Wednesday, October 23, 2013

Edebiyat bizi daha iyi biri yapar mı?


BirGün Pazar
20 Ekim 2013

Platon “Devlet” adlı eserinde, edebiyatı sağlıklı bir toplumun yaratılmasının önündeki en büyük engellerden biri olarak görür. Ona göre, ister trajedi olsun ister epik, bütün edebi metinlerin yasaklanması gerekmektedir. Çünkü edebiyat hakikatle değil görüntü ile ilgili bir şeydir. Onun için bizi iyi ve doğru olana götürmesi açısından güvenilir bir araç olarak kabul edilemez. Üstelik denge ve ağırbaşlılık yerine, aşırılıkları konu ettiği için gençleri yoldan çıkarması ve onları erdemden uzaklaştırması kuvvetle muhtemeldir.

Platon’un edebiyata karşı bu tutumu tarihteki tek örnek değildir. Hatta düşünce tarihinin ilerleyişini düşünürseniz, edebiyatın sahalardan kovulması neredeyse sıradan bir olay bile sayılabilir. Edebiyat tarihi de bundan pek farklı değildir. Her yeni tür şüpheyle karşılanmış, her yüzyılda yasaklanan kitaplar olmuştur.

Romanın ortaya çıkışı bunun ilginç örneklerinden biridir. Roman, artık olgunlaşmaya başladığı dönemde bile yerini bir türlü sağlamlaştıramamış ve uzunca bir zaman okuyucuların aklına saçma sapan fikirler sokan tehlikeli bir yenilik olarak görülmüştür. Mesela Henry Fielding’in delişmen bir genç adamın maceralarını anlattığı romanı “Tom Jones,” 1749’da yayınlanır yayınlanmaz, yalnızca devlet adamları tarafından değil eleştirmenler cenahından da, büyük bir tepki ile karşılanır. Dönemin önemli eleştirmenlerinden Samuel Johnson’a göre Fielding, kitaba adını veren karakteri “Tom Jones”u karşı konulmaz derecede sempatik kılarak okuyucuyu yanlış bilgilendirmiştir. Johnson’a göre karakterlerin kusurlarını saklamak ve düpedüz ahlaksız birini sevimli göstermek doğru değildir.

Benzer bir hikaye de, neredeyse iki yüzyıl sonra D. H. Lawrence’ın başına gelir. Yazarın 1915’te yayınlanan “Gökkuşağı” adlı romanı daha ortaya çıkar çıkmaz sansüre uğrar. Sebep yine tanıdık bir meseledir. Lawrence’in karakterleri okuyucuya kötü örnek olmakta ve onları yoldan çıkarmaktadır. Kitabın müstehcen olduğuna karar veren İngiliz mahkemesi, bütün nüshalarının toplanmasına ve imha edilmesine karar verir. Çeşitli dernekler, basının neredeyse tümü ve kitabı hazırlayan yayınevinin yöneticisi bile Lawrence’ı kınayan metinler yayınlar. Hatta romanın halk sağlığı açısından bulaşıcı hastalıklardan bile daha tehlikeli olduğu yazılıp çizilir.

Edebiyatın kişilerin ahlakını bozduğu ve toplumu yozlaştırdığı iddiası bizim ülkemizde de sık sık dile getirilen meselelerden biri. AKP hükümetinin iktidara geldiği 2002 yılından beri yüzlerce kitap yasaklandı ve toplatıldı, yazarlar mahkemeye çıkarıldı, yayınevleri para cezası ödemeye mahkum edildi. Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan Marquis de Sade'nin “Yatak Odasında Felsefe” ve Chuck Palahniuk'un “Tıkanma” adlı romanları toplatılır ve Meltem Arıkan’ın Everest Yayınları'ndan çıkan “Yeter Tenimi Acıtmayın” kitabı “muzır” bölümleri çıkarılarak yeniden yayımlanırken, dünya klasiklerinden “Fareler ve İnsanlar”ın ve dünyanın en çok okunan çocuk kitaplarından biri olan “Şeker Portakalı”nın okullarda okutulması engellendi.

Sebep hep aynıydı. Bütün bu kitaplar “uygunsuz”dular. Okuyucuyu yoldan çıkarıyor ve “iyi insan” olmanın önünde engel teşkil ediyorlardı. Zaten edebiyatın insanı gereksiz hayallerle saçma düşüncelere sevk etmesi kuvvetle muhtemeldi. Aslolan edebiyat değil, ilim irfan olmalıydı.

Bunu iddia edenlere şaşıracakları bir haberim var. Geçtiğimiz günlerde, yüzyıllardır süren bu tartışmaya son verecek bir araştırma yayınlandı. Öyle görünüyor ki, edebiyat nihayet bilimin gözünde de aklandı.

New York Times’in verdiği habere göre, “New School for Social Research” adlı kurum tarafından gerçekleştirilen “Edebi Eserleri Okumak Zihin Teorisini Güçlendirir” başlıklı araştırmada, değişik arka planlardan gelen katılımcılara okumaları için çeşitli metinlerden bölümler verilmiş. Bunun hemen ardından da, bilgisayarda bir empati testi yapmalarını istenmiş. Bazıları Woolf, Lawrence, Faulkner gibi yazarların romanlarından alınmış metinler okumuş. Bazıları ise çok satan kitaplardan bölümler okumuş. Başka bir gruba bir dergiden yazılar verilmiş. Kimilerine de hiçbir şey verilmemiş.

Araştırmanın sonucuna göre, edebi metin okuyanlar empati testinde diğerlerinden çok daha yüksek skorlar tutturmuşlar. Araştırmayı yürütenler, şu ana kadar ele geçirdikleri verilere dayanarak “edebi metinleri okumanın Zihin Teorisi’ne büyük katkısı olduğunu” söyleyebileceklerini ifade etmişler. Onlara göre, edebi metinler okumak bizi roman karakterlerinin zihinsel süreçlerine ortak ettiği için, karmaşık psikolojik durumları anlamamıza yarayacak (çıkarımda bulunmak ve yorum yapmak gibi) becerileri güçlendirecek bir rol oynuyor olabilirmiş. Çok satan romanlar gibi popüler metinler ise, genellikle tekdüze ve öngörülebilir karakterler sundukları için bu tarz zihinsel faaliyetleri uyaran bir özellik taşımıyormuş.


“Yüksek edebiyat” ve “düşük edebiyat” ayrımı nedeniyle biraz burnu havada bir edebiyat tanımı yapıyor olsa da, bu araştırmanın bize önemli bir şey söylediğini göz ardı edemeyiz. Bu çalışmaya göre, edebiyat kişinin kendi varlığının sınırlarının dışına çıkmasının yollarından biridir. Okuduğumuz edebi metinler sayesinde kendi yaşantılarımızın ötesine geçebilir ve başkalarının dünyasına açılan bir kapının hiç olmazsa eşiğinde durabiliriz. Ötekilerin zihinlerini görür, yanlarında durur, yaşadıklarının seyircisi oluruz.

Üstelik edebiyat, politikacıların vehmettiği gibi, yozlaşma, kötü yola sapma, ya da zaman kaybı anlamına gelmez. Aksine, bizi daha anlayışlı, daha duyarlı ve zeki kişiler haline getirir. Karmaşık ama yine de inanılır karakterler sunduğu ölçüde, düşünmeye ve empati duymaya teşvik ederek, “biz” olmayan birini anlamamızı mümkün kılar. Bir romanı okurken, bir başkasının zaaflarına, hatalarına ve bazen de düşüşüne şahit oluruz. Ama yine de onu bağrımıza basabiliriz. Bize hiç benzemeyen birini anlayabilir ve hatta sevebiliriz.

Ben bundan daha güzel bir “iyi insan” tarifi bilmiyorum. Ya siz?

Thursday, October 17, 2013

Anı yakalamak...

BirGün Pazar
13 Ekim 2013


Ne zaman duysam kulağıma garip gelen bir laf vardır: Anı yakalamak. Genellikle fotoğraf için kullanılır. Bazen de kendine yaşam koçu süsü veren kişiler yanlarındaki genç insanlara söyler bunu. Öğüt niyetine herhalde.

Her iki durumda da bunun akıl almaz bir safdilliğe işaret ettiğini düşünürüm. Hiç durmadan akan hayatımız içinde durmak mümkün olmayacağı için “an” diye tarif edilen şeyi kavramakta zorlanırım. Bulmacalarda “en küçük zaman birimi” yazar ama hep “Ne kadar küçük?” diye sormak gelir içimden. Tanımlayamadığımız bir “şimdi”yi nasıl olup da yakalayabileceğimizi bir türlü anlayamam.

Fotoğraflarda “anı yakalamak” nasıl olur? Eğer bir “şimdi”den söz etmek mümkünse, o anda birçok şey birden olmakta, aynı kişi sonsuz sayıdaki açıdan farklı gözlere farklı şekillerde görünmektedir. Fotoğrafçının yakaladığı “an” falan değil, bu açılardan yalnızca biridir. Üstelik zamanın içinde değil, dondurulmuş bir görüntüdür bu. Yani bunu iddia eden kişi, yaşayan bir anı değil, ancak onun cansız yansımasını saklayabilmiştir. Herkes bilir ki, yarattığı duygu zenginliği açısından, fotoğraf bundan çok daha fazlasıdır.

Yine de sanatın derdi her zaman bu olmuştur. Diğer sanat biçimleri gibi edebiyat da, insan tecrübesini aktarırken, bu tecrübenin karşısındaki en büyük engele, yani zamana, meydan okumak ister. Zamanı durdurabilirse, kişilerini ölümsüz kılacak ve onları mükemmel bir anın içinde sonsuza kadar saklayabilecektir.

Hermann Hesse’in “Şair” adlı küçük öyküsünün baş kişisi olan Çinli şair Han Fook da başında bunu yapmak ister: Bir anı yakalayıp hapsetmek ve onun vasıtasıyla evrensel olanın mükemmelliğine ulaşmaktır arzusu. Ama sonra fark eder ki, şiir yazmak dondurulmuş anların koleksiyonunu yapmaktan ibaret değildir.  Bir sözü söylediğiniz zaman öldürmemeniz gerekir. Onun yerine söz çoğalarak büyümeli, her kişide başka bir duyguya dönüşmelidir.

“Zamanla az ve öz sözle, dinleyenlerin ruhlarını, rüzgar suyun aynalarını nasıl okşarsa, öyle okşayan dizeler söylemeyi öğrendi. Güneşin doğarken dağların çizdiği kaviste duraksamasını, balıkların sessizce hızla kayar gibi hareket etmelerini ve suyun altında gölgeler gibi oraya buraya kaçışmalarını dile getirdi. Genç bir söğüt ağacının ilkbahar rüzgarında eğilip bükülmesini de. Bu dizeleri dinleyen, yalnızca güneşin ve balıkların oyununu ya da söğüt ağacının fısıltısını duymakla kalmıyor, bir an için bu kusursuz ezgilerde gökyüzünün ve dünyanın bütünleştiğini duyup coşku ya da acıyla sevdiği ya da nefret ettiği neyse onu düşünüyor, çocuklar oyunu, gençler sevgililerini, yaşlılar ise ölümü anımsıyordu.”

Hesse’nin şairi “anı yakalamak” arzusundan vazgeçmiştir. Çünkü artık zamanın ruhunu anlamış ve bütün anların aslında tek bir an olduğunu fark etmiştir.
 
Geçenlerde Ercan Kesal’ın hikaye tadındaki gazete yazılarını derlediği kitabı “Peri Gazozu”nu okurken, gözümün önüne gelen resimlerin şiddetiyle sarsıldım. Aralarında seneler bile olsa bütün sahnelerin birbirine nasıl doğallıkla bağlandığını fark ederek şaşırdım. Hiçbiri donmuş ve cansız görüntüler değildi. Öykünün kendisi gibi herhangi bir engele takılmadan hızla akıp gidiyorlardı.

Ercan Kesal görüntülerle konuşan bir yazar. Kendisi de bunun farkında olsa gerek ki, bir söyleşide şöyle diyor: “Okur; hikayelerimi okumak yerine, ‘seyretsin’ istedim. Bu, sinemasal anlatıma da çok benzeyen bir teknik demekti. Okuyucuma bir şeyleri ‘anlatmak’ değil de ‘göstermek’ istedim hep.”

Onun için, Kesal’in öykülerinde görüntüler birbirine kolayca ekleniyor. Şeker çuvalından dikilmiş iç donu yüzünden beden eğitimi dersine katılmaktan utanan çocuğun resmi, tecrübesizliğini saklamak için odasına kaçıp kitap karıştıran genç taşra doktorunun görüntüsü ile hiçbir dikiş izi görünmeden birleşiyor. Küçük detaylar ve ustalıkla seçilmiş motiflerle bağlanan bu öyküler, bizi kesintisiz bir şekilde devam eden bir zamanın içine bırakıyor. (Yeri gelmişken söyleyelim, kimi öykülerin sonunda, yazarın “dış sesle” yaptığı yorumlar bu akışı bozuyor. Keşke onlar olmasaymış.)

Beni en çok etkileyen bölümlerden biri olan “Korkma, bırak ellerini,” Ercan Kesal’ın üç döneminden üç ayrı resmi birbirine bağlıyor. Bu küçücük ‘anı/öykü’de, yazarın çocuk, genç ve yetişkin hallerinden birer sahne görüyoruz. Bu sahnelerin her birinde hayatının yeni bir dönemine geçen karakterin, geride bıraktığı dünya ile vedalaşmasını, yani “ellerini bırakışını,” izliyoruz. Önce bir büyüme hikayesi gibi geliyor bize. Ancak öykünün sonunda anlıyoruz ki, bu bir ölme hikayesidir. “Korkma, bırak ellerini,” yazarın birlikte çıktıkları son gezide birdenbire fenalaşan babasını yavaşça yere yatırmasıyla kapanıyor.


“Yere yatırırken iki eliyle birlikte ellerime sarılıyor ve bırakmıyor. Biraz bekliyorum. Başını yumuşak bir yere koymam ve ayaklarını da kaldırmam lazım. Bir türlü bırakmıyor ellerimi.
‘Baba, ellerimi bırak,’ diyorum.
Hiçbir şey söylemeden korkuyla gözlerime bakıyor.
Eğiliyor fısıldıyorum.
‘Baba korkma... Bırak ellerini.”
Ellerini yavaşça bırakıyor babam. Toprağa uzatıyorum.”

Bir insan babasını toprağa uzattığında kendini de gömer. Genç bir adam olan kendini. Ölümsüz zannettiği kendini. Bir dönem kapanır, bir başkası başlar. Ercan Kesal bunu biliyor. Ve bu bilgiden konuşuyor. Mümkün olan en yalın şekilde.

Ama bir mesele daha var ki, onun bu becerisini çok daha etkili kılıyor. Ercan Kesal sonsuz bir “şimdi”den konuşuyor bizimle. Hayatının hangi döneminden bahsederse bahsetsin, değişmeyen bir şimdiki zamanda anlatıyor hikayelerini. “Anı yakalamak”la ilgili bir derdi yok. Hayatın döngüsünün farkında o. Ama sanki her şey aynı anda oluyormuş gibi davranıyor. Bu da hikayelere garip bir zamansızlık hissi veriyor. İsimler isimlere, kişiler başka kişilere karışıyor. Yüzler birbirinin içine geçip değişiyor. Çocuklar babalara, babalar yeniden çocuklara dönüşüyor ve hikaye hep aynı kalıyor.

Bana öyle görünüyor ki, Ercan Kesal da Hesse’nin şairi gibi şunu anlamıştır: Her şey aynı zamanda olup bitmektedir aslında. Yazının sonsuz “şimdi”sinde.

Anı değil ama belki bu gerçeği yakalayabilir insan. Çok uğraşırsa eğer.

Monday, September 30, 2013

PALTO

BirGün Pazar
29 Eylül 2013


En güzel öyküler sıradan insanlara dair olanlardır. Rus edebiyatının babası sayılan Nikolay Gogol’un “Palto” adlı öyküsü de bunlardan biridir. Gogol bu hikâyede, St. Petersburg'da yaşayan yoksul bir memurun, sabahları işe giderken “yüzünü ısıran, bacaklarını dalayan” soğukla baş edebilmek için verdiği mücadeleyi ve bunun sonunda yeni bir palto almaya karar vermesini anlatır.

Bütün hikâye bundan ibarettir: Yoksul bir memurun palto alışı. Ama öyküye daha ilk görüşte ısınırız. Çünkü yedinci dereceden memur Akaki Akakiyeviç’in macerasında, küçük insanların sıradan hayatlarında gizlenen büyük hikâyelerin işaretini görürüz. Zamana ve mekâna meydan okuyan bir evrenselliğin vaadini hissederiz. Hatta bazen öyküyle kendi hayatımız arasında bir bağ kurabiliriz.

Benim de bu öyküyle böyle bir bağım var. Bugün size onu anlatacağım.

Annemin babasını çok severdim. Müthiş bir adamdı. Zeki, meraklı, eğlenceli. Onun koltuğunun altında büyüdüm. Daha önce de defalarca yazdığım gibi, hayatımın her köşesinde dedemin izi vardır. Onunla uzun zaman geçirebildiğim için kendimi hep şanslı sayarım.

Babamın babasını ise çok kısa süre görebildim. Ben yedi yaşındayken kötü bir hastalığa yakalanıp öldüğünde, ona dair hatırladığım tek şey beni kucağında sallayıp koklamış olmasıydı. “Neden kokluyor acaba,” diye düşünmüştüm, “Çiçek miyim ben?”

Anlaşılan öyleydim. En azından büyükbabam için. Dokuz çocuğu ve sayısız torunuyla büyükbabam geniş bir kabilenin lideri gibiydi. Belki de bu kadar insanı ancak koklayarak ayırt edebiliyordu. Beni de herkes gibi koklamış sonra da kucağına oturtup zıplatmıştı. Bunu hatırlıyorum. Sehpanın üzerinde babaannemin akide şekerleri vardı. Pencereden bahçedeki kedileri görebiliyordum. Ve koklanmak da o kadar fena bir şey değildi.

O zaman daha bilmiyordum ama aslında garip bir tesadüfün ürünüydüm. Büyüyüp de aklım erince, bizim ailenin hikâyesinin pek de sık rastlanan bir şey olmadığını kavrar gibi oldum. Hatta o kadar acayipti ki, Türk filmi senaryosu olsa acemi birinin elinden çıktığını düşünürdünüz.

Annemin babası araba tamircisiydi. Komünistti. Gençliğinde TKP üyesi olmuştu. Hatta bir ara arkadaşlarıyla dergi çıkarırken tutuklanmış ve kısa süre hapis yatmıştı. Hayatını önce devrime, sonra da tek kızının eğitimine adamıştı. Babamın babasının ise, bildiğim kadarıyla, siyasetle pek alakası yoktu. Büyükbabam gitgide genişleyen ailesini geçindirmeye çalışan küçük bir polis memuruydu. İstanbullu bir ailenin çocuğuydu. Şişli’nin arka taraflarında küçük bir evde kıt kanaat yaşıyor ve Teşvikiye Karakolu’nda görev yapıyordu.

Annem ve babam burslu birer öğrenci olarak gittikleri Almanya’da tanışıp evlenmeye karar verdiklerinde, bu iki aile karşı karşıya geldi. Sene 1965’ti. Babamın ailesi, o dönemde Ankara’da yaşayan annemin ailesini ziyarete geldiğinde neler oldu? Bir eski tüfek ile bir polis oturup neler konuştular? Bunları bilemiyoruz.

Dedemle büyükbabamın birbirlerinden çok hoşlandıkları anlatılır hep. İlk karşılaşmalarında uzun uzun sohbet etmişler. Komünist dedemin neler söylediğini hayal edebiliyorum. Herhalde Engels’den falan alıntılar yapmış ve uluslar gibi insanların da kendi kaderini tayin etme hakkı olduğundan bahsetmiştir. Belki İkinci Dünya Savaşı’nın ülkemiz üzerindeki “şumullü tesiri”nden söz açmış ve sözlerini Neruda’nın bir şiiriyle bitirmiş bile olabilir. Hatta böyle olduğundan neredeyse eminim.

Büyükbabamı çok iyi tanımadığım için onun bu sohbette neler söylemiş olabileceğini kestiremiyorum. Ama gözlerimi kapatınca, masanın başında oturuşunu görebiliyorum. Fotoğraflarda hafifçe kamburunu çıkararak duran ve kapakları düşük yorgun gözleriyle objektife bakan incecik dal gibi bir adam.

“Adam gibi adamdı,” derdi dedem onun için. Onun lügatindeki en büyük iltifatlardan biriydi bu.

Ona dair en güzel hikâyeyi bir keresinde babam anlatmıştı. Büyükbabam bir kış günü eli kolu dolu eve geliyor. Keyfine diyecek yok. Çünkü o gün biraz gecikmeli de olsa kışlık kıyafetler dağıtılmış. İstanbul’da hava gerçekten çok soğuk. Onun da sonunda kalın bir üniforması var artık. Üniforma bir yana, birer de gocuk vermişler herkese. İyi kalite yünlü kumaştan yapılmış, içi kürklü, Boğaz’ın ıslak ayazına dayanacak türde sağlam bir palto.

“Aman çok şükür,” diyor babaannem, “Yoksa bu kar kıyamette ne yapacaktın?”

Büyükbabam Kami Gürle mesleğe başladığı yıllarda.



Fakat ertesi akşam kapı çalındığında, gözlerine inanamıyor. Çünkü büyükbabamın üzerinde sadece resmi ceketi var. Eşikte öylece duruyor. Üstü başı kar içinde. Uzun uzun yürüdüğü belli. Sırtı neredeyse buz tutmuş. Suratında karanlık bir bakış. Babaannem ürküyor bu halden. O kadar ürküyor ki, paltoya ne oldu diye soramıyor ona.

Büyükbabam da bir şey söylemiyor zaten. Ertesi gün yine sessizce giyiniyor. Babaannem eski paltosunu tutuyor ona. Giyilmekten incelmiş elek gibi bir şey. Büyükbabam onu giyip işe gidiyor. Babaannem yine bir şey demiyor. Konuşmuyorsa bir bildiği vardır diye düşünüyor. O gün güler yüzle geçiriyor onu. Daha sonraki günler de öyle.

Çok sonra ortaya çıkıyor ki, büyükbabam o karlı günde dayanamayıp sokakta rastladığı birine vermiş paltoyu. Kendisinden daha fazla ihtiyacı olduğunu düşünmüş olsa gerek. Palto üzerine zimmetli. Amirlerine söylese olmaz. Yenisini istese hiç olmaz. Soran olmuş mudur? Olmuşsa ne demiştir? Bunları bilmiyoruz. Bildiğimiz bütün bir kışı eski püskü ne varsa onu giyerek geçirdiği.

Bu hikâyeyi dinlediğimde henüz çocuktum. “Ne çok üşümüştür kim bilir,” demiştim babama. Muhtemelen söyleyecek daha iyi bir şey bulamadığım için. “Herhalde,” demişti babam da.

“Adam gibi adamdı,” diye seslenmişti dedem yine arkalardan bir yerlerden.

Armağan Ekici ile Tutunamayanlar ve Ulysses üzerine...

Geçenlerde Armağan Ekici ile Tutunamayanlar ve Ulysses'e dair konuştuk. Konuşmanın video kaydını aşağıdaki sitede bulabilirsiniz.

http://norgunk.com/etkinlik/ulysses-ve-tutunamayanlar-modern-epik-uzerine-meltem-gurle-armagan-ekici

ya da,

http://vimeo.com/75584463

Thursday, September 26, 2013

Yağmurlarla Topraklar

BirGün Pazar
22 Eylül 2013


Her yaz İzmir Mordoğan’a babamı görmeye gidiyorum. Bu sene yolda bir arkadaşıma uğramak için mola verdim. Urla’da geçirdiğim güzel hafta sonunun ertesinde sarılıp vedalaşırken, arkadaşım elime bir kitap tutuşturdu: Yağmurlarla Topraklar.

Kitabı yeniden elime alana kadar aradan birkaç gün geçti. Yaz bitti. Eylül ayı geldi. Necati Cumalı’nın Tütün Zamanı Üçlemesi’nin ikinci kitabı olan bu romanı okumaya başladığımda, artık havada sonbaharın izleri hissediliyordu. Bahçedeki salıncağa kuruldum. Serince esen rüzgarla ürperdiğim için ayaklarımı altıma alıp ilk sayfayı çevirdim. İlk bölümün üzerindeki tarihi görünce kendi kendime gülümsedim. Kitap 1951 senesinin 5 Eylül’ünde adli yılın açılması ile başlıyordu. Bizim evde de takvim aynı günü gösteriyordu: 5 Eylül.

Romanla birlikte bir iki gün önce geçtiğim yollara, sokaklara, Urla’nın meşhur meydanına geri döndüm. Küçük bir kasabanın ileri gelenlerine, belediye başkanına, doktoruna, savcısına ve hikayenin kahramanı olan Avukat Nihat’a yakından baktım. Hepsi bana çok tanıdık geldi. Havadaki sonbahar kokusu bile aynıydı sanki.

“Yaz böyle biter işte! Bir gün durduğunuz yerden gözleriniz kamaşmadan bakarsınız göğe. Çitlembikler, iri ağaçlar yazın bol ışığını emer, toprağa çekerler. Akasyalar salkımlarını dökmeye başlarlar. Bir sabah denize diye evden çıkar ama gitmezsiniz. Ertesi gün denize gitmeye üşenir, bir iki gün daha geçmeden denizi büsbütün unutursunuz. Daha sıcakların ardı kesilmeden kapalı bir gömlek giyer, kravat takarsınız. Avukatsanız ceketiniz cübbeniz sırtınızda adliyenin bir köşesinde bulursunuz kendinizi...”

Tütün işçileri, zeytin bahçeleri, dalları komşu tarlalara uzanan ağaçlar, bu ağaçlar yüzünden açılan davalar ve yağmurlar yağmurlar yağmurlar... Bunların hepsi aynıydı. Ama asıl ilginç olan, romanın arka planını oluşturan siyasi gelişmelerdi. Şu anda memlekette olanlarla, 1951 yılında Demokrat Parti iktidarı altında Ege’nin küçük bir kasabasında yaşananlar arasında bu kadar büyük benzerlik görmeyi beklemiyordum.

Roman açıldıktan kısa bir süre sonra tanıştığımız ve Avukat Nihat’ın daha başından beri vurgun olduğu (ama utangaç olduğu için hemen açılamadığı) Perihan Öğretmen’in bir yerde içini çekerek söylediği gibi, 50’li yılların başında bütün ülkeye bir sakillik hakim olmuştur. Birbirlerinden tamamen habersiz olmalarına rağmen nasıl oluyor da bu kadar benzer çirkinlikleri yaratabiliyorlar diye sorar bir yerde. Nihat’ın buna verecek yanıtı yoktur.

Ama Perihan gibi Nihat da bu küçük kasabada hayatlarının gitgide zorlaşacağının farkındadır. İkisi de Urla’da büyük göz altında yaşadıklarını bilirler ve ona göre davranırlar. Tutuculuk ve sakınma hızla artmaktadır.
Demokrat Parti’nin kendisi gibi düşünmeyenlere tahammülü yoktur. Hükümete karşı olduğu düşünülen gençler hakkında yürütülen soruşturma ve takibatın haddi hesabı kalmamıştır. Bu tedirginlik yavaş yavaş hikayenin her tarafına yayılır.

Yine de romanın en çarpıcı sahnelerinden biri bir kovuşturma hikayesi değil, Demokrat Partili yeni belediye başkanının Urla’yı dönüştürmeye karar verdiği bölümdür. Hiçbir şeyden haberi olmayan ve aşkı başına vurduğu için evden uçar adımlarla çıkan Nihat, meydana yaklaşınca önce balta sesleri duyar, sonra köşeyi dönünce gördüğü şey yüzünden ağlayacak gibi olur:

“O sokağın içinde kasabanın en büyük çınarlarından biri vardı. Kökleri sokağın altından dereye iner, dalları sokağın iki yanında sıralanan esnaf dükkanlarını altına alır, gölgelerdi. O koca köprüyü gövdesi üzerinde tuttuğunu, çınarın köprünün ayaklarından biri olduğunu sanırdınız. Çınarın altı üstü kaynıyordu. Ellerinde baltalar, keskiler, nacaklar, yedi sekiz kişi ağacın dalları arasına dağılmıştı. Halatlar urganlarla, ayrıca yedi sekiz kişi de aşağıdan yukarıdakilerin baltayla nacakla inceltip üst yanından bağladıkları dalları asıla asıla yere indirmeye çalışıyorlardı. Uykudaki Güliver’i bağlamaya çalışan cücelere benziyorlardı tümü. Yaptıkları çirkin işe sevinçle dalmış görünüyorlardı.”

Belediye Başkanı’nın parayla tuttuğu adamlardır bunlar. Ne yaptığını bilmeyen bu cahil insanların çınarı kesmek için gösterdikleri hevesi uzun uzun anlatır, Cumalı. Nihat’ın bu konudaki şaşkınlığının ve hayal kırıklığının okuyucuya geçmesini sağlar. Romanın başından beri lafı edilen, Urlalıların yaz boyunca gölgesinde oturduğu, koca kovuğunda bir kunduracının yaşadığı bu efsanevi ağacın kesilişini hikayenin kahramanıyla beraber acıyla seyrederiz.

Aslında Nihat gibi biz de bir çözüm bulunacağını umar, belki de ağacın kesilmeyeceğini duymak isteriz. Ama Belediye Başkanı, bütün önemli kararların ertesinde olduğu gibi kasabayı terk etmiş ve İzmir’e gitmiştir. Sonuçta kasabanın geleceği böyle girişimlere bağlıdır, o da kendisine düşeni yapmış ve kararını vermiştir: Meydanın yüzü değişecek, kalkınma gerçekleşecektir. Yenilikçilik ve demokratlık böyle bir şeydir.

Yağmurlarla Topraklar, 1951’in Eylül ayından 1952’nin Ağustos’una kadar neredeyse bir senelik bir zamana yayılır. Belli ki Necati Cumalı, hikayesini mevsimlerin döngüsü üzerine yerleştirerek anlatmak istemiştir. Roman boyunca ışık değişir, gökyüzü renkten renge girer, toprak yağmurlarla ıslanır. İnsanlar savaştan döner, işsiz kalır, aşık olur. Yazar, doğa ile ilişkisini hiç kesmeden nakleder bütün bu olayları. Buna şaşırmayız: Kaliforniya’nın Steinbeck’i neyse, Ege’nın Cumalı’sı da odur çünkü. Onun yarattığı roman kişilerinin bir kolu bir ağacın beline sarılmış, bir eli orağa yapışmıştır. Toprağa yakın insanlardır hepsi.

Hikayenin bir yazdan bir yaza uzanmasının bir başka nedeni de, Cumalı’nın ülkenin bir sene içinde maruz kaldığı siyasi dönüşümü anlatmak istemesidir. Bu kadar kısa bir süre içinde bile, Urlalıların Demokrat Parti idaresi altında yaşadıkları değişimi görebiliriz. Bu küçük ve sevimli bir kasabanın nasıl el değiştirip yozlaştığına şahit oluruz.

O zaman, yağmurlarla topraklar işin yalnızca bir kısmıdır. Esas mesele muhterislerle fırsatçılardır.

Ne diyelim? Necati Cumalı bu konuda da Steinbeck’le kardeş sayılır.



Friday, September 20, 2013

Düşüş

BirGün Pazar
15 Eylül 2013


İster Eski Yunan’da yazılmış olsun ister Shakespeare’in elinden çıksın, trajedinin özü aslında hep aynıdır: İtibarlı ve güçlü bir adamın önlenemez düşüşü.

Ancak biraz daha dikkatli baktığımızda, Yunan tragedyaları ile Shakespeare oyunları arasında çok önemli bir fark olduğunu görürüz. Bu farklılığın altında, insanın evrenselle ilişkisine dair değişik iki görüş yatar.

Antik Yunan’da insanın tanrısal olan karşısındaki güçsüzlüğü resmedilir. Tragedya kişileri, bilmeden kendi felaketlerine doğru koşan karakterlerdir. Asıl vurgulanan kişilerin zayıflıkları ya da hırsları değil, insan olmalarıdır. İnsan olmak, kadere tabi olmak demektir. Bu da her kim olursanız olun, bir gün tökezleyip düşebileceğiniz anlamına gelir. Onun içindir ki, Aeschylus'un Agamemnon’u ve Sophokles'in Oedipus’u sonunda yenilirler. Her ikisi de, kontrol edilemez tanrısal bir gücün girdabına kapılıp yok olurlar. Büyük adamlardır onlar. Ama kader onlardan daha büyüktür.

Shakespeare’in oyunlarında ise, karakterleri felakete sürükleyen şey, tanrısal güçler değil kişilerin kendi seçimleri ya da başlarına gelen olayları nasıl yönettikleridir.  Kral Lear yaşlanmıştır yaşlanmasına ama bu kadar erken bir emeklilik planı yapmasa daha iyi olmaz mıdır mesela? Ya da Hamlet Ophelia’ya bu kadar zalimce davranmasa olayların gidişatı değişmez midir? Ve Othello’nun trajedisi, bir eleştirmenin şakayla karışık söylediği gibi, denizler fatihi muzaffer bir komutan iken evlenip yuva kurmaya kalkmak değil midir?

Başımıza gelen olaylarda sorumluluğumuz vardır. Shakespeare bize bunu söyler. Kişilerin tanrısal güçler karşısındaki çaresizliği ikinci plandadır artık. Daha çok zaafları ve ihtirasları yüzünden kendi felaketlerini hazırlayan karakterler görürüz. İnsanlar evrensel olanın karşısında yine güçsüzdürler. Ama artık olaylarda kendi paylarını görecek kadar karmaşık bir iç dünyaları vardır. Bir anlatının taşıyıcısı olmaktan çıkmışlar, psikolojik derinliği olan birer birey haline gelmişlerdir.

Kısaca söylemek gerekirse, Shakespeare’in dediği şudur: Kader diye bir şey vardır elbette. Yine de felaketin en fenası, kişinin kendi eliyle davet ettiğidir.

Gezi olaylarının başladığı günlerde, BirGün’deki köşesinde Zahit Atam’ın “Macbeth ve Beyefendi: İktidar üzerine kısa bir not” adlı yazısında değindiği gibi, Macbeth’in felaketini hazırlayan sebeplerden biri kehanetin peşinden koşuyor olmasıdır. Yani önceden yazılmış bir geleceğin bilgisine sahip olmanın getirdiği özgüven ve inançtır. Kehanete göre Macbeth kral olacaktır. Cadılar ona bunun teminatını verirler. Ama onu Kral Duncan’ı öldürmeye ve İskoçya tahtını ele geçirmeye iten şey yalnızca bu mudur?

Bana kalırsa, oyun bundan çok daha fazlasını anlatır. Shakespeare hikayenin dramatik gerilimini yalnızca bir kehanet ve onu körü körüne takip eden bir adam üzerine kursaydı, şu anda belki de Macbeth’den bahsetmiyor olurduk. Onu hala konuşuyor olmamızın sebebi, yaşadığı ikilemdir. Macbeth ihtiraslı bir adamdır. Ama oyunun başında zalim biri değildir aslında. Kendi kendine gidip kralı öldürecek bir adam da değildir. Macbeth harekete geçmeden tereddüt eder. Meşhur hançer sahnesinde onu, başına musallat olan korkunç hayallerle boğuşurken görürüz. Karar vermekte zorlandığını anlarız.

Oysa bu korkunç suçu işledikten sonra, Macbeth için artık tereddütlere yer kalmayan bir dönem başlayacaktır. Bu olaydan sonra geri dönüş yolunun sonsuza kadar kapandığını anlayacak, idareyi ele alacak ve gitgide zalimleşecektir.

Tereddüdün olmadığı yerde olasılık yoktur. Olasılıkların olmadığı yere de artık hayat denemez.

Oyunun ikinci yarısında Macbeth’in hayatı da bitmiştir aslında. Dünyayı anlayamaz, olayların akışına yön veremez olmuştur. Çünkü otoriter bir iktidarın mutlaklığı içinde sıkışıp kalmıştır. Onu insan kılan yegâne özelliğini, “Acaba?” sorusunu kaybetmiştir. Ancak bunun nedeni dinlediği kehanet değil, işlediği cinayettir. Geri dönülemez bir noktada olduğunun farkındadır. Bir karar vermiş ve hata etmiştir. Bir seçim yapmış ve bununla beraber kendi sonunu hazırlamıştır. Artık başka türlüsü mümkün değildir. Felaket gerçekleşecek ve o tahtından düşecektir.

Gezi’ye dönersek, olayların başladığı günden bu yana üç aydan fazla zaman geçti. Hava yumuşamıyor, sorunlar çözülmüyor. 9 Eylül gecesi Antakya’da bir genç daha öldü. Ahmet Atakan da Abdullah, Medeni, Ali, Ethem ve Mehmet gibi polis şiddeti sonucu hayatını kaybetti. AKP iktidarı, her ölümle birlikte geri dönülmesi biraz daha zorlaşan bir yola giriyor. Başbakan uzlaşma arayan bir dil kullanmamakta ısrarlı. Aksine son olaylarla birlikte şiddetin artacağının işaretlerini veriyor. Bir kez daha bundan başka hiçbir olasılık yokmuş gibi davranıyor. Hangi noktada tereddüt etmekten vazgeçmiştir, bunu bilmiyoruz. Hangi noktada ihtimalleri düşünmeyi bırakmıştır, buna dair de bir bilgimiz yok.

Bildiğimiz şey şudur: Erdoğan bu süreç içinde her gün biraz daha “Macbethleşmek”tedir. Shakespeare’in trajik karakteri gibi o da, kaderini kendi eliyle çizmiş ve kaçınılmaz sona doğru ilerlemeye başlamıştır.

Oyunun bir yerinde Macbeth’in kulağına fısıldayan sesler, uykuyu öldürdüğünü söylerler ona. İktidarını kaybetme korkusu kralın uykusunu çalmıştır. Bu çok fenadır elbette. Ama daha da kötüsü vardır. O da kralın olasılıkları öldürememiş olmasıdır.

Kehanet odur ki, dünya döndükçe ihtimaller devam edecektir. İmkansız gibi görünen şeyler mümkün olacak, sezaryen ile dünyaya gelmiş bir nesil sokakları dolduracak ve ağaçlar bir gün ayaklanıp muktedirlerin üzerine doğru yürüyecektir.

Ulysses ve Tutunamayanlar üzerine sohbet...

25 Eylül Çarşamba akşamı Armağan Ekici ile birlikte Ulysses ve Tutunamayanlar'a dair konuşuyoruz.

http://norgunk.com/etkinlik/ulysses-ve-tutunamayanlar-modern-epik-uzerine-meltem-gurle-armagan-ekici

Tuesday, August 20, 2013

Yaşayan bir adam...

BirGün Pazar
18 Ağustos 2013


Çoluğa çocuğa karışmış arkadaşlarımdan biriyle yemek yiyordum geçen gün. Biz sohbet ederken çocuklar sıkıldı. Bir süre sonra yanımızdan ayrıldılar. Baktım arkadaşımın küçük oğlu eline bir kitap almış sayfaları çeviriyor. Henüz sadece beş yaşında olmasına rağmen üzerinde ağırbaşlı bir hava var. Koltuğa yaslanışı, okuduğu bölüme yoğunlaşmak ister gibi kaşlarını çatışı, sayfaları yavaş ve dikkatli bir şekilde çevirişi insana tecrübeli bir okuyucu ile karşı karşıya olduğunu düşündürüyor.

“Ozan okumayı öğrendi mi?” diye sordum. “Yok canım!” diyerek omuzlarını silkti annesi. Kendisi hakkında konuştuğumuzu fark edince, Ozan yanıma gelip kitabını gururla bana gösterdi. Bunun üzerine aramızda şöyle bir konuşma geçti:

-       Ne okuyorsun?
-       Dördüncü bölüme geldim ben…
-       İyi de ne okuyorsun?
-       Kitap.
-       Nasıl bir kitap?
-       Hiç resim yok. (Muzip bir şekilde gülümsüyor.)
-       Anladım. Biraz resim fena mı olurdu?
-       (Kafasını hayır anlamında sallıyor. Resimli kitabı bebekler okur tabii. Haklı.)
-       Peki. Ne okuyorsun?
-       (Suratıma dikkatle bakıyor.) Kitap.
-       Ama ne hakkında?
-       Yaşayan bir adam hakkında…
-       Adam ne yapıyor?
-       (Bir daha suratıma bakıyor. Muhtemelen salak olduğuma karar verdi.) Yaşıyor.
-       Dördüncü bölümde ne oluyor peki?
-       Yaşamaya devam ediyor.

Nasılsa gülmemeyi başarıyorum. Ozan’ın duygularını incitmek istemem. Zaten sonradan anlaşıldı ki, bizimki bu kitap meselesini çok ciddiye almış. Ablası okurken kendisi okuyamıyor diye dertleniyormuş. Hatta geçenlerde uyumadan önce annesine şöyle demiş: “Okuyorum ama okuduklarımı anlayamıyorum. Bana bir gözlük alırsan belki anlayabilirim.”

Ayrıca, dördüncü bölümde adam hala hayattaysa işler iyi gidiyor demektir. Ortada gülünecek bir şey yoktur. Keşke biri bana roman taslaklarını yollayan çiçeği burnunda yazarlara da söylese bunu: Genç yazar, birinci vazifen karakterlerini birkaç bölüm boyunca hayatta tutmaktır. Herkesin sapır sapır ölüp gittiği romanlar yazamazsın. Yazarken şunu düşünmekte fayda var: Bu kadar drama bir kitap için fazla olabilir mi?

Yine de Ozan’ın kitabında asıl hoşuma giden bu meselenin halledilmesi değildi. Hikayenin “yaşayan bir adam hakkında” olmasından etkilendim daha çok.

Çünkü roman dediğimiz şey aslında gündelik yaşantı ile alakalıdır. Eğer bir karakterin bir gününü nasıl geçirdiğine dair ayrıntıları anlatmayı başaramıyorsanız kendinize romancı diyemezsiniz. Hikayeniz solar kalır. Ya da birtakım ukalaca tespitlerle, inandırıcı olmayan diyaloglarla, sonu gelmeyen sıkıcı tasvirlerle dolar taşar. Karakter bir türlü ortaya çıkamaz. Öykü açıldıkça hayat bulacağına, gitgide düzleşir, sığlaşır, cansızlaşır.

Gatsby’nin herkese “ahbap” (“old sport”) demesi, Leopold Bloom’un sabah sabah böbrek kızartması yapması, Tom Sawyer’in düşen süt dişinin bıraktığı boşluktan mükemmel bir şekilde tükürebiliyor olması, ya da Raskolnikov’un dönüp dolaşıp kendini kentin merkezindeki Saman Pazarı’nda bulması... Bunların hepsi gündelik hayata dair ayrıntılardır. İlk bakışta anlamsız gibi görünseler de, onları hala hatırladığıma göre, gerçeklik duygusu oluşturmakta başarılı olmuşlardır.

“Roman Sanatı” adlı kitabında E. M. Forster, bazı roman karakterlerinin gerçek insanlardan daha gerçek göründüğünü söyler. Çünkü yazar karakterin günlük hayatına dair detayları bize aktarmayı başarmıştır. Böylece onun yaşantısına dair bütünlüklü bir bilgi edinebilmiş ve onu iyiden iyiye tanımışızdır. Yani roman kişisi bir karton karakter olmaktan çıkmış ve “yaşayan biri” haline gelmiştir. Forster’ın roman kişilerini gerçek hayattaki kişilerden daha gerçek bulması da bundandır. Gerçek hayattaki kişilere dair bilgimiz sınırlıdır. Halbuki yazarın bize sunduğu ayrıntılar ölçüsünde bir roman karakterinin iç ve dış dünyasını bütünüyle bilebilir, yaşantısına dair fikir edinebiliriz.

O zaman şunu söyleyebiliriz: Gündelik yaşantı bir edebiyat türü olarak romanın esas malzemesidir. Karakterler de ancak bu hayatın içinde şekillenir ve anlatılabilir hale gelir.

Yani sonuçta Ozan haklıdır. Bütün iyi romanlar “yaşayan” adamlar ve kadınlar hakkındadır. 

Not. Fotoğraftaki şahıs Ozi'nin ta kendisidir. 



Thursday, August 15, 2013

Medeni İnsan



“Medeni insan, kanımca, şu koşulları yerine getirenlere denir:

1) İnsanlara birer birey olarak saygı duyar ve bu nedenle her zaman hoşgörülü, nazik ve anlayışlı olurlar… Ufak tefek şeyler yüzünden sorun yaratmaz, birlikteyken size bir lütufta bulunuyormuş gibi davranmaz, ayrılırken de büyük bir skandal yaratmadan usulca giderler (...)

2) Sadece dilencilere ve kedilere değil, bütün insanlara merhamet duyarlar. Çıplak gözle görülemeyen şeyleri kalpleriyle anlar ve bunun acısını hissederler (...)

3) Başkalarının malına da saygı gösterirler. Onun için borçlarına sadıktırlar.

4) Ahlaksız değillerdir: Yalan en çok korktukları şeydir. Basit meselelerde bile yalan söylemekten kaçınırlar. Bilirler ki, birine yalan söylemek ona hakaret etmektir ve insan yalan söylediği kişinin gözünde küçülür her zaman. Medeni insanlar, asla hava atmazlar. Onlar evlerinde nasıllarsa sokakta da öyledirler, genç insanları etkilemek için saçmasapan rollere bürünmezler. (...)

5) İnsanların sempatisini kazanabilmek için, kendilerini küçük göstermeye çalışmazlar. Başkalarının ilgisini çekmenin yolu duygu sömürüsü yapmak değildir. Bu tür davranışlar basit kaba hareketlerdir, ucuz oyunlardır. Medeni insanlar böyle davranmazlar. (...)

6) Boş insanlar değillerdir. Meşhurların peşinden koşup sahte insanlar arasında zaman harcamazlar. Sarhoş bir konuşmacının elini sıkmak şerefine nail olmak ya da bir davette önemli kişilerin ilgisine mazhar olmak gibi şeyler onların ilgisini çekmez. (...) Gerçek yetenek her zaman gölgede durur, kalabalıklara karışır, sahne ışıklarından kaçar. … Krylov’un dediği gibi, boş teneke çok tangırdar. Medeni insanlar bunun farkında olanlardır. (...)

7) Yetenekleri varsa eğer, bunun değerini bilirler… Bununla gurur duyarlar… Amaçsızca zaman geçirmek yerine, bu yeteneği kullanmak ve [başkaları üzerinde] bir değişiklik yaratmak gerektiğini hisseder, bunun sorumluluğunu duyarlar. (...)

8. Estetik duygularını geliştirmek için çaba gösterirler. Medeni insanlar yalnızca temel içgüdülerine kulak vererek yaşamaz… Onlar sağlam bir vücut gibi sağlam bir zihne de sahip olmak için uğraşırlar.

Bunun başka bir çok şey daha söylenebilir. Medeni insanlar böyledir. Pickwick’i okumak ve Faust’u satır satır ezberlemek, gerçekten medeni biri olmak ve etrafındakilerden geri kalmamak istiyorsan yeterli değildir.”

― Anton Çehov, Nikolay Çehov’a yazdığı bir mektuptan (Mart 1886)

Bayram Hediyesi

BirGün Pazar
11 Ağustos 2013


Bayramlarda yurtdışında olmanın hiç tadı yok. İnsana gereksiz bir hüzün çöküyor. Elinizi kolunuzu nereye koyacağınızı bilemiyorsunuz. Eve telefon etseniz arkadan telaşlı sesler geliyor, içiniz bir garip oluyor. Sıradan bir günmüş gibi yaşamak istiyorsunuz, onu da başaramıyorsunuz. Ne yapsanız o burukluk geçmek bilmiyor.

Bir süredir akademik işler nedeniyle yine Amerika’dayız. Chicago çok güzel bir şehir. Kalabalık, karışık, eğlenceli. Ama ne zaman buralara gelsem peşimi bırakmayan yabancılık duygusu arada bir yine yokluyor. Yüzlerce kişinin yaşadığı dev bir apartmanda kalıyoruz ve geceleri arka sokaktan gelen silah seslerini duyabiliyoruz. Yarı deli kadınlar sokaklarda kendi kendilerine söylenerek dolaşıyor. Kaldırımlarda sersefil uyuyanları herkes görmezden geliyor. Dün otobüste bir adam yere düştü ve kimsenin kılı bile kıpırdamadı. Adam patates çuvalı gibi olduğu yerde kaldı. İnsan elinde olmadan ürperiyor.

Bayram yaklaştıkça bu yabancılık duygusu artmaya başlamıştı ki, beklenmedik bir karşılaşma neşemi yerine getirdi.

Bir arkadaşımızı görmek için trenle yakın bir bölgeye gitmiştik. Mahallemiz o saatlerde pek tekin olmadığı için taksiyle dönmeye karar verdik. Araba bulamayınca bir süre yürümek zorunda kaldık. Sonunda kara yağız bir adam önümüzde durdu. Biz de hemen koşup onun arabasına atladık.

Taksi şoförü orta yaşlı oturaklı bir adamdı. Gideceğimiz yeri söyledikten sonra kendi aramızda konuşmaya başladık. Bir ara şoförün aynadan bizi izlediğini gördüm. Kendisine baktığımı fark edince “Nerelisiniz siz?” diye sordu. Biraz daha konuşunca Türk olduğumuzu anladı. Sonra kendi memleketini tahmin etmemizi istedi. Bilemedik. Meğer Iraklıymış. Arabanın içindeki belli belirsiz tütün kokusunun nedeni böylece anlaşılmış oldu. Adamın kolunu hafifçe pencereden dışarı çıkarışı, kafasını bir yana eğerek konuşması, sesindeki kılçıklı tonlar... Bütün bu detaylar birden yerine oturdu.

Tanıdık bir mecraya girmenin rahatlığı ile sohbet etmeye başladık.

Dışarıda bir yaz akşamının tatlı serinliği vardı. Saat bayağı geç olmuştu. Bomboş caddede sallana sallana gidiyorduk. Sonradan isminin Haydar olduğunu öğrendiğimiz taksici, pencereyi sonuna kadar açmış derin nefesler çekiyor, bir yandan da konuşup duruyordu. Amerika’daki hayatından, oturduğu mahalledeki Müslümanların bağnazlığından, Irak’ın güneyindeki evinden bahsetti. Ardından Amerika’nın işgalinden sonra Irak’ın durumunu söyledi. İnsanların maruz kaldığı aşağılanmayı anlattı. Müzelerin talan edildiğini hatırlattı. Biliyorduk. Ama bir kez daha dinledik. Bir kez daha üzüldük. “Aynısı Türkiye’ye de olabilirdi,” dedik. “Olabilirdi,” dedi.

Eve geldiğimizde sohbet için teşekkür ettik ve taksi ücretini uzattık. “Koyun o parayı cebinize,” dedi adam bize. İkimiz de neye uğradığımızı şaşırdık. Israr ettik, kabul etmedi. “Bu sizin işiniz. Böyle para kazanıyorsunuz. Almak zorundasınız,” dedim ben. Öğretmen gibi çıkmasına uğraştığım bir sesle hem de. Bunun üzerine adam bize dönüp gülümsedi. Sigaradan lekelenmiş dişlerine rağmen ışıl ışıl bir gülümsemesi vardı. “Ben paramı nasıl olsa kazanırım. Gece uzun,” dedi.

Sersemlemiş bir halde arabadan indik. Kaldırımda durup taksinin arkasından baktık. Adam bizi bıraktıktan sonra arabayı yolun kenarına çekip bir sigara yaktı. Çakmağın alevi kısa bir an için yüzünü aydınlattı. Araba hareket ettikten sonra pencereden dışarı yayılan dumanı gördük. “Bir film sahnesi gibi,” dedi kocam. Sonra ne yapacağını bilemediği için hâlâ elinde tuttuğu banknotu cebine koydu. Kapıyı açıp eve girdik.

Bayram sabahı yine aynı buruklukla uyanınca bu küçük hikâyeyi düşündüm. Belki de evden o kadar uzakta sayılmam dedim kendi kendime. Bayram dayanışma ve ruh zenginliği demek ise, ben de bundan payımı almıştım. Her sene çorap ve mendil olacak değildi ya. Bu sene de Haydar Abi çıkmıştı karşımıza. Çocukken bayram harçlığı için biraz fazlaca sevindiğimde, bunu ayıp sayan babamın usulca eğilip “Koy paranı cebine,” deyişini hatırladım. Utanarak paramı cebime koyar ve ayaklarımı sandalyenin altına saklayarak otururdum.

Bu sene babam yanımda değildi belki, ama bunu aynı cömertlik ve nezaketle söyleyecek biri çıkmıştı işte. İçimden Haydar Abi’ye büyük bir “Helal olsun!” çektim. Sonra ayaklarımı yine eskisi gibi sandalyenin altına kıvırarak sabah kahvemi içtim.  Bayram güzel bir şeydi. Herkese kutlu olsundu.

Tuesday, August 06, 2013

Cehennem Çiçeği



BirGün Pazar
28 Temmuz 2013



Devam filmleri, seri romanlar, üçlemeler… Bütün bunlar bende bir kaşıntı uyandırır. Merak ve endişeden oluşan bir kaşıntıdır bu.

Sevdiğim bir filmin devamını görmek istediğimden hiçbir zaman yüzde yüz emin olamam. Aynısı romanlar için de geçerlidir. Hayal kırıklığına uğramaktan korkarım. Yazarlar da benzeri bir hisle dolu olmalı ki, edebiyat tarihi ikinci kitabını hiç bitirememiş romancılar, bir türlü tamamlanamamış seriler ve birinci ciltten sonra yavaşlayıp dağılmış üçlemelerle doludur.

Onun için seri romanlardan her ne kadar hoşlansam da, onlara elimi atmadan önce şöyle bir duraksarım: Ya birincisi kadar iyi değilse? Bu soru lanetli bir fısıltı gibi insanın zihninin bir kenarında durur. Eski arkadaşlarla yeniden buluşmak neden zorsa, devam romanı okumak da aynı sebeple risklidir. Senaryo farklı olsa da bir şeyler fena halde tanıdık gelir. Ve bu her zaman iyi bir şey olmayabilir.

Alper Kamu maceralarının ikinci kitabı olan “Cehennem Çiçeği”ni de bu hislerle aldım. Alper Canıgüz’ü ilk kitabı “Tatlı Rüyalar”dan beri yakından takip ediyorum ama, itiraf etmeliyim ki, bu hikayenin bende ayrı bir yeri var. Canıgüz’ün çocuk karakteri Alper Kamu’ya bir sabık okuyucunun sarsılmaz sadakatiyle bağlıyım. Onun için, uzun süredir çıkmasını bekliyor olmama rağmen, romanı alır almaz okuyamadım. Ertelenen bir buluşmanın heyecanı ile bir süre yanımda taşıdım durdum. Sonunda geçen hafta, serin ve rüzgarlı bir öğle sonrasında divanın üzerine kurulup hepsini bir solukta okuyuverdim.

Romanı bitirdiğimde akşam olmuştu. Üzerime bir türlü kurtulamadığım ağır bir melankoli çökmüştü. İçeriden adımın seslenildiğini duydum. Hiç aldırmadım. Hala okuduğum kitabın etkisi altındaydım. Neden bunu yaşamama izin verilmiyordu? Düpedüz kızgındım. Galiba biraz da sinirlerim bozulmuştu. Çünkü beş yaşındaki bir roman karakterine aşık olmuştum ve bu konuda ne yapacağımı bilmiyordum.

Sabık okuyucuyken sapık okuyuculuğa terfi ettim, dedim kendi kendime. Bir bu eksikti!

Ne var ki, Alper Kamu’ya kayıtsız kalmak olanaksızdı. Serinin ilk kitabı olan “Oğullar ve Rencide Ruhlar”ı okuduğumda, benzersiz bir karakterle karşı karşıya olduğumu zaten biliyordum. Çelimsiz çocuk bedeninde orta yaşlı bir erkeğin ruhunu taşıyan bu lanetli karakteri o zaman da sevmiştim. Ama o zaman ilişkimiz bu seviyede değildi. Ancak ikinci kitabı okuduktan sonra, onun bir kişi olarak canlanıp hayata karıştığını hissettim.

Alper Canıgüz’ü tebrik etmek lazım. “Cehennem Çiçeği”nde, anlatının sadeliği ve kurgusu açısından en az bir önceki romanda olduğu kadar iyi bir iş çıkarmış. Ve bu edebiyat tarihinde pek sık rastlanan bir durum sayılmaz. Devam romanları genellikle yazarların ikinci kitap sendromu nedeniyle dağılır giderler. Bu ise düpedüz parlak bir roman.

Ancak romanın çekiciliği, kurgudan ya da dilden ziyade, karakterin derinliğinden geliyor. Alper Canıgüz, bu sefer karakterini daha iyi tanımamıza izin vermiş. Onun iç çatışmalarını ve varoluşsal hesaplaşmalarını yakından görmemizi istemiş. Böylece, önceki hikayede, belki de mizahla yüklü sahnelerin gölgesinde kalmış oldukları için, o kadar yoğun bir şekilde hissetmediğimiz hüznüne şahit oluyoruz. Birinci kitapta böyle bir derinliğin işaretlerini vermiş olan Alper Kamu, bu romanda sadece eğlenceli ve hazırcevap kişiliği ile değil, dokunaklı iç dünyasıyla ve hatta rüyalarıyla karşımıza çıkıyor:

“Toprak yolun bittiği noktada, önümde sarı bir deniz uzanıyor. Dizlerimin üstüne çöküp sudaki aksime bakıyorum. Bu yüz, benim yüzüm. Bu gözler, benim gözlerim. Ellerim, benim ellerim… Hep kendim kalacağımı idrak ediyorum o zaman. Tanrım, bu nasıl bir lanet? Derimi yırtmak, gözlerimi oymak, dişlerimi sökmek bir işe yaramaz. Kendime mahkumum. Ağlasam, gözyaşlarım benim gözyaşlarım. Ben cehennemde değilim, cehennem benim içimde.”

“Oğullar ve Rencide Ruhlar”ın bir polisiye komedisi gibi okunduğunu hatırlıyorum. Bu edebi türün klişelerini alıp gülünçleştirdiği için böyle bir muameleye maruz kalmıştı. Canıgüz ikinci kitapta da bu tarz gülmece ögelerini kullanıyor. Demir yumruklu ama yumuşak kalpli detektif tipinden beslenen polisiye roman türü ile diyaloğunu sürdürüyor. Bir dönemin çocuklarının bir numaralı arzu nesnesi olan “Düldül” ile Hollywood usulü bir kovalamaca sahnesi yazmak ancak Canıgüz’ün yapabileceği bir şey mesela. Köyden gelmiş çocuk bakıcısından birinci sınıf bir “femme fatale” yaratıp onunla Alper Kamu arasında cinsel tansiyonu yüksek kara film diyalogları kurgulamak da öyle.

Hepsi çok eğlenceli. Yine de Alper Canıgüz’ün romanını unutulmaz kılan bunlar olmayacak.

“Cehennem Çiçeği” sıra dışı güzellikte bir detektif romanı. Bence daha uzun seneler okunacak. Bütün iyi hikayeler gibi o da, kurgusundaki incelikler ya da eğlenceli sahnelerden çok, bizi kendine aşık edecek kadar gerçek bir karakter yaratmayı başarabildiği için hatırlanacak.