatta bulunan, Radikal Gazetesi yazarı Ertuğrul Mavioğlu’nun bilgisayarından kitabın kopyalarının silinmesi emrini verenlerden bir an durup düşünmelerini rica ediyorum.

Bu dosyayı silmek istediğinizden emin misiniz?

Bu kadar korktuğunuz şey sonuçta bir kitaptır, hanımlar ve beyler. Binlercesi, yüzbinlercesi gibi sadece bir kitap. Ortaya çıkmış olsa bir çok benzerinin arasında kaynayıp gidecek, belki de dikkatimizden kaçacak bir metin.

Oysa şimdi her gün biraz daha güçleniyor. Çünkü o artık hepimizin bildiği bir kitap. Tek tek her dosyayı imha etseniz de, varlığından haberdar olduğumuz bir kitap. Hiçbir bilgisayarda hiçbir kopyası kalmasa bile, bizim için hep orada olacak bir kitap.

Şimdi bize “örgütsel doküman” olduğunu söylüyorsunuz. Onu bütün kayıtlardan “silmek” istiyorsunuz.

Tamam, diyelim ki bütün dosyaları birer birer sildiniz. Peki ya zihnimizde yarattığınız soruları da silebilecek misiniz?

Kahkahanın İktidarı


BirGün
19 Aralık 2010

Bütün çocukluğunuzu ‘arka sıradaki gözlüklü kız’ olarak geçirdiyseniz, sınıftaki zorbalarla nasıl baş edileceğine dair bir kaç şey öğrenmişsiniz demektir. Zorbalar her zaman yanıbaşınızdadır. Öğretmenin görmediği zamanlarda saçınızı çekecek, gözünüzün içine baka baka yemeğinize tükürecek, hatta harçlığınıza bile göz koyacaklardır. Onlardan kaçarak kurtulamazsınız. Bunu size kimi büyükler de söyler: “Ne korkuyorsun, evladım? Sen de yapıştır bir tane.” Kolaysa sen yapıştır, dersiniz içinizden. Zorbalar her zaman sizden daha kuvvetlidir. Onun için zorba olmuşlardır zaten. Cepheden yüzleşmek işlemez. En iyi ihtimalle dayak yersiniz. Daha kötü ihtimalle, diğerlerinin dikkatini çekersiniz. Çünkü, bütün gözlüklü kızların bildiği gibi, her zaman başkaları olacaktır.

Zorbaları onlarla dövüşerek alt edemeyebilirsiniz. Fakat zayıf noktalarını kestirebilirseniz, oyunu kazanmanız işten bile değildir. Nitekim, benim itilip kakılmalar tarihimin şanlı finali, bir sabah okula gitmemek için iyi bir sebep bulmaya uğraşırken, şunu farkettiğimde gerçekleşti: bir zorbanın en çok korktuğu şey gülünç duruma düşmekti. Bu bilgiyle üzerime bir ışık inmiş gibiydi. Yatakta doğrulup ciddi ciddi düşündüğümü hatırlıyorum. Kaybedecek pek bir şeyim yoktu. Bana gülünmesinden korkmuyordum. Bu yeni bir şey değildi. Oysa, onun kaybedecek çok şeyi vardı. Kendini bir tür kahraman sanıyordu. Anladım ki, süperman için kriptonit neyse, benim küçük zorba için de kahkaha oydu. Gücünü elinden alacak şeyi bulmuştum!

Bu olaydan seneler sonra, Rus düşünür Mihail Bahtin’in ‘Rabelais ve Dünyası’ adlı kitabında ‘karnaval kahkahası’na atfettiği anarşist özelliği okuyunca, çocukken farkında olmadan aynı prensibi kullandığımı anladım. Bahtin’e göre, kahkaha iktidarın gücünü elinden alıp kendisine karşı kullandığı için anarşisttir. Zorba ona gülmemizden endişe eder. Çünkü kendini çok ciddiye alır. Çünkü korkudan beslenir. Ona güldüğünüz anda üzerinde durduğu zemini tehdit ediyor olursunuz.

Başbakan Erdoğan’ın ziyareti sırasında yapılan gösteride arkadaşlarının gözaltına alınmasını protesto eden ODTÜ’lü öğrencilerin, geleneksel mücadele yöntemlerini bir tarafa bırakarak birden Uzun Eşek oynamaya geçmelerini seyrederken bunları aklımdan geçirdim. Bahtin’e sorma şansımız olsaydı, bu olayın ‘karnaval kahkahası’nı çağıran popüler şenlikli biçimlerin özelliğine sahip olduğunu söyleyecekti bize. İlk bakışta yalnızca bir oyun gibi görünen bu eylemin aslında derin bir anlam taşıdığını hatırlatacaktı.

Öğrenciler dansın adımlarını değiştirdiler. Polis kalkanlarının önünde Uzun Eşek oynamaya geçtiklerinde, kuralları gücü elinde bulunduranlar tarafından belirlenmiş bir ilişkiyi yeniden tanımladılar. İktidar, öğrencilerin kendilerine yönelen şiddetle aynı yöntemi kullanarak yüzleşmesini beklerken, onlar bu ilişkiyi ters yüz edip bir şenliğe çevirdiler. Öğrencilerin bir çocuk oyununa geri dönmekten korkacak bir şeyleri olamazdı. Oysa polisin en son isteyeceği şey, öğrencilerin elinde ‘oyuncak’ olmaktı– ki ‘yastık’ görevi görmeye başladıkları andan itibaren, bu da gerçekleşmiş oldu.

ODTÜ’lü öğrencilerin eyleminin gücü buradan geliyor. Kahkahanın gücünden. İktidar kendini ciddiye aldığı ölçüde tahammülsüzleşir. Eleştiriyi kaldıramaz. Mizah duygusu zayıflar. Kendi gücünün mutlaklığından şüphe etmez olur. İtibarını korumak için de kaba kuvvete başvurmaktan çekinmez. Ancak giysileri, kalkanları ve coplarıyla etrafa korku saçması gereken kolluk kuvvetleri, önlerinde uzun eşek oynandığı zaman birden ‘korkunç’ olmaktan çıkıp gülünçleşir. Yani dokunulabilir, başa çıkılabilir ve dolayısıyla da alt edilebilir bir şey haline gelir.

Bunun içindir ki, ister arka sırada oturan gözlüklü kız olun, ister ‘orantısız güç’le yüz yüze kalan bir avuç öğrenci, şiddete başvuranlarla başetmenin en akıllıca yolu kahkahadır.

Bahtin’in dediği gibi, kahkaha özgürleştirir. Kendine ‘süper’ güçler atfedeni yeryüzüne indirir, yabancı olanı tanıdık kılar ve böylece korkuyu yok ederek bizi serbest bırakır. İşte o zaman iktidarın kahkahası yerine, kahkahanın iktidarından söz edebiliriz. Bu hafta ODTÜ’de olduğu gibi.

Engin Ardıç'a Açık Mektup

BirGün
12 Aralık 2010


Engin Abi,

Bizim gösteriden sonra, arkadaşlarla oturduk, ‘Orantısız Saçmalık’ adlı yazını okuduk. Aramızda fikir ayrılıkları meydana geldi. Olayı netleştirmek için sana yazıyoruz, abi.

Tam olarak neden rahatsız oldun anlayamadık. Solculuğumuzdan mı, gençliğimizden mi, yoksa hamile kalmış olmamızdan mı?

Biz sana layık bir gençlik olmak istiyoruz, abi. İstersen solculuktan da, hamile kalmaktan da vazgeçebiliriz. Gençlikten vazgeçmek biraz daha zor olur ama, onu da zamanla hallederiz herhalde.

Bu öğrenciler neyin peşindeler, diye soruyosun. Valla, işte bildiğin şeyler: YÖK kapatılsın, üniversiteler özerkliğine kavuşsun, harçlar kaldırılsın. Bunun gibi şeyler işte. Eğitimle ilgili işler abi. Bizimle doğrudan ilgili meseleler anlayacağın. Onun için biz de düşündük ki, bunları, hani, yüksek eğitimle ilgili bir toplantıda dile getirelim. Rektörler toplantısını düşünmemiz ondandı.

Bizimle açık konuş abi! Erkekçe mertçe söyle. Yani sana uymuyorsa, biz de gidip daha sakin bir yerde kendi kendimize bağırabiliriz. Kuytuda böyle işler daha iyi olur hem. Kimseyi rahatsız etmemiş oluruz. Şöyle terkedilmiş bir arsa falan kaldıysa gösterin, oraya gideriz. Alçak sesle slogan atarız ki, etrafta ev mev varsa, çocuklar uyanmasın.

Çocuklar uyanmasın dedim de, aklıma geldi: son gösteride bizim arkadaşlardan biri bebeğini düşürdü, biliyosun. Polis tekmeledi karnını. İşte bu arkadaşımız hamile kalmıştı utanmadan. Evli bile değil üstelik. Bir de sen kalk gösteriye git! Bunların hepsini yazmışsın gerçi. Kaçar mı? Senelerin gazetecisi tabii. “Hanım hanım, ne işin vardı o halinle orada” diye sormuşsun. (Bizim arkadaş bunu biraz yadırgadı yalnız. Ona sadece pazarcılar ‘hanım’ diye sesleniyormuş öyle dedi.)

“On dokuz yaşında, üniversite öğrencisi ve hamile...” yazıp bırakmışın, abi. En çok bu kısmını tartıştık. Böyle yarım yarım cümleler yazmasan? Tam olarak ne demek istediğini anlayamadık çünkü. Bunun üzerine bazılarımız buna alternatif üçlemeler önerdi: “Beyaz, erkek ve kadın düşmanı” ya da ‘Ellisinde, köşe yazarı ve ahlak zabıtası” ve benim şahsi favorim: “Yaşlı, küskün ve şovenist.”

"Senin birinci sorumluluğun bebeğine karşı mıdır yoksa Kemal Kılıçdaroğlu'na karşı mı? diye sorsak tepki görürüz.” Diyosun. Neden elini korkak alıştırıyosun, abicim? Senin yerinde olsam, bu sarmısaklasak da mı saklasak teraneleri yerine, tırsakiliği bir tarafa bırakır doğrudan yazardım. Bu lafa dayanarak bir kaşık suda fırtına koparmaya çalışanlar, “satmayan gazetelerin okunmayan yazarlarının ‘cirmi kadar yer yakan’ yazıları” olduktan sonra kimin umrunda, di mi?

Bu soruyu bizim arkadaşa sorduk. ‘Benim en büyük sorumluluğum Engin Ardıç abime karşıdır’ diye cevap verdi. ‘Hanım’ lafına da yavaş yavaş ısınıyormuş. Bu olay ona bir ders oldu belli ki. Bundan sonra hanım hanımcık olacak, evinde oturup oya işleyecek. Bi ihtiyacın olursa, hiç çekinme söyle abi! Ne bileyim, yağdanlık tutacağı olur, cop kılıfı olur, akan salyaları silmek üzere mendil olur, ne istersen artık.

Aslına bakarsan, biz hepimiz sayende hizaya girdik. Yazında idam cezası falan demişsin. Biraz tırstık haliyle. Bir daha hiç “taşkınlık” yapmayacağız. Bundan sonra kıyıdan kıyıdan okula gidip geleceğiz. Yumurtaları da atacağız. Tavaya yani. O da sadece kahvaltıda. Valla bak!

Yalnız bir sorun var, “Bak yavrum, sana bir anımı anlatayım da lafı tatlıya bağlayalım: Yıl 1991... Özal'la birlikte Avustralya'dayız...” diye başlayarak bize kendi bayat hayatından ucuz bir provokasyon hikayesi anlatmışsın. Her şey iyiydi de, bunu yapmayacaktın be abi!

Nerede bizim günyüzü görmeden ölen bebeğimiz, nerede senin kirli dünyanın boktan ayakoyunları? Nerede bizim dayak yiyen arkadaşlarımız, nerede senin Özal’ın Avustralyan? Nerede bizim inançlarımız, nerede senin medya hikayelerin? Nerede… Neyse…

Uzun lafın kısası, arkadaşlarla konuştuk, biz seninle lafı tatlıya bağlayamayacağız, abicim.

Haber vereyim dedim.

“Yavrun”

Not: Buraya koymayı unuttuğum bir iki yazıdan ilki bu. Seçici hafızam bunu hatırlamak istememiş herhalde.

Monday, March 21, 2011

Karakter Meselesi


BirGün
20 Mart 2011

Geçen hafta Fatih Altaylı’nın İklim Bayraktar’la yaptığı söyleşiyi izledim. Yurtdışında olduğum için böyle programları ancak internet üzerinden takip edebiliyorum. Teke Tek’in bu bölümü, 15’er dakikalık 11 kısımdan oluşuyordu. Bu çok uzun bir süre. Hele benim gibi dikkat aralığı bir çocuğunki kadar dar biri için. Fakat yine de sonuna kadar ilgiyle seyrettim. Bunda ne komplo iddialarının, ne de Altaylı’nın “zekice” sorularının payı vardı. İzlediğim şey, bir vaka olarak İklim Bayraktar’ın kendisiydi.

OdaTv’nin Ankara muhabiri İklim Bayraktar, kendi ifadesiyle, işini yapmaya çalışırken tacize uğramış ve mağdur olmuş bir kadın. Aslında bunu sineye çekmeye razıymış ama kocasının da desteğiyle ilgili mercilere haber vermeyi kendine görev bilmiş. Ve fakat ne tesadüf ki, bu mesele savcılık tarafından dinlenen bir telefonda konuşulunca olay büyüyüp bir skandal haline gelmiş. Yoksa onun kimseye söylemek gibi bir niyeti yokmuş. Bayraktar’a göre işin içinde, haber sızdırmak için kapısına gelen bir grup başkan vekili, kendisine asılan bir eski parti başkanı ve iktidar partisini karalayacak bir dosya temin etmek umuduyla işbirliği yapmaya hazır bir muhalefet lideri var.

Olay örgüsü fena değil aslında. Temposu da yüksek. Belli ki bir suç hikayesi: sarhoşlar, tacizciler, komplocular. Bayraktar’ın şefi bile, telefonunun dinlendiğini bilmesine rağmen bu konuyu açtığı için suçlu. Çünkü onun başını derde soktu. Hikayedeki hemen herkes kötü. Kahramanımız İklim Bayraktar ise iyi biri: bir numaralı gazeteci, anne ve eş. Gazetecilik ahlakı deseniz onda (haber içine sinmediği için yapmamış), rabıta deseniz onda (göz göre göre taciz edilmesine rağmen edebini bozmamış), sadakat deseniz gani gani (CHP’ye duyduğu sempatiden dolayı bu haberi dallandırıp budaklandırmamış).

Fatih Altaylı’nın sorularına hiç tereddüt etmeden cevap veriyor. Bolca ‘aynen,’ diyor. En çok tekrarladığı sözcük bu. Çünkü duymak istediği şey bu. Anlattıklarının teyit edilmesi ihtiyacında. Onay gelmediği zaman birden öfkeleniveriyor, sesini yükseltiyor. Altaylı bir kaç kez uyarmak zorunda kalıyor onu. Hayır, duygusallaşmıyor. Onunki kolayca heyecanlanan insanların saman alevi gibi geçip giden kızgınlığı değil. Oturmuş bir öfke bu. Senelerdir kenarda kalmış olmanın, sesini duyuramamış olmanın öfkesi. O kadar uzun süre bastırılmış ve saklanmış ki, artık en ufak eleştiride kendini ele veriyor.

Bunlar olmasa hoş bir kadın aslında. Düzgün yüz hatları ve sade görüntüsüyle ilk anda iyi bir intiba bırakıyor. Ama abartısızlık buraya kadar. Konuşmaya başladığı anda bu izlenim birdenbire dağılıveriyor. İnsanı rahatsız eden bir şey var onda. Bir teklifsizlik, bir rahatlık. Özgüvenden çok küstahlığa işaret eden bir ton tutturmuş. Neredeyse düşmanca sayılabilecek üstten bir tavırla konuşuyor. Belki de bazı şeylere başkalarından daha fazla hakkı olduğunu düşünüyor. Önde gelen gazeteci ve siyasetçilere ilk isimleriyle hitap etmesi de bundan olsa gerek. Tuvalette makyaj tazelerken patronunun arkasından ‘Bu Ahmet de çok oldu artık’ diye konuşan sekreter kızları hatırlatıyor. Böyle bir laubalilik, bir samimiyet hezeyanı.

Soğukkanlılığı ise düpedüz korkutucu. Anlattıklarındaki tutarsızlıklar yüzüne vurulduğunda, detaylara takılmamamız gerektiğini söyleyecek kadar pişkin. En keskin virajları dönerken bile kılı kıpırdamıyor: Vekil birinci katta mı oturuyormuş? Bunu nereden bilsinmiş? Adamı apartmanın girişine bırakmış işte. Ama biraz önce asansöre bindirdik demişti. Eh adam sarhoşmuş, o kafayla asansöre binmiş olamaz mıymış? Yeterince iyi kurgulanmadığını düşündüğü anda hikayeyi yeniden yazıyor. Kendi hayat hikayesini yazdığı gibi. Her seferinde yeni bir kimlik, yeni bir detay, farklı bir bakış açısı. Hiç zorlanmıyor.

Şimdi de hepimizi ne kadar şahane bir insan, nasıl mükemmel bir gazeteci olduğuna ikna etmeye çalışıyor.

İklim Bayraktar yetenekli bir hikayeci. Fakat maalesef bu sefer her yazarın başına gelebilecek bir zaafiyete tutulmuş. Yarattığı karakter biraz eğreti kalmış. Üzerine pek oturmuyor. Acemice dikilmiş bir giysi gibi eteği sarkıyor, omzu düşüyor. Dikişlerin söküldüğü yerlerden hoş olmayan şeyler görünüyor.

Acıklı olan şu ki, kendisi bunun hiç farkında değil. Hikayesini beğeniyor. Ona göre önemli olan da bu zaten. Detaylara takılmanın anlamı yok.

Geri kalanı ne de olsa sadece “karakter meselesi.”

Sunday, March 13, 2011

Duygusal Serseri


BirGün
13 Mart 2011

Roman tarihi değişik şekillerde okunabilir. Önce serseriler vardı, diyerek başlayabiliriz mesela. Önce serseriler vardı ve her şey yerli yerindeydi. Çünkü serseriler sadece serseriydi. İyiler ve kötüler belliydi. Hayat kolaydı. Başağrısı yoktu. Olsa bile ilacı vardı. Kalp ağrısının da. Aspirin alıyordunuz, ya da düştüğünüz ıssız adada bir iki turluyordunuz, bir şeyciğiniz kalmıyordu. Her şeyin biraz oyun olduğu, hiç bir şeyin sahiden acıtmadığı zamanlardı.

Pikaresk de denen ve adını İspanyolca ‘serseri’ anlamına gelen ‘picaro’ sözcüğünden alan roman türü, üç aşağı beş yukarı böyle bir dünyayı anlatır. Bu romanların kahramanları, genelde kanun kaçakları ya da bir nedenle toplumdışı kalmış insanlardır. Maceradan maceraya koşarken bir çok badirelerden geçseler de bunlardan duygusal yaralar almadan sıyrılıp çıkarlar. Roman kişisi olarak pek bir derinlikleri yoktur. Sevimli ve eğlenceli olanları vardır. Daha pratik ve hesapçı olanları vardır. Ama hepsi neticede yalınkat karakterlerdir. Çünkü esas olan onların kim olduğu değil, maceranın kendisidir.

Roman bir edebi biçim olarak yerleştikçe, bu karakterler de boyutlanır ve değişir. İşte işleri içinden çıkılmaz hale getiren de budur. Oysa bu vakte kadar, roman kişileri de biz okuyucular da neyin ne olduğunu bilerek gelmişizdir. Karakterin duygularına dair pek bir derdimiz olmamıştır. Neyle karşı karşıya olduğumuzu biliriz: Athos, Porthos ya da Aramis varoluşa dair endişeleriyle kafamızı ütülemeyecek, Moll Flanders birden duygusallaşıp sahtekarlıktan vazgeçmeyecek, Tom Jones ise yol boyunca karşılaştığı kadınlarla cilveleşirken sevgilisini aklına getirmeyecektir.

Ama buradan sonra yavaş yavaş başka bir roman biçimine geçilir. Karakterler gitgide duygusal bir boyut edinirler. Maceralar birer içsel yolculuğa dönüşür, olaylardan çok kişiler önem kazanır ve karakterlerin gelişimi öykünün merkezi haline gelir.

Böylece başka bir çok yenilikle birlikte, edebiyat tarihinin en büyük klişelerinden biri olan ‘duygusal serseri’ efsanesi de doğmuş olur. ‘Picaro’ sahneyi terketmemiştir. Fakat şimdi bilinen bütün özelliklerinin yanı sıra bir de içsel derinlik edinmiştir. Serseri olmasına serseridir yine, ama artık gizli bir duygusallığın ihtimalini ufak ufak sezdirir olmuştur.

Duygusal serseri, kadınların düşünmekten hoşlandıkları şekliyle, çokomel gibi bir şeydir: dışı sert kabuk kaplı, içinde pırıl pırıl bir yürek saklı! Kimi zaman soğuk ve aldırışsız, kimi zaman oyuncu ve numaracıdır. Yani hem Alain Delon hem de Jean-Paul Belmondo’dur. Üstüne bir de gizli bir romantiktir.

Bu imge o kadar çekicidir ki, kadınlarda bir tür akıl tutulması yaratır.

Duygusal serseri tiplemesinin gücü tamamen hayal ürünü olmasından gelir. Sonsuz bir mutlulukta ahenkle salınan Hollywood aileleri gibi, bu tipleme de şiirsel bir olanaksızlığın ifadesidir: arzu nesnesinin üzerimizdeki gücünü kaybetmeden bize teslim olduğu bir durumu anlatır. Efendinin dize gelip köleliği kabul ettiği anın resmidir bu. Hem de efendiliğine halel gelmeden.

Hemen her kadın, bu fanteziye teslim olur, ele avuca gelmez belâlı bir adamı kendine bağlayıp ehlileştirme fikriyle bir zaman oyalanır. Herkes er geç dersini alır elbette. Ancak en fenası, romanların filmlerin ve şarkıların hiç usanmadan yeniden ürettiği bu bildik hikayeden yola çıkarak yanındaki adama bir derinlik atfetmek isteyenlerdir. O adam çoğu kez bir gözleme kadar düzdür halbuki. Ama bu, sonucu pek değiştirmez.

Kocalarının saldırganlığını ‘seviyor da ondan’ diyerek geçiştirenler gibi, çocuklarına ‘baban sana vurdu, ama sonra odaya gidip ağladı’ diye yalan söyleyenler de maalesef bu gruba girer. Babaları onları uykudayken sevmiştir. Sevgilileri aslında canlarını yakmak istememiştir. Özür de dilemiştir zaten. Oğulları hassas ince ruhlu bir çocuktur, o kıza tecavüz etmiş olamaz. Belli ki bir yanlış anlama vardır ortada.

Oysa gerçek bu kadar karmaşık değildir. Gerçek, kıskanç adamların zorba olduğu, uykuda seven babaların uyanıkken dövdüğü, egoları anneleri tarafından besiye çekilmiş genç erkeklerin suç işleyebildiğidir.

Duygusallaştırdığımız adam, aslında serserinin tekidir. Ama buna inanmak istemeyiz.

Çünkü efsane gerçeğin kendisinden çok daha etkilidir.

Tuesday, March 08, 2011

Charlotte'un Kızkardeşleri


8 Mart 2011 - BirGün

Ondokuzuncu yüzyılın ortaları. İngiltere’de Yorkshire yakınlarında Haworth adlı bir küçük kasaba. Bu kasabada İrlandalı bir rahip olan babası ile yaşayan otuzlarında bir kadın. Soğuk ve nemli bir kış gecesi. Genç kadın, ocağın başında oturmuş ayaklarını ısıtmaya çalışan babasının eline bir kitap tutuşturuyor. Bir roman yazmış. Adam sanki hayatında ilk kez bir kitap görmüş gibi elinde evirip çeviriyor romanı. Ardından okumaya başlıyor. Bir zaman sonra oturma odasında içi içini yiyen kızının yanına gidiyor ve şöyle diyor: “Çok daha kötü olacağını düşünmüştüm.”

O kadın Charlotte Brontë’dir. Babasına verdiği roman ise ‘Jane Eyre’dir. Yani o dönemde İngiltere’nin en çok satan kitabı.

Charlotte’un romanına dair babasından duyacağı tek yorum bu olacaktır. Mektuplarından anladığımız kadarıyla bu onu incitmiş olmalı. Halbuki, Brontë ailesinin altı çocuğundan üçüncüsü olan Charlotte Brontë tam bir çetin cevizdir. Bir şair olan Anne ve en az kızkardeşi kadar iyi bir romancı olan Emily gibi, Charlotte da hayatının neredeyse tümünü yazarak geçirir. Ailenin duygusal merkezini oluşturan erkek kardeş Branwell de dahil olmak üzere, bütün kardeşlerini aynı sene içinde veremden kaybeder. 1849’a gelindiğinde aileden geriye sadece Charlotte ve babası kalmıştır.

Patrick Brontë, sinirlendiği zaman verandaya çıkıp karanlığa doğru bir iki el ateş eden ve kadınları terbiye etmek için arada bir şiddete başvurmanın kaçınılmaz olduğuna inanan bir adamdır. Charlotte, babasının bütün kaprislerini sabırla çeker. Hatta hayatının sonuna doğru evlenmeye karar verdiğinde, düğün günü kiliseye gelmek yerine kasabanın meyhanesinde arkadaşlarıyla içki içmeyi tercih ettiği için ona gönüllenmez bile.

‘Jane Eyre’ 1847’de basıldığında ülkenin en çok satan romanı haline gelir. Ama Charlotte da kızkardeşleri gibi, romanını bir mahlas kullanarak yayınlamıştır. Bir erkek ismi seçmiştir kendine: Currer Bell. Yani kimse yazarın aslında bir kadın olduğunun farkında değildir. Daha da fenası, kimse yazarın aslında o olduğunun farkında değildir. Sonunda belki de babasının da “cesaretlendirmesi” ile ortaya çıkmaya karar verir Charlotte. Bundan sonra da başına gelmedik kalmaz. O vakte kadar, eleştirmenlerin övgüsüne mazhar olan roman, bir kadının elinden çıktığı anlaşılınca yerden yere vurulur. Ne konunun kabalığı kalır, ne de karakterin basiretsizliği. Dönemin önemli edebiyat dergilerinden biri olan Rambler’da romanın “insanın aşağılık ve hayvani duyguları”na hitap ettiği ve düşük bir ahlâkın temsilcisi olduğu yazılır.

Charlotte Brontë 1855 senesinde 38 yaşındayken tifodan ve muhtemelen biraz da hayalkırıklığından ölür. Dokuz ay karnında taşıyıp doğuramadığı bebeğini ve yazamadığı kimbilir kaç romanı da yanında götürür.

Charlotte Brontë’nin yaşam öyküsü, bir kadının yazabilmek için kaç erkeğin iradesini hiçe sayması gerektiğinin hikayesi gibi gelir bana hep. Eğer bir kadınsanız ve yazmak istiyorsanız, babanızdan başlayarak hayatınıza giren erkeklerle birer birer hesaplaşmanız gerekecektir.

Kadından şair olmaz, diyeceklerdir size. Demeseler bile hissettireceklerdir. Felsefeciyseniz, kadın filozofların kıtlığından dem vuracaklardır. Mizah yapıyorsanız, en iyi ihtimalle gülümsetebilirsiniz insanları. Kahkahalarla güldürmek “uygunsuz” kaçacaktır. Roman yazıyorsanız, romandaki erkek karakterleri yeterince iyi temsil edip etmediğinize bakılacaktır hemen. Kadınların kendilerinden başka kimseyi anlatamadığı ve sadece kadın hikayeleri yazabildikleri düşünülür çünkü.

Kötüyseniz, hiç acımadan yerden yere vururlar. İyiyseniz, ağızlarının içinde yuvarlayarak “kadın romancı” derler. İyi romancı deseler yetecektir halbuki.

Erkeklerin hakim olduğu her yere desturla gireceksiniz, oranın esas sahibi olmadığınızı hiç bir zaman unutmayacaksınız, tartışmalarda mümkün olduğu kadar sessiz kalacaksınız ve asla büyük meselelere el atmayıp önünüze konan kırıntılarla oyalanmayı bileceksinizdir. Neyinize yetmez?

Ama bazı kadınlar yazmaya devam ederler. Bazen küçük ama unutulmaz bir öykü, bazen jilet keskinliğinde bir şiir, bazen de insanın yüreğine oturan bir roman. Bazen Füruzan, bazen Birhan Keskin, bazen de Tezer Özlü olurlar.


8 Mart Kadınlar Gününüz kutlu olsun!

Tahkikatın Son Perdesi

Shakespeare’in kimi oyunlarında bana çok ilginç gelen bir özellik vardır. Oyunun finaline gelindiğinde, sahnede yalnızca yan karakterler kalır. Bilhassa trajedilerde böyledir bu. Çünkü olan olmuş, felaketler gerçekleşmiş, esas adamlar ya başkaları tarafından ya da kendi elleriyle ortadan kaldırılmıştır. Son perdede sahneye çıkan karakterler nispeten daha az önemli kişilerdir. Bunlar bize genellikle oyunun bir özetini verirler; kimi zaman olan bitenden çıkarmamız gereken dersleri söylerler, ya da bundan sonra neler olabileceğini anlatırlar.

İlginç olan şudur ki, bu yan karakterler hikayeyi çoğu kez yanlış anlamışlardır. Anlattıkları şey bizim biraz önce sahnede izlediğimizle uzaktan yakından alakalı değildir. Mesela Danimarka’nın yeni kralı Fortinbras, Hamlet’in bir askere layık bir şekilde uğurlanmasını ister, çünkü ona göre genç prens yaşasaydı savaş alanında büyük cesaret gösterecektir. Oysa, gönüllerimizin prensi olsa da, Hamlet için söylenecek en son şey budur herhalde. Hamlet gözükara bir askerden çok bir düşünce adamıdır. Üstelik oyun tam da bu fikrin üzerine kuruludur.


Diğer oyunlarda da kimi örneklerini görebileceğimiz bu durumu hep biraz yadırgarım. Bütün bu karakterler, sanki oraya vaziyeti kurtarmak için konmuşlardır. Sanki birinin oyunu kapatması ortalığı toparlaması gerekiyordur da, bunlar da ellerinden geldiği kadar görevlerini yerine getiriyorlardır. Onun için iyi ihtimalle teamüle uygun bir şeyler söylerler. Ya da öyle bildik şeyleri tekrarlarlar ki, aslında hiç bir şey söylememiş olurlar.

Hükümetin önde gelen iki bakanı Bülent Arınç ile Cemil Çiçek gazetecilere yönelik operasyona ilişkin beyanatlar vermişler.

Arınç, basın mensuplarının tahkikata uğramalarının üzücü olduğunu ama bunun sonuçta herkes gibi onların da başına gelebileceğini söylemiş. Tam olarak alıntılamak gerekirse: “Şüphesiz her meslek mensubu, gazeteci de olsa, avukat da olsa, doktor da olsa, siyasetçi de olsa, suç işleme hakkına sahip değildir,” demiş. Cemil Çiçek de benzeri bir beyanat verdikten sonra, kendisine gazetecilere destek için yapılan yürüyüş ile ilgili bir şeyler sorulduğunda, “Ben onunla ilgili bir şey demem. Ben buraya gelirken ne sorulacağını biliyorum. Vereceğim cevabı da biliyorum ve verdim,” diye cevap vermiş.

Yani Shakespeare cenahından bakarsak: “Bunlar beni aşar, zaten böyle bir repliğim de yok, müsadenizle sahneyi kapatıp çıkacağım,” anlamına gelen bir şeyler söylemiş.

Şimdi bu iki devlet bakanı ve başbakan yardımcısının söylediklerine biraz daha yakından bakalım. Arınç’ın sırasıyla şunları söylüyor: 1) suç işleyen herkes tahkikata uğrar, 2) suç adi ya da siyasi olabilir, 3) yeterli delil bulunursa dava açılır, 4) dava ise ya mahkumiyetle ya da beraatle sonuçlanır.

Bülent Arınç sayesinde hukukta neyin ne olduğunu öğreniyoruz. Neyin ne olmadığını öğrenmek içinse, Cemil Çiçek’in söylediklerine bakmamız gerekiyor. O da çok önemli iki konuya parmak basmış: 1) tutukluluk mahkumiyet değildir, 2) tahliye beraat değildir.

Peki ya konu nedir gerçekten? Yılan hikayesine dönen bu oyunun son perdesinde, bize bu boş cümlelerden daha fazlasını söyleyebilecek birileri yok mu?

Maalesef yok. Hikayeyi anlatacak olanlar sessiz şimdi. Çünkü onları birer birer tutukluyorlar. Evlerinden, işyerlerinden alıp götürüyorlar. Sorgusuz sualsiz. Bazılarını içeri atarken diğerlerine gözdağı veriyorlar. Etrafa korku ve endişe salıyorlar.

Ama yüreğimizi ferah tutalım, her şey kanunlara uygun işliyor. Sayın Bülent Arınç’ın söylediği gibi, arama kararını verenler de, gözaltına alma kararını verenler de, tutuklayanlar da, iddianameyi hazırlayanlar da, hepsi “hakim sınıfından insanlar.”

Ne hoş bir kelime oyunu! Ama ben yan karakterlerde olduğu gibi, bu konuda da Shakespeare’i tercih ederim.

Sunday, February 27, 2011

T-Rex ile Öğle Yemeği



BirGün
27 Şubat 2011

Çocukluğumun keyifli kitaplarından biri, bir bilim adamı ve ekibinin eski bir elyazmasında buldukları şifrenin peşinde İzlanda’ya gidişlerini ve orada sönmüş yanardağ Sneffels'in kraterinden dünyanın merkezine inişlerini anlatır. Yolculuk boyunca başlarından bir çok macera geçer. Sonunda arzın merkezine ulaştıklarında, aslında zamanda bir yolculuk yaptıklarını farkederler. Çünkü onları orada milyonlarca yıl önce yaşamış canlılar, dev bitkiler ve dinozorlar beklemektedir.

‘Arzın Merkezine Seyahat,’ Jules Verne’in en popüler romanlarından biri olmayabilir. Belki de yaptığı tahminlerde yanıldığı için böyledir bu. Yerkabuğunun derinliklerinde erimiş kayalardan başka bir şey bulunmadığını bilerek büyüyen bir nesil için, bu hikaye ilk anda saçma gibi görünebilir. Ama gitgide yükselen temposu ve birbiri ardına gelen sürprizleriyle gayet iyi bir macera romanıdır aslında. İlk okuduğumda bana uzun uzun hayaller kurdurduğunu hatırlıyorum.

Bütün çocukluğunu gözüpek kâşiflerin hikayelerini okuyarak geçirmesine rağmen, büyüyünce benim kadar pısırık çıkan biri daha var mıdır acaba? Yaşım ilerledikçe çocukluğumdaki maceracı damarım kabarır belki diye bekliyorum ama nafile. Hiç bir şey olduğu yok.

Hatta daha da beter oluyorum. Şimdilerde gündelik olaylar bile bana dünyanın en büyük macerası gibi görünmeye başladı. Mesela geçenlerde havuza kaydoldum. Eskiden beri yüzmeyi çok severim. Bir süredir de aklımdaydı. Sonunda gidip yazıldım. Ama bu basit iş bile büyük bir meseleye dönüştü.

İlk gün cesaretimi toplayıp spor salonunun karşısına dikildim. Baktım ki, bir sürü kapısı var. Girişi bulana kadar binayı bir kaç kez tavaf etmek gerekti. Binanın içinde de bir iki tur attıktan sonra, sonunda soyunma odasını buldum. Ve fakat o da nesi? Burası erkeklerin bölümüydü. Kendimi can havliyle dışarı attıktan sonra, bu sefer daha güvenli bir yöntem izlemeye karar verdim. Kızları takip edecektim. Elbette birisi beni istediğim yere götürecekti. Bu yöntemle önce soyunma odasına ardından da havuza ulaştım. Ama dönüşte bir daha kayboldum. Bu da yetmezmiş gibi, dolabımın kilidini açamadım. Sağa 13, sola 25, sonra yine sağa… Bir kaç kez denedim, olmadı. Şifreyi tutturamayınca, izlediğim banka soygunu filmleri aklıma geldi. Çoğunda kasayı patlatırlardı. Yok, bunu yapamazdım. Bir ara acaba üzerimdeki ıslak mayoyla eve doğru bir koşu tuttursam mı diye düşündüm. Sonunda birisi halime acıyıp beni kurtardı. Dolabım açılınca derin bir nefes aldım. Çizgili gömleğim ve eski kot pantalonumu gördüğüme hiç bu kadar sevinmemiştim.

Bütün bunlar bir gün için çok fazlaydı. Yorulmuştum, acıkmıştım, onurum zedelenmişti. Bir sandviç alıp Paleontoloji Müzesi’nin önüne gittim. Merdivenlere çöküp sandviçimi kemirirken bir yandan da şunu düşündüm: Hayat bu kadar zor olmamalıydı. Başkaları nasıl yapıyordu peki? Bütün bu merhalelerden yara almadan geçebiliyorlar mıydı? İlk kez girdiği binada aradığı odayı eliyle koymuş gibi bulan, yürüyen merdivene tereddüt etmeden atlayan, ya da tuvaletten kalkınca arkasında patlayan otomatik sifon sesini duyduğunda hiç istifini bozmayan insanlar nerede yaşıyordu?

Paleontoloji Müzesi’nin önünde değil herhalde. Çünkü orada sadece ben vardım. Bir de T-Rex.

Bir süredir öğle yemeklerimi T-Rex ile beraber yiyorum. Bana iyi geliyor. T-Rex, dev cüssesinden beklenmeyecek kadar yumuşak ve iyihuylu biri. Bir yemek arkadaşı olarak da mükemmel. Fazla konuşkan sayılmaz. Yaşlı, sessiz ve güvenilir. Düşünüyorum da, biraz kemikli olmasının dışında hiç bir kusurunu göremiyorum.

‘Arzın Merkezine Seyahat’ ile büyüyüp maceralarla dolu bir ömür geçirmeyi uman bir çocukken, sonunda kendimi bir müzenin önünde dev bir iskeletle arkadaşlık ederken bulmamın acıklı bir son olduğunu düşünenler olabilir.

Bense kendimi tümüyle yenilmiş saymıyorum. Sonuçta benim hikayem de bir dinozorla bitiyor.

Sunday, February 20, 2011

“Fani hayatımın sona erdiği şu anda…”


BirGün

20 Şubat 2011


Bu hafta gazetelere bakarken, gözüme garip bir hikaye ilişti: Trabzon’un Tonya ilçesinde hayatını kaybeden 88 yaşındaki emekli imam Mehmet Ali Öner, ölmeden bir hafta önce bir veda mesajı kaydetmişti. Buraya kadar sıradan bir hikaye gibi görünebilir. Ancak, Mehmet Hoca salâsını kendisi verdiği gibi, ölüm duyurusunu da kendi sesiyle bir zamanlar imamlığını yaptığı camiden yayınlamıştı: "Bu bir ölüm ilanıdır. Ben Tonya’nın Büyükmahallesi’nden Kalkuzoğlu Mehmet Ali Hoca. Şu anda fani hayatım sona ermiştir. Yüce yaratanın bol rahmetine kavuşmuş bulunuyorum.”

Mehmet Ali Hoca’nın toprağı bol olsun. Öteki taraftan seslenip veda etmek istediğine göre, bize düşen de bu selamı alıp ona rahmet dilemektir elbette.

Ölümle yaşam arasındaki sınırı zorladığı için olsa gerek, bu hikaye bana Latin Amerika edebiyatının alamet-i farikası olan ‘büyülü gerçekçilik’ akımını hatırlattı. Mehmet Hoca’yı bir Marquez karakteri olarak düşündüm ve bu durumu hiç yadırgamayacağıma karar verdim.

Fakat aklıma Marquez’den önce, Brezilyalı yazar Machado de Assis ve onun şaşırtıcı romanı ‘Memórias Póstumas de Brás Cubas’ (Brás Cubas’ın Ölümden Sonraki Hatıratı) geldi. Adının da işaret ettiği gibi, ölümünden sonra hatıralarını kaleme almaya karar veren bir karakterin ağzından anlatılan bu hikaye şöyle başlar: “Bir müddet bu anılara başından mı yoksa sonundan mı başlamalıyım, yani önce ölümümü mü yoksa doğumumu mu anlatmalıyım, diye kafa yordum. Ancak, teamül doğumdan başlamayı gerektirdiği için, farklı bir metot izlemeye karar verdim: malum bendeniz ölü bir yazar değil, sonradan yazar olmuş bir ölüyüm.”

Daha bu açılıştan çok garip bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu hissederiz. Kitabın baş kişisi Bras Cubas hiç bir şeyi genelgeçer kabullere uygun yapmayacaktır belli ki. Zaten ölümünden sonra da teamüle uymamış ve başkaları gibi ‘nihai istirahatgâhına’ çekilmek yerine hayatının hikayesini bize aktarmayı tercih etmiştir.

Huzursuz bir karakterdir Bras Cubas. Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı ölmüş de, öteki taraftan konuşmaya devam ediyormuş gibi gelir insana bazen. Hayatı yarım bırakmak zorunda kaldığı için iyice huysuzlaşmıştır. Söyleyecek bir sürü şeyi vardır. Üstelik yaşarken hissettiği zorunluluklar ve sıkıntılardan da ölümle beraber sıyrılmıştır. Meydan onundur yani. Ona göre, ölü bir adamın en büyük erdemi açıkkalpliliktir. Hayattayken başkalarının yargıları, çıkar çatışmaları ve hırslı mücadeleler bazılarımızı ‘kirli çamaşırlara’ göz yummaya iter: “Oysa ölüm, ne büyük bir değişiklik sağlar insana! Ne ferahlık! Ne özgürlük! Sevgili fani beyler ve hanımlar, sizi uyarmak isterim, ölülerin küstahlığı kadar ölçüsüzü yoktur.”

Artık dünyanın bütün zamanı onundur ve istediğini söyleyebilir. Ama yine de mesele tamamen çözülmüş sayılmaz. Çünkü Bras Cubas farkeder ki, bir şey anlatıyorsanız, zamanınız ancak dinleyicinizin vakti kadardır. Ölü de olsanız böyledir bu. Bir yerde düpedüz isyan eder bu duruma: “Bu kitabın en büyük defosu sensin, ey okuyucu! Sen hızla yaşlanıyorsun ve kitabım ilerlemek bilmiyor.”

Zamana karşı yazdığını farkettiği andan itibaren, yazma sıkıntısının bütün merhalelerini birer birer yaşar Bras Cubas. ‘İşe yaramazlık’ adlı bölüm şöyle başlar mesela: “Yanılıyor olabilirim ama biraz önce galiba tamamen işe yaramaz bir bölüm yazdım.”

Yavaş yavaş anlarız ki, ölümden sonrasının hikayesi olsa bile, Machado de Assis’in romanı zamana dair bir kitaptır aslında. ‘Unutuluş’ başlıklı bölümde, bu his iyice kuvvetlenir. Hepimiz sonu ‘unutuluş’la bitecek bir yolculuğa mahkumuz, der Bras Cubas. Ölümün anlamı da bu değil midir? Zaman her şeyin üstünü örtecek ve izleri silecektir.

Hayat kısa, unutuluş sonsuzdur. O zaman neden geri dönüp son bir iki şey söylemek isteyelim ki?

Ölüme karşı elimizdeki tek şeyin ‘söz’ olduğunu bildiğimiz için mi?

Not: Geçen hafta için özür dilerim. Belki bu bilgiyi verirsem beni affedersiniz. İnternet’ten bulabildiğim kadarıyla Machado de Assis’in romanı, Ertuğ Altınay tarafından ‘Mezarımdan Yazıyorum’ adı altında çevrilmiş ve İş Bankası Yayınları’ndan çıkmış.

Wednesday, February 09, 2011

Dünyayı 'şaşırtan' on gün



BirGün
6 Şubat 2011

Mısır’daki halk ayaklanması başladığından beri aklımda hep aynı sahne var. John Reed’in ‘Dünyayı Sarsan On Gün’ adlı kitabından Sergei Bondarchuk’un aynı adla uyarladığı filmin belki de en meşhur sahnesi. Hani şu Marksist öğrenci ile işçinin tartışmasını hikaye eden sahne. Öğrenci işçiyi karşısına almış uzun uzun anlatmaktadır. Onun kendi kardeşlerine ve memleketine karşı ihanet içinde olduğunu söylemektedir. Lenin’in Alman ajanı olabileceğini, Bolşevik ayaklanmasının gerçek devrimi tehlikeye attığını iddia etmektedir. İşçi ise öğrenci kadar eğitimli ve bilgili değildir. Ama bir meseleyi belli ki çok iyi anlamıştır. Öğrencinin bitmez tükenmez sorularından fırsat bulduğunda hep aynı şeyi söyler: “İki sınıf vardır: Burjuvazi ve proleterya. Sen hangisinden yanasın?”

‘Dünyayı Sarsan On Gün’ü üniversite öğrencisiyken seyretmiştim. Bir arkadaşımla gitmiştik filme. Çıkışta bu sahneye dair ateşli bir tartışma yaşandığını hatırlıyorum. Ben hayatı anlamak için bu bilginin yeterli olmadığını söylüyordum. Filmde insanların tek tek hikayelerine pek fazla yer verilmemişti. Kalabalık sahneleri ve görkemli görüntüleriyle meşhur bir filmdi. Bu yaklaşımın filmin her yerine sızdığına ve olaylar gibi insanların da biraz kaba hatlarla çizildiğine inanmıştım. Arkadaşım ise, o kaba hatların gerekli olduğunu, çünkü tarihin bazı anlarında hayatın böyle bir seçimden ibaret kalacağını söylüyordu. Ona göre devrim olduğunda tereddüte yer yoktu. Harekete geçebilmek için hangi tarafta olduğunu bilmek yeterliydi.

O zaman ikna olmamıştım. Uzun uzun konuştuğumuzu hatırlıyorum. Oysa, Mısır’daki ayaklanma ile birlikte bu seçimin ne kadar önemli olduğundan başka bir şey düşünemez oldum. Yapılan bütün yorumlar, yazılıp çizilenler tam da bu noktada bağlanıyor gibi geliyor bana.

Mısır’daki ayaklanmayı yeterince ‘medeni’ yeterince ‘beyaz’ bulmayanlar, şu ana akılları neredeydi deyip Mısırlıları gecikmiş bir devrimin neferleri olmakla itham edenler, ya da bu halk isyanının sağlam bir ideolojik temel üzerine oturmadığı için Müslüman Kardeşler tarafından ele geçirilip İslami bir rejimle sonuçlanacağından korkanlar, hepsi aynı küçük ama önemli detayı kaçırıyor olabilir mi?

Bunların tümü mümkün elbette. Buna bir itirazım olamaz. Evet, Mısırlılar otuz senedir totaliter bir düzen altında yaşamış ve bu vakte kadar pek de seslerini çıkarmamışlardır. Ya da bu isyan yolundan sapabilir. Kuvvetle muhtemeldir ki, dönemin baskın siyasi hareketi bu ayaklanmayı ele geçirecek ve onun kendisinin kılmak isteyecektir. Siyaset budur. Hep böyle işlemiştir.

Bütün bunları beğenmesek de, bu ayaklanmaya ‘ideolojisiz’ diyemeyiz. Bizi anlatmıyor diye, biz bu isyanın alacağı şeklin içinde beğeneceğimiz bir köşe bulamayacağız diye, böyle bir ayaklanmaya yön verebilecek kadar güçlü olamadık diye, onu karalayamayız, küçümseyemeyiz. Özgürlük ve adalet talebi ile ayaklanan insanlara bir avuç çapulcu muamelesi yapamayız.

Bu isyanın ideolojisi ‘Dünyayı Sarsan On Gün’deki işçinin söylediği kadar basittir. Bir tarafta diktatörlerle para babaları vardır, öteki tarafta da açlıkla yüz yüze kaldığı için ayaklanan halk. Hangisini seçeceğimize ‘pardon, sizin eğitiminiz neydi?’ diye sorarak karar verirsek, ayıp etmiş olmaz mıyız?

'Dünyayı Sarsan On Gün'de işçi ile öğrencinin tartışması şöyle sonlanır. Öğrenci konuşur da konuşur, bir dolu şey anlatır, olayın sanıldığından çok daha karmaşık olduğunu işçiye aktaramadığı için gitgide öfkelenmektedir. Sonunda “sen cahilin, köylünün tekisin” der ona, “devrimden ne anlarsın ki?” İşçi ise kendinden emindir. Hiç sinirlenmez. Sıra ona gelince der ki: “İki sınıf vardır. Birinden yana değilsen, ötekinden tarafsın.”

Bence sokaklara dökülen Mısır halkının bize söylediği de budur. Onlara akıl öğretmek yerine seslerine kulak verirsek duyabiliriz belki.

Sunday, January 30, 2011

Kukla Tiyatrosu



BirGün
30 Ocak 2010

Berkeley’de daha kış bitmeden bahar geldi. Havalar güzelleştikçe, sağda solda gitar çalıp şarkı söyleyen çocukların sayısı artıyor. Her gün en az bir iki kişiye rastlıyorum. Bazıları gerçekten çok iyi. Geçen gün birisi öyle bir ‘Hallelujah’ söylüyordu ki, Jeff Buckley’in bile hoşuna gidebilir diye düşündüm. Sonra baktım ki, iyi olduğunu biliyor velet! Şarkının en dokunaklı yerlerini bile ölçülü bir kederle söylüyor. Hay Allah, dedim kendi kendime, keşke bu kadar farkında olmasaydı. O zaman gerçekten müthiş olabilirdi çünkü.

Heinrich von Kleist’ın ‘Kukla Tiyatrosu’ adlı kısa öyküsünde çok ilginç bir pasaj vardır. Anlatıcı bir süre önce çok zarif ve alımlı bir genç adamla tanıştığını söyler bize. Gözalıcı bir güzelliği olan bu genç sıcakkanlı ve sempatik biridir. Birlikte gezer tozar, Paris’e gidip müzeleri dolaşırlar. Bir gün bu genç adam, ayaklarını kurulamak için bir tabureye oturduğunda kendini aynada görür. Aynadaki imgesinin Paris’te gördükleri bir heykeli andırdığını farkeder. Ayağına batmış dikeni çıkarmaya çalışan bir delikanlıyı gösteren meşhur Yunan heykelidir bu. Kendi hareketinde aynı inceliği farketmiş ve çok etkilenmiştir.

Anlatıcının da kışkırtmasıyla aynı hareketi tekrar etmek ister. Ancak ne kadar denediyse de başarılı olamaz: "Bana göstermek için ayağını ikinci kez kaldırdı, ama herkesin tahmin edeceği gibi, sonuç bir felaketti. Üçüncü, dördüncü kez denediğinde de durum değişmedi. Ayağını belki on kere kaldırarak benzer bir pozisyonu aradı, ama çabası tamamen boşunaydı. Aynı hareketi tekrar edemiyordu bir türlü. O zarif duruşu andırmak bir yana, gülünç sersemce hareketler yapıp duruyordu. Kendimi gülmekten zorla alıkoyuyordum.”

Genç adam bu noktadan sonra gözle görülür bir şekilde değişir. Zamanının çoğunu ayna önünde kendini seyrederek geçirmeye başlar. Yavaş yavaş çekiciliğini, ışıltısını kaybeder ve üzerine kendini beğenmiş züppelerin bayatlığı siner. Doğal zarafetinin yerini sahte bir nezaket almış, bir yıl içinde bambaşka biri olup çıkmıştır.

Bu küçücük hikayeyi her okuyuşumda aynı noktaya takılır kalırım: bilinç topyekün lanetli bir şey midir? Bir bilince sahip olduğumuz sürece masumiyetimizi korumamız neredeyse imkansızdır belki de. Hepimiz bu genç adamın düştüğü durumu tanırız aslında. Kendimizi farkettiğimiz anda, bizi izleyen başkalarının varlığını da hissederiz. Birileri bizi izlediği sürece sahnedeyizdir. Daha da korkuncu, birisi bizi izlemese de sahnede kalırız. Çünkü kendi kendimizin ebedi seyircisi olmuşuzdur artık.

Bu lanet gerçekten sahnede olanları daha kötü vurur. Onlar en büyük gözaltındadır çünkü. Sanatçının kendini koruyabilmek için seyirciyi unutması gerekir kimi zaman. Oysa, sahnede olan bir süre sonra sahnenin kendisi olur çıkar. Bu da ne kadar yetenekli olursa olsun, sanatçının üzerinde bir gölge gibi asılı durur. ‘Gönülçelen’in samimiyet konusundaki hassasiyetiyle meşhur karakteri Holden Caulfield, çalarken kendini aynada seyreden caz piyanisti Ernie’yi görünce, “onun kadar iyi olsaydım, tuvalette çalmayı tercih ederdim,” der mesela.

Aslında gayet iyi bir müzisyen olan bir arkadaşımı hatırlatıyor bu bana. Üniversitedeyken herkes biraz gitar çalar tabii. Ama bu çocuk çok iyiydi gerçekten. Ne zaman gitarı eline alsa, insanlar gülüşüp konuşmayı bırakır, kulak kesilip onu dinlerdi. Dinleyenler çoğaldıkça gitarın sesi de arttı, o zamanlar ‘sosyete kantini’ dediğimiz yerde yaşayan güzel kızların duyabileceği kadar yüksek çıkmaya başladı. Sonra o kendi halindeki sessiz çocuk, bu kızlardan biriyle çıkar oldu. Sonra da bir başkasıyla. Bir gün onu çimlerde, ‘Söyle söyle, hiç mi beni sevmedin?’ diye çalıp söylerken gördüm. Etrafını çevirmiş kızlı erkekli bir grup şarkının biteviye ritmine uyarak bir o yana bir bu yana sallanıyor, nakarat kısmında o da herkesle birlikte avazı çıktığı kadar bağırıyordu.

Düşünüyorum da, Holden haklı olabilir. Belki de tuvalette çalmalıdır insan. En azından arada bir.

Jeff Buckley’in yaptığı gibi mesela. O, seyirciye sırtını dönerek de çalabilmiştir. Seyirci değil, şarkı onu beğensin istemiştir. Şarkı da onu seçmiştir belli ki: Buckley’den beri hiç kimse ‘Hallelujah’ı onun kadar güzel söyleyememiştir.

Sunday, January 23, 2011

Bir pantalon, bir gömlek...


BirGün
23 Ocak 2011

Çocukluktan ergenliğe geçtiğim dönemde, suyu bırakıp karaya çıkmaya çalışan bir kurbağa kadar şaşkın ve çirkindim. Bedenim irileşmiş, yüzümü sivilceler basmış, kollarım ve bacaklarım kontrol edilemez bir şekilde uzamıştı. Vücudum bana pek tanıdık gelmiyordu artık. Üstelik bir sakillik gelmişti üzerime, elimi kolumu nereye koyacağımı bilemiyordum.

Aksi gibi görüntümle her zamankinden daha fazla ilgilenir olmuştum. O vakte kadar pejmürde bir halde dolaşırken birden kılık kıyafeti ciddiye almaya başlamıştım. Saçıma başıma düzen vermeye çalışıyor, aynada sağıma soluma iyice bir bakmadan evden çıkmıyordum. Galiba ömrümün geri kalanında bana yetecek kadar aynaya baktım o dönemde.

Halbuki ondan evvel, evden çıkmak vakti geldiğinde kendimi kapının önüne atmaktan başka bir derdim olmazdı. Bizimkiler belki fikir değiştirir diye korktuğum için, izni kopardığım gibi bir nefeste sokağın başını bulmuş olurdum. Ama artık işler değişmişti işte. Hayvanlar Alemi kartlarım ya da kenarlarını uzun uzun yere sürterek düzleştirdiğim kaydırak taşı falan, hepsi gözden düşmüştü. Dürbünlü tüftüfümü bile kaldırıp bir kenara koymuştum. O günler geride kalmıştı şimdi.

Artık rengarenk Converse’ler, kot pantolonlar ve süet ceketler vardı. Bir de yanımızdaki apartmanda yaşayan Yalçın adlı çocuk. Ben onunki gibi güzel göz görmedim bir daha. Gözleri mora çalan bir lacivertti. Bir kere bakkalda karşılaşmıştık. Hayatımda hiç böyle bir renk görmediğim için bir süre aval aval bakmıştım. Yalçın da, ‘Pardon’ deyip yanımdan geçmişti. Çok kibar çocuktu. Almanya’da büyümüştü. ‘Pardon’ demesi ondandı. Aslında tam olarak aktarmak gerekirse, ‘Pağdon’ demişti – ‘r’leri söylemiyordu.

Mahallenin bütün kızları duvara dizilir onun basketbol antrenmanından dönüşünü beklerdi. Biraz cabbar olanların, o geçerken ‘Yalçın kayalıkların göklere yükseliyor…’ diye seslendiği bile olurdu. Ben aralarına karışmıyordum. Bakkalda yaşanan bu ‘Pağdon’ olayından beri, Yalçın’la özel bir ilişkimiz olduğuna karar vermiştim. Kendime ayrıcalıklı bir yer biçiyordum. Onun için bütün kızların oturduğu duvarda değil, başka bir köşede bir taşın üzerinde tüneyerek bekliyordum onun geçmesini. Hepimiz onüç yaşındaydık ve böyle detaylar bir nedenle çok önemliydi.

Yalçın köşeyi döndüğünde, önce uzun bacakları görünürdü. Kot pantolonunun içinde lacivert olurdu bacakları. Gözlerinin rengine uygun gömlekler de giyerdi. Sırtına kayıtsızca attığı spor çantası ile çok afiliydi. Ama ben en çok kot pantolonunu beğenirdim. Her şeyiyle mükemmeldi. Rengi, duruşu, paçalarının lastik pabuçların üzerinde hafifçe katlanışı. Babası Almanya’dan getirmişti. Orjinaldi belli ki. Yalçın’ın kendisi gibi.

Bütün bir sene boyunca, diğer kızlar gibi ben de Yalçın’ın antrenmandan dönüşünü seyrettim. Onu sadece yürüyüşünden tanıyabilecek kadar ustalaşmıştım. Gelenin o olduğunu anlamak için bedeninin geri kalanını görmem gerekmiyordu artık. Gitgide renk değiştiren o kot pantolonun içinde hafifçe yaylanarak yürüyen bacakları gördüğüm zaman hemen biliyordum. O senenin yazında, pantolon ağarmaktan neredeyse beyaz olmaya yüz tuttuğunda, babası Yalçın’ı yanına almaya karar verdi. Bütün aile bir kaç günde toparlanıp gittiler.

Yalçın’ı seyredip belki bana bir kez daha ‘Pağdon’ der diye beklediğim o sene de böylece sona erdi. Bu konudaki umudum, Yalçın’ın pantalonu gibi yavaş yavaş ağarmış, ışıltısını kaybetmiş ve sonunda bir uçağa binip o zaman benim için akılalmaz derecede uzak bir yer olan Almanya’ya doğru yola çıkmıştı.

Bundan çok sonra ağartılarak satılan kotlar ortaya çıktığında, ilk büyük tutkumun temsili olan bu pantalonu defalarca hatırladım. O kotların hangi koşullarda beyazlatıldığını öğrendiğim zamansa, bunun acı bir şaka gibi olduğunu düşündüm. Anlaşılan artık hayatı kendimiz tecrübe etmek yerine, o tecrübenin izini satın alıyorduk. Hem de başkalarının canı pahasına. Bizimle beraber eskiyip ağaran kotları değil de, başkalarının hayatına mal olanları giyiyorduk.

Kot kumlama işçileri, daha ‘yaşanmış’ görünen pantalonlarımız olsun diye silikozis hastalığına yakalanıp birer birer öldüler. Hala ölüyorlar.

Bilerek ya da bilmeyerek onların ömrünü üstümüzde taşıdık. Ağır gelmiyor mu? Bana geliyor.


Not. Bu işçiler şimdi çocuklarının geleceğinin mücadelesini veriyorlar. Onlar için düzenlenen konsere katılarak destek verelim: Tarih: 25 Ocak 2011 Salı, Saat: 19.00, Yer: Beşiktaş Belediyesi Akatlar Mustafa Kemal Kültür Merkezi.

Sunday, January 16, 2011

Uykusuzluk


BirGün
16 Ocak 2010

James Joyce tamamen delice bir fikrin peşinde koşarak neredeyse okunamaz bir roman olan ‘Finnegans Wake’ yazdığı dönemde bu kitap için “ideal bir uykusuzluktan mustarip ideal okuyucuyu” aradığını söylemiş. Kendisinin de romanını gecelerce uykusuz kalarak yazdığını düşünürsek, ona hak verebiliriz.

Geçenlerde ben de uykusuzluğuma ilaç olacak kitabı arıyordum ki (‘Finnegans Wake’i denedim: uykumu iyice kaçırıyor), aklıma kendileri de uykusuzluk çeken roman karakterleri geldi.

Aslına bakarsanız, onları hatırlamak hiç de zor olmadı. Çünkü roman kahramanının hası pek uyumaz. Geceleri ruh gibi dolaşır. Julien Sorel’den Raskolnikov’a böyledir bu. İyi bir gerekçesi yoksa, roman kahramanı illa ki uykusuzluk çekecektir. Bir derdi vardır çünkü. Büyük sulara açılmaya cesaret etmiştir, olmayacak birine aşık olmuştur, birini öldürmüştür, ya da, ironi bu ya, kendisi de bir roman kahramanı olmaya karar vermiştir. Bu sonuncusu en kötüsüdür. Hep felaketle sonuçlanır.

Bunun istisnaları yok mu? Uyumakta sıkıntı çekmeyen roman karakterleri de var tabii. Mesela, Oblomov ondokuzuncu yüzyıl Rusya’sında bir toprak ağasıdır ve uykusunu kaçıracak pek bir şey yoktur. Yiyip içip yatar. ‘Sönmüş Hayaller’de Balsac’ın unutulmaz karakteri Lucien de yaşadığı sefahat dolu hayatın neticesi olsa gerek, her gün öğleye kadar uyur.

Yine de bunlar göz ardı edilebilecek kadar azdır bence. Roman karakterleri söz konusu olunca, aylaklığın bile bir adabı vardır. Öyle yan gelip yatmakla olmaz. İşin içine illa ki biraz volta atmak ve sigara içerek sabahlamak karışacaktır. ‘Aylak Adam’ın anonim karakteri C. pek uyku yüzü görmez. ‘Bozkırkurdu’nun Harry Haller’ını belli saatlerde yatıp kalkan bir adam olarak hayal etmek zordur. 60’larda New Orleans’ın göbeğinde yaşayan Ignatius Reilly de aylaktır ama ‘Alıklar Birliği’nde onun derdi uyumak değil, “kölelik düzeni” dediği iş hayatından mümkün olduğu kadar uzakta durmaktır.

Velhasılı kelam, uyuyan adamdan roman karakteri yaratamazsınız. Eğer Georges Perec değilseniz tabii. Ama o bambaşka bir hikayedir. Şimdi hiç girmeyelim.

Roman kişileri genellikle uyuyamazlar, çünkü tam da o nedenle roman kişisi olmuşlardır. Kurgusal karakterlerin hayatlarında onları değiştiren ya da zorlayan bir şeyler olup biter. Ya da biz onlara böyle bir zamanda rastlarız. Her gün altıda kalkıp onda yatağa giriyorsanız, başınıza bir şey gelme ihtimali düşüktür. Roman karakteri değil, ancak huzur evinde duvar saati olabilirsiniz.

Düşündüm de, uykunuzu kaçırabilecek hiç bir şey olmuyorsa, her şey biraz bayatlamış mıdır acaba? Tolstoy’un dediği gibi “tok bir ineğin huzuruna” ulaşmışsınızdır artık. Karnınız tok, sırtınız pek, hayatınız vukuatsızdır.

Onun için, biraz uykusuzluk o kadar da fena bir şey sayılmaz belki. İnsan değişik iklimlere, yeniliklere, hayatını anlaşılmaz kılan olaylara böyle tepki verir.

Sevdiğiniz biri yoldan geleceği zaman heyecandan gözünüzü kırpmadığınız geceleri, tam dalacakken aklınıza gelen iyi bir fikir nedeniyle ayakta geçirdiğiniz saatleri, ya da vakit kaybı olacağını düşündüğünüz için uyumamayı tercih ettiğiniz zamanları düşünün. Hepsi kayda değer anlardır.

Her uykusuzluk bu kadar keyifli olmaz biliyorum. Kimi sadece yorucu ve sıkıcıdır. Ama yorgunluktan kızarmış gözlerinizle yatakta oradan oraya dönüp duruyor olsanız bile, yine de sevinebilirsiniz.

Demek ki bir şeyler oluyordur sizin yakada. Belli ki hayattasınızdır.

Tuesday, January 11, 2011

Özünde iyi biri...


10 Ocak 2011
BirGün

Tess D’urberville Thomas Hardy’nin en iyi romanı değildir belki. Mesela Adsız Sansız Bir Jude varken, Tess’e de ne oluyor, diyenler olabilir. Onlara sonuna kadar hak veririm. Ama okuduğum ilk romanı olduğu için mi, yoksa hayata dair hissiyatım henüz pamuk helva kıvamında iken, Nastassja Kinski’nin başrolünü oynadığı Polanski filmine maruz kalıp da darmadağın olduğum için mi, Tess’in yeri ayrıdır benim için.

Hardy, insanın boğazında yumrular oluşturmayı çok iyi bilir. Düşkırıklığının virtüözü, canyakıcı sahnelerin uzmanıdır. Öyle çokbilmiş ve burnu havada İngiliz yazarlarından değildir. Ailesinin fakirliği yüzünden üniversiteye gidememiş, daha çocuk yaşta iken bir inşaatçının yanına çırak olarak verilmiştir. Ama bir çok eğitimli yazara taş çıkarır Hardy. Unutulmaz sahneler yazmıştır kolayca unutulabilecek insanlara dair. Kenarda köşede kalmış karakterlerin yazarıdır o. Kimsenin aldırmadığı, taşralı ve yoksul insanların hikayesini yazar.

Tess de böyle biridir. Küçük bir köyde büyür. Romanın başında bir yanlış anlama nedeniyle, kendini akrabası zannettiği zengin insanların yanında hizmetçi olarak bulur. Evin beyi Alec D’urberville onu baştan çıkarır. Bu ilişkinin sonunda bir çocuğu olur ve ölür. Bu korkunç olayın ardından ismi gibi meleksi bir genç adamla, Angel’la tanışır Tess. Ona aşık olur. Ama geçmişini öğrenirse Angel’in kendisini terk edeceğini düşünür. Yine de bunu saklamayı kendine yediremez. Sevgilisine başına gelenleri anlatan bir mektup yazar ve kapısının altından atar. Ama mektup gidip halının altına sıkışır. Böylece, Angel mektubu hiç okumadan Tess’le evlenir. Tess ise kocasının onu her şeye rağmen sevdiğini düşünüp sonunda mutlu olmaya hakkı olduğuna inanır.

Bir Hardy karakteri için en büyük hata da budur zaten. Mutlu olabileceğine inanmak.

Bunu takip eden sahnede, ikisini evlerinde sofranın başında görürüz. Angel karısına bir itirafta bulunmak istediğini söyler. Onunla evlenmeden önce olgun bir kadınla ilişkisi olmuş ve daha sonra bundan pişmanlık duymuştur. Tess de bundan cesaret alıp mektupta yazdıklarından söz eder ona. Ama mektubun varlığından haberi bile olmayan Angel, bunu duyunca öfke krizi geçirir ve lekelenmiş bir kadın olarak gördüğü Tess’i iyice bir hırpaladıktan sonra çekip gider.

Mektubunun yerine ulaştığını ve koşulsuz bir şekilde sevildiğini düşünen Tess’in şaşkınlığı ve onu izleyen hayalkırıklığı unutulur gibi değildir. Onunla beraber ben de hayret ederim. İki dakika önce benzeri bir nedenle Tess tarafından affedilmeyi bekleyen, onun kucağına yatıp pişmanlık gözyaşları döken Angel, nasıl bu kadar acımasız bir adam haline gelebilmiştir?

Yine aynı temaya geri dönüyoruz belki ama, bu sahne, kendi hayatımda yerine ulaşmayan mektupları hatırlattığı için olacak, beni incitir her seferinde.

Angel gibi insanlardan korkarım. Bunlar kendilerine bir ahlâki saflık, bir güzellik, bir incelik biçerler. Oysa herkes gibi onların da günahları vardır. Ama lekesiz olduklarını düşünmek isterler. Hatta buna inanırlar. Halbuki onlar belki herkesten daha çirkindirler. Kendilerine gösterdikleri hoşgörüyü başka kimseye tanımamış, hatta “ahlâk polisi” kesilmişlerdir. Çünkü bu “ince ruhlu” insanlar tavizsiz ve tahammülsüzdür aslında. Hemen inciniverirler, dünya yaralar onları. Dayanamazlar. Yazık.

Bu insanların öfkesine maruz kalanlar, belki de başka bir şey söyleyemedikleri için, “özünde iyi biri” diye tarif ederler onları. Oysa, “özünde” iyi olmak yeterli değildir. İyilik başka insanları da ilgilendiren bir şeydir. İlişkisel bir şeydir. Öyle evinizde tekbaşına duvarlara bakarak “iyi biri” olamazsınız. Önemli olan, bir ilişkinin içindeyken iyi kalmayı başarıp başaramadığınızdır.

Onun içindir ki, Angel gibiler belki de en “kötü” insanlardır. Değil mi ki, bomboş dünyalarında meleksi hayaller kurmakla kalmayıp tepemize yargıç kesilmişler ve bize iyi olanı vaaz etmişlerdir.

Gönül indirip biz günahkarlar arasına inseler, belki bunu yüzlerine bile söyleyebiliriz.

Sunday, January 02, 2011

Kırık Kalpler ve Kabuklular



BirGün / 13:19 02 Ocak 2011

Partilerden, toplaşmalardan, kalabalık yemeklerden korkarım. Buluşmalarda sayı üç dört kişiyi geçtiği zaman sersemleyen, her eğlentiden sonra eve gidip saklanarak yeniden insan içine çıkmak için gereken gücü toplamaya çalışan biri için kalabalık bir partiyi hayal etmek bile yorucudur. Yılbaşı eğlenilmesi gereken gecelerin başında gelir. Ondan özellikle çekinirim.

Ne yılbaşı gecelerim var, hepsi unutulsalar yeridir. Herhalde en güzeli, lisedeyken gitmeyi çok istememe rağmen kaçırdığım yeni yıl partisiydi. O partiyi zihnimde öyle allayıp pullamışım ki, bir tek ondan vazgeçemiyorum. Diğerleri ise hep aynı: Yorgunluktan çocuk odalarında uyuyakaldığım ya da kuytu bir köşede gizlenip sigara içerek dakikaları saydığım hepsi birbirine benzeyen geceler.

Geçen hafta bir yılbaşı partisine davet edildiğimizde, bütün bunları hatırlayarak endişeyle titredim. Eyvah dedim kendi kendime, yine bir köşede huysuz huysuz duracağım, yanlış insanlarla konuşmaya çalışacağım, birileri sarhoş olup üzerime içkisini boca edecek, ya da daha kötüsü ben aynısını bir başkasına yapacağım. Fakat reddetmek mümkün değildi. Söylene söylene parti evine doğru yürürken, en azından bu kez hayal kırıklığı olmayacak diye düşündüm, çünkü neyle karşılaşacağımı biliyorum.

Yanılmamışım. Hep aynı küçük konuşmalar, ‘Ne iş yapıyorsunuz’lar, ‘Elbisenize bayıldım’lar, tabağını ikinci kez doldurmalar, buna dair şakalar yapmalar, tatlı ortaya çıkınca atılan çığlıklar, ev sahibine övgüler, tabak çanak şıkırtıları, gitgide yükselen sesler, ‘Birisi müzik koysun’lar, ‘Halıyı kaldıralım’lar…

Bir süre diğer konuklar arasında dolaşıp konuşulanları dinledikten sonra, onlara katılmanın olanaksızlığına ikna olup bir köşeye çekildim. Azıcık sağa sola bakındım. Sonra yanıbaşımdaki kitaplığa gözüm ilişti. Bir de farkettim ki, orada eski bir dostum duruyordu. Biraz yıpranmış, biraz yaşlanmış, üstü başı hırpalanmış, ama tanınmayacak halde değil. İşte o eski günlerden bildiğim sevdiğim, senelerce çantamda taşıdığım Pablo Neruda. Yabancı bir sürü kitabın arasına sıkışıp kalmış. İncecik ve zarif.

Etrafa şöyle bir göz attım, kimse yokluğumu farketmemiş gibi görünüyordu. Herkes konuşmaya dalmış içkilerini yudumluyor, yemek odasından gelen sesler arada bir kahkahalarla bölünüyordu. Kitabı yerinden oynattım. Kolayca sıyrılıp geldi elime. Bir süre sevinçle avcumda tuttum onu. Farklı bir baskıydı bu. Ama oydu işte: “20 Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı.” Hangi sırada hangi şiirin beni karşılayacağını bilmenin rahatlığıyla okumaya başladım.

Aslında şiirden çok anlamam ben. Aşk şiirlerine de özel bir düşkünlüğüm yoktur. Hatta bir çoğunu sıkıcı ve yavan bulurum. Ama Neruda başkadır. Daha ilk sayfadan beni ele geçirdi yine. Yirminci şiire gelene kadar durmadım. Kitabı tanıyanlar, bu son şiirin benim diyen şiir düşmanını bile dize getirebilecek kadar dokunaklı bir ayrılık hikayesi olduğunu bilir. “Bu gece en hüzünlü şiiri yazabilirim,” diye başlar Neruda “Sevdim ben onu, o da beni sevdi bir ara.”

“Bir ara sevmek” nasıl bir şeydir acaba diye düşündüm. Bir an bile ayrı kalmaya dayanamazken, bir gün nasıl olup da yürüyüp gidebiliyorduk? Aynı insan olmaktan vazgeçiyorduk belki. Sevdiğimiz birini geride bırakmaya karar verdiğimizde, başka biri olmaya razı oluyorduk aslında. Yalnızca onun gözünde değil. Kendimiz için de başka biri oluyorduk artık. “Aynı gece ağartıyor aynı ağaçları/bizler, ah, o zamanki bizler değiliz ama,” diyordu Neruda.

Geride bıraktığım senelere bir de buradan baktım. Arkada kalan kırık kalplerden olduğum zamanları hatırladığım gibi, kabuklulardan biri haline geldiğim ve dönüp bakmadan yürüyüp gittiğim anları da düşündüm. Her dönemeçte başka bir ben duruyordu. Hiç biri bana benzemiyordu. Çünkü bütün gücümü onları unutmak için harcamıştım.

Yine şiire döndüm. O meşhur dize sayfanın sonuna yakın bir yerden bana bakıyordu: Es tan corto el amor, y es tan largo el olvido (Ne uzundur unutuş, ah ne kısadır sevda). Bu kadar basit bir şekilde dile getirildiği için mi, yoksa tamamen doğru olduğu için mi bilmiyorum, her zamanki gibi yerini buldu.

Salondan beni çağırdılar. Kitabı kapatıp kalktım. Aklımda Neruda’nın şiiri kalabalığa karıştım.

Sunday, December 26, 2010

Albertine’in Öpücüğü


BirGün
26 Aralık 2010

Herkesin birbirinden mümkün olduğu kadar uzak durduğu ve yakınlıkların zor tesis edildiği bu memlekete geldiğimden beri, kafamı meşgul eden sorulardan biri de şu: İki kişinin arasındaki ideal mesafe nedir?

Bu konudaki duygularım hep çok karışık olmuştur. Birine çok yakınlaşınca, bir süre sonra koşarak olay yerinden uzaklaşmaktan başka hiç bir şey düşünemez olurum. Uzaklaşınca da tam tersi olur: hep birlikte olalım, sabahlara kadar hiç durmadan konuşalım isterim. Garip bir şey işte. İzah etmesi zor.

Yakınlıktan korkmanın anlaşılabilir bir tarafı vardır aslında. Bu sadece birinin yakınlığında kendi alanınızı kaybetmekle ilgili değildir. Mahremiyeti korumaktan başka kaygıları da olabilir insanın. Birine çok yakından baktığınızda, ona dair esas şeyi kaçırabilirsiniz mesela. Hatlar bulanıklaşır, detaylar kaybolur, insan yüzü anlamsız girinti ve çıkıntılara dönüşür. Uzun uzun keyifle seyrettiğiniz güzel bir yüz, iyice yaklaştığınızda koca bir burundan ya da şakaklardaki mavi damarlardan ibaret kalabilir. Bu kadar yakından baktığınızda, onu neden bu kadar sevdiğinizi hatırlamakta zorlanabilirsiniz.

Bunu düşününce, ‘Guermantes Tarafı’nda Proust’un anlatmaya doyamadığı şu meşhur öpücük sahnesi geldi aklıma. Esas adamımız Marcel, Albertine’i beklemiş, arzulamıştır. Onu öpeceği anın hayaliyle uzun uzun oyalanmıştır. Sonunda, genç kız bizimkini odasında ziyaret ettiğinde, yatakta karşılıklı otururlar. Böylece hep beraber bu gecikmiş öpücüğü beklemeye başlarız. Oysa Marcel, Albertine’i öpmek için ona doğru yaklaştığında, tanıdığı ve hayranlıkla seyrettiği o güzel yüzün yerine, kendisini bambaşka bir coğrafyanın beklediğini farkeder: “… boynu, yakından bakıldığında, sanki bir büyüteç altındaymış gibi gözenekli bir dokuyu ortaya koyuyor, bu da yüzünün bütün karakterini değiştiriyordu.”

Marcel Albertine’e yaklaştıkça, biz de onunla birlikte sabırsızlanırız. Ama öpücük gelmek bilmez bir türlü. Onun yerine, bir miktar mizahla birlikte düşkırıklığı metne sızmaya başlar: “… dudaklarımın yanağına yaklaştığı o kısacık anda, önümde on ayrı Albertine duruyordu; bu haliyle bir kaç başı olan bir tanrıçayı andırıyordu ve ne zaman bu kafalardan birine doğru hamle etsem, bir diğeri ile yer değiştiriyordu.”

Bundan sonra da, tahmin edeceğiniz gibi, işler pek iyi gitmez. Aslına bakarsanız, bu öpücük hikayesi tam bir felakete dönüşür. Burunlar çarpışır, dudaklar yerini bulamaz, ortalık karışır. İnsan yüzü öpüşmek için düzenlenmemiş diye isyan eder Marcel. Burun delikleri, gözler, dudaklar hep yanlış yerlere konmuştur. Sonuçta, o kadar hasretle beklenen bu öpücük tam bir fiyaskoyla sonuçlanır.

Yakınlık mutluluk getirmemiş, tam tersine uzaklaşma isteği ile neticelenmiştir. Marcel, varlığından o kadar mutluluk duyduğu Albertine’den bir an evvel kurtulmak ister. Neredeyse daha öpüşme faslı bitmemişken, ne zaman gidecek bu kız, diye düşünmeye başlamıştır bile.

“Albertine’in Öpücüğü,” çoğu okuyucunun kabul edeceği gibi, idealize edilmiş bir aşkın gerçekleşmeye yüz tuttuğu andaki çaresizliğini anlatır. Hepimiz için tanıdık bir sahnedir bu aslında. Lisede uğruna şiirler yazdığımız oğlan, sinemada elimizi tutmak yerine mısır patlaklarını avuçlayıp ağzına tıkmayı tercih etmiştir. Üniversitede bir sene kantinde göz göze geldiğimiz çocuk sonunda ağzını açtığında, Kant’ı bir tür çay, Mahler’i bir Alman futbolcusu, Bosch’u da bir buzdolabı markası zannettiği ortaya çıkmıştır. Bu liste böyle uzayıp gider. Birisini bütün zaaflarına rağmen sevebileceğimiz vakit gelene kadar, hepimiz kimi romantik ve erotik düşlerle oyalanırız.

Ama hepsi bu değildir bence. Proust, bu bölümü yazarak biraz da mesafe tayini yapar aslında. Yakınlık her zaman pek hoş bir şey olmayabilir, der gibidir sanki. Nedir o ideal uzaklık o zaman? Kendimizi en iyi hissedeceğimiz yer? Karşımızdakini en güzel haliyle görebileceğimiz mesafe? Bir kol boyu mu? Yan oda mı? Karşı sokak mı? Komşu şehir mi?

Hangisi olursa olsun, insanın kolayca aşabileceği bir mesafe olsun derim ben. Uzanıp da dokunabileceği bir uzaklık olsun. Çünkü fazlaca yakınlıktan daha fena tek şey vardır hayatta. O da kimsenin ulaşamayacağı kadar uzakta olmak.

Bazı küçük koyu renk cevizler vardır hani? Çetin ceviz. Ağacın tepesinde öyle tekbaşına dururlar. İçten içe kurtlanıp çürürler sonra. Bir gün hafif bir rüzgar indirir onları. Toprağa onlar gibi düşmek istemezsiniz. Kapalı ve sessiz.

Sunday, November 28, 2010

KAYIP MEKTUP 2


BirGün
28 Kasım 2010

Böyle şeyler neden hep benim başıma gelir bilmiyorum. Tanıkları olmasa bunu yazmaya cesaret edemezdim herhalde. O kadar acayip bir hikaye ki, uydurduğumu düşüneceğinizden korkardım. Ama bazen gerçeğin kendisi kurgudan daha inanılmaz olabiliyor.

Geçen haftakinin üzerine, size bir kayıp mektup hikayesi daha anlatacağım şimdi.

Ekim başında babama bir mektup yazdım. Memleketten ayrılırken, “Bir kamera alırsan görüntülü konuşuruz,” dediğimde, “İnterneti boşver. Yazarsın. Mektupların suyu mu çıktı?” diye cevap vermişti. Babamın teknolojiyle başı pek hoş değildir. Ben de buraya gelir gelmez oturup yazdım ona. Yazarken de biraz duygusallaştım galiba. Ben yola çıkmadan kısa bir süre önce hastalanmıştı. Aklım ondaydı. Bu kadar uzakta olmak da koyuyordu bana. Onun için biraz uzunca bir mektup oldu bu.

Babama çocukluğumdan beri hiç yazmamıştım. Ben çocukken uzun seyahatlere çıkardı. Ben de annemin yazdığı mektupların içine konmak üzere ufak tefek bir şeyler yazardım ona. Günlük haberler, okulda olup bitenler, sonunda da istek ve dilekler falan filan. Sonraları büyüyüp de evden ayrılınca, çok iyi bir mektup arkadaşı olan annemle yazışmayı tercih ettim. Babam için de mektubun altına bir mesaj iliştirirdim her zaman. Ama aslında muhatabım annemdi. Bunu hepimiz bilirdik. Babam kibarca geride durur, şikayet etmezdi.

Bu seferki ona yazdığım ilk gerçek mektuptu aslında. Kaybolabileceği hiç aklıma gelmemişti.

Kaybolmak ne kelime, buharlaşıp uçmuş anlaşılan. Anlattığına göre, bayramdan sonra eve döndüğünde ilk iş postaya bakmış babam. Üzerinde Amerikan pulu ve damgasından başka bir işaret olmayan bembeyaz bir zarf bulmuş orada. Merak edip içini açınca da, bomboş iki sayfa ile karşılaşmış. Yüzyılın muamması. Anlayabilene aşk olsun!

Olaya sakin bir şekilde yaklaşmayı başarabilirsek (ki başaramadık), aslında mektubun adresine ulaştığını söyleyebiliriz. En azından fiziksel olarak. Ama posta kutusunda beklerken üzerindeki yazı nasıl olduysa silinmiş. Gerçi eve ulaşan kağıtlardan hala mektup diye söz edilebilir mi, orası şüpheli.

Babam da sanırım bu son noktayı mesele ediyordu. Yukarıdaki açıklamadan hiç hoşlanmadı. Telefonda ‘Nasıl mürekkeple yazdın sen bunu?’ diye çıkıştı bana. ‘Senin hediye ettiğin dolmakalemle yazdım,’ diye atladım ben de. Senelerdir talimliyim. Altta kalacak değilim. Ayrıca birbirimize çok benzeriz. Hayalkırıklığına uğrayınca huysuzlaşırız ikimiz de.

Bizim ailede polisiye meraklısı çoktur. Herkesin bir fikri vardı tabii. Biri, Miss Marple edasıyla mektubu derhal yakın bir incelemeye almamızı önerirken, bütün Sherlock Holmes’ları satır satır hatmetmiş olan bir diğeri, limon suyu metodunu hatırlatarak, mektubu mum alevine tutmanın iyi bir fikir olabileceğini söyledi.

Bense böyle zamanlarda genellikle olduğu gibi melankolikleştim biraz. Aynısı olmayacağını bile bile, “Üzülme, yine yazarım sana,” dedim babama. Geçen hafta sözünü ettiğim öğrencimin de kulaklarını çınlattım bunu derken. Ben çağırmıştım bu mektup hadisesini belli ki. Yerine ulaşmayan mektuplardan bahis açarak davetiye çıkarmıştım.

Belki de kimi mektupların yerine ulaşmaması gerekiyordur diye düşündüm sonra. Babalara yazılmış diğer mektuplar geldi aklıma; Kafka’nınki mesela, ya da Oğuz Atay’ın ‘Korkuyu Beklerken’deki öyküleri arasından çıkan o mektup…

Kafka da, Atay da bu mektuplarda babalarıyla hesaplaşırlar. Aynısını yaptığımdan değil. Ama benimki de duygusallıktan kaybediyordu belki. Onun için dünyanın ağır koşullarına (yağmur, kötü mürekkep, aşırı geri dönüşüme maruz kalmış ucuz Amerikan kağıdı) dayanamamış ve kendi kendini imha etmişti.

Onun için babama, ona dair hissettiklerim değil olsa olsa bunların izi gitti. Lacan’ın çok hoşuna giderdi, eminim. Derrida ise tek kelimeyle bayılırdı buna.

Halbuki benim derdim babamı mutlu etmekti.

Sunday, November 21, 2010

KAYIP MEKTUP


BirGün
21 Kasım 2010

Geçenlerde çok güzel bir mektup aldım. Sahibi gibi biraz hüzünlü bir mektuptu bu. Sevdiğim bir öğrencimden geliyordu. Bir mektup yazmaya başladığını ama yarım bıraktığını söylüyordu. Bitmemiş haliyle yollamak içine sinmemiş olacak ki, mektubunu bir türlü gönderememişti. Ama elindeki taslağı atmaya da kıyamamış ve saklamıştı. Fakat o kadar uzun süre bekletmişti ki, sonunda mektup kaybolmuştu. ‘Aynısını yeniden yazmam mümkün değil,’ diyordu bana yolladığı mektupta, ‘ama belki de böylesi daha iyi oldu, çünkü onu hiç bir zaman bitiremeyecektim zaten.’

Bu kısacık hikaye, aynı anda birçok soruyu açıyor: Bir metin hiç ‘tamam’ olabilir mi? Eğer tamamlanıyorsa hangi noktada eksik olmaktan çıkar? Yazılıp bitirildiği zaman mı? Gönderildiği zaman mı? Ya da muhatabına ulaşıp okunduğu zaman mı?

Peki ya gönderilmemiş mektupları hangi kategoriye koyacağız? Natamam metinler mi onlar? Yoksa söylenmemiş sözler mi?

Öğrencimin hikayesindeki gönderilmemiş mektubun sonunda ortadan kaybolması, çok tanıdık bir başka metni ve onun aynı derecede meşhur bir okumasını hatırlattı bana. Edgar Allan Poe’nun polisiye öykülerinden biri olan ‘Çalınmış Mektup’ üzerine verdiği seminerin sonunda Lacan gönderilmemiş mektuplara dair şunları söyler:

“Yollanmamış mektubun ilginç yanı saklanıyor olmasıdır. Mektubun yazılması da yollanması da o kadar önemli değildir (kimi zaman bazı müsvetteler hazırlar ve sonra bunları atarız), ama göndermeye niyetli olmadığımız bir mektubu saklamak dikkate değer bir davranıştır. Mektubu saklayarak, onu bir anlamda ‘yollamış’ oluruz aslında. Düşüncemizden vazgeçmemiş, onu değersiz addederek bir kenara bırakmamışızdır (bir mektubu yırtıp attığımızda yaptığımız budur); tam tersine, saklayarak ona duyduğumuz inancı pekiştirmiş sayılırız. Aslında söylediğimiz şudur: düşüncemiz gerçek muhatabının bakışlarına teslim edilmek için fazla değerlidir, çünkü o belki de bunun kıymetini anlamayacaktır; öyleyse biz de mektubu onu anlayışla ve takdirle okuyacağından emin olduğumuz birine, yani gerçek muhatabının fantazi dünyasındaki karşılığına yollamayı tercih ediyoruzdur.”

Gönderilmemiş mektupları söylenmemiş sözlerden ayıran şey tam da bu olsa gerek. Söylenmemiş sözlerden dem vurduğumuzda, olsa olsa Freud’un alanında duruyoruzdur. Bastırılmış ve kopuk kopuk imgeler zihnimizin karanlık ve labirentimsi kıvrımlarına sıkışmış, bilince çıkacakları anı beklemektedir. Oysa bilinçaltını belli kurallar dahilinde yazılmış bir metin olarak hayal etmeye başladığımız anda, artık Lacan’ın dünyasına adım atmışız demektir.

Gönderilmemiş mektuba elbette söylenmemiş sözler gibi muamele edemeyiz. Çünkü mektubu yazdığımız andan itibaren, onu söylenmemişler arasından çekip çıkarıyor ve söylenmiş kılıyoruz. Alıcısına ulaşıp ulaşmaması önemli değil. Daha büyük bir muhataba ulaşıyor bu mektup. Dile gelmiş bütün fikirlerin, söylenmiş tüm sözlerin gittiği yere gidiyor.

Üstelik Lacan’a kulak verecek olursak, kayıp falan da değildir bu mektup. Başından beri gözümüzün önündedir aslında. Poe’nun öyküsünde olduğu gibi, masanın üzerinde, yani en görünür yerde ‘gizlenmiştir.’ Öykünün detektifi Dupin’in tek yaptığı onu görmektir.

Lacan’ın gönderilmemiş mektuplara dair söyledikleri, elbette öğrencimin hikayesini bütünüyle açıklamıyor. Onun mektubunu bambaşka hislerle geciktirdiğini biliyorum. Mektubunun muhatabının (yani benim) yazdığı metin için yeterince iyi olup olmadığımı düşünmekten ziyade, kendi metnine şüpheyle baktığını ve onun için bir türlü tamamlayamadığını anlıyorum.

Öğrencime buradan da sevgilerimi yollamayı kendime bir borç bilirim. Mektubu kaybettim diye hiç üzülmesin. Lacan’la Poe’ya birer selam çakarak şunu hatırlatmak isterim ona: Bir türlü tamamlayıp gönderemediği mektubunun hikayesini yazarak kaybettiğini sandığı metni bana yolladığının farkında mı acaba?

Bütün gönderilmemiş mektuplar gibi onunki de yerine ulaştı. Endişeye mahal yok.

İş ki, ben bu güzel metne layık olayım.

Wednesday, November 17, 2010

Velev ki yürüdük...



BirGün
14 Kasım 2010

Bu hafta bir değişiklik yapıp kitaplardan söz etmeyeceğim. Edebiyat yazısı bekleyen okurlardan özür dilerim. Beni bir hafta idare etsinler.

Geçenlerde Boğaziçi’nde yaşananlar beni çok üzdü. Bilmeyenler için söyleyelim, 5 Kasım cuma günü Başbakan Erdoğan bir açılış törenine katılmak üzere Boğaziçi Üniversitesi'ne geldi. Gelir gelmez de öğrencilerin hükümetin eğitim politikasını eleştiren pankartlarıyla karşılaştı. Buraya kadar her şey normal. Ama bundan sonrası tamamen kontrolden çıkıyor ve Başbakanın ziyareti 100 kadar öğrenciye 500 polisin müdahale etmesiyle sonuçlanıyor. YÖK'ün kuruluşunun yıldönümüne yakın bir tarihe rastgeldiği için protestolar her zamankinden daha da hararetli geçmiş olabilir. Ama ne olursa olsun böyle bir tahammülsüzlüğü anlamakta zorluk çekiyorum.

Ayrıca böyle bir tarihe denk gelmeseydi bile, Başbakan’ın üniversitelerde protesto edilmesine şaşıracak mıyız? YÖK konusundaki politikası göz önüne alındığında, hiç sanmıyorum. Erdoğan 2002 seçimlerinden önce yayınladığı parti programında “YÖK' e çözüm getireceğiz” diyordu. O zamanlar Erdoğan’ın şunu kastettiğini sanmıştım: İhtilalin alameti farikalarından biri olan ve öğrenciliğimden bu yana akademinin canına ot tıkayan bu kurum sonunda ortadan kaldırılacak ve yerini daha demokratik bir işleyişe bırakacaktı. Oysa hepimizin malumu, olaylar böyle gelişmedi. AKP hükümeti, YÖK’le ve onun temsil ettiği zihniyetle hesaplaşmak yerine, bu kurumu ele geçirip kendi bildiğince kullanmayı tercih etti. Başbakan’ın başından beri çözümden anladığı bu olabilirdi tabii. Orasını çok iyi bilemiyorum.

Aslında öğrencilerin de gayet iyi farkında olduğu şey şu ki, hükümet YÖK’e sahip çıkıyor. Uzun vadede, üniversiteleri özerk kılacak bir yapılanmaya gitmek yerine, daha da merkezi hale getirecek şekilde bir düzenleme öngörüyor. AKP bu konuda taviz verecek gibi görünmüyor. Çünkü YÖK’ün ellerinin altında olması yüksek eğitimle ilgili bütün meselelere 1-0 galip başlamalarını sağlıyor. İşte bu garip kurumu dokunulmaz kılan da bu. Öyle ki, o muhalefetli anayasa referandumunda birçok başka şey tartışmaya açılırken YÖK masaya bile getirilmiyor.

O zaman öğrencilerin, hükümetin YÖK'le ilgili 'çözümünü' yeterli bulmamasına şaşmamak lazım. Onlar başka birçok üniversitede olduğu gibi, Boğaziçi'nde de başbakana bu konudaki sözünü hatırlatmak için meydana çıktılar. Aslına bakarsanız, bunu yaparak Erdoğan'a lafını etmekten hiç bıkmadığı demokratlığını göstermesi için bir şans daha verdiler. Fakat Başbakan bu fırsatı iyi kullanamadı. Öğrencilerin eleştirisi ile yüzleşip okuldan barışçıl bir şekilde geçip gitmek varken, meydana kolluk kuvvetleriyle girmeyi tercih etti ve kendisini onaylamayan her düşünceyi kaba güçle sindireceğinin işaretini verdi.

Başbakan Erdoğan ve beraberindeki bakanlar o gün Boğaziçi Üniversitesi’ni dışarıdan getirilmiş çeşitli resmi ve sivil emniyet güçleri tarafından adeta 'teslim' almak yerine, Güney Meydan’ı öğrencilerin pankartları arasından yürüyüp geçselerdi, hatta daha da iyisi, onların attıkları sloganlara kulak verselerdi, belki bu ülkede bir değişiklik yaratabileceklerinin işaretini vermiş olurlardı.

Eğer üniversitenin sokak ve meydanları öğrencilere ve öğretim üyelerine yasaklanıyorsa, hükümete olan eleştirilerini pankart ve sloganlarla dile getirmek isteyen öğrenciler tartaklanıp ablukaya alınıyor ve üzerlerine biber gazı sıkılıyorsa, o zaman benim üniversite öğrencisi olduğum ihtilal yıllarından bu yana pek bir şey değişmemiş demektir.

Oysa her fırsatta değişimden söz ediyor Erdoğan. İfade özgürlüğünden ve demokratik haklardan dem vuruyor. O zaman onun lisanıyla söyleyelim: Velev ki eğitim politikasından memnun değiliz! Velev ki yürüdük!

Üstümüze emniyet güçlerini salacaksa, o zaman bu söylediklerine dair bir kez daha düşünmek isteyebilir. Başbakan, bunların lafını etmeden önce, siyasi tahammülün demokrasinin gereği olduğunu hatırlamalı.

Sunday, November 07, 2010

Meursault'nun Bilinci


BirGün
7 Kasım 2010

Camus’nün ‘Yabancı’sında hiç unutamadığım sahnelerden biri, Meursault’nun hapishanedeki hücresinde zaman geçirebilmek için evindeki eşyaların zihinsel bir listesini çıkarmaya çalıştığı bölümdür. Romanın bütün yoğunluğu bu küçücük detayda saklıymış gibi gelir bana hep.

Meursault, Cezayir’de bir cinayet işlemiş ve tutuklanmıştır. Buraya kadar sıradan bir hikaye gibidir aslında. Ama romanın baş kişisinin, kendisini ölüme götürecek bu süreci insanın kanını donduran bir kayıtsızlıkla izlemesi işin rengini değiştirir. Çarklar döner, Meursault’nun hayatına son verecek olan mekanizma kusursuz bir şekilde işler. Oysa o, “her şey benim dışımda gerçekleşiyor,” diye düşünür, “söyleyecek hiç bir şeyim yok.”

Meursault’nun kayıtsızlığının altında yatan şey teslimiyet değildir. Buradaki varlığımızın doğasıyla ilgilidir daha çok. Ölümlü olduğumuzu farkettiğimiz noktada, bunun bilgisi ile sarsılırız. Ama en az bunun kadar önemli bir şeyi daha farkederiz: biz öldüğümüzde dünya sona ermeyecektir. Onun için Meursault’ya göre, yaşamak için gösterdiğimiz onca çaba gereksizdir. Ne zaman öldüğümüz de mühim değildir. Çünkü bu ölümlü olduğumuz gerçeğini değiştirmeyecektir. Üstelik, hangi yaşta ölürsek ölelim, birileri bizden sonra hayata devam etmek küstahlığını gösterecektir: “kadınlar ve erkekler yine yaşayacak ve bu böyle senelerce hiç sona ermeden devam edecek”tir.

Bu durum varlığımıza anlam verebilmeyi zorlaştırır. Oysa biz varlığımıza sahip çıkmak, onu kendimizin kılmak isteriz. Yaşadığımız hayatın, bizim olduğu kadar bir başkasının da hayatı olabileceğini düşünmek istemeyiz. Bunu düşündüğümüz andan itibaren ‘eşsiz’ olmaktan çıkarız çünkü. Yeri doldurulabilir biri haline geliriz.

Meursault da bunun farkındadır bence. Anonim olmak korkutur onu. Onun için, içten içe hayatını başkalarınınkinden ayıran şeyi bulmak ister. Bir birey olarak kendini kalabalıktan ayırmak, dünyaya baktığında bulamadığı anlamı kendi eliyle kendine vermek ister. Bunu başaramadığı ölçüde de yabancılaşır.

İşte belki tam da bu nedenle, işlediği cinayet yüzünden hapse atılmadan önce yaşadığı o mütevazı odadaki her bir detayı hatırlamaya çalışır Meursault. Sanki hepsini hatırlayabilirse, dünya onun olacak, hayatı üzerinde yeniden bir hak iddia edebilir hale gelecektir. Oysa bütün bu ayrıntıları hatırlamaya çalışırken şunu farkeder: insan dışarıda tek bir gün geçirse bile, hapishanede onu yüz yıl boyunca oyalayacak kadar hatıra biriktirebilir.

Bu ilk anda iyi bir şey gibi görünebilir. Ama değildir aslında. Ağır bir bilgidir bu. Bilincin dünya karşısındaki güçsüzlüğü karşısında ürpeririz. Bizi başkalarından ayıracak tek şey odur çünkü. Bir şeyi bizim baktığımız noktadan sadece biz görebilir, o açıyı sonra bir tek biz hatırlayabiliriz. Böyle bakıldığında, her kişi eşsizdir. Ama bir kişinin bilinci dünyanın çeşitliliğine karşı nedir ki? Bütün bir hayatı bir yana bırakın, yalnızca bir günü bile tüm detaylarıyla hatırlayacak kadar güçlü değildir.

Meursault yenilir. Hiç bir zaman evindeki eşyaların tümünü hatırlayamaz. Dünyanın envanterini çıkaramaz, anıların ve nesnelerin kataloğunu tutamaz. Çünkü her zaman daha fazlası vardır. Her nesne bir başkasını hatırlatır, her anı bir diğerine bağlanır. Bu böyle sonsuza kadar gider. Tek bir günün çetelesini tutmak bile olanaksız bir iş haline gelir.

O zaman belki de hayatlarımız bir Cronenberg filmidir. Hepimiz elimizde birer bavulla usul usul bir şeyler mırıldanarak hayatın kenarında dolaşıyoruzdur. ‘Örümcek’in şizofren karakteri Mr Cleg gibi, bütün derdimiz bir günün detaylarını birleştirip anlamlı bir hikaye oluşturabilmekten ibarettir. Herkes notlar tutar, ipuçlarını biriktirir, kendi ağını örmeye çalışır. Bilincin sınırlarını zorladığımız can yakıcı bir yolculuktur bu.

Oysa ne yaparsak yapalım dışarıdaki dünyayı kendimizin kılmak mümkün olmayacaktır. Biz ne kadar sonluysak, dünya da bir o kadar sınırsızdır. Onu tüketmek mümkündür belki – ama bu şeref bize verilmemiştir.

Öyleyse, Meursault’nun da gayet iyi anladığı gibi, mesele ölüm değildir aslında. Hayatın ta kendisidir.