Tuesday, February 28, 2012

Bir Fikir Adamının Mektuplarından - 19


Hayatın tadını çıkarmak

Birinin hayatını mahvetmek istiyorsanız, ona zamanının kıymetini bilmesini söyleyin. Böylece hakkını vermediğini düşündüğü için bir türlü yaşayamadığı bir gençliğe ve “eski güzel günler”in anılarıyla oyalanamadığı için mutsuzluk içinde geçecek bir yaşlılığa mahkum olacaktır.

Genç dostum, her kim ki size “hayatın tadını çıkarmak”tan söz ediyorsa bilin ki ya aptal ya da kötü niyetlidir. Düşünmeden davranmanın erdeminden dem vuran bu şahsa dikkatlice bir bakın! İhtimal bunu bir yerde okumuş geveliyordur. Daha kötü ihtimal, sazan gibi her şeye atladığı için kaşı gözü yardırmış sizi de aynı felakete sürüklemek istiyordur. 

Halbuki kafası çalışan adam bir köşeye sotalanıp dünyayı seyretmeyi tercih eder. Çünkü eylem tekinsiz, düşünce ise bakidir.

Üstelik hiç belli olmaz, yeterince beklerseniz belki hayat ayağınıza kadar gelebilir.

Tevekkülle sizin,

Hurşit Seçkin



Monday, February 27, 2012

Erlkönig



Çocukken uyuduğum odada küçük bir gömme dolap vardı. Altta çekmeceler, üstte üç beş kıyafet asacak kadar bir boşluk. Babam kapağını beyaz yağlıboyayla boyamış, içini kağıtla kaplamıştı. Neyim var neyim yoksa o dolabın içinde dururdu. Gündüzleri aramız fena sayılmazdı dolapla. Defalarca kapısını açar kapatır, bir şeyler alır koyardım.

Fakat gece olunca her şey renk değiştirir, dünya düşmanlaşırdı. Dolap da tanıdık bir yer olmaktan çıkar, korkutucu bir yer haline gelirdi. Anahtarı kilide tam olarak oturmadığı için kapısı hiç kapanmaz, davetkar bir şekilde hafifçe aralık dururdu. Gece olup da gölgeler odayı doldurduğunda, gözümü bu aralıktan sızan koyu karanlıktan ayıramazdım. Orada kötücül bir yaratığın yaşadığından adım gibi emindim.

Her gece aynı şey tekrarlanırdı. Annem gelip ışığı söndürür ve iyi geceler dileyip giderdi. Böylece bir dünya biter, bir başka dünya başlardı. Bunu yetişkinlere anlatmanın ihtimali yoktu. Bunu hissedebiliyordum. Onun için denemiyordum bile. Işık söndükten sonra yorganın altında büzülmüş uyumaya çalışırken, gün içinde dolapla kurduğum ilişkiyi unuturdum. Dolabın tanıdık çekiciliği, çekmecelerden yayılan sabun kokusu gibi dağılıp giderdi. Gece başka bir zamandı. Her şey gibi onun da ayrı kuralları, farklı bir gerçekliği vardı. Bunda şaşılacak bir şey yoktu. Bana çok doğal görünüyordu. Doğal ama korkunç.

Gece yatağımda huzursuzlandığımda yanıma gelen babamın uykusuzluktan şişmiş gözleriyle bana bakarak korkacak bir şey olmadığını söyleyişi geliyor aklıma: “Bunlar sadece gölge, şimdi gözlerini kapat ve uyumaya çalış.”

Dolaptaki canavarı babama anlatamamanın çaresizliği canavardan daha ürkütücüydü. Bunu çok iyi hatırlıyorum. Kendi dünyamın başkalarına kapalı olduğunu ilk kez böyle fark etmiştim. Kabuslarımdaki en korkunç şeyleri anlatacak bir dil yoktu. Orası sessizliğin alanıydı ve yalnızca bana aitti. Beni ne kadar seviyor olsalar da, korumak için çırpınsalar da, annem ve babam bile oraya giremezlerdi. Dolaptaki canavarla tek başına yüzleşmek zorundaydım.

Bu bilgi beni sarsmıştı. Tamamen yalnız olduğum bir yer vardı. Ve bundan bahsetmek bile mümkün değildi.

Bu olaydan seneler sonra, Goethe’nin Der Erlkönig adlı şiirini okuduğumda beni iliklerime kadar titreten şeyin, çocukluğumun büyük bir kısmını ele geçiren bu çaresizlik hissinin hortlamasıyla ilgili olduğunu düşündüm.

Goethe bu şiirde, kucağında hasta çocuğuyla at sırtında ormandan geçen bir babayı anlatır. Adam atını dörtnala sürer, çünkü gecenin bir yarısında ateşler içinde yanan çocuğunu evine yetiştirmeye çalışmaktadır. Çocuk ise, muhtemelen yüksek ateş yüzünden, sanrılar içindedir ve Erlkönig denen gulyabaninin kendisiyle konuştuğuna inanır. Babanın, çocuğun ve onun canını almak için bekleyen Erlkönig’in seslerinin birbirine karışmasıyla ilerleyen şiirin sonlarına doğru hava iyice ağırlaşır. Çocuğun korkusu yavaş yavaş okuyucuya da sirayet eder.

Ancak oğlan ne kadar “Baba, babacığım! duymuyor musun?” diye seslense de, babası onu anlamayacak ve gerçek sandığı şeylerin aslında yaprakların hışırtısı, sisin hareketi, gölgelerin oyunu söyleyerek çocuğu yatıştırmaya çalışacaktır. Şiirin sonunda baba ve oğul ormandan çıkarlar. Ancak Erlkönig söylediğini yapmış, çocuğu babasının kucağından zorla çekip almış ve kendi dünyasının karanlığına katmıştır.

Baba ürperir korkuyla, ve hızlıca sürer atını,
Kollarında tutar inleyen oğlanı.
Büyük zorluklarla ulaşır avluya.
Kucağında ölmüş çocuğuyla.

Kucağında oğlunun cansız bedeniyle kala kalan bu adam acınasıdır elbette. Ama bu şiirde asıl kalbimi kıran oğlanın o incecik ve çaresiz sesidir. “Babacığım, babacığım! orada, görmüyor musun?” diyen sesi.

Bana öyle gelir ki, bu dünyadaki varlığımız o seste bulur kendini. Bütün insanlık o sesle konuşur. Herkesin bir başına olduğu o ıssız yerde.

 







Monday, February 13, 2012

İnanmak

BirGün
12 Şubat 2012

İncil’i bir roman olarak okumaya kalkarsak, hikayenin düğüm noktası herhalde İsa’nın çarmıha gerildikten sonra hayalkırıklığı içinde yüzünü Tanrı’ya çevirdiği ve “Baba, baba! Neden beni terkettin?” dediği yerdir.

Kutsal kitaplar konusunda uzman sayılmam. Ama bütün anlatılar içinde bana en çok dokunan sahnelerden biri budur. İsa’nın kutsallığından sıyrıldığı ve tamamen insanlaştığı durumu görmemizi sağladığı için olsa gerek. Herkes gibi o da inancının sarsıldığı zayıf bir ana gelmiş kendisi ile boğuşuyor gibidir.

İnanç biraz da böyle bir şeydir. Kırılabilen bir şeydir yani. Onu asla kaybetmeyecek olsak, hiçbir anlamı kalmaz. İnsan olmamız inanabiliyor olduğumuz kadar inancımızı yitirebiliyor olmamızla da ilgili bir şeydir. Gerçekten inançlı olanlar bunu hiç unutmazlar mesela. Her zaman bu ihtimalin gölgesinde yürür, onun bilgisiyle ilerlerler. Kolay bir iş değildir.

Ama daha zoru da vardır. Kimileri içinse hayat, zil çalıp bütün çocuklar dağıldıktan sonra tek başına ortada kalmak gibi bir şeydir. Sorsanız tam da bunu söyleyeceklerdir size. Diyeceklerdir ki, sizi okulda unutmuş bir babayı beklemekten farkı yoktur insan olmanın. En kötüsü de budur. Kimsenin gelmeyeceğini bilseniz de kapıdan bir türlü ayrılamazsınız.

Bu dünyadaki varlığımıza dair düşündüğümde, ben de bazen kendimi o çocuğun yorgun bekleyişinde bulurum.

























İyiliğin sonunda galip geleceğine, yoksulların karnının doyacağına, biz sıcak evlerimizde otururken dışarıda kimsesizlerin soğuktan donmadığı bir dünyanın mümkün olduğuna dair inancım zayıflar, yok olmaya yüz tutar. Ama yine de beklemeyi bırakamam. Ne olursa olsun, o kapının önünden ayrılamam.

Küçük de olsa bir umut vardır çünkü. Belki biri çıkar gelir bir köşeden. Gözünde bir ışıkla. Belki bir gün birisi öyle bir şey yapacaktır ki, iyiliğe dair inancım tazelenecek, dünya gözüme yeniden mutlu olasılıklarla dolu bir yer gibi görünecektir. Belki bir çok insan bir araya gelip bir haksızlığa son vereceklerdir. Kim bilir, diğerleri de bundan ilham alıp başka cesurca işler yapacaktır belki.

İnanç böyle bir şeydir. Kolay kolay tükenmez. Yokluğunda bile gücünü hissettirir insana. En derinden inananların inançsızlar olması hiç de tesadüf değildir. Bu nedenle inanç konusunda ahkam kesmek istemem. Bilirim ki varlığı da yokluğu da göründüğü kadar basit değildir.

Ama belli ki herkes benim gibi düşünmüyor. Kimin inançlı kimin inançsız olduğuna kolayca karar verildiği gibi, herkese inancıyla ne yapacağı da söyleniyor. Devletin kişisel olanın alanına girmesine alışığız. Dindar nesiller yetiştireceğini söylediği zaman da bunu pek yadırgamıyoruz.

Aslında bunun inançsızlardan çok inançlı olanları rahatsız etmesi beklenir. İnançsızlar bunu zaten eşyanın tabiyatı olarak görecektir. Taş serttir, su boğar, ateş yakar. Her türlü iktidar da kendi ideolojisini yaymak ister. Toplumsal dinamiklerin doğal neticelerinden biridir bu. Halbuki dindarlar için durum böyle değildir. Dindar nesiller yaratmaktan söz eden bir devlet, onların en mahrem alanlarına göz dikmiş, en değerli varlıkları hakkında karar verebilecek hale gelmiş demektir.

Dahası, kurumsal olanın kişisel olana müdahale ettiği en hassas yerlerden biridir bu. Devlet bunu söylerken, inançlı inançsız hepimize ait olan varoluşsal alanı tehdit ettiği gibi, kendine de bir kutsallık atfetmektedir. Kutsal devlet baba, bir süre sonra inancın alanını tanımlayacak ve bize nasıl yaşamamız gerektiğini söyleyecektir.

İnanç toplumsal bir performans haline gelecek, hayat hiç olmadığı kadar dünyevileşecektir.

Halbuki inanç devletle ilgili bir şey değildir. Onun kurumları ve kişilerine de tabi olamaz. Çünkü inanç sessizdir. Kapının önünde bekleyen o çocuk gibi. Kendimizden emin olduğumuz için değil, ölümlü olduğumuz için inanırız. O eşikte sessizce durur ve bekleriz. Bizi anlayış ve şefkate karşılayacak bir sonsuzluğun umuduyla.

Monday, February 06, 2012

Son Şeyler Ülkesinde


BirGün
5 Şubat 2012


Bu haftanın en acayip olayı Başbakan Erdoğan’ın Amerikalı yazar Paul Auster’la polemiğe girmesiydi.

Hürriyet’e bir söyleşi veren Auster, ifade özgürlüğü ile ilgili sorunlar nedeniyle Türkiye'ye gelmeyi reddettiğini açıklayınca, Başbakan Erdoğan artık bize tanıdık gelen üslubuyla Auster’a ayar verdi: “Türkiye’yi antidemokratik bulduğu için gelmiyormuş. Hapiste yatan gazeteciler yüzünden Türkiye'ye gelmiyor. Çin’e de gitmiyormuş. Aman! Biz sana çok muhtacız. Gelsen ne olur gelmesen ne olur. Türkiye irtifa mı kaybeder?”

Erdoğan, Batı’dan gelen eleştiriler söz konusu olduğunda, meseleyi soğukkanlı bir şekilde tartışmak yerine, içimizdeki çift başlı canavarı beslemeyi tercih ediyor. Marazi bir aşkın cenderesinde sıkışıp kalmış olduğumuzu hiç aklından çıkarmıyor. Soğuk bir sarışına haddini bildirir gibi, Batı’nın yüzüne yüzüne çarpıyor delikanlılığını. Böylece, bir yandan ciddiye alınma arzumuzu körüklüyor, bir yandan da senelerdir kenara itilmiş olmaktan gelen öfkemizi kabarttıkça kabartıyor.

Bunun içindir ki, Batı ile her temasımızda olduğu gibi, Auster meselesinde de, milli gururumuzla onun “kötü ikizi” olan kendimizi beğendirme telaşının arasına sıkıştık. “Daha da gelmesin”cilerle “Eyvah, rezil olduk”cular her zamanki tartışmalarını yaptılar ve sosyal medyada birbirlerini hırpalayıp durdular.

Hep böyle bir duygu şelalesi içinde coşup gidiyoruz. Esas mesele de arada kaynıyor.

Yine aynı şey oldu. Erdoğan, böyle durumlarda genellikle yaptığı gibi, hedefi şaşırttı ve tartışmanın yönünü değiştirdi. Türkiye’deki ifade özgürlüğü ve insan hakları sorunlarına bakmayacaktık. İsrail’in yaptığı eziyetler ne güne duruyordu? Ya da Amerika’nın kabahatleri? Auster da, belli ki cahilin biriydi, bütün bunları akıl edememiş, kalkıp Türkiye’yi işaret etmişti.

Paul Auster, Başbakan’ın konuşması üzerine yaptığı yazılı açıklamada, başta kendi ülkesi Amerika olmak üzere bir çok ülkede adaletsizlikler yaşandığının farkında olduğunu, ancak söz konusu ülkelerde en azından bu adaletsizlikleri dile getirmenin mümkün olduğuna inandığını, Türkiye’de ise buna teşebbüs edenlerin kendilerini hapiste bulduğunu söylüyordu.

Yani meselenin ifade özgürlüğü olduğunu hatırlatıyor ve bizi meseleye oradan bakmaya davet ediyordu.

Fakat bütün bu toz duman ve duygu yoğunluğu içinde, Auster’ın açıklaması güme gitti. Çünkü yeterince hararetli ve kışkırtıcı değildi. Muhatabını tartışmanın esas eksenine geri çağıran mesafeli bir açıklamaydı bu. Aşk, nefret ve heyecan kokmuyordu. Türk kamuoyunda karşılık bulması beklenemezdi.

Onun yerine, davullu zurnalı “anca gidersin” yazıları yazıldı. Auster’a kibirli diyenler oldu. Onu ikiyüzlülükle itham edenler oldu. Öyle ya, neden önce dönüp kendi ülkelerindeki sorunlara bakmazdı bu adamlar?

Oysa, bunların hiç biri tartışmanın esası ile ilgili değildi. Auster kişisel bir seçim yapmış ve cezaevlerindeki gazeteciler konusunda kamuoyu yaratmak amacıyla siyasi bir duruş sergilemişti.

İşin aslı şu ki, Erdoğan bu açıklamayı yaparak Auster’ı haklı çıkardı. Dünyanın yaşayan en büyük yazarlarından birini “cahil” ilan etmenin gülünçlüğü bir yana, kendisinden farklı düşünenleri paylamakta beis görmediği ortaya çıktı. İfade özgürlüğü tartışması içinde bu durum iyice göze battı.

Daha da fenası, Başbakan kültür dünyasına prim vermediğini de bir kez daha kanıtlamış oldu. Paul Auster’ın Türkiye’de çok sevilen yazarlardan biri olması, neredeyse yazdığı her satırın çevrilip geniş bir okuyucu kitlesiyle buluşması önemli değildi. Hatta son kitabı “Kış Günlüğü”nün, memleketi olan Amerika’dan önce ve ilk olarak Türkiye'de basılması da bir anlam taşımıyordu.

Başbakan Erdoğan, bu açıklamayı yaparak, hepimiz adına bütün dünyaya, roman da romancı da hiç umrumuzda değil, demiş oldu. Öyle ya, bize koymazdı. Biz Nobelli yazarını dövmekten beter etmiş bir ülkenin insanlarıydık.

Böylece, tiyatrolar, konser salonları, müzeler ve sergi alanlarından sonra, edebiyat da resmi olarak Türkiye’den kovuldu.

Her güzel şeyin bir bir kaybolup gittiği, dünyanın yavaş yavaş bizim olmaktan çıktığı “Son Şeyler Ülkesinde” yaşadığımızı bir kez daha hatırlamış olduk.

Monday, January 30, 2012

Zahir


BirGün
29 Ocak 2012

Borges’in “Zahir” adlı kısa öyküsü, kimin eline geçerse onu etkisi altına alan bir metal paranın hikayesidir. Zahir’le karşılaşanlar, ondan başka bir şey düşünemez olacaktır. En sonunda da, sahip olduklarını sandıkları bu nesnenin kölesi haline gelecek ve onun dışında her şeyi unutacaklardır.

Öyküyü birinci ağızdan anlatan Borges, ısmarladığı içkiyi ödedikten sonra para üstü olarak eline tutuşturulan bu yirmi kuruştan başında hiç şüphelenmediğini söyler. Ama Zahir onu da ele geçirmiştir işte. Yakında ben de unutacağım, der bize. Kısa bir süre sonra, Zahir’le karşılaşmış diğerleri gibi onun da gerçeklikle hiç bağı kalmayacaktır. Öyle ki, birilerinin onu giydirmesi ve beslemesi gerekecektir. Ama ne önemi var ki, diye ekler bir müddet sonra. Nasıl olsa neyi kaybettiğini hatırlamayacak ve başına gelenlerin farkında bile olmayacaktır.

Tam ona sahip olduğunuzu düşündüğünüz anda sizi ele geçiren “Zahir”in hikayesini biraz da bu yüzden severim. Bu ters yüz etme, sahibin köleyle, gerçeğin görüntüyle yer değiştirmesinin bir an meselesi olduğunu bize hatırlatmak için oraya konmuştur sanki.

İşin fenası ne zaman teslim olacağınızı asla bilemeyecek olmanızdır. Herkesin bir zayıf anı, bir yumuşak karnı vardır. Zahir herkes için farklı bir şey olabilir. Kimi için hızlı bir araba, kimi için Fransız dantelinden gelinlik, kimi için bir mevki, kimi içinse markalı bir kahve bile olabilir. Hangi şekli alırsa alsın, Zahir kendisine sahip olmak isteyenleri mutlaka etkisi altına alacak ve eninde sonunda dönüştürecektir.

Sahip olduğumuzu sandığımız hayatların aslında bizi ele geçirmiş olabileceği genellikle aklımıza gelmez. Oysa peşinde koştuğumuz şey çoğu kez bir resimdir. Zahir gibi bir görüntüdür yalnızca. Bir vaattir belki de. Bizi bir noktada yakalamış ve bir daha hiç bırakmamıştır. Ama biz onu seçtiğimizi zanneder, özgür olduğumuz hayaliyle oyalanırız. Zahir’in en büyük numarası belki de budur: bize özgür olduğumuz hissini vermek.

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki Starbucks işgali, bu “özgürlükler” meselesini çok doğru bir yerden tartışmaya açtı. Çünkü orada yaşayan herkesi (hatta belki başkalarını da) seçimlerine dair düşünmek zorunda bıraktı. Mesele kahve almak ya da almamak değildi artık. Mesele hayatımıza yeni baştan bakmak ve orada neyi isteyip neyi istemediğimize karar vermekti.

Starbucks’ta işgal devam ediyor. Öğrenciler (ki onlar haklı olarak kendilerine “karşı-işgalci” diyorlar) hala birlikte davranıyor, öğreniyor ve direniyorlar. Onların “kahve alma özgürlüğü”nden söz edenlere verdikleri yanıt bu. Sözlü bir itiraza ihtiyaçları yok. Starbucks’ta tecrübe ettikleri yeni yaşama biçimi ile cevap veriyorlar. Alçakgönüllü, paylaşımcı ve üretken bir hayatla yani. En zor meselelerin bile ötelenmeyip açıkça konuşulduğu, onlara hep birlikte çözümler arandığı bir hayatla.

Boğaziçi öğrencileri Starbucks’taki varlıklarıyla, özgürlüğün televizyon reklamlarındaki gibi üç beş markayı edinmekle elde edilebilecek kadar ucuz bir şey olmadığını kanıtladılar.

Özgürlük sorumluluk, yaratıcılık ve cesaret demekti.

Özgürlük, size sunulan zavallı seçenekler arasından birine yapışıp kalmak değil, bambaşka olasılıklarla dolu yeni bir dünyayı hayal edebilmekti.

Borges öykünün sonunda der ki, “eğer dünyadaki tüm insanlar Zahir’i düşünürlerse” hangisi daha gerçek olur? Dünya mı yoksa Zahir mi?”

Yalnızca bir kaç kişi bile dünyanın bir zamanlar nasıl bir yer olduğunu hatırlıyorsa, gerçeklikle bağımızı koparmış sayılmayız. Tek bir kişinin hafızası ya da hayalgücü bile bizi yeniden bir araya getirebilir.

Neyi kaybettiğimizi umursamayacak kadar yabancılaştığımız bu zamanda, başka türlü bir hayatın da mümkün olduğunu söyledikleri için Starbucks işgalini gerçekleştiren öğrencilere teşekkür borçluyuz.

Görüntülere teslim olduğumuz bir dönemde, hayatın bundan çok daha fazlası olduğunu hatırlattılar. Sağolsunlar.

Monday, January 23, 2012

Hiç Kimse



BirGün
22 Ocak 2012

Homeros’un Odysseia destanında tek gözlü devler olan Kikloplarla ilgili bir bir bölüm vardır.

Odysseus devlerin mağarasına girdiğinde onu yakalayan tek gözlü canavarlardan birine isminin “Hiç Kimse” olduğunu söyler. Sonra hikayenin en heyecanlı yerinde, Odysseus mağaradan kaçabilmek için devin gözüne bir kazık sapladığında, canavar acıyla bağırır ve arkadaşlarını uyandırır. Fakat kendisine saldıranın kim olduğu sorulduğunda, “Hiç kimse” diye cevap verdiği için, arkadaşları ona sırtlarını dönerler.

Kurnaz Odysseus böylece bir beladan daha sıyrılmış olur. Kimbilir kaçıncı kez.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesine ilişkin davaya dair kararını geçen hafta verdi. Sanıklardan Erhan Tuncel, ''Hrant Dink'i tasarlayarak öldürmek'' suçundan beraat ederken, Yasin Hayal müebbet hapse mahkum edildi. Ogün Samast ise aynı suçtan ağır ceza almıştı.

İlginç olan şu ki, mahkeme "Dink suikasti davası"nda yargılanan sanıklardan hiç birini "örgüt üyeliği"nden suçlu bulmadı. Anlaşılan bütün bu adamların Hrant Dink ile şahsi bir meseleleri vardı. Keyfekeder bir suç işleyelim demişler, kendilerini İstanbul’da bulmuşlardı.

Bu davanın başından beri, yani beş senedir, devletin bize anlattığı hikaye hiç değişmedi. Hep aynı şeyi temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyor. Oysa, Dink ailesinin avukatı Fethiye Çetin’in davadan sonra basına söylediği gibi, bu dava devletin kendisi ile hesaplaşması için bulunmaz bir fırsattı. “Devletin siyasi cinayetler geleneği devam ediyor. Bunu bir kez daha tescil ettiler. Bu devletin katil, halkını bombalayan, imhacı, suikastçı, kundakçı gibi sıfatlarla yan yana anılmasından çok rahatsız olanlar devleti bundan arındırmak için hiçbir çaba sarf etmediler. Fırsatı da ellerinin tersiyle ittiler. Bu gelenekten arınmak, yüzleşmek, cinayetlere asla diyebilmek için bu dava eşsiz bir fırsattı. Ama onlar kullanmak istemediler.”

Gariptir, değişik kurumları ve kimi karanlık mekanizmaları ile aslında gayet karmaşık bir yapı olan devlet, bazen bir halk hikayesinin yalınlığında işleyebiliyor. Odysseus’un Kikloplarla olan hikayesindeki gibi kurnazca bir hamleyle, kamuoyunun gözünde kendini aklamaya kalkabiliyor.

Türkiye’de kamuoyu da tek gözlü bir deve benzer. Güçlü ama kontrolsüzdür. Neredeyse her zaman kolayca yönlendirilebilir. Yalnızca tek bir yöne bakan, tek bir bakış açısını tanıyan yarı-kör bir canavardır aslında. Solur gibi adam yemiştir bunca yıldır. Baktığı yere rast gelmediği için nice adaletsizliğe göz yummuş, sırtını dönüp uyumuştur.

Hrant Dink davasında da hesaplanan buydu. Öncelikle alan belirleniyor, isim konuyordu. Cinayetin işlenmesinden bir kaç gün sonra, daha olayın sıcaklığı bile dağılmadan, devletin yetkili ağızlarından duyduğumuz ilk açıklamanın bunun örgütlü bir suç olmadığı yolunda olması bundandı. Yani devletin kurumlarından biri, olayın gidişatını tayin ediyor ve Dink cinayetinin bundan sonra hangi çerçevede tanımlanacağının işaretini veriyordu.

Onlara göre, Agos gazetesinin başyazarı ve bu ülkenin sayılı aydınlarından biri olan Dink, üç beş kendini bilmez tarafından öldürülmüştü.

Yani daha en başından katilin adını koydular. Hiç kimse.

Sonrası kolaydı zaten. Kanıtlar kimi işaret etse, ipuçları onları nereye götürse, artık cevapları hazırdı. Cinayeti işleyen belliydi. Hiç kimse.

En büyük zaafı tek gözü olan ve zaten gördüğünü tanımakta zorlanan kamuoyunu tamamen kör etmeye çalıştılar. Bağıranların sesini diğerleri duymasın istediler. Duysalar bile zaten sırtlarını dönüp gideceklerdi. “Hiç kimse” için kıllarını kıpırdatmalarına gerek yoktu. Bunu söyleyip işten sıyrılabileceklerini düşündüler.

Ama öyle olmadı. Kamuoyu bu sefer bu numarayı yutmadı. Hrant’ın arkadaşları meydanlarda toplandılar. Dev bir kalabalık olup sokakları doldurdular. Her şeyin farkındaydılar. Çünkü “tek gözlü” değillerdi. Kör hiç değillerdi.

Katilin yüzünü görmüşlerdi. Ve bunu hiç unutmadılar.

Thursday, January 19, 2012

Hurşit kimdir?

Hurşit Seçkin, bir süredir bana musallat olan bir karakterdir. Elimden kalemi almaya pek hevesli olduğu için onu şimdiye kadar bu bloga yanaştırmadım.

Ama eğer sevdiyseniz, daha evvel yazdığı mektupları okumak için aşağıdaki sitelere başvurabilirsiniz:

http://hursitseckin.blogspot.com/

www.afilifilintalar.com

Selamlar,

Meltem Gürle

Bir Fikir Adamının Mektuplarından - 18




Teslimiyet

Kadın erkeğine teslim olmalı mıdır? Bu soruyu soranların anlamadıkları şey şu ki, kadınlar teslim olmaz. Daha çok teslim alınırlar. Kadın denen cinsi daha gençten başlayarak talim terbiyeye tabi tutmak gerekir. Şanslıysanız yaş kemale erdiğinde kuzu gibi bir kadınınız olur.

Kadınların eğitilmeye müsait olmadıkları düşünülür. Pek çok erkek kadınların zaptı rapta gelemeyeceğine inanır. Doğrudur. Kadınlar gerçekten kuralları takip etmekte zorlanırlar. Aslına bakarsanız, herhangi bir şeyi takip etmekte zorlanırlar. Ama zannedilenin aksine kimi yaklaşımlara yanıt verirler. Önemli olan kadınınızın karakterini göz ardı etmeden ve ona nasıl yaklaşacağınızı bilerek bir eğitim vermenizdir.

Fakat aslında kadınlara bir şeyler öğretmekten daha zor olan, yapmak istediği bir şeyi engellemektir.

Şunu anlayınız ki, kadınınız bireysel bir yaratıktır. Ve sandığınızdan daha zekidir. Kendi kararlarını kendisi vermek isteyecektir. Bu kararların bir kısmı hoşunuza gitmeyebilir. O zaman, sert bir ses tonu ile “Hayır” demeniz icap eder. Buna rağmen kendi istediğini yapmakta ısrarlı ise, kadınınızı bir su tabancası ile cezalandırabilirsiniz. Kararlı bir “hayır”ın ardından yüzüne püskürttüğünüz sudan hiç hoşlanmayacaktır.

Sabırlı olun, yılmayın, onu yavaş yavaş teslim alın. Kadınınız zamanla ev içindeki düzeninizi öğrenecek ve kendisi için buna paralel bir yaşam tarzı seçecektir. Özellikle gençken sabırlı ve özenli bir eğitim alması sayesinde, daha sonra beraber geçireceğiniz yıllar ikinize de keyif verecektir.

Dirayetle, inançla sizin,

Hurşit Seçkin

Monday, January 16, 2012

Sanço Panza'yla İlgili Gerçek


BirGün
15 Ocak 2012

Başbakan Erdoğan, bir iki gün önce CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu Don Kişot’a benzetti. Hakkındaki fezlekeye gösterdiği tepki nedeniyle, ona “yel değirmenlerine savaş açan” bir çılgın muamelesi yaptı.

“Bir ucuz kahramanlığın içindeler. Bir fezlekeden kalktılar darağacını telaffuz etmeye başladılar. O meşhur roman kahramanı Don Kişot'un bile hayal dünyası bu kadar zengin değildir. Don Kişot yel değirmenleriyle savaşıyordu. Kılıçdaroğlu'nun neyle savaştığı bile belli değil.”

Başbakan sık sık edebiyattan bahseden biri değil. Onun için bu göndermeyi ilginç buldum. Bunun yerinde bir anıştırma olduğundan emin değilim gerçi.

Kılıçdaroğlu’nun ne kadar Don Kişot olduğu tartışılır. Ama diyelim ki, muhalefet partisi hezeyanlar hayaller içindedir ve memleketin gerçek hallerine temas edememektedir.

İyi de bunu dile getiren kimdir? Kimin gözünden görürüz onu?

Evet, Don Kişot gerçek bir kahraman değildir. Okuduğu kitaplarla kafası bulanmış, kahramanlık hayalleriyle oyalanan çılgın bir yaşlı adamdır. Anlattıklarına bir süre sonra kendisi de inanır. Çelimsiz sıska bir adamken heybetli bir şovalye sanır kendini. Hanlar onun gözünde şato, hancı başı asil derebeyi, pasaklı köylü kızı ise bir kontestir.

Don Kişot’un hayalci biri olduğu doğrudur. Ama onun hayalciliğine dair bir şeyler söyleyebiliyorsak, bu tamamen Sanço Panza’nın sayesindedir. Yaveri ve yardımcısı olan Sanço’nun işbilirliği ve köylü kurnazlığı olmasa, Mançalı Şovalye’nin gerçeklikten ne kadar uzak olduğunu kestiremeyiz.

Kısacası, Don Kişot’u Sanço’suz düşünmek mümkün değildir.

Ne zaman Don Kişot’un idealizminden ve gülünç romantizminden söz açılacak olursa, onun karşısında duran maddiyatçılıktan ve pragmatizmden de bahsetmek gerekir.

Hadi Don Kişot hayallerinin peşine gitmiştir, Sanço’nun bu yolculukta işi nedir? Romanı okuyanlar gayet iyi hatırlayacaklardır: Sanço Panza karısına iyi bir hayat sağlayabilmek için düşmüştür bu zır deli şövalyenin peşine. Daha çok para, daha fazla iktidar, daha yerleşik bir hayat ister. Don Kişot fethedeceği ülkenin bir adası ona verecek, Sanço da oranın valisi olacak ve karısını prensesler gibi yaşatacaktır.

Gariptir ama romanın bir yerinde, Sanço bu hayale kavuşur. Vali tayin edildiği yere gidince burasının sıradan bir köy olduğunu görü. Fakat hiç moralini bozmaz. Denizden eser olmayan kuru bir arazi üzerinde kurulmuş bulunan bu köyün bir ada olduğunu ilân eder hemen. Adı bundan sonra "Beleşonya Adası" olacaktır. Köylüler valiyi kızdırmamak için emrine boyun eğerler. Hatta onu bir mahkemenin başına geçirir ve halkı yargılamasına göz yumarlar.

Don Kişot delinin biridir belki. Haksızlık karşısında başkaldıran, doğruların itibar görmediği bir dünyada hala erdemden söz edebilen bir çılgındır. Evet, hep hayal peşindedir. Ama Don Kişot ne kadar hayalciyse, Sanço da bir o kadar dünyevidir. Bütün zor durumlardan becerikli bir şekilde sıyrılır, her türlü aksilikten kurtulur, her zaman yolunu bulur.

Sanço’ya dair gerçek budur. O, yücelikten yoksun, hayalden ari, ayakları yere basan pratik bir adamdır sadece. Hayalgücü gibi tehlikeli işleri başkalarına bırakıp aradan sıyrılıvermiştir.

Kafka der ki, Don Kişot yalnızca Sanço’nun icad ettiği bir karakter, şeytani bir fikirdir. Sanço Panza, geceler boyu bir yığın şövalyelik hikayesiyle beslediği bu karakteri sonunda dünyaya salmış ve beriki çılgınca bir dolu iş yaparken kendisi hiç zarar görmeden oturup olan biteni eğlenerek izlemiştir.

Düşünüyorum da, Kafka haklıdır belki. Sanço, Don Kişot’un hikayesini iktidarını garantiye almak, dünyadaki yerini sağlamlaştırmak için uydurmuş olabilir.

Başkalarını erdem takıntısı, yücelik tutkusu ve hayalcilikle itham edenler bu dünyayı yönetenler değil midir?

Monday, January 09, 2012

Üzgün Yüzüm


BirGün
8 Ocak 2012


Heinrich Böll’ün “Üzgün Yüzüm” adlı hikayesi, totaliter bir rejimin hüküm sürdüğü bir ülkede, herkesin mutlu görünmesini öngören kanuna uymadığı için tutuklanan bir adamı anlatır.

Limanda dalgın dalgın martıları seyrederken, “üzgün yüzü” nedeniyle tutuklanan bu “sade vatandaş,” iyice hırpalandıktan sonra sorguya alınır.

Sorgu esnasında ortaya çıkar ki, hapisten daha yeni çıkmıştır. Neden hüküm giydiği sorulduğunda, gülümsediği için tutuklandığını söyler polislere. Büyük şefin ölüm yıldönümünde “gülen yüzü” bir polisin dikkatini çekmiştir. Genel yas nedeniyle herkesin üzgün görünmesini öngören bir kanunu ihlal ettiği için tutuklanıp beş seneye mahkum edilmiştir.

Sonunda onu bir kez daha dövüp hücreye tıkarlar. Bu sefer de on sene hüküm giymiştir. Böyle mükemmel bir rejimde üzgün görünmek kimin haddinedir? Öykü adı gibi hüzünlü bir şekilde biter. Hikayenin anlatıcısı, sağ kalmayı başarıp yeniden dışarı çıkabilirse, bu kez hiç yüzü olmasın diye uğraşacağını söyler bize.

Böll’ün öyküsü melankoliktir. Hayatından memnun görünmediği için tutuklanan bu karakterin hikayesinde insanı umutsuzluğa sürükleyen bir şey vardır: “Hırsızlık suçuyla yakaladığı bir serseriyi yaka paça götürür gibi, polis beni önüne katmış, düşlerimin köşesinden çekip alarak ite kaka götürüyordu… Beni tutuklamalarının nasıl olsa bir nedenini bulacaklardı. İçime dayanılmaz bir gariplik çöktü.”

Bu sahneden etkilenmeme şaşmamak gerekir. Gençlik yılları 12 Eylül döneminin ertesine rast gelmiş herkes gibi, ben de bir korku idaresinde büyüdüm. Kaç kişi Böll’ün “üzgün yüzlü” adamı gibi çocukluğunu geçirdiği sokaklardan yürütülerek karakollara götürüldü? Kaç kişi bir hiç uğruna hayatını hapislerde geçirdi? Kaç kişi çocuklarının, sevdiklerinin, arkadaşlarının eve dönecekleri anı korku içinde bekleyerek ömrünü tüketti?

Gazetede okudum, hükümet 12 Eylül dönemiyle hesaplaşmaya kararlıymış. Ne mutlu onlara! Geçen hafta darbeyle ilgili soruşturma sürecinin tamamlandığı haberi geldi. Darbeciler hakkında hazırlanan iddianamede Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın Büyük Millet Meclisi’ni vazifesini yapmaktan alıkoydukları için ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına mahkûm edilmeleri istendi.

Savcılar darbeye veryansın etmişler. Diyorlar ki, o zaman mutlu olmak harammış bize. 12 Eylül ile gelen askeri idare memleketi talan etmiş. Darbe sonrasında da yöneticiler halka büyük mağduriyetler yaşatan eylemlerine devam etmişler. Hak ve özgürlükler tamamen güvencesiz bırakılmış. Askeri yönetim tarafından gözaltına alınan muhalifler, “yola getirilmesi gereken kişiler” olarak görülmüş ve hapislere atılmış. Böylelikle toplumu tektipleştirecek bir süreç başlamış.

Yanlış mı bunlar? Değil. Doğru hepsi.

Yine de bir şaka gibi geliyor insana. Hem de kötü bir şaka. Her gün onlarca kişinin tutuklanıp hapse konulduğu bir ülkede, darbeyle hesaplaşmaktan söz edilebilir mi?

Doğru, o zaman mutlu olmak haramdı bize. 12 Eylül döneminde hakim olan zihniyet asıksuratlı bir tekdüzeliği vazediyordu. Günlerimiz zapturapt altına alınmış, gecelerimiz sokağa çıkma yasağı ile bölünmüştü. Üzerimize bir resmiyet gelmiş, gitmek bilmiyordu. Önümüze bakarak uygun adım ilerliyorduk. Gülmek bir tür hafiflik, hatta düpedüz hakaret sayılırdı. Ağır bir ciddiyet vardı herkesin yüzünde. O ciddiyet korkuyla besleniyordu. Öyle içimize işledi ki, işler yoluna girdikten sonra bile kolay kolay gülmeyi beceremedik.

Şimdiki hükümet ise, her daim mutlu görünmemizi istiyor. İstiyor ki her söylediğine neşeyle tempo tutalım. Başbakanla şarkılar söyleyelim. Bayraklar sallayayım, hükümeti destekleyen pankartlar açalım. Öyle istiyor. Her icraatını ayakta alkışlamazsak, kulağımızdan tutup hapse atacak bizi. Asıksuratlılara tahammülü yok. Kendisini eleştirenleri hiç sevmiyor. Bu hükümet, vatandaşının mutlu, tatmin olmuş ve güleryüzlü olanını seviyor.

Fakat işte herkesi memnun etmek mümkün olmuyor. Bazıları hala üzgün.
Vesikalık fotoğraflardan mahzun bakıyorlar. Geride kalanlar da öyle. Onların da yüzleri gülmüyor. Kimilerinin çocukları dün buradaydı, bugün yok. Bazılarının kardeşleri gitti, sonra dönmedi. Kaç gün geçti bilmiyorlar. Geceleri uyku girmiyor gözlerine. Duvara sırtlarını vermiş oturuyorlar.

O zaman değişen pek bir şey yok. Geçen sefer gülen yüzleri nedeniyle hapse girenler, şimdi de üzgün göründükleri için hüküm giyecekler.

Belki de sadece “yüzsüz” olanlar kalacak ortalıkta. Onlar tutacak köşeleri.

Heinrich Böll’ün dediği gibi.

Monday, January 02, 2012

Vazgeçtim bu dünyadan...


BirGün
01 Ocak 2012

Yeni yıla girerken Uludere’de yaşanan felaket üzerimize kabus gibi çöktü. Sayısız mahkemeler, soruşturmalar ve tutuklamalarla geçen bu sene, her şeyin üstüne tuz biber olan depremle berbat bir yıl olduğunu çoktan kanıtlamıştı. Bu korkunç haberle anladık ki, son ana kadar canımızı yakmaya kararlıydı.

Bilgisayarın başında oturmuş yeni yıl yazısı olmaya uygun bir şeyler çiziktirmeye çalışıyorum. Saatlerdir ekrana bakıyorum. Sonunda bunu yapamayacağımı farkettim. Kolum yerinden kalkmıyor gibi sanki.

Genç insanların ölümünde insanın umudunu kıran, yaşam gücünü azaltan bir şey var. Ağır, çok ağır bir şey. İnsanın yürüyüp gidesi, her şeyi bırakası geliyor.

Söyleyecek umutlu bir şey aradığım ama bulamadığım yılın bu ilk gününde, beni vazgeçmekten alıkoyan bu şiirle sizi selamlamak isterim.


Can Yücel’in çevirisiyle Shakespeare’in 66. Sonesi:



Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e

Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.



Herkesin kalmak ve mücadele etmek için bir nedeni vardır. Hatırlatmak istedim.

Hepinize iyi yıllar dilerim.

Thursday, December 29, 2011

Öğrencime dokunma!


BirGün
25 Aralık 2011

Öğretmenlik hayatımda umutsuzluğa kapıldığım çok nadirdir. Bir keresinde bir öğrencim hayretler içinde “Hocam, yoksa siz idealist misiniz?” demişti. Sonra da nesli tükenmiş bir yaratığa bakar gibi beni şöyle bir süzmüştü. Onu saymıyorum.

Öğretmenlik garip bir durumdur. Bir de bakarsınız ki hayatınızın çok yerini ele geçirmiş. Yine de, genellikle sanıldığı gibi, her köşesi bucağı belirlenmiş bir doğrunun biteviye anlatıldığı bir uğraş değildir. Aksine sürprizli ve şaşırtıcı bir ilişkidir öğretmen-öğrenci ilişkisi. Çünkü esas olan öğrencidir. Ve öğrenci de çok değişkendir. Onun için, taraflardan birinin diğerini terbiye etmesinden çok, her iki tarafın karşılıklı değiştiği ve dönüştüğü bir ilişkidir.

Bana sorarsanız öğretmen, en genel tanımıyla, kendisinden daha tecrübesiz biriyle yola çıkabilen kişidir. Bir tür rehberdir yani. Fakat öğrencisine daha önce görmediği kimi şeyleri göstermekle kalmaz. Arada bir durup onun işaret ettiği yere de bakar. Yani kimi zaman yolunu değiştirmeye cesaret edebilir. Hatta yolu yeni baştan tanımlayabilir. Öğrenciye karşı sorumluluğu ise, kaybolduğu zaman onu elinden tutup geri getirmektir.

Bu noktada isterdim ki, genelde yaptığım gibi, yanlış cevapladıkları bir sorunun, derli toplu bir şekilde tartışamadıkları bir meselenin, ya da kötü yazdıkları bir kağıdın içinde kaybolanlardan bahsediyor olayım.

Ne yazık ki, kaybolan öğrenciler deyince aklıma bambaşka şeyler geliyor artık. Daha dün aramızda derste ya da kantindeyken, şimdi cezaevinde adalet bekleyenlerden söz açacağım yine.

Boğaziçi Üniversitesi’nden bir grup öğretim üyesi geçen hafta Tarih Bölümü öğrencisi Şeyma Özcan’ın salıverilmesini talep eden bir açıklama yapmıştı. Bu hafta da, ülke çapında bütün akademisyenlerin imzasına açık bir metin hazırlayarak tutuklu öğrencilerin durumuna dikkat çeken ve bu konuda önlemler alınmasını talep eden bir kampanya başlattık.

Daha önce de yazmıştım, hatırlayacaksınız. Bir hesaplamaya göre bugün Türkiye’de 600 öğrenci tutuklu. Devlet kaynaklarına dayalı, resmi bir başka hesaplamaya göre ise şu anda tutuklu olan 138 öğrenci var ve bu sayı her gün artıyor.

Tutuklanan her öğrenciyle rahatsızlığımız ve endişemiz artıyor. Biz her gün bu genç insanlarla birlikteyiz. Bilgilerimizi tecrübemizi paylaşıyor, onlara hak ettikleri özenli eğitimi vermeye çalışıyoruz. Bazılarının sıkıntılar içinde öğrenim hayatlarını sürdürdüklerine şahit oluyoruz. İmkansızlıklara, yokluklara rağmen çabalayıp büyük işler başardıklarını görünce onlarla gururlanıyoruz.

Aileleri gibi biz de bu genç insanlara emek veriyor, onları hayata hazırlamaya çalışıyoruz. Oysa Türkiye’deki siyasi iktidar, gençlerini “şiddetle terbiye etmek”ten bir türlü vazgeçmiyor. Öğrencileri sudan sebeplerle tutukluyor, aylarca mahkeme görmeden cezaevinde bekletiyor ve asıl ait oldukları yer olan sınıflardan uzak tutuyor.

Öğretim elemanları işte bu duruma seyirci olmayı reddediyorlar. İmza metninde dile getirildiği gibi, demokrasinin yerleştiği ve uygulandığı bir Türkiye’nin oluşumuna katkıda bulunmak için öğrencilerimize sahip çıkıyor ve şunları talep ediyoruz:

Daha fazla gecikmeden CMK’nın 100, 250, 252; TCK’nın 220, 314; TMK’nın 6, 7 ve 10. maddeleri kaldırılmalıdır.

Ayrıca, özel yetkili mahkemelerin görev, yetki ve yargılama usullerinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ile 12 Eylül darbesinden bize miras kalmış olan mevcut anayasaya bile aykırı olduğu görülmeli ve bunların kaldırılması yoluna gidilmelidir.

Öğretim üyeleri, sınıflarda öğrencilerimizle tam mevcutlu olarak bir arada olmak istiyor. Öğrencilerin bir kısmının sıralardan kaybolduğu, geri kalanların da sessizleştiği bir üniversite istemiyorlar. Onlar fikirlerini özgürce ifade edemediklerinde, akademinin cılız ve renksiz bir yer haline geleceğinin farkındalar.

Bana gelince, idealist olup olmadığımı soran öğrencimin kulaklarını çınlatarak şunu söylemek isterim, öğretmenlik yapanlar tanım itibarıyla idealisttir zaten. Daha iyi bir dünyanın var olabileceğine inancınızı kaybettiyseniz, kimseye bir şey öğretemezsiniz. Neden yapasınız ki bunu? O zahmete değer mi? Her gün sınıfa girip inanmadığınız, devamını arzu etmediğiniz bir hayatın hikayesini niçin anlatasınız?

Bu tasavvur öğretmenin geleceğini öğrencisininkine bağlar. Daha iyi bir dünyanın imkanı öğrencilerin özgürlüğü, yaratıcılığı, bilgisi, aklı ve yapacaklarında saklıdır. Hangi öğretmen geleceğinin kaybolmasına veya kaybettirilmesine tahammül edebilir ki!

Sunday, December 18, 2011

Sen buradasın, peki ya arkadaşın nerede?


BirGün
15 Aralık 2011

Geçtiğimiz hafta Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğrencilerinden Şeyma Özcan sabahın erken saatlerinde kaldığı öğrenci evine yapılan baskın sonucu gözaltına alındı. Yasal bir gazetede staj yapmak üzere başvuruda bulunduğu için Devrimci Karargah davası ile ilişkilendirilerek 9 Aralık Cuma günü tutuklandı ve Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi'ne götürüldü.

Bunun üzerine Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri 12 Aralık Pazartesi günü bir basın açıklaması yaptılar ve arkadaşlarının salıverilmesini talep ettiler. Açıklamalarında tutuklu bütün öğrencilerle dayanışma içinde olduklarını söylüyorlardı. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğrencileri de Şeyma’nın serbest bırakılması için bir imza kampanyası başlattılar. Bu kampanyanın metninde şöyle diyorlar:

“Bu olay bize hiçbir üniversite öğrencisinin keyfi tutuklamalardan muaf olmadığını gösterdi. Ders kitaplarımızın, staj başvurularımızın suç delili sayıldığı bu ortamda Şeyma'nın tutuklu bizimse hala okulda olmamızın şans eseri olduğunun farkındayız. Yapılan haksız tutuklamalar sonlanıncaya kadar arkadaşımızın yanındayız, davasının takipçisiyiz.”

Öğrenciler hepimize çok önemli şu soruyu soruyorlar: Sen buradasın, peki ya yanındaki nerede? Bunu sorarak hem arkadaşımıza, öğrencimize sahip çıkmamızı istiyorlar, hem de yarın Şeyma’nın yerinde bizlerden birinin de olabileceğini hatırlatıyorlar.

Şu ana kadar bu ülkede, “bana bir şey olmaz” hissiyle yaşamış olabilirsiniz. Başına bir iş gelenlerin gizli gizli suçlu olduğunu düşünmüş olabilirsiniz. Onlar karanlık insanlar, benimle ne alakası var, diye kendinizi teselli etmiş olabilirsiniz. Ama işte şimdi düşünmek zorundasınız artık. Tutuklamalar sizin de kapınıza kadar geldi. Bir gün siz de umulmadık bir sebeple kendinizi adliyelerde hatta cezaevinde bulabilirsiniz. Giydiğiniz bir kılık, okuduğunuz bir kitap, hatta saçınızı sakalınızı kesme biçiminiz yüzünden bir suçlama ile karşı karşıya kalabilirsiniz.

Şu anda Türkiye’de bir kısmı liseli olmak üzere 600 kadar tutuklu öğrenci var. Tutuklama ve soruşturma dalgalarına maruz kalan öğretim üyeleri, yazarlar, gazeteciler ve siyasetçilerden sonra, anlaşılan şimdi de sıra öğrencilere geldi. Bütün bunlar içinde, genç ve savunmasız oldukları için en fazla zarar görebilecek grubu da onlar oluşturuyor.

Boğaziçi’nde yapılan basın açıklamasından sonra Şeyma’nın annesi de konuştu. Bütün söylenenler arasında, onun dedikleri belki de en etkileyici olandı. Sultan Özcan, kızının çok başarılı bir öğrenci olduğunu ve tutuklu kaldığı süre boyunca derslerinden çok geri kalacağını söyledi. “Benim kızım bu ülkenin bir değeridir, lütfen çocuğumu bırakın,” dedi.

Bundan daha fazlasını söylemeye gerek var mı? Öğrencilere rahatça gelişip yeşerecekleri bir ortam sağlamak yerine, onları birer tehdit olarak gören bir sistem ne kadar hayatta kalabilir? En donanımlı akademisyenlerini, en çalışkan gazetecilerini, en parlak öğrencilerini hapse atan bir ülke ne kadar ileri gidebilir?

Şunu doğru anlamak gerekir ki, herkes bu iktidarla aynı fikirde olmayabilir. Herkes hükümetin uygulamalarından memnun kalmayabilir. Bazıları muhalif olabilir. Parasız eğitim talep edebilir, yaşadığı bölgedeki akarsuların talan edilmesine karşı durabilir, ya da insan hakları konusunda duyarlı olabilir. Bu ülkede ekonomik istikrardan fazlasını isteyenler de olacaktır. Buna şaşırmamak gerekir.

Şeyma da onlardan biri. Onun gibi bir çok öğrenci şu anda sınıflarda olmaları gerekirken cezaevinde gün sayıyor. Dışarıdakiler ise tahkikat ve tutuklama korkusu ile okula gidip geliyor.

Bizler de çocuklarımızın sabaha karşı evlerinden alındığı, öğrencilerimizin birer birer sıralardan eksildiği bir hayata alışmaya zorlanıyoruz.

Bunu da kanıksarsak sırada ne var düşünmek bile istemiyorum.

Tuesday, December 13, 2011

Boğaziçi Starbucks'ta şenlik var...



BirGün
11 Aralık 2011

Boğaziçi Üniversitesi’nin zengin çocuklarının gittiği bir okul olduğu fikri ne zaman ortaya çıktı bilmiyorum. Belki de Robert Kolej zamanından kalma bir önyargıdır bu.

Ne zaman Boğaziçi’nde hak talep eden bir eylem yapılsa, herkes bir ağızdan bunun esas meselelere temas etmeyen tali bir şey olduğunu söylemek için sıraya girer. Onlara göre, Boğaziçi’nin ayrıcalıklı ve şımarık öğrencileri böyle “artistlik” yapmamalı, mümkünse asıl ait oldukları yere, yani partilerle konserlere falan gitmelidir.

Bu garip argüman, pek sevilmiş olsa gerek ki, senelerdir kullanılır. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine eylem yapmayı, okulları üzerinde hak talep etmeyi, başka üniversitelerin öğrencileri ile dayanışmayı yakıştıramazlar bir türlü. Sonuçta onlar bir avuç zengin çocuğudur. Fazla konuşmasınlar, devletin iyi üniversitelerinden birinde oldukları için şükretsinler, oturup derslerine çalışsınlardır.

Geçtiğimiz salı günü Boğaziçili bir grup öğrenci, okulun orta yerinde birdenbire peydah olan Starbucks’ı protesto etmek üzere bir eylem başlattı. Bu konuda hazırladıkları metinden de anlaşılacağı gibi, dertleri yalnızca küresel sermayenin sembollerinden biri haline gelmiş Starbucks’la değildi. Onlar kampüsün artık öğrencilerin yaşayabileceği, kolayca karnını doyurabileceği ve birlikte vakit geçirebileceği bir mekan olmaktan uzaklaştığını söylüyorlardı:

“Starbucks'ın açılmasıyla hız kazanan ticarileştirme ve nezihleştirme sürecine bir göz atalım istedik. Bilenleriniz bilmeyenleriniz; zamanında bu okulda öğrenci kantini diyebileceğimiz bir yerler vardı. Sahiplenebildiğimiz, paramız olsun ya da olmasın oturup karnımızı doyurabildiğimiz, iki muhabbetin belini kırıp neşelendiğimiz, kısaca 'bizim' diyebildiğimiz öğrenci dostu bir mekan.”



Öğrencilerin kendi mekanlarını geri istemelerinden daha doğal ne olabilir. Ama anlaşılan, bu herkes için o kadar makul bir sebep değil. Öğrencileri caka satmakla, üzerlerine düşmeyen meselelere burunlarını sokmakla, hatta tamamen kitabi ve teorik kalıp hayatı anlayamamakla itham edenler oldu. Halbuki yaptıkları gayet somut bir eylemdi ve gayet pratik bir soruna işaret ediyordu. Üniversitelerin ticarileştirilmesi ve mütenalaştırılmasına itiraz etmeleri de, soyut bir talepten ziyade, tamamen hayatlarını ilgilendiren bir meseleye dair söz söylemekten ibaretti.

Yukarıda alıntıladığım basın açıklamasının ardından, öğrenciler salı günü itibarıyla Boğaziçi’ndeki Starbucks’ı işgal ettiler. (Bu yazının yazıldığı şu saatlerde işgal hala devam ediyor.) Orada kendi yemeklerini yaptılar, çaylarını dağıttılar, çorbalarını pişirdiler. Kimi ders çalıştı, kimi günlük faaliyet programını düzenlemekle uğraştı, kimi atölye çalışmaları yapılmasına önayak oldu. Tartışmalar düzenlendi, film gösterimleri yapıldı ve kimi dersler bile Starbucks’a taşındı. Böylece kendilerini ait hissetmedikleri bir alanı, içinde yaşayabilecekleri bir mekana dönüştürmeyi başardılar.

Bunu yaparak, hepimize çok önemli bir gerçeği hatırlattılar. Üniversite öğrencilerindir. Öncelikle onlar için var olan, onlara ait olması gereken bir kurumdur. Öğrencilerin taleplerine, ihtiyaçlarına yanıt vermeyen bir yerden üniversite diye söz etmek mümkün değildir.

Boğaziçi Üniversitesi bir devlet okuludur. Yalnızca zengin çocuklarına değil, her türlü gelir grubundan öğrenciye eğitim vermektedir. Bütün bu öğrencilerin ucuz ve sağlıklı yemek yiyebileceği, bunu yaparken de rahat rahat oturup ders çalışabileceği ya da sadece konuşabileceği mekanlara ihtiyacı vardır.

Böyle mekanlara kantin diyoruz. Kantinlerde sadece ders çalışılmaz. Bazen notlar gibi ilişkiler de temize çekilir, keyifler yerine gelince hep beraber şarkı söylenir, ya da kimi zaman bir köşede sessizce oturulur. Ama illa ki uzun uzun vakit geçirilir, yeni arkadaşlıklar kurulur, art arda çaylar içilir ve konuşulur, konuşulur, konuşulur.

Konuşulur ki, öğrenilen onca şey yavaş yavaş yerine otursun, bir tortu gibi dibe çöküp görünür hale gelsin.

Tüketmediğiniz sürece bir köşesinde oturup vakit geçiremeyeceğiniz ama yine de size “müşteri” yerine “misafir” demeyi tercih eden Starbucks’ta bunu yapamazsınız.

O zaman onlara kimin misafir kimin ev sahibi olduğunun hatırlatılması gerekir.

Boğaziçi öğrencilerinin yaptığı tam da budur.

Sunday, December 11, 2011

Afili Filintalar'dan ayrıldım...

Arkadaşlar,

An itibarıyla, Afili Filintalar'dan ayrıldım.

Bkz. http://www.afilifilintalar.com/her-yolun-bir-sonu-bir-basi-vardir

Hurşit Seçkin ve Bir Bilene Soralım dizileri bir süre için bu blog üzerinden devam edecek.

Sonrası Allah kerim...

İyi pazarlar.

M. Gürle

Tuesday, December 06, 2011

Sarı gömlek, kenara çek!


BirGün
4 Aralık 2011


Laf atılacak yaşı geçeli çok oldu. Yine de arada bir tanımadığım erkeklerin yüksek sesli ilgisine mazhar oluyorum. Geçenlerde bu ilginin nasıl ifade edildiği dikkatimi çekti.

Bizim memlekette erkeklerin laf atarken nasıl horozlandığını unutmuşum besbelli. Bir de tabii, insan durup düşünmüyor bile. Hep bir karşı kaldırıma geçme, yan sokağa sapma telaşı içinde olduğumuz için herhalde. Yeter ki başımız belaya girmesin. Halbuki laf atanları yaptıkları işin saçmalığı ile yüzleştirmek daha doğru bir hareket olabilir. Saçma, çünkü biraz dikkat edince görüyorsunuz ki, sizden çok kendileriyle konuşuyor gibiler.

Tanımadığınız bir kadına yaklaşırken kendinize methiyeler düzmek ister misiniz? Hep bir eylem tarifi, bir beceriklilik iddiası, iktidar tasviri. Olay üç aşağı beş yukarı bu mecrada gerçekleşiyor. Arada birisi, karşısındaki kadının eli yüzü düzgün biri olduğunu ima etse de (ki genellikle “güzelsin”den daha yaratıcı bir şey gelmiyor akıllarına), bütün bu teşebbüsler laf atan tarafın kendi erkekliğini övmesiyle nihayete eriyor.

Oysa yer değiştirince görüyor ki insan, başka şeyler gibi laf atma pratiği de kültürden kültüre büyük farklılıklar gösteriyor. Mesela Amerika’da bu tarif ve tasvir kısmı genellikle kadınlara odaklanıyor. Belli ki her milletin kendine has bir asılma ve laf atma adabı var. Hatta bu durum, ırk, etnik köken ya da sosyal sınıfa göre de değişebiliyor.

Beyaz orta sınıf Amerikalılar biraz teorik kalıyor. Genellikle yanınıza yaklaşıp sohbet açmaya çalışıyorlar, bunu yaparken de habire bir takım tespitlerde bulunuyorlar. Ama mümkün olduğu kadar evrensel ve soyut bir dille. Övülen her ne ise, onun size dair bir şey olduğunu anlamanız zaman alabiliyor. Mesela Kaliforniya’daki ilk haftamda, adamın biri sokakta yanıma yanaşıp “Kahverengi saça bayılırım,” demişti. “Peki, ben bu konuda size nasıl yardımcı olabilirim?” diye cevap vermek gelmişti içimden. Neticede adam özel olarak benim saçımla ilgili bir şey söylememişti. Durumdan pay çıkarıp, o alakayı benim kurmamı bekliyordu.

Meksikalılar ise ayrı bir hikaye. Onların da size asıldığını anlamayabilirsiniz. Çünkü bir kadından hoşlandıklarında, anlaşılabilir cümleler kurmak yerine dillerini şaklatarak bir takım acayip sesler çıkarmayı tercih ediyorlar. “Ven chica, ven!” (Gel güzelim, gel!) dediklerinde bile, vücut dillerini öyle bir şekilde kullanıyorlar ki, bir evcil hayvanı çağırdıklarını düşünebilirsiniz. Siz acaba hangi köpeğe sesleniyorlar diye sağa sola bakınırken, muhtemelen onlar da pek zeki olmadığınıza karar verip gideceklerdir. İletişim bozukluğu diz boyu.

Uzak Doğuluların beğenilerini yüksek sesle ifade ettiklerine pek şahit olmadım. Onlar bir kadını beğeniyorlarsa, herhalde telefon numarasını ele geçirip mesaj yollamayı tercih ediyorlardır. Bu da işlemezse teknolojinin diğer marifetleri ne güne duruyor? Karaokeli doğumgünü mesajı gönderenler, internet üzerinden ilan-ı aşk edenler, sevdikleri kız için film çekip yayınlayanlar gırla gidiyordur.

Laf atma adabı konusunda siyahlardan iyisini tanımıyorum. Bir defa edebi bir dil tutturuyorlar: benzetme, anıştırma, ironi, ne ararsanız var. Beğendikleri kadını illa ki tarif ediyorlar. Hem de ne tarif! En ince detayına kadar. Önce kılık kıyafeti anlatarak başlıyorlar ki, kime asıldıkları belli olsun. Soğuk bir günde biraz büyükçe bir kazakla dışarı mı çıktınız? Daha bir iki sokak gidemeden, caddenin karşısından “Battaniyeni evde bıraksaydın!” diye bir laf yiyebiliyorsunuz. Bazen tarifler kıyafeti geçip ruh haline doğru ilerliyor. Başınızı öne eğmiş biraz düşünceli mi yürüyorsunuz? “Hey güzelim, başını dik tut! Sahip olduğun tek şey o!” diye ayar veriyor birisi. Bazen trafik polisi gibi istikamet belirtiyorlar: “Sarı gömlek, sarı gömlek, kenara çek! Sana diyeceklerim var.” Kendinizi tutamayıp gülüyorsunuz.

Güldüğünüz zaman da konuşulabilecek bir alan açılıyor. Başarmış oluyorlar. Bir tür iletişim kuruluyor.

Diyeceğim şu ki, laf atmak her zaman taciz etmek anlamına gelmeyebilir. Bazen bir oyuna davet de olabilir. İstemezseniz katılmayacağınız bir oyundur bu.

Sokakta gözüne ilişen her kadını hoyratça kendi erkekliğine ikna etmeye çalışan adam sanmam ki buna oyun gözüyle baksın. Onun cinselliğini belirleyenler belli ki çok daha sert koşullardır. Ama başka türlüsü de mümkün. Hatırlatayım dedim.

Sunday, November 27, 2011

Geç Kalmak



BirGün
27 Kasım 2011

Bazen gecenin bir saatinde uyanıp yatakta doğruluyorum. İçimde garip bir his oluyor. Sanki çok önemli bir şey olmuş da, kaçırmışım gibi. Belli bir saate uyanmam gerekiyormuş da, uyanamamışım gibi. Çocukluğumda geceyarısı yolculuğa çıkan, gitmeden önce beni uyandıracağına dair söz verip sonra da kıyamadığı için uykudayken öpüp giden babamı hatırlatıyor bu bana. Ya da Muhammed Ali maçlarını seyretmek için sabaha karşı ayağa dikilenlerin sesleriyle uyanıp yataktan fırlayışımı ve bütün eğlenceyi kaçırdığımı farkettiğimde ağlayarak yastığa kapanışımı.

Gecenin bir yerinde uyanıyorum ve anlıyorum ki hayatım boyunca hep geç kalmaktan korkmuşum.

Bütün hayatımı bu endişe üzerinden yaşıyorum. Nereye gidecek olursam olayım evden saatler öncesinden çıkmam, yollardan koşarak geçmem, her türlü buluşmayerine erken varmam hep bundan. Ne kadar istesem de geç kalamıyorum.

Bazen utanıyorum bundan. Aklıma kokteyllere, partilere, çok kişinin katılacağı toplantılara makul bir şekilde geç gidilmesini öngören o saçma kural geliyor. Bunun bana ilk kez anlatıldığı günü kızararak hatırlıyorum.Yine geç kalacağım korkusuyla, kendimi yarım saat öncesinden bir parti evinin kapısında bulduğumda, patavatsız biri güzelce bir ayar vermişti.

O partinin (daha nice partilerin) kasvetli anısı üzerime yapışmış duruyor. Bunu düşününce, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ından bir sahne geliyor aklıma. Yeraltı Adamı’nın arkadaşlarıyla buluşmaya geç gidebilmek için çılgınca uğraştığı, ama yine herkesten önce gidip diğerlerini beklemek zorunda kaldığı sahne bu.

Acıklı bir sahne aslında.Yeraltı Adamı seneler sonra uzun süredir görmediği okul arkadaşlarıyla buluşacaktır. Onların yanında kendini kenarda köşede kalmış, başkalarının ilgisine mazhar olamamış, anlaşılmamış biri gibi hissetmektedir. Beğenilme arzusu ile kibir birbirine karışmış, onu bu buluşmayı en ince ayrıntısına kadar planlamaya itmiştir. Hesaplarına göre salona herkesten sonra girecek, aldırışsız tavırlarıyla diğerlerinin beğenisini kazanacak ve onlara kim olduğunu sonunda gösterecektir.

Oysa olaylar hiç de böyle gelişmez. Gerçi Yeraltı Adamı bu buluşmayı büyük bir heyecanla beklemesine rağmen, kendini tutar ve salona planladığı gibi biraz geç gitmeyi başarır.Ancak bilmediği bir şey vardır. Planlar değişmiş, arkadaşları bir saat sonra buluşmaya karar vermiştir. Kimse tenezzül edip de onu aramayı düşünmediği için, bizimki yine erkenden gitmiş bir koltukta bekliyor bulur kendini. Bunun üzerine bütün dengesi bozulur, ardı ardına içkiler yuvarlayıp sarhoş olur ve geceyi hiç de ummadığı gibi tamamlamak zorunda kalır.

Ne kadar ince ince hesaplamış olsa da, arkadaşlarına hak ettikleri dersi verememiş, onlar üzerinde istediği etkiyi yaratamamıştır.

Yeraltı Adamı’nın çabası boşunadır aslında. O asla geç gidenlerden biri olamayacaktır. Bunun için önce aldırmaktan vazgeçmesi gerekir. Aldırmıyormuş gibi yapmakla olmaz, gerçekten aldırmamak gerekir. Geç kalmaktan korkmamak ancak böyle mümkün olabilir.

Dünya ikiye ayrılır: geç kalanlar ve erken davrananlar.

Geç kalmaktan korkmayanlar dünyanın hakimidir. Onlar ilişkilerin ağır tarafı, davulların tokmağı, halayların başıdır. Sahneye en son çıkarlar. Baş köşeye oturup erken gelenleri şöyle bir süzer, sonra da salına salına yürüyüp giderler. Endişeleri yoktur. Aslına bakarsanız, kollarında saatleri bile yoktur. Etraflarını saran tatlı bir zamansızlıkta yaşarlar.

Biz erken davrananlar ise dehşetle izleriz onları. Yaptıkları akılalır gibi değildir. Biz ki, geceleri uykumuzdan uyanıp acaba şimdi neye geç kaldık diye düşünürüz. Not defterleri alıp yapacaklarımızı yazarız bir bir. Sabahları zamanında kalkabilmek için saat kurarız. Sonra ona güvenemeyip ikincisi de kurarız. Telefona hatırlatma mesajı kaydeder, arada bir kontrol ederiz. Bizi tanımak hiç zor değildir. Geç kalma korkusuyla adımlarımızı sıklaştırır, gerekmese bile koşar adım yürürüz her zaman.

Ne var ki, hayat yine de uçar elimizden. Trenler kaçar, uçaklar kalkar, otobüsler geçip gider. Çocuklar büyür, mevsimler değişir, sevdiklerimiz ölür. Onların ardından bakakalırız. Hani birlikte sahile inip taş toplayacaktık? Lunaparka gidecektik bir gün? Hani hasta arkadaşımızı son bir kez ziyaret edecektik? Olmadı. Yetişemedik.

Oysa biz böyle olsun istemezdik.

Fotograf: Yusuf Sayman

Sunday, November 20, 2011

Sinek Isırıklarının Müellifi


BirGün

20 Kasım 2011

Barış Bıçakçı zarif ayrıntıların, küçük pürüzlerin, ilk bakışta farkedilmeyen inceliklerin yazarı. Ne zaman okusam, elimden tutmuş bana etrafı gösteriyor gibi gelir. Her seferinde şaşırırım buna.

Yeni romanının kahramanı başarısız yazar Cemil de hikayesini ayrıntılar üzerinden anlatıyor. Bıçakçı, karakterinin bu haliyle eğlenmek ister gibi, romana “Sinek Isırıklarının Müellifi” ismini yakıştırmış. Bununla kitabın kahramanından pek büyük işler beklemememiz gerektiğini, onun “gündelik kırıntıların” ve “manasız fazlalıkların” yazarı olduğunu söylüyor.

Ancak okudukça farkediyoruz ki, hayat aslında yazarın “sinek ısırıkları” diye tarif ettiği anlatılmaya değmez bu küçük detayların biraraya gelmesinden ibarettir. Günlerimizi dolduran, bizi oyalayan şeyler hep bunlardır. Büyük olaylar bitip söndüğünde, hayatımızı yeniden işgal edecek ve art arda birbirlerinin üzerine yığılacaklardır.

Barış Bıçakçı’nın becerisi, yaşantımızın hoyratlığı içinde farketmediğimiz bu gündelik detayları oldukları yerden çekip çıkarması ve önümüze koymasıdır. Bu kitabında da, bize müthiş bir incelikle derlediği bu ayrıntıları gösteriyor. Hep olduğu gibi, onunla beraber dolaşırken biraz yavaşlıyoruz. Eğilip dünyaya alıcı gözle bakıyoruz. Yalnızca gözlerimiz değil bütün duyularımız keskinleşiyor. İkiyüzelli gram fındığın kavanoza boşalırken çıkardığı “bebek kahkahasına benzeyen” sesi duyuyor, çilek reçelinin üzerinde yüzen beyaz köpüklere yakından bakıyor, parkta dalgın dalgın dolaşan ve önlerine biri çıkınca korkup “Hih!” diye minik ayaklarının üzerinde sıçrayan kirpilerle karşılaşıyoruz.

Barış Bıçakçı bunları farketmeden geçip gitmemize izin vermiyor. Sorumluluğunun farkında. O olmasa, kim bahsedecek bize babasının gücünü iyice sıkılmış musluklarda hisseden çocuğun güveninden? Eski masa saatinin bir daha asla insanın annesi hayattayken olduğu kadar yuvarlacık ve güzel görünmeyeceğini kim söyleyecek? Kim duyuracak bize cam bir kase içinde ıslanmaya bırakılmış nohutlardan gelen “Çıt!” sesini?

“Yazmak anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir,” diyor zihninde editörüyle konuşup duran Cemil. Esas olan esasa dair hikayenin dışında kalanlardır. O zaman en sıradan, en basit, en küçük detayları anlatmak gerekir. En çok onlar hak ederler anlatılmayı.

Garip olan şudur ki, bütün bu ayrıntıları göstermek için bizi elimizden tutup parklarda bahçelerde gezdiren, toplu konutların dairelerinde dolaştıran yazar, aslında yapmaya çalıştığı şeyin imkansız olduğunun farkındadır. Çünkü o istediği kadar anlatsın, dünyayı tümüyle onun gösterdiği gibi görmemiz mümkün olmayacaktır.

Romanın ortalarında bir yerde, genç bir çiftin ilişkisini anlatır bize Cemil. Berkan ve Şeyda aynı anda aynı rüyayı gördüklerini düşündükleri için birbirlerine aşık olurlar. İkisi de koşan bir kaplan görmüştür. Pırıl pırıl gözleriyle dönüp bakan vahşi bir hayvan. Cemil, kızın iri ela gözlerine bakarken böyle birinin rüyasında kaplan görmesinin kaçınılmaz bir şey olduğunu düşünür: “Onun rüyasına giren kaplan vahşi ve erotikti, bir atılışta kendisini görene dönüşmeye hazırdı. Berkan’ın gördüğü kaplansa büyük ihtimalle desenli battaniyelerin kaplanıydı.”

Cemil, dünyanın böyle yanlış anlamaların üzerinde durduğunu bilir. Yazarla okuyucunun ilişkisi de bundan farklı değildir. Aynı rüyayı gördüğünü zanneden iki kişi, anlık bir büyülenmeyle birbirinin kucağına düşer. Bu büyülenme hali bir süre devam etse de, gerçek eninde sonunda ortaya çıkacaktır. Aynı yöne baksalar bile, iki kişinin aynı şeyi görmesi mümkün değildir.

Öyleyse, “Sinek Isırıklarının Müellifi” anlatmayı neden sürdürür? Neden sessiz bir inatla bize kenarda köşede kalmış ayrıntıları gösterip durur? Dünyayı onun gösterdiği gibi görmemiz mümkün değilse, aynı anlamı bulamayacaksak, aynı yere bakıp aynı şeyi göremeyeceksek, neden hala kitaplar yazmaya devam eder?

Bunun cevabı basittir. Cemil umudunu yitirmemiştir. Bilir ki, aşkta olduğu gibi edebiyatta da iki kişinin arasındaki mesafe aşılabilir. Aynı yerden bakabilir, aynı sesi duyabilir, aynı kaplanı görebilir insan. Küçücük bir an için bile olsa. Geriye kalan her şey yalan bile olsa.

Toplu konutlar cansıkıntısı üzerine yükselse, yaşlı kadınlar kapatıldıkları odalarda korku içinde ölse, babalar muslukları artık eskisi gibi kuvvetle sıkamaz olsa da, bu ihtimalin sıcaklığı yayılır Bıçakçı’nın romanlarına.

“Aşağısı hep cinayet”tir belki. Ama biz yukarıda umut etmeye devam edeceğiz, der gibidir bize.

Barış Bıçakçı’yı sadece bunun için bile sevebiliriz.

Monday, November 14, 2011

Kırmızı Kazak


14 Kasım 2011
BirGün


“Madame Bovary” beklenmedik bir sahne ile açılır. Flaubert, Charles Bovary’nin okuldaki ilk gününü anlatarak girer hikayeye. Oysa romanın merkezinde duran Emma’dır. Flaubert’in onunla doğrudan ilgisi olmayan bir detayla başlaması ilk anda biraz garip görünebilir. Fakat roman ilerledikçe, yazarın bize hatırlattığı gibi, aslında “bir taşra hikayesi” ile karşı karşıya olduğumuzu farkederiz. Böylece ilk sahnenin anlamı netleşir, taşlar yerine oturur.

Charles Bovary ağırkanlı ve çirkince bir çocuktur. Anası babası onu ancak okula gönderebilmiş olduğu için diğerlerinin yanında biraz iri yarı kalmaktadır. Bu yetmiyormuş gibi, bir de başında yeni alındığı belli olan hayli şekilsiz bir şapka vardır. Flaubert, bu şapkayı uzun uzun tarif etmekten neredeyse hastalıklı bir zevk alır. “Tüylü kasketle kalpak, melon şapka, samur kasket, pamuklu takke arası bir şeydi,” der ve hızını alamamış gibi daha bir kaç paragraf devam eder.

Üzerine dar geldiği belli olan ceketi, göğsüne kadar çektiği pantolonu, hatta iyi boyanmamış kaba saba kunduraları bir yana, Charles’ı düşündüğümüzde aklımıza gelen ilk şeyin bu saçma şapka olması da bundandır. Sarı püskülü, kırmızı şeritleri ve yumurta biçimindeki gövdesi ile bu çirkin şapka, Charles’ın sakilliğinin ve taşralılığının sembolü haline gelir. Aslında belki de bu şapka sayesinde anlarız ki, Charles gibi bir adam Emma gibi gözünü yukarılara dikmiş hırslı bir kadını asla mutlu edemeyecektir. Daha çocukluğundan bellidir bu.

Flaubert’in, romanın baş kişisi olan Emma’nın henüz adını bile geçirmemişken, başka bir karakterin hikayesinde bizi onun varlığına hazırlayışına hep hayranlık duymuşumdur. Fakat bu şapka meselesinin benim için başka bir anlamı daha vardır. Ne zaman bu sahneyi düşünsem, üniversitede geçirdiğim ilk haftayı hatırlarım.

1984 senesinin Eylül ayında, üzerimde yeni alındığı için iyice sert olup bedenime oturmayan kot pantalonum, Converse taklidi bez pabuçlarım ve annemin ördüğü kırmızı kazak olmak üzere kendimi Boğaziçi Üniversitesi’nin göbeğinde bulmuştum.

Kayıt günüydü. Ortalık cıvıl cıvıldı. Herkes birbirini tanıyor gibi görünüyordu. İnsanların yürüyüşlerinde bile bir hafiflik vardı sanki. Bundan çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Kıyafetleri de bu rahatlığın ifadesi gibi görünmüştü bana. Rengarenk etekler, gümüş takılar, aldırışsız bir şekilde omuzlara atılmış eşarplar gırla gidiyordu. Halka küpeler takmış ve dalgalı saçlarını köpek başı modeli kestirmiş bir kıza Kırmızı Salon’un nerede olduğunu sordum. Yan yana sıralanmış binalar arasında belirsiz bir yeri işaret etti. Meydanı boydan boya geçerken, sağlı sollu dizilmiş sohbet eden öğrencilerin bana bakıp gülüştükleri hissine kapıldım. Herkes pek güzel pek alımlıydı. Hepsi, o zaman “Orta Saha” dediğimiz o meydanda doğmuş gibi görünüyordu. Oysa benim hafifçe yamuk kesilmiş kahküllerim bile kale arkasından bir yerlerden geldiğimi söylüyordu.

Sonra kayıt bitti, okul başladı. Bütün bir hafta boyunca, hiç tanımadığım insanlarla aynı odada uyudum, sağını solunu bilmediğim bir binada derslere girdim, başka kızlarla beraber tedirgin bir şekilde banyo sırasında bekledim, hangar gibi bir yerde birbirine çarpılan metal tepsilerin gürültüsü içinde tadı bir şeye benzemeyen yemekler yedim.

Ama okulun ilk haftasında bana en çok koyan şey, annemin ördüğü o kırmızı kazakla ortalıkta dolaşıyor olmaktı. Kimse el örgüsü kazak giymiyordu. Ayrıca benimki o kadar parlak bir kırmızıydı ki, yolda bağırarak yürüsem ancak bu kadar dikkat çekebilirdim.

Bir hafta süren vicdan muhasebesinin sonunda, kırmızı kazağı katlayıp bavula yerleştirdim. Annem onu çok uğraşarak örmüş, hatta ben seviyorum diye saç örgüsü motifi bile koymuştu. Fakat ben de çok zor durumdaydım. Ortalıkta bayrak gibi dolaşmaya daha fazla dayanamayacaktım. Sömestre tatilinde eve döndüğümde, annem yurtta üşüyüp üşümediğimi sordu. Ona kazağımı giydiğimi söyledim. Sesim hiç titremedi. Kendim bile şaşırdım buna.

O kazak hala duruyor. Charles Bovary tecrübemin somut bir kanıtı olarak. Fakat biliyorum ki sadece bu değil, başka şeyler için de tutuyorum onu. Çocukluğun taşrasını geride bıraktığım günleri hatırlattığı için mesela.

Ya da her ayrılığın aslında bir ihanet olduğunu öğrettiği için.

Sunday, November 06, 2011

Bir ihtimal daha var

BirGün
6 Kasım 2011

Haftalardır güzel bir şeyler yazabilmenin fırsatını kolluyorum. Bir pazar sabahında okunmaya değer bir yazı olsa. Hani şöyle insanın içini açacak bir konu. Ya da, ne bileyim, belki biraz düşünmeye sevkedecek heyecanlı bir mesele.

Yok mu böyle konular? Var tabii. Ama onlara bir türlü sıra gelmiyor ki! Memleketin dertleri bitmiyor. Her hafta hayatımızı yeni bir sıkıntı zaptediyor. Bu haftanın meselesi de Ragıp Zarakolu ve Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın art arda tutuklanmaları oldu.

Prof. Ersanlı’nın tutuklanmasına sebep olarak BDP “siyaset akademisi”nde ders veriyor olması gösterildi. Yasal bir siyasi partinin meşru faaliyetleri çerçevesinde oluşturulmuş kurumda ders vermenin hangi kısmının suç teşkil ettiğini ise henüz anlayamadık.

Tututklu bulunduğu cezaevinden avukatları aracılığıyla bir açıklama yapan Ragıp Zarakolu ise, evini arayan emniyet mensuplarının, bir yayıncının evinde ne varsa onları bulup suç delili olarak onları da zapt altına aldıklarını söylemiş. Makaleler, kitaplar, notlar yani. Bunlar da suç delili olarak kaydedilmiş anlaşılan.

Türkiye Yayıncılar Birliği Yayımlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı ve Belge Yayınları sahibi Zarakolu’nun evinden kitap defter çıkmasından daha doğal bir şey olabilir mi?

Niye şaşırıyorsam artık? Sanki bütün hayatım, bütün çocukluğum böyle haberlerle geçmemiş gibi.

Yazıp çizmenin tehlikeli bir şey olarak görüldüğü bir ülkede yaşıyoruz. Bizim ülkemizde, kitap yazmak bir yana, okuyana bile terörist muamelesi yapıldığı olur. Kitap yazanların ise başlarına neler geldiği malum. Bu ülkede yaşayan herkes, ülkenin önde gelen fikir adamlarının, akademisyenlerinin, gazetecilerinin yolunun illa ki hapishanelerden geçtiğini bilir. Kimler kimler yoktur ki bu listede? Neredeyse aklımıza gelen her yazar oraya bir uğramıştır.

Şimdi onların arasına iki kişi daha katıldı. Bu iki tutuklamanın, sadece muhataplarını değil, okuyup yazan, düşünen, öğrenci yetiştiren herkesi sindirmeye yönelik bir teşebbüs olduğunu anlamak çok zor değil.

Zor olan adaletsizliğin sürekliliği. Türkiye’de yaşamak bir mukavemet testi gibi. Dayanıklı olmak gerekiyor. İhtilaller, askeri darbeler, hükümetler gelip geçiyor. Memleketin bunaltıcı siyasi iklimi asla değişmiyor. Bir süre sonra haksızlıklarla hemhal oluyoruz. Derimiz kalınlaşabiliyor, gözlerimizin feri sönüyor, aklımız bulanıyor.

En fenası da bu değil mi? Kanıksamak yani. Korkuyu, endişeyi, sürekli tehdit altında yaşıyor olmayı kanıksamak.

Oysa alışılmaması gereken bir durum bu. Türkiye’nin 173 ülke içerisinde Dünya Basın Özgürlüğü Sıralaması’nda 102. sırada bulunması, ifade özgürlüğüne yönelik müdahalelerin pek de azalmadığını gösteriyor. Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu Sözcüsü Necati Abay’ın yaptığı açıklamaya göre, 1 Kasım 2011 tarihi itibariyle Türkiye cezaevlerinde tutuklu bulunan 12’si imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü 65 gazeteci ve yazar var.

Gerçek şu ki, bir çok vakada, yazarlar senelerce süren uzun davalara maruz bırakılıyorlar. 2011 senesine gelindiğinde İsmail Beşikçi’nin hala yargılanıyor olması bunun en çarpıcı örneği değil mi? Kanunlar kaldırıyor, yerlerine yenisi konuyor. Hükümetler değişiyor. Hatta anayasanın yeniden düzenlenmesi düşünülüyor. Yine de yazan çizen, düşünen insanların durumu değişmiyor. Beşikçi 41 senedir bu adalet sistemi ile mücadele veriyor.

Bu son iki tutuklamanın da, Zarakolu’nun dediği gibi, yalnızca muhataplarına değil, aynı zamanda sırada bekleyen yazar ve akademisyenlere verilmiş bir gözdağı olduğunu farketmemiz gerekiyor.

Adımımızı denk atmamız söyleniyor bize. Yoksa kutsal devlet kapımıza dikilecek ve bizi de diğerleri gibi kapatıverecek.

Bu korkuya teslim olmamız isteniyor.

Oysa bir ihtimal daha var. O da adalet mi dersiniz?