Sunday, May 27, 2012

Avrupa'nın Utancı

BirGün
27 Mayıs, 2012

Marmara depreminden -->kısa bir süre sonra bir Alman mimarla tanışmıştım. Kibar bir adama benziyordu. Eşiyle beraber bir konferans nedeniyle Türkiye’ye gelmişler, hazır buralara kadar gelmişken de İstanbul’u görmeden dönmek istememişlerdi.

Adamın yüzünü unuttum ama söylediklerini hala hatırlıyorum. Deprem olduğunu duyduğunda düşündüğü ilk şeyin Ayasofya olduğunu söylemişti. Buraya kadar tamam belki. Adam mimardı, düşündüğü ilk şey bu olabilirdi. Ama hızlıca şunu da eklemişti, bu coğrafyada yaşayan insanların kendisi için pek bir önemi yoktu. İnsanlar yaşar ölürdü. Ama Bizans kültürü sonsuza kadar yaşayacak ve kendisi gibi sanatçılara ilham vermeye devam edecekti. Hatta keşke mümkün olsaydı da, Ayasofya’yı Avrupa’da güvenli bir bölgeye taşıyabilselerdi.

Bunları dinlerken kanım dondu. Adamın sözcükleri seçerek yavaş yavaş konuşmasında, eğitimli sesinde ve bütün bunların toplamı olan Avrupalı kibrinde dayanılmaz bir şeyler vardı. Bununla ilk kez karşılaşmıyordum. Ama son bir iki haftayı bir çok insan gibi ben de enkaz üzerinde çalışarak geçirmiştim. Sinirlerim tamamen harap olmuştu. Karşımda oturan yaşlı başlı adama bir seri katile bakar gibi baktım. Sonra da iyi akşamlar dileyerek kalktım. Onunla konuşacak bir şeyim kalmamıştı.

Demek medeniyet böyle bir şeydi. Böyle ikiyüzlü ve ahlaksız. Masadan kalktığımda bunu düşündüğümü hatırlıyorum.

Almanya’nın önemli gazetelerinden Süddeutsche Zeitung, geçen hafta Günther Grass’ın bir şiirini yayınladı. “Avrupanın Utancı” adlı bu şiir, yüzyıllardır  Yunanistan’ın kültürel mirası ile beslenen ve bu miras üzerine inşa edilmiş tarihi ile övünen Avrupa’nın zora geldiği anda atası saydığı bu milleti nasıl sattığını anlatıyor.

Siyasi şiirle pek aram yoktur. Günther Grass ile de öyle. Fakat bu şiirden sonra her ikisi hakkında da fikrimi değiştirebilirim.

“Ruhun ile arayıp bulduğunu sandığın / hurda diye bir kenara atılıyor” diye başlıyor Günther Grass. Adaletsiz bir ülkenin, gücü elinde bulunduranlar tarafından nasıl sömürüldüğünü anlatarak devam ediyor. Bunun üzerine, bütün ülkenin Antigon gibi kara matem kıyafetlerine büründüğünü ve kaybedilmiş onurunun yasını tuttuğunu söylüyor. “Sen ki bir zamanlar bu ülkenin misafiri olmuştun,” diye hatırlatıyor Avrupa’ya, ama şimdi onu zehirlemeye çalışıyorsun:

“Dik, kadehi ağzına dik! diye bağırıyor amirlerin yardakçıları,
Ama Sokrat öfkeli, ağzına kadar dolu kadehi sana geri veriyor.”

Satmadığın bir tek Olympos kalmıştı. Şimdi ona da haciz kondu işte. Memnun musun, diye soruyor. Ve sana ruh veren bir toprağı gözden çıkardığında, yalnızca topraksız değil ruhsuz da kalırsın, diyerek bitiriyor şiirini Günther Grass.

Sizi bilmem ama benim hislerime tercüman oldu bu şiir. Bir süredir bunu düşünüp duruyordum. Kendini Yunan edebiyatının, felsefesinin, mimarisinin devamı sayan bir kültür nasıl olur da bunların yaratıcısı olan bir milletin gözlerinin önünde paramparça olmasına göz yumar? Tembel ve sefa düşkünü buldukları Yunanlılar ile nerelere koyacaklarını bilemedikleri o müthiş tapınakları inşa edenler aynı kişiler değil midir? Zamansız güzellikleriyle hala içimizi titreten trajedileri yazanlar onlardan çıkmamış mıdır?  İsabetli tespitleri ve dünyayı kavrama becerileri ile bugün bile hayranlık uyandıran düşünürleri hala okullarda okutulmamakta mıdır?

Tarih boyunca dünyanın başka yerlerindeki nice ülkenin insanlarının açlık, yoksulluk ve doğal felaketler yüzünden kırılıp gitmesine göz yuman, hatta kendisi bu felaketlerin en korkuncu haline gelip sömürgeci devletleriyle kanlı iktidarlar kuran Avrupa hiç bir zaman masum olmamıştır.

Ancak, ölenler kendilerinden olmadığı sürece binlerce kişinin hayatını kaybetmesinin pek de büyük bir mesele sayılmayacağını küstahça yüzüme söyleyen o Alman mimarın Avrupasıyla, bugün komşularını çıtır çıtır yemeye ve atalarını mezarından çıkarıp satmaya karar vermiş Avrupa arasında bir fark vardır.

Öyle görünüyor ki işler artık şirazesinden çıkmış, Avrupa yüzyıllardır hayran olduğu ve benimsediği bir kültürü taşlayacak hale gelmiştir. Sadece kendi bekası için. Kendi geleceğini sağlama almak için.

Birinin bunu söylemesi gerekiyordu. Bunu yapanın bir edebiyatçı olmasına sevinelim.
Bu korkunç hikayenin tek iyi yanı bu olabilir.

Sunday, May 20, 2012

SALINCAK

BirGün
20 Mayıs 2010



Rüyamda gökyüzünde asılı dev bir salıncakta ayakta durduğumu gördüm. Yanımda başkaları da vardı. O kadar yüksekteydik ki başım döndü. Korkuyla iplerden birine sıkı sıkı yapıştım. Ama salıncak gitgide hızlandı. Sonunda durduğum yerden fırlayıp aşağıya yuvandım.

Düşmekten korkarım. Yüksek yerlerden de öyle. Bu konuda yalnız olmadığımı biliyorum. Bolca yazılıp çizildiğine göre bayağı kalabalık olmalıyız hatta. Benim gibilerin endişeye yatkın karakterler olduğu ve bir tür panik atak geçirdikleri düşünülür. Yükseklik korkusunun temelinde kendini aşağıya atma arzusu olduğu gibi, uçma korkusunun da yer alabileceği söylenir.

Çok akıllı laflar tabii. Ama sonuçta bunların hiçbiri işe yaramaz. Yüksek bir yere çıktığınızda bütün bu açıklamalar uçar gider. Yukarıda tevatüre yer yoktur. Korkunuzdan başka her şeyi aşağıda bırakıp çıkarsınız oraya. Bir gün korkuyu da geride bırakacağınızı umarak.

Fakat her seferinde aynı şey olur. Dizlerinizin bağı çözülür. Gözleriniz buğulanmaya elleriniz terlemeye başlar. Nabzınız yükselir. Şakaklarınızdaki basıncı hisseder hale gelirsiniz. Bir süre sonra boylu boyunca yere uzanmaktan başka hiç bir şey düşünemez olursunuz.

Düşmekten korkan biri için, Galata Kulesi’ne çıkmakla evde bir sandalyenin tepesinde perde asmaya çalışmak arasında çok büyük fark olmayabilir. Yükseklik farklıdır ama yarattığı etki benzerdir. Bilmeyenler bunu anlamaz.  “Bir düşünsen ne kadar saçma bir şey olduğunu hemen anlayacaksın,” derler. Öyle ya, sandalyeye çıkmanın neresi korkunç olabilir?

Halbuki orada düşünceye yer yoktur. Sadece sonsuz bir şimdi vardır. Her şey el ayak ve nabız olmuştur. Her an düşebilecek olmanın “şimdi”sidir bu.

Salıncaklı rüyada da aynı “şimdi”nin gerilimi vardı. Bir trapez artisti gibi salıncakta ayakta duruşumu, ipe umutla sarılışımı, ama sonra salıncak hızlanınca fırlayıp uçuşumu yeniden görür gibi olup irkildim.

Bu imge beni yakınlarda yeniden okuduğum bir Bilge Karasu öyküsüne geri götürdü.  “Usta beni öldürsene,” biri usta diğeri çırak iki cambazın ilişkisini anlatır. Yaşlanan ustasının hata yapıp düşeceği endişesi ile attığı adımları saymaya başlayan çırağın felaketi davet etmesinin hikayesidir bu.

Cambaz ve çırağı şunu bilirler: ip cambazlarının hayatı ipten ibarettir. Onların dünyasında düşüncelere, endişelere, korkulara yer yoktur. Geçmişe üzülemez, geleceğe dair umut besleyemezler. Düşüncenin ağırlığı ile dengelerini bozma riskini göze alamazlar. Hayatta kalmak istiyorlarsa soru sormamaları gerekir: “Cambazlık, insanın ölmek istemiyorsa bütünüyle kendini ipe, halkaya, ustaya, adıma, ele, göze vermesini gerektiren bir iştir.”

Öykü ilerledikçe anlarız ki, esas mesele ustayla çırağın yaptıkları işin tehlikeli oluşu değil, aralarından birinin düşünmeye başlamış olmasıdır. Şüphe etmeye başladığı andan itibaren çırak, yıllardır aynı doğallıkla süren bu dansın adımlarını bozacak ve öykünün sonunu belirleyecek olan felaketi çağıracaktır.

Karasu’nun buradaki varlığımızı anlatmak için bulduğu imgeye hayranlık duymamak elde değil. Hayat dediğimiz şey, zaten böyle bir ip cambazlığı değil midir? Biz de ipten ipe, halkadan halkaya kendimizi atıp dururuz. Bilincin ağırlığı sırtımızda. Herkes bir gün düşer tabii. Ama bazıları gökyüzüne asılmış o salıncağın üzerinde daha uzun kalır. Düşmemeye çalışmanın o korkunç “şimdi”sinde salınarak.

Tek tesellimiz şudur. Karşımızdaki cambaz sevdiğimiz biridir. Yıllardır yüzüne baktığımız, elini tuttuğumuz, acılar gibi sevinçleri de paylaştığımız biridir.

Trapezin ipini bırakıp boşluğa doğru fırladığımızda, arkamızdan atılıp bizi havada yakalayacaktır. Elleri bileklerimizi kavrayacak ve bizi başka bir ipe başka bir halkaya taşıyacaktır.

Orada durup nefeslenelim diye.

Şimdilik.

Sunday, May 13, 2012

Düğme

13 Mayıs, 2012
BirGün


Hayatta zor anlar vardır. Geçen hafta düğmemin koptuğu an da bunlardan biriydi. Dikiş dikmeyi beceremem. Hiç öğrenemedim. Üstelik meret bu sefer en olmayacak yerde, en olmayacak şekilde koptu. Öyle kalabalık bir otobüsteydim ki, nereye uçtuğunu bile göremedim.

Neyse ki Beşiktaş karasuları içindeydim. Beşiktaş’ta biliyorsunuz denizaltı bile arasanız var. Öyle bir semtimizdir yani. Bence yasaklanmalı. Çünkü insanı her şeye çare bulunabileceği yolunda yanlış fikirlere sevk ediyor.

Bu sefer çareyi nerede bulabileceğime dair bir fikrim vardı. Ne aradığını bilen insanların kararlılığı ile yürümem beklenirdi aslında. Ama elbisemin düğmesi çok biçimsiz bir yerden kopmuştu. Onun için sırtımı duvara vererek mesleğe o gün başlamış bir gizli ajan edasıyla hedefe doğru sinsi sinsi ilerledim.

Tuhafiyecide beni tuhaf bir kadın karşıladı. İnsan işine ancak bu kadar yakışır diye düşündüğümü hatırlıyorum. “Düğmeniz kopmuş,” dedi makyajla irileştirilmiş gözlerini daha da açarak. Bir şeye baktığında önce eksikleri fark eden insanlara pek güvenmem. Bilgisi gözle görünen şeylerle sınırlı pratik kişilerdir bunlar. Bu kadın da öyle birine benziyordu. Kopmuş düğme meselesine parmak bastıktan sonra, “bacaklarınız çarpık, saç kesiminiz berbat, ha bir de kaşlarınız birbirine fazla yakın” demesini bekledim.

Ama o bir takım kutuları hızla raflardan indirmeye başladı. Onları bir süre dalgın dalgın karıştırdıktan sonra, bana bir düğme uzattı. Evet, belki bir teorisyen sayılmazdı, ama işinin ehli olduğunu teslim etmek gerekiyordu. Düğmeyi eliyle koymuş gibi bulmuştu. Çünkü muhtemelen eliyle koymuştu.

Neyse, sonuçta önemli olan düğmenin bulunmuş olmasıydı. Dükkan fazla kalabalıktı. Çıkmak için can atıyordum. Hemen oracıkta düğmemi dikmek istedim. “Soyunmadan olmaz,” dedi kadın yine gözlerini açarak. Bu sefer gerçekten korkmuş gibi görünüyordu.

Telaşımdan en basit şeyi akıl edememiştim. İlik öyle ters bir yerdeydi ki, elbiseyi çıkarmadan düğmeyi dikmem mümkün değildi. Çinli bir jimnastikçi olsaydım belki. Ama değildim. Tuhafiyeci kadın da bunun farkındaydı. Sürmeli gözler kısılıp beni küçümseyerek süzdüler. Teori falan bir yere kadar, der gibiydiler. İnsanın pratik zekası olmayınca böyle apışıp kalırdı işte. Ben kendimi ne zannediyordum?

Yaptığım aptallıktan öyle utanmıştım ki, çengelli iğne istemek bile aklıma gelmedi. Düğmeyi cebime koydum. Yenilmiştim. Kabul etmek gerekiyordu. Parayı tezgahın üzerine bırakıp kapıya doğru yürüdüm.

Fakat tam o sırada, kırlaşmış saçlarını “a la garson” modeli kestirmiş bir teyze beni kemerimden yakalayıverdi. Ne olduğumu anlayamadan kendimi neredeyse kadının kucağında buldum. “Dur gitme, ben dikerim,” dedi bana. Sesinde kıdemli bir subayın otoritesi vardı. Tuhafiyeci de bunu hissetmiş olacak ki, isteksizce de olsa iğneyi ipliği hazırlayıp kadının eline tutuşturdu.

Bir kaç dakika sonra düğmem dikilmiş, kriz çözülmüş, hayat yeniden normale dönmüştü.

Otobüste yeni dikilmiş düğmeyi elimle yoklarken, bu küçük olaydan etkilendiğimi fark ettim. Dalgacı halim uçup gitmişti. Hatta bir yavaşlık gelmişti üzerime. İnsanın beyni yüksek devirde çalışmaya başlayınca bazen olur bu. Hareketleriniz ağırlaşır. 

Ben de derinlerdeki kimi anılara ulaşmaya çalışıyordum. Teyzenin buyurgan sesinde, düğmeyi dikerken beni evirip çevirmesinde, kıpırdanmamam için ikaz edişinde tanıdık bir şey vardı. Unuttuğumu sandığım bir yakınlıktı bu. Çocukken pantolonumun dizi yırtıldığında, astarım söküldüğünde ya da cebim delindiğinde (hep tıka basa doldurduğum için bu sonuncusu çok sık olurdu) annem ya da anneannemin beni önlerine oturtup sökülen yeri nasıl onardıklarını hatırladım.

Annem bu alışkanlığı ben yetişkin bir kadın olduktan sonra da sürdürdü. Direnir gibi yapsam da, bu dikiş teranesi aslında hoşuma giderdi. Anneme fiziksel olarak yakın olabildiğim nadir anlardan biriydi. İşi bittikten sonra sırtımı okşayarak “hadi bitti, kalk bakalım” derdi, ben de bazen lafı uzatır onun dizinin dibinde azcık daha oyalanırdım. Artık kaybedilmiş bir çocukluğun sıcaklığında biraz daha durabilmek için.

Çocukluk denen şey en nihayetinde anne hasreti değil midir?

Anneme duyduğum özlem tuhafiyecideki teyzenin temasıyla uyanıp başını kaldırmıştı. Düğmem dikilirken belli ki başka dikişler açılmıştı.  Çoktan unuttuğumu sandığım dikişlerdi bunlar.

Yalnızca annemin tamir edebileceği dikişler. Burada olsaydı eğer.

Sunday, May 06, 2012

1 Mayıs kimin bayramı?

BirGün
6 Mayıs 2012


1 Mayıs sabahı saat yedi gibi kendimi Beşiktaş’ta çay içerken buldum. “Buldum” diyorum çünkü, bir kaç gün önce kıta değiştirdiğim için saat farkı yüzünden pek kendimde değildim.

Kara kuru bir çocuğun önüme bıraktığı poğaçayı kemirip çayımı yudumlarken gözüm tepede herkesin görebileceği bir yere yerleştirilmiş televizyona ilişti. Televizyonda kırmızı yanaklı tombulca bir adam zorlama bir neşeyle bir şeyler anlatıp duruyordu.

Sabah sabah bu kadar enerjiyi nereden bulduğunu düşünerek adamın dediklerine kulak verdim. Aynen şunları söylüyordu: “Bu sabah hepimiz Emek Bayramı’nı kutlamak üzere erkenden uyandık. Halk meydana girmeden önce sevinçle pankartlarını hazırlıyor. Arkada söyledikleri türküleri marşları duyuyorsunuz. Havaya bakılırsa güzel bir gün olacağa benziyor.”

Uykulu sersemliği içinde şaşkın şaşkın etrafa baktım. Herkes sakin sakin kahvaltı ediyordu. Bense kulaklarıma inanamıyordum. Televizyondaki bu coşku, bu heyecan… Bütün bunlar gerçek olabilir miydi? Bir kaç gündür yalnızca bir kaç saat uyuduğum için arada bir boşa alıp gittiğim oluyordu. Hatta geçen gün bir konuşmanın ortasında iki saniye durup kısa bir rüya bile görmüştüm. Onun için silkinip bir daha dinledim.

Spiker duracak gibi değildi. Adam istimi almış gidiyordu. Şarkılar, türküler, marşlar falan dedikten sonra bir de telefon bağlantısı almaya karar verdi. “Yavru Vatan”dan arayan bir vatandaşımız, telefonda “Bütün Fenerbahçelilerin Emek Bayramı’nı candan kutlayınca” daha fazla dayanamayıp kalktım.

Elimde poğaçamla Beşiktaş’ta yürürken Alacakaranlık Kuşağı’na girmiş olabileceğimi düşündüm. Yürürken genelde yere bakarım. Gizemli biri olduğumdan falan değil. Daha çok düşmemek için. Ama bu sefer şüpheli bir şekilde sağa sola göz gezdirdim. Bir terslik olduğu hissini üzerimden atamıyordum.

Halbuki her şey normal görünüyordu. Meydanda bir grup bayraklarını hazırlıyordu. Yere bir pankart yaymış, onun etrafına toplanmış bir başka grup kaldırıma yayılmıştı. Arkada Avusturya İşçi Marşı çalıyordu. Meşgul ama sakindiler. Olması gerektiği gibi. Ama belli mi olurdu? Onlara da her an Yavru Vatan’dan birileri telefonla bağlanabilirdi.

Gerçeklik duygum kırılmıştı bir kere. Nereye bastığımı farketmeden uzun süre amaçsızca yürüdüm.

Bir 19 Mayıs sabahının ağırlığı vardı üzerimde. Spor hocaları eşliğinde gidilen stadyumlar. Tekrar edilen talimatlar. Naylon etekler. Kaşındıran çoraplar. Sırayı bozmadan uygun adım yürümenin incelikleri. Günün anlam ve önemi hakkında konuşmalar, konuşmalar, konuşmalar.

Darbe sonrasına rast gelen çocukluğuma ve gençliğime milli bayramlarda yapılan resmi törenlerin kaskatı ruh hali damgasını vurmuştu. “Bu bayram sabahı coşku içinde uyandık” dendiğinde aklıma gelenlerin bunlar olmasında şaşırtıcı bir şey yoktu.

Kısa bir süre önce, Bakanlar Kurulu tarafından hazırlanan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylanan yönetmeliğe göre milli bayramların artık stadyumlarda resmi törenlerle kutlanmayacağını okuduğumu hatırlıyorum.  

Bu kararın ertesinde çıkan tartışmalarda gazetelerin bir çoğu, totaliter devletlerin kutlamalarını anımsatan bayram törenlerinin kaldırılmasının Türkiye’nin demokratik hayatı için önemli olduğunu dile getirmişti. Kimileri, milli bayramlar ve kurtuluş günlerine ait bu yönetmeliğin tarihinin 1981 olduğunu hatırlatmış ve yeni yönetmelikle birlikte 12 Eylül darbesinin bir kalıntısının daha silinmiş olduğuna dikkat çekmişti.

Bu konuda onlara hak vermemek elde değil. 19 Mayıs’ların 23 Nisan’ların bundan sonra devlet töreni ile kutlanmayacak olması benim de hoşuma gidiyor. Çocukluğumda çektiğim sıkıntının bunda payı olabilir. İnkar etmiyorum.

Ancak bunun böyle olması, hakim ideolojinin hayatımızın sivil alanlarını ele geçirmeye teşebbüs etmeyeceği anlamına gelmiyor.

Evet, 19 Mayıs resmi törenlerle kutlanmayacak artık. Kimse stadyumlarda uygun adım yürümeye zorlanmayacak. Kimse bir örnek kıyafetlerle saçma danslar, insandan kuleler ya da stadyum panoları falan yapmayacak.

Ama hayatımızın en direnişe açık yerleri milli bayramların zorlama sevincine bulandıktan sonra, bunun bir anlamı var mı bilmiyorum.



Sunday, April 29, 2012

Amerika, kütüphanelerin niçin gözyaşı ile dolu?

İki haftadır akademik işler nedeniyle yeniden Amerika’dayım. Buraya geri dönmenin üzerimde şaşırtıcı bir etkisi oldu. Peşimi hiç bırakmayan yabancılık hissine bir tür aşinalığın eklendiğini farkettim.

Dükkanlara girdiğimde, beni tanıyıp hal hatır soranlar olduğunu görünce afalladım. Hatta her zaman gittiğim kahvede ne yiyip içtiğimi bile hatırladılar. Bunu beklemiyordum. Demek insan gittiği yerlerde küçük de olsa bir iz bırakıyor.

Berkeley sokaklarında amaçsız bir şekilde dolaşıp dururken şunu düşündüm: ne kadar tanıdık gelse de ben buraya ait değilim. Bu kötü bir şey sayılmaz gerçi. Bir toplumun kenarında durup onu seyretmenin garip bir çekiciliği var. İnsanı ebedi bir izleyici haline getiriyor. Ama bir yandan da bir gözlemci olarak mahir kılıyor.

Fakat göz aradığı şeyi görüyor tabii. Her zaman olduğu gibi. Ben de bütün bu varlık ve bolluğun içinde yine gidip sefalet hallerini görmeyi başardım. Sokaklara bırakılmış yaşlılar, evsizler, deliler ve boş bakışlı uzun yüzleriyle etrafı seyreden yoksullar.

Tabiyatım itibarıyla hüzne yatkınımdır. Hatta defterimin kenarına şöyle bir not düşmek isterdim: melankoli benim karakterimdir. Çoğu kez bunun geldiğim yerle ilgisi olduğundan şüphe ederim. Benim geldiğim coğrafyadan çıkmış insanların çoğuna akşamları efkar çöker. İsterler ki şöyle denize doğru baksınlar, derin derin iç geçirsinler falan filan.

Fakat buradaki hüzün bildiğim hiç bir şeye uymuyor. Amerika’da nereye gidersem gideyim, önünden geçerken bakamadığım yerler var. Bunların başında McDonaldslar geliyor. Bizim memlekette ilk açıldıkları zaman yarattıkları heyecanı düşününce acı acı gülümsemekten kendimi alamıyorum.

McDonalds burada yoksulların toplaştığı ve gün boyunca önlerinde birer paket patates ya da bir hamburger ile oturdukları garip bir yer. Her köşesinden o kadar ağır bir umutsuzluk sızıyor ki, kapısının önünden bile geçmeye dayanamıyorsunuz. İçeridekilerin çoğu yaşlı ve hasta insanlar. Belli ki ne doktora gidecek paraları var, ne de geceyi geçirecek bir yerleri.

İnsan gibi bir hayat yaşayamadıkları açık. İnsan gibi ölebilecekleri bir günün umuduyla orada öylece bekliyorlar.

Geçen gün, McDonalds’da oturanların arasında tanıdığım bir yüz gördüm. Berkeley kütüphanesinden tanıdığım biri. Hep aynı köşede oturan ve cebinden çıkardığı kağıtlara arada bir bir şeyler çiziktiren bir adam.

Yüzünü çok iyi hatırlıyorum. Çünkü geçen sene bütün bir kışı birlikte kütüphanede geçirdik. Bir iki kez kitap yerleştirirken falan omzunun üzerinden uzanıp ne yazıyor diye bakmıştım. Önünde aynı okunaksız yazıyla doldurduğu sayfalar ve sayfalar vardı. Bu acayip kasabanın delilerinden biri, diye geçirmiştim aklımdan. Sonra da suçlu suçlu kendi önümde biriken kağıtlara bakmıştım. Kim bilir, belki o da benim için aynı şeyi düşünüyordu.

İşte şimdi McDonalds’da bakışları yere doğru dönmüş bir sürü umutsuz insanın arasında oturmuş yine yazıyor yazıyordu. Durdurulamaz bir şekilde.

Bunları düşünürken, gözümün önüne Berkeley Halk Kütüphanesi’nin bodrum katında oturmuş aynı dergileri yeniden ve yeniden okuyan Allen Ginsberg geldi.
“Amerika her şeyimi verdim sana, şimdi bir hiçim/17 Ocak 1956 ve iki dolar yirmi-yedi sent/Kendi kafam bile destek değil bana/İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?” diye soran Ginsberg.

Adama bir kez daha baktım. Karmakarışık ak saçları, kendi kendine sürekli bir şeyler fısıldayan ağzı ve elindeki bir tomar kağıda kurtarıcısıymış gibi yapışan elleriyle yaşlı bir şair olabilirdi.

“Sen korkunç musun Amerika, yoksa bir oyun mu bu?” diyebilirdi o da. Biliyor musun, ben çocukken komunisttim. Bunun için özür dilememi istiyorsan daha çok beklersin, diye dikleniyor olabilirdi. Burası ciddi insanların ülkesi. İşadamları, film yapımcıları, sokak satıcıları, herkes çok ciddi. Ben hariç. Zaman zaman acaba ben Amerika değil miyim diye düşündüğüm oluyor, diyebilirdi. Cezaevlerinden, tımarhanelerden, kendilerine sığınacak bir yer arayan evsizlerden dem vurabilirdi.

Bir sene boyunca aynı soğuktan kaçarak sığındığımız okuma salonunda yan yana oturduğum bu dağınık ve yoksul adam Amerika’nın ta kendisi olabilirdi.

Not. BirGün yazısında Ginsberg'in ismi de dahil olmak üzere kimi yazım hataları olmuş. Kusura bakmayın.

Monday, April 16, 2012

İş Defteri*

Korkağın biriyim ben. En çok da yazmaktan korkuyorum. Hep korktum. Yeni değil bu.

Korku çok adi bir şey. Hiç kendine benzemiyor. Benzese tespit etmesi kolay olur, yakasından tutup atarsınız. Ama o her seferinde farklı bir şekil alarak dikiliyor insanın karşısına. Yazmaktan neden bu kadar korktuğumu düşününce birbirini tutmayan bir sürü sebep buluyorum mesela. Kontrolü kaybetmekten korkuyorum. Çok kontrollü davranıp kasıntı olmaktan korkuyorum. Kendimle yüz yüze gelmekten korkuyorum. Fazlaca görünür olmaktan korktuğum gibi görünmemekten de korkuyorum. Duygusal şeyler yazıp çiçek böcek yazarı diye anılmaktan korkuyorum. Duygusal olmayayım derken bu sefer bıçkın biri gibi davranıp saçmalamaktan korkuyorum. Yanlış anlaşılırım diye korkuyorum. Bilmiş bilmiş laflar edip kendimi rezil etmekten korkuyorum. Beğenilmemekten korkuyorum. Ama beni beğensinler diye uğraşıp samimiyetimi kaybetmekten de korkuyorum.

Ve tabii kötü yazmaktan deli gibi korkuyorum.

Yazma korkum ilkokul birinci sınıfta, yani yazmayı öğrendiğim sene başladı. İş defteri diye bir şey vardı o zamanlar. Sınıfta yazılan şeyler günlük defterde toplanır, sonra eve gidildiğinde iş defterine temize çekilirdi. Bazılarınınki çok düzgün olurdu: önce beyaz kağıtla sonra yıpranmasın diye ikinci bir kat naylonla kaplanmış, inci gibi bir yazıyla donatılmış ve çiçekli kenar süsleriyle bezenmiş pırıl pırıl iş defterleri gördüğümü hatırlıyorum.

Benim defterim ise düpedüz berbattı. Yazım zaten bir felaketti, kargacık burgacık bir şeyler çiziktirip duruyordum. Ayrıca satırları bir türlü tutturamıyordum: harfler hep aşağıya doğru yuvarlanıyor, sayfanın bir köşesinden çıkıp gidecekmiş gibi duruyorlardı. Defterimin kabı sıyrılmış, yaprakları kollarımı sürtüp durduğum için kararıp kıvrılmıştı. Mandal takardık o kıvrılan yerler düzelsin diye.

Bir kere kıvrılan şeyin bir daha asla eskisi gibi olamayacağını da o defter sayesinde öğrendim ya, isterseniz şimdi oraya hiç girmeyelim.

İşte bu defter benim kabusumdu. Uğraşır dururdum bütün gece bir şeye benzesin diye. Ama bir türlü olmazdı. Öğretmen sıraların arasında dolaşıp iş defterlerini kontrol ederken başımı önüme eğer, mandallardan kurtulur kurtulmaz yeniden kıvrılıveren yaprakları göz ucuyla seyrederek hayıflanırdım.

Okulla beraber hayatım değişmişti. Kalemlere asılmaktan hissizleşen parmaklar, dolmak bilmeyen sayfalar ve birbiri üzerine yığılan ödevlerden oluşan bir dünyam vardı artık. İş defteri bunların hepsiydi sanki. Onu düşman bellemiştim. Ta ki kaybedene kadar.

Bir gün kılçık bir oğlan çocuğu defterimi elimden kaptığı gibi kaçırdı. Uzunca bir süre kovalamaca oynadık. Buraya kadar her şey normaldi. Fakat ben tam da ‘eh, artık geri verir herhalde’ diye düşünürken, garip bir şey oldu. Onu nasıl kızdırdıysam (çocukken çenemi pek tutamazdım), bir türlü hıncını alamadı ve boynunda asılı duran delikli silgiyi çıkarıp yazdığım her şeyi birer birer sildi. Hem de gözümün içine baka baka. Donup kaldım. O kadar şaşırdım ki, hiç bir şey yapamadım. Bunun olabileceğini hiç düşünmemiştim.

Nice uykusuz geceye mal olmuş bütün o yazılar çiziler birer birer uçup gitti. Bir türlü ezberleyemediğim sonbahar şiiri, kimbilir kaç kere yazdığım “Oya yattı uykuya, haydi sen de yat Kaya” fişi, zor bela yaptığım soru işaretleri, hepsi yok oldu. Bir tek şey kaldı geriye: harflerden kalan soluk izlerin üzerinde pırıl pırıl parlayan kocaman kırmızı bir ‘Pekiyi!’ Nasıl olduysa bir ara bir aferin almıştım. O da tükenmezle yazıldığı için bu felaketten sağ çıkmıştı. Şimdi boş sayfada kötü bir şaka gibi duruyordu.

Yazdıklarımın kalıcı olmadığını farketmek yeterince acıydı zaten. Yine de esas meselem bu değildi. Diğer sayfaların yeniden yazılabileceğini hissediyordum. Ama ya üzerinde ‘Pekiyi!’ yazan o boş sayfayı nasıl dolduracaktım? Onu hak edecek kadar iyi ne yazabilirdim ki? Bunu düşündükçe, hastalanacak gibi oluyordum.

İşte o kırmızı ‘Pekiyi!’ benim lanetimdir. Korkulardan bir korku seç deseniz, hiç düşünmeden onu seçerim. Tepemde bir kılıç gibi sallanır durur. Bana her ‘yazabilirsin’ dendiğinde kafamı kaldırıp ona bakar ve ürperirim.

* İlk kez 19 Mart 2010 tarihinde Afili Filintalar adlı sitede yayınlanmıştır.

Wednesday, April 11, 2012

Adam gibi sev beni...





Görüştüğüm adamlar,
Ruhlarını rafa kaldırmış hepsi
Kendilerini bile sevmiyorlar
Beni nasıl sevsinler ki?

Ama sevecek biri lazım bana
Gerçekten anlayacak beni
Tepeden bakmayacak
Adam gibi sevecek biri

Öyle berbat herifler gördüm,
Bir türlü bulamadım
Gezintiye çıkarmak yerine
Beni eve götürecek birini.

Oysa beni sevecek biri lazım
Biliyorum, sen yapabilirsin.
Bunu diyorsam, inan bana
Adam gibi sevebilirsin.

Yatakta kıvranmanı beklerler
Belkemiğin yokmuş gibi
Ama ben öyle bir adam istiyorum ki,
Omurgam kendisininmiş gibi sevsin beni.

Bebeğim, biliyorum yapabilirsin
Bunu diyorsam, inan bana
Adam gibi sevebilirsin.

Eve geldiğimde kafam bozuksa
Oturup ağlamak geliyorsa içimden
İyi olur bana sarılacak biri olsa
İstemem aptalın biri sorsun: “Neden?”

Beni sevecek biri lazım
Sevgilim, sen yapabilirsin.

Tepeden bakma bana
Adam gibi sev beni. 

Original title: "Love me like a man" by Bonnie Raitt

Sunday, April 08, 2012

Üzücü Bir Olay

BirGün
8 Nisan 2012

Bir yazar tipi vardır, sanki çatapatlarla, kızkaçıranlarla, patlangaçlarla dolaşır sürekli. Her türlü kelime oyununu sever, dramatik sahnelere bayılır, karakterlerine illa ki büyük büyük laflar ettirir. Ne tür artistlik yapsa gözü doymak bilmez. İster ki metinlerini önce baştan sona, sonra sondan başa, ardından bir de çaprazlama okuyalım. Hem de her seferinde başka anlamlar bulalım.

Bunların kaldırdığı toz duman dağıldıktan sonra, arka sırada mahcup bir şekilde duran bir başka tür yazar görürüz. Bu ikinci grup tantanayı fazla sevmez. Onlar sadece dikkatli gözler için yazarlar. Gündelik hayatın sızısından, sıradan insanların tükenmişliğinden, kalp kırıklıklarından bahsederler. Bunlar herkesin baktığı ama pek az insanın görebildiği inceliklerin hikayecisidir.

İrlandalı yazar James Joyce, bu iki gruba da giriyor olması açısından ilginç bir vaka teşkil eder. Ulysses’de mesela, sıradan bir adamın olağan bir gününü olabilecek en tantanalı şekilde anlatır. Ulysses büyük bir romandır elbette. Fakat ben seçmek zorunda kalsam, dönüp dolaşıp yine gider Dublinliler’i alırım. Kenarda köşede kalmış küçük ayrıntılara düşkünlüğümün payı vardır bunda elbet. Yine de esas neden Dublinliler’in bir düş kırıklığı ansiklopedisi olmasıdır. Joyce bu kitapta, kırılan umutları, gerçekleşmemiş hayalleri, boşa geçmiş hayatları hikaye eder.

 Bunlardan birini hiç unutmam. Belki de bana her zaman bir uyarı gibi göründüğü için.

“Üzücü Bir Olay” adlı hikayenin kahramanı James Duffy yalnız yaşayan bir adamdır. Hayatını en ince ayrıntısına kadar tanzim etmiştir. Düzensizliğe tahammülü yoktur. Beğenmediği şeyleri kıyasıya eleştiren ve kusurları kolay affetmeyen biridir. Belli ki dünyasındaki her şey tanımlıdır. Tanımlı olmayanları ise yaşamından çıkartmak konusunda tereddüt etmez.

Hikaye de bunun üzerinedir zaten. Duffy, bir gün konserde Bayan Sinico adında biriyle tanışır. Kadının zeki bakışlarından etkilenir. Bir kaç kez daha karşılaşınca, sessiz bir anlaşmaya uyar gibi her hafta görüşmeye başlarlar. Kadın evlidir ama belli ki mutsuzdur. Coşkulu bir arkadaşlıktır onlarınki, kitaplardan müzikten ve daha bir çok şeyden söz ederler. Heyecanlı bir konuşmanın ertesinde, bir gece Bayan Sinico adamın elini tutkuyla kavrayıp yanağına bastırınca buluşmaların sonu gelir. Duffy böyle bir hamleye hazırlıksızdır. Bir yakınlığın olasılığı onu irkiltir. Beceriksizce vedalaşır ve kadınla görüşmeyi derhal keser.

Bu olaydan dört yıl kadar sonra, her gün gittiği lokantada lahana ve sığır etinden oluşan yemeğini yerken (Joyce böyle ayrıntılara bayılır), gazetede bir ölüm haberi görür. Ölen bayan Bayan Sinico’dur. Bir akşam raylardan geçmeye çalışırken trenin altında kalmıştır. Kızı onun son zamanlarda geceleri içki satın almak için sokağa çıktığını söylüyordur. Annesini bu kötü alışkanlığından vazgeçirmeye çalışmış ama başaramamıştır.


Bu haberle sarsılan Duffy okuduklarına bir anlam verebilmek umuduyla yürümeye başlar. Evli bir kadınla gülünç bir ilişkiye mi girseydim, diye sorar kendi kendine.

Hayır, o her zamanki gibi doğru olanı yapmıştır. Fakat hayat bir garip görünmektedir şimdi. Eksik ve soğuk. Her zamankinden daha karanlık. Birden anlar ki, yarın ölse kimse onu hatırlamayacaktır. Kimse ismini sevgiyle anmayacaktır ardından: “Yaşantısının tavizsiz doğruluğunu gözden geçirdi; hayatın şöleninden kovulmuş biri olduğunu hissetti. Tek bir insan onu sever gibi olmuştu ve o da hayatı ve mutluluğu esirgemişti ondan.”

Joyce’un becerisi Duffy gibilerin lanetini bu kadar incelikli bir şekilde anlatabiliyor olmasındadır.

Bu insanlar iyi birer yurttaştırlar. Her sabah işyerine zamanında gider, arabalarını nizami park ederler. Komşularıyla iyi geçinir, sorumluluklarını yerine getirir, cenazelerde arka sıradaki yerlerini alırlar. Her zaman tedbirli, saygılı ve dikkatlidirler.

Her konuda bir fikirleri vardır. Kafaları karışmaz, bir kere bile tökezlemezler. Sorsanız, hiç hata yapmadıklarını söyleyeceklerdir.

Mesele de budur ya zaten. Onlar doğruları yaparken zaman geçmiş, hayatları da köhneyip sönüvermiştir.

Çoğu bunun farkına bile varmaz. Oldukları yerde çürüyüp giderler. Kullanılmadan eskiyen mobilyalarla dolu loş bir misafir odası gibi.

Monday, April 02, 2012

Beşinci Kat

BirGün
1 Nisan 2012
Dünyayı edebiyat üzerinden okuma alışkanlığı olan herkes gibi, ben de ara sıra hikayeler kurgulama illetine tutulurum. İstemeden olur bu. Ama illa ki olur. Basit tesadüflerde gizli anlamlar aradığımı, önemsiz ayrıntılarda işaretler görmeye başladığımı, ya da birbiriyle ilgisi olmayan bir dizi olaya nedensellik atfetmeye çalıştığımı fark edince utanır, bu durumu örtbas etmeye gayret ederim.

Fakat bu sefer öyle yapmayacağım. Galiba bu hastalığın bir çaresi olmadığını anladım. Saklamak nafile. Yapışkan bir meret. Bir kez size musallat olduysa onunla yaşayacaksınız. Artık her tecrübenizde edebiyattan bir iz bulacaksınız. Tecrübe ne kadar acıtıcı olursa olsun.

Babamı hastaneye kaldırdığımızda da aynı şey oldu. Hafızamın derinliklerinde uykuya yatmış bir Buzzati öyküsü, saklandığı yerden fırlayıp çıktı ve beni ele geçirdi.

“Yedi Kat” adlı bu öykünün kahramanı olan Giuseppe Corte, güneşli bir Mart sabahı ateşli hastalıklar konusunda uzmanlaşmış bir sağlıkevine elinde küçük bavuluyla güle oynaya girer. Biraz ateşi vardır. Tedbirli biri olduğu için evde yatmak yerine hastaneye gitmeyi tercih etmiştir. Giuseppe’yi açık renkli mobilyalarla döşenmiş, aydınlık, temiz bir odaya yerleştirirler. Onunla beraber biz de daha ilk günden hastanenin ilginç bir özelliğini öğreniriz. Hastalar katlara durumlarının ciddiyetine göre dağıtılmışlardır. Guiseppe’nin de bulunduğu yedinci, yani son kat, en hafif durumlar içindir. Altıncı kat ağır olmayan ama önemsenmesi gereken hastalara ayrılmıştır. Beşinci kat ciddi hastalıklar içindir ve böylece kattan kata gidilmektedir. İkinci katta çok ağır hastalara bakılırken, birinci kat ise sadece çaresiz hastalıklarla boğuşanların tutulduğu yerdir.

Hikaye böyle açılır. Tecrübeli okuyucu böyle bir bilginin boşuna verilmediğini hemen hisseder. Hissettiği gibi de olacaktır. Felaket geliyorum demez. Ufak bir aksilik yüzünden Guiseppe altıncı kata alınır. Sonra beşinci katta yer olmadığı için doğrudan dörde postalanır ve olaylar gelişir. Kahramanımız sonunda kendini umutsuz hastaların konduğu birinci katta buluverir. Bütün bunlar bir yanlışlık nedeniyle olmuştur. Ama kimin umrundadır? Pencereden rüzgarda hafif hafif sallanan ağaçların göründüğü o aydınlık ve ferah oda artık bir düş kadar uzaktadır. Öykü biterken Guiseppe’yi son kez görürüz. En alt kattaki odasında, sıkı sıkı örtülmüş perdelerin arkasındaki karanlığa teslim olmuş yaklaşan sonunu beklemektedir.

İşte bu öykü o karanlıktan çıktı geldi. Nasıl gelmesin?

Bir ay kadar önce güzel bir Mart sabahı, yüksek ateş şikayetiyle hastaneye götürülen babam, bir süre Acil Servis’te tutulduktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi’nin Enfeksiyon Hastalıkları Birimi’ne yerleştirildi. Acil’den servise çıkarıldığında yanında kız kardeşim vardı. “Kaçıncı kattasınız?” diye sordum telefonda. Hastaneye gidip nöbeti devralmak üzere giyinirken kendi kendime tekrar ediyordum: “Beşinci Kat. Beşinci Kat. Beşinci Kat.”

Unutmamak için değil. Hatırlamak için. Arada büyük fark vardır.

Babam Beşinci Kat’taki İntaniye Koğuşu’nda bir aya yakın yattı. Doktorlar hastalığı hızla teşhis ettiler. Maalesef menenjit olmuştu. Nereden çıktığı bilinmeyen bir bakteri önce omuriliğe ardından da beyin zarına yürümüştü. Durumu gayet ciddiydi.

Beşinci Kat’ın anlamı da buydu zaten. Ciddi hastalıklar. Öyküyü sonunda hatırlamıştım.

Beşinci Kat’ta babamla birlikte bir aya yakın mücadele verdik. Bu süre içinde kafamda Buzzati’nin öyküsü ile dolaşıp durdum. Kardeşime hiç söylemedim ama en büyük korkum bizi aşağıdaki servislerden birine taşımalarıydı. Alt katlarda kim bilir neler vardı? Bakmaya bile korkuyordum.

Korkularımın yersiz olduğu kısa bir süre sonra ortaya çıktı. Beşinci Kat iyi bir yerdi. Herkes işini mükemmel yapıyordu. Öyküdekinin tersine, tek bir aksilik bile olmadı. Sorularımızı dikkatle dinleyen ve sabırla yanıtlayan sevgili doktorlarımıza, Ebru ve Meryem hemşireler başta olmak üzere bütün sağlık ekibine ve neşesiyle hepimize moral veren zehir gibi hastabakıcımız Aydın’a buradan bir kez daha teşekkür etmek isterim.

Kardeşlerim ve ben Enfeksiyon Birimi’ne minnettarız. Bu mücadeleyi onlar sayesinde kazandık.

Günlerce kendini bilmez bir şekilde yatan babamın ateşi sonunda düştü. Bir ara gözünü açtığında, bana nerede olduğumuzu sordu. “Beşinci Kat’tayız,” dedim ona. “Korkacak bir şey yok!”

Tuesday, February 28, 2012

Bir Fikir Adamının Mektuplarından - 19


Hayatın tadını çıkarmak

Birinin hayatını mahvetmek istiyorsanız, ona zamanının kıymetini bilmesini söyleyin. Böylece hakkını vermediğini düşündüğü için bir türlü yaşayamadığı bir gençliğe ve “eski güzel günler”in anılarıyla oyalanamadığı için mutsuzluk içinde geçecek bir yaşlılığa mahkum olacaktır.

Genç dostum, her kim ki size “hayatın tadını çıkarmak”tan söz ediyorsa bilin ki ya aptal ya da kötü niyetlidir. Düşünmeden davranmanın erdeminden dem vuran bu şahsa dikkatlice bir bakın! İhtimal bunu bir yerde okumuş geveliyordur. Daha kötü ihtimal, sazan gibi her şeye atladığı için kaşı gözü yardırmış sizi de aynı felakete sürüklemek istiyordur. 

Halbuki kafası çalışan adam bir köşeye sotalanıp dünyayı seyretmeyi tercih eder. Çünkü eylem tekinsiz, düşünce ise bakidir.

Üstelik hiç belli olmaz, yeterince beklerseniz belki hayat ayağınıza kadar gelebilir.

Tevekkülle sizin,

Hurşit Seçkin



Monday, February 27, 2012

Erlkönig



Çocukken uyuduğum odada küçük bir gömme dolap vardı. Altta çekmeceler, üstte üç beş kıyafet asacak kadar bir boşluk. Babam kapağını beyaz yağlıboyayla boyamış, içini kağıtla kaplamıştı. Neyim var neyim yoksa o dolabın içinde dururdu. Gündüzleri aramız fena sayılmazdı dolapla. Defalarca kapısını açar kapatır, bir şeyler alır koyardım.

Fakat gece olunca her şey renk değiştirir, dünya düşmanlaşırdı. Dolap da tanıdık bir yer olmaktan çıkar, korkutucu bir yer haline gelirdi. Anahtarı kilide tam olarak oturmadığı için kapısı hiç kapanmaz, davetkar bir şekilde hafifçe aralık dururdu. Gece olup da gölgeler odayı doldurduğunda, gözümü bu aralıktan sızan koyu karanlıktan ayıramazdım. Orada kötücül bir yaratığın yaşadığından adım gibi emindim.

Her gece aynı şey tekrarlanırdı. Annem gelip ışığı söndürür ve iyi geceler dileyip giderdi. Böylece bir dünya biter, bir başka dünya başlardı. Bunu yetişkinlere anlatmanın ihtimali yoktu. Bunu hissedebiliyordum. Onun için denemiyordum bile. Işık söndükten sonra yorganın altında büzülmüş uyumaya çalışırken, gün içinde dolapla kurduğum ilişkiyi unuturdum. Dolabın tanıdık çekiciliği, çekmecelerden yayılan sabun kokusu gibi dağılıp giderdi. Gece başka bir zamandı. Her şey gibi onun da ayrı kuralları, farklı bir gerçekliği vardı. Bunda şaşılacak bir şey yoktu. Bana çok doğal görünüyordu. Doğal ama korkunç.

Gece yatağımda huzursuzlandığımda yanıma gelen babamın uykusuzluktan şişmiş gözleriyle bana bakarak korkacak bir şey olmadığını söyleyişi geliyor aklıma: “Bunlar sadece gölge, şimdi gözlerini kapat ve uyumaya çalış.”

Dolaptaki canavarı babama anlatamamanın çaresizliği canavardan daha ürkütücüydü. Bunu çok iyi hatırlıyorum. Kendi dünyamın başkalarına kapalı olduğunu ilk kez böyle fark etmiştim. Kabuslarımdaki en korkunç şeyleri anlatacak bir dil yoktu. Orası sessizliğin alanıydı ve yalnızca bana aitti. Beni ne kadar seviyor olsalar da, korumak için çırpınsalar da, annem ve babam bile oraya giremezlerdi. Dolaptaki canavarla tek başına yüzleşmek zorundaydım.

Bu bilgi beni sarsmıştı. Tamamen yalnız olduğum bir yer vardı. Ve bundan bahsetmek bile mümkün değildi.

Bu olaydan seneler sonra, Goethe’nin Der Erlkönig adlı şiirini okuduğumda beni iliklerime kadar titreten şeyin, çocukluğumun büyük bir kısmını ele geçiren bu çaresizlik hissinin hortlamasıyla ilgili olduğunu düşündüm.

Goethe bu şiirde, kucağında hasta çocuğuyla at sırtında ormandan geçen bir babayı anlatır. Adam atını dörtnala sürer, çünkü gecenin bir yarısında ateşler içinde yanan çocuğunu evine yetiştirmeye çalışmaktadır. Çocuk ise, muhtemelen yüksek ateş yüzünden, sanrılar içindedir ve Erlkönig denen gulyabaninin kendisiyle konuştuğuna inanır. Babanın, çocuğun ve onun canını almak için bekleyen Erlkönig’in seslerinin birbirine karışmasıyla ilerleyen şiirin sonlarına doğru hava iyice ağırlaşır. Çocuğun korkusu yavaş yavaş okuyucuya da sirayet eder.

Ancak oğlan ne kadar “Baba, babacığım! duymuyor musun?” diye seslense de, babası onu anlamayacak ve gerçek sandığı şeylerin aslında yaprakların hışırtısı, sisin hareketi, gölgelerin oyunu söyleyerek çocuğu yatıştırmaya çalışacaktır. Şiirin sonunda baba ve oğul ormandan çıkarlar. Ancak Erlkönig söylediğini yapmış, çocuğu babasının kucağından zorla çekip almış ve kendi dünyasının karanlığına katmıştır.

Baba ürperir korkuyla, ve hızlıca sürer atını,
Kollarında tutar inleyen oğlanı.
Büyük zorluklarla ulaşır avluya.
Kucağında ölmüş çocuğuyla.

Kucağında oğlunun cansız bedeniyle kala kalan bu adam acınasıdır elbette. Ama bu şiirde asıl kalbimi kıran oğlanın o incecik ve çaresiz sesidir. “Babacığım, babacığım! orada, görmüyor musun?” diyen sesi.

Bana öyle gelir ki, bu dünyadaki varlığımız o seste bulur kendini. Bütün insanlık o sesle konuşur. Herkesin bir başına olduğu o ıssız yerde.

 







Monday, February 13, 2012

İnanmak

BirGün
12 Şubat 2012

İncil’i bir roman olarak okumaya kalkarsak, hikayenin düğüm noktası herhalde İsa’nın çarmıha gerildikten sonra hayalkırıklığı içinde yüzünü Tanrı’ya çevirdiği ve “Baba, baba! Neden beni terkettin?” dediği yerdir.

Kutsal kitaplar konusunda uzman sayılmam. Ama bütün anlatılar içinde bana en çok dokunan sahnelerden biri budur. İsa’nın kutsallığından sıyrıldığı ve tamamen insanlaştığı durumu görmemizi sağladığı için olsa gerek. Herkes gibi o da inancının sarsıldığı zayıf bir ana gelmiş kendisi ile boğuşuyor gibidir.

İnanç biraz da böyle bir şeydir. Kırılabilen bir şeydir yani. Onu asla kaybetmeyecek olsak, hiçbir anlamı kalmaz. İnsan olmamız inanabiliyor olduğumuz kadar inancımızı yitirebiliyor olmamızla da ilgili bir şeydir. Gerçekten inançlı olanlar bunu hiç unutmazlar mesela. Her zaman bu ihtimalin gölgesinde yürür, onun bilgisiyle ilerlerler. Kolay bir iş değildir.

Ama daha zoru da vardır. Kimileri içinse hayat, zil çalıp bütün çocuklar dağıldıktan sonra tek başına ortada kalmak gibi bir şeydir. Sorsanız tam da bunu söyleyeceklerdir size. Diyeceklerdir ki, sizi okulda unutmuş bir babayı beklemekten farkı yoktur insan olmanın. En kötüsü de budur. Kimsenin gelmeyeceğini bilseniz de kapıdan bir türlü ayrılamazsınız.

Bu dünyadaki varlığımıza dair düşündüğümde, ben de bazen kendimi o çocuğun yorgun bekleyişinde bulurum.

























İyiliğin sonunda galip geleceğine, yoksulların karnının doyacağına, biz sıcak evlerimizde otururken dışarıda kimsesizlerin soğuktan donmadığı bir dünyanın mümkün olduğuna dair inancım zayıflar, yok olmaya yüz tutar. Ama yine de beklemeyi bırakamam. Ne olursa olsun, o kapının önünden ayrılamam.

Küçük de olsa bir umut vardır çünkü. Belki biri çıkar gelir bir köşeden. Gözünde bir ışıkla. Belki bir gün birisi öyle bir şey yapacaktır ki, iyiliğe dair inancım tazelenecek, dünya gözüme yeniden mutlu olasılıklarla dolu bir yer gibi görünecektir. Belki bir çok insan bir araya gelip bir haksızlığa son vereceklerdir. Kim bilir, diğerleri de bundan ilham alıp başka cesurca işler yapacaktır belki.

İnanç böyle bir şeydir. Kolay kolay tükenmez. Yokluğunda bile gücünü hissettirir insana. En derinden inananların inançsızlar olması hiç de tesadüf değildir. Bu nedenle inanç konusunda ahkam kesmek istemem. Bilirim ki varlığı da yokluğu da göründüğü kadar basit değildir.

Ama belli ki herkes benim gibi düşünmüyor. Kimin inançlı kimin inançsız olduğuna kolayca karar verildiği gibi, herkese inancıyla ne yapacağı da söyleniyor. Devletin kişisel olanın alanına girmesine alışığız. Dindar nesiller yetiştireceğini söylediği zaman da bunu pek yadırgamıyoruz.

Aslında bunun inançsızlardan çok inançlı olanları rahatsız etmesi beklenir. İnançsızlar bunu zaten eşyanın tabiyatı olarak görecektir. Taş serttir, su boğar, ateş yakar. Her türlü iktidar da kendi ideolojisini yaymak ister. Toplumsal dinamiklerin doğal neticelerinden biridir bu. Halbuki dindarlar için durum böyle değildir. Dindar nesiller yaratmaktan söz eden bir devlet, onların en mahrem alanlarına göz dikmiş, en değerli varlıkları hakkında karar verebilecek hale gelmiş demektir.

Dahası, kurumsal olanın kişisel olana müdahale ettiği en hassas yerlerden biridir bu. Devlet bunu söylerken, inançlı inançsız hepimize ait olan varoluşsal alanı tehdit ettiği gibi, kendine de bir kutsallık atfetmektedir. Kutsal devlet baba, bir süre sonra inancın alanını tanımlayacak ve bize nasıl yaşamamız gerektiğini söyleyecektir.

İnanç toplumsal bir performans haline gelecek, hayat hiç olmadığı kadar dünyevileşecektir.

Halbuki inanç devletle ilgili bir şey değildir. Onun kurumları ve kişilerine de tabi olamaz. Çünkü inanç sessizdir. Kapının önünde bekleyen o çocuk gibi. Kendimizden emin olduğumuz için değil, ölümlü olduğumuz için inanırız. O eşikte sessizce durur ve bekleriz. Bizi anlayış ve şefkate karşılayacak bir sonsuzluğun umuduyla.

Monday, February 06, 2012

Son Şeyler Ülkesinde


BirGün
5 Şubat 2012


Bu haftanın en acayip olayı Başbakan Erdoğan’ın Amerikalı yazar Paul Auster’la polemiğe girmesiydi.

Hürriyet’e bir söyleşi veren Auster, ifade özgürlüğü ile ilgili sorunlar nedeniyle Türkiye'ye gelmeyi reddettiğini açıklayınca, Başbakan Erdoğan artık bize tanıdık gelen üslubuyla Auster’a ayar verdi: “Türkiye’yi antidemokratik bulduğu için gelmiyormuş. Hapiste yatan gazeteciler yüzünden Türkiye'ye gelmiyor. Çin’e de gitmiyormuş. Aman! Biz sana çok muhtacız. Gelsen ne olur gelmesen ne olur. Türkiye irtifa mı kaybeder?”

Erdoğan, Batı’dan gelen eleştiriler söz konusu olduğunda, meseleyi soğukkanlı bir şekilde tartışmak yerine, içimizdeki çift başlı canavarı beslemeyi tercih ediyor. Marazi bir aşkın cenderesinde sıkışıp kalmış olduğumuzu hiç aklından çıkarmıyor. Soğuk bir sarışına haddini bildirir gibi, Batı’nın yüzüne yüzüne çarpıyor delikanlılığını. Böylece, bir yandan ciddiye alınma arzumuzu körüklüyor, bir yandan da senelerdir kenara itilmiş olmaktan gelen öfkemizi kabarttıkça kabartıyor.

Bunun içindir ki, Batı ile her temasımızda olduğu gibi, Auster meselesinde de, milli gururumuzla onun “kötü ikizi” olan kendimizi beğendirme telaşının arasına sıkıştık. “Daha da gelmesin”cilerle “Eyvah, rezil olduk”cular her zamanki tartışmalarını yaptılar ve sosyal medyada birbirlerini hırpalayıp durdular.

Hep böyle bir duygu şelalesi içinde coşup gidiyoruz. Esas mesele de arada kaynıyor.

Yine aynı şey oldu. Erdoğan, böyle durumlarda genellikle yaptığı gibi, hedefi şaşırttı ve tartışmanın yönünü değiştirdi. Türkiye’deki ifade özgürlüğü ve insan hakları sorunlarına bakmayacaktık. İsrail’in yaptığı eziyetler ne güne duruyordu? Ya da Amerika’nın kabahatleri? Auster da, belli ki cahilin biriydi, bütün bunları akıl edememiş, kalkıp Türkiye’yi işaret etmişti.

Paul Auster, Başbakan’ın konuşması üzerine yaptığı yazılı açıklamada, başta kendi ülkesi Amerika olmak üzere bir çok ülkede adaletsizlikler yaşandığının farkında olduğunu, ancak söz konusu ülkelerde en azından bu adaletsizlikleri dile getirmenin mümkün olduğuna inandığını, Türkiye’de ise buna teşebbüs edenlerin kendilerini hapiste bulduğunu söylüyordu.

Yani meselenin ifade özgürlüğü olduğunu hatırlatıyor ve bizi meseleye oradan bakmaya davet ediyordu.

Fakat bütün bu toz duman ve duygu yoğunluğu içinde, Auster’ın açıklaması güme gitti. Çünkü yeterince hararetli ve kışkırtıcı değildi. Muhatabını tartışmanın esas eksenine geri çağıran mesafeli bir açıklamaydı bu. Aşk, nefret ve heyecan kokmuyordu. Türk kamuoyunda karşılık bulması beklenemezdi.

Onun yerine, davullu zurnalı “anca gidersin” yazıları yazıldı. Auster’a kibirli diyenler oldu. Onu ikiyüzlülükle itham edenler oldu. Öyle ya, neden önce dönüp kendi ülkelerindeki sorunlara bakmazdı bu adamlar?

Oysa, bunların hiç biri tartışmanın esası ile ilgili değildi. Auster kişisel bir seçim yapmış ve cezaevlerindeki gazeteciler konusunda kamuoyu yaratmak amacıyla siyasi bir duruş sergilemişti.

İşin aslı şu ki, Erdoğan bu açıklamayı yaparak Auster’ı haklı çıkardı. Dünyanın yaşayan en büyük yazarlarından birini “cahil” ilan etmenin gülünçlüğü bir yana, kendisinden farklı düşünenleri paylamakta beis görmediği ortaya çıktı. İfade özgürlüğü tartışması içinde bu durum iyice göze battı.

Daha da fenası, Başbakan kültür dünyasına prim vermediğini de bir kez daha kanıtlamış oldu. Paul Auster’ın Türkiye’de çok sevilen yazarlardan biri olması, neredeyse yazdığı her satırın çevrilip geniş bir okuyucu kitlesiyle buluşması önemli değildi. Hatta son kitabı “Kış Günlüğü”nün, memleketi olan Amerika’dan önce ve ilk olarak Türkiye'de basılması da bir anlam taşımıyordu.

Başbakan Erdoğan, bu açıklamayı yaparak, hepimiz adına bütün dünyaya, roman da romancı da hiç umrumuzda değil, demiş oldu. Öyle ya, bize koymazdı. Biz Nobelli yazarını dövmekten beter etmiş bir ülkenin insanlarıydık.

Böylece, tiyatrolar, konser salonları, müzeler ve sergi alanlarından sonra, edebiyat da resmi olarak Türkiye’den kovuldu.

Her güzel şeyin bir bir kaybolup gittiği, dünyanın yavaş yavaş bizim olmaktan çıktığı “Son Şeyler Ülkesinde” yaşadığımızı bir kez daha hatırlamış olduk.

Monday, January 30, 2012

Zahir


BirGün
29 Ocak 2012

Borges’in “Zahir” adlı kısa öyküsü, kimin eline geçerse onu etkisi altına alan bir metal paranın hikayesidir. Zahir’le karşılaşanlar, ondan başka bir şey düşünemez olacaktır. En sonunda da, sahip olduklarını sandıkları bu nesnenin kölesi haline gelecek ve onun dışında her şeyi unutacaklardır.

Öyküyü birinci ağızdan anlatan Borges, ısmarladığı içkiyi ödedikten sonra para üstü olarak eline tutuşturulan bu yirmi kuruştan başında hiç şüphelenmediğini söyler. Ama Zahir onu da ele geçirmiştir işte. Yakında ben de unutacağım, der bize. Kısa bir süre sonra, Zahir’le karşılaşmış diğerleri gibi onun da gerçeklikle hiç bağı kalmayacaktır. Öyle ki, birilerinin onu giydirmesi ve beslemesi gerekecektir. Ama ne önemi var ki, diye ekler bir müddet sonra. Nasıl olsa neyi kaybettiğini hatırlamayacak ve başına gelenlerin farkında bile olmayacaktır.

Tam ona sahip olduğunuzu düşündüğünüz anda sizi ele geçiren “Zahir”in hikayesini biraz da bu yüzden severim. Bu ters yüz etme, sahibin köleyle, gerçeğin görüntüyle yer değiştirmesinin bir an meselesi olduğunu bize hatırlatmak için oraya konmuştur sanki.

İşin fenası ne zaman teslim olacağınızı asla bilemeyecek olmanızdır. Herkesin bir zayıf anı, bir yumuşak karnı vardır. Zahir herkes için farklı bir şey olabilir. Kimi için hızlı bir araba, kimi için Fransız dantelinden gelinlik, kimi için bir mevki, kimi içinse markalı bir kahve bile olabilir. Hangi şekli alırsa alsın, Zahir kendisine sahip olmak isteyenleri mutlaka etkisi altına alacak ve eninde sonunda dönüştürecektir.

Sahip olduğumuzu sandığımız hayatların aslında bizi ele geçirmiş olabileceği genellikle aklımıza gelmez. Oysa peşinde koştuğumuz şey çoğu kez bir resimdir. Zahir gibi bir görüntüdür yalnızca. Bir vaattir belki de. Bizi bir noktada yakalamış ve bir daha hiç bırakmamıştır. Ama biz onu seçtiğimizi zanneder, özgür olduğumuz hayaliyle oyalanırız. Zahir’in en büyük numarası belki de budur: bize özgür olduğumuz hissini vermek.

Boğaziçi Üniversitesi’ndeki Starbucks işgali, bu “özgürlükler” meselesini çok doğru bir yerden tartışmaya açtı. Çünkü orada yaşayan herkesi (hatta belki başkalarını da) seçimlerine dair düşünmek zorunda bıraktı. Mesele kahve almak ya da almamak değildi artık. Mesele hayatımıza yeni baştan bakmak ve orada neyi isteyip neyi istemediğimize karar vermekti.

Starbucks’ta işgal devam ediyor. Öğrenciler (ki onlar haklı olarak kendilerine “karşı-işgalci” diyorlar) hala birlikte davranıyor, öğreniyor ve direniyorlar. Onların “kahve alma özgürlüğü”nden söz edenlere verdikleri yanıt bu. Sözlü bir itiraza ihtiyaçları yok. Starbucks’ta tecrübe ettikleri yeni yaşama biçimi ile cevap veriyorlar. Alçakgönüllü, paylaşımcı ve üretken bir hayatla yani. En zor meselelerin bile ötelenmeyip açıkça konuşulduğu, onlara hep birlikte çözümler arandığı bir hayatla.

Boğaziçi öğrencileri Starbucks’taki varlıklarıyla, özgürlüğün televizyon reklamlarındaki gibi üç beş markayı edinmekle elde edilebilecek kadar ucuz bir şey olmadığını kanıtladılar.

Özgürlük sorumluluk, yaratıcılık ve cesaret demekti.

Özgürlük, size sunulan zavallı seçenekler arasından birine yapışıp kalmak değil, bambaşka olasılıklarla dolu yeni bir dünyayı hayal edebilmekti.

Borges öykünün sonunda der ki, “eğer dünyadaki tüm insanlar Zahir’i düşünürlerse” hangisi daha gerçek olur? Dünya mı yoksa Zahir mi?”

Yalnızca bir kaç kişi bile dünyanın bir zamanlar nasıl bir yer olduğunu hatırlıyorsa, gerçeklikle bağımızı koparmış sayılmayız. Tek bir kişinin hafızası ya da hayalgücü bile bizi yeniden bir araya getirebilir.

Neyi kaybettiğimizi umursamayacak kadar yabancılaştığımız bu zamanda, başka türlü bir hayatın da mümkün olduğunu söyledikleri için Starbucks işgalini gerçekleştiren öğrencilere teşekkür borçluyuz.

Görüntülere teslim olduğumuz bir dönemde, hayatın bundan çok daha fazlası olduğunu hatırlattılar. Sağolsunlar.

Monday, January 23, 2012

Hiç Kimse



BirGün
22 Ocak 2012

Homeros’un Odysseia destanında tek gözlü devler olan Kikloplarla ilgili bir bir bölüm vardır.

Odysseus devlerin mağarasına girdiğinde onu yakalayan tek gözlü canavarlardan birine isminin “Hiç Kimse” olduğunu söyler. Sonra hikayenin en heyecanlı yerinde, Odysseus mağaradan kaçabilmek için devin gözüne bir kazık sapladığında, canavar acıyla bağırır ve arkadaşlarını uyandırır. Fakat kendisine saldıranın kim olduğu sorulduğunda, “Hiç kimse” diye cevap verdiği için, arkadaşları ona sırtlarını dönerler.

Kurnaz Odysseus böylece bir beladan daha sıyrılmış olur. Kimbilir kaçıncı kez.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesine ilişkin davaya dair kararını geçen hafta verdi. Sanıklardan Erhan Tuncel, ''Hrant Dink'i tasarlayarak öldürmek'' suçundan beraat ederken, Yasin Hayal müebbet hapse mahkum edildi. Ogün Samast ise aynı suçtan ağır ceza almıştı.

İlginç olan şu ki, mahkeme "Dink suikasti davası"nda yargılanan sanıklardan hiç birini "örgüt üyeliği"nden suçlu bulmadı. Anlaşılan bütün bu adamların Hrant Dink ile şahsi bir meseleleri vardı. Keyfekeder bir suç işleyelim demişler, kendilerini İstanbul’da bulmuşlardı.

Bu davanın başından beri, yani beş senedir, devletin bize anlattığı hikaye hiç değişmedi. Hep aynı şeyi temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyor. Oysa, Dink ailesinin avukatı Fethiye Çetin’in davadan sonra basına söylediği gibi, bu dava devletin kendisi ile hesaplaşması için bulunmaz bir fırsattı. “Devletin siyasi cinayetler geleneği devam ediyor. Bunu bir kez daha tescil ettiler. Bu devletin katil, halkını bombalayan, imhacı, suikastçı, kundakçı gibi sıfatlarla yan yana anılmasından çok rahatsız olanlar devleti bundan arındırmak için hiçbir çaba sarf etmediler. Fırsatı da ellerinin tersiyle ittiler. Bu gelenekten arınmak, yüzleşmek, cinayetlere asla diyebilmek için bu dava eşsiz bir fırsattı. Ama onlar kullanmak istemediler.”

Gariptir, değişik kurumları ve kimi karanlık mekanizmaları ile aslında gayet karmaşık bir yapı olan devlet, bazen bir halk hikayesinin yalınlığında işleyebiliyor. Odysseus’un Kikloplarla olan hikayesindeki gibi kurnazca bir hamleyle, kamuoyunun gözünde kendini aklamaya kalkabiliyor.

Türkiye’de kamuoyu da tek gözlü bir deve benzer. Güçlü ama kontrolsüzdür. Neredeyse her zaman kolayca yönlendirilebilir. Yalnızca tek bir yöne bakan, tek bir bakış açısını tanıyan yarı-kör bir canavardır aslında. Solur gibi adam yemiştir bunca yıldır. Baktığı yere rast gelmediği için nice adaletsizliğe göz yummuş, sırtını dönüp uyumuştur.

Hrant Dink davasında da hesaplanan buydu. Öncelikle alan belirleniyor, isim konuyordu. Cinayetin işlenmesinden bir kaç gün sonra, daha olayın sıcaklığı bile dağılmadan, devletin yetkili ağızlarından duyduğumuz ilk açıklamanın bunun örgütlü bir suç olmadığı yolunda olması bundandı. Yani devletin kurumlarından biri, olayın gidişatını tayin ediyor ve Dink cinayetinin bundan sonra hangi çerçevede tanımlanacağının işaretini veriyordu.

Onlara göre, Agos gazetesinin başyazarı ve bu ülkenin sayılı aydınlarından biri olan Dink, üç beş kendini bilmez tarafından öldürülmüştü.

Yani daha en başından katilin adını koydular. Hiç kimse.

Sonrası kolaydı zaten. Kanıtlar kimi işaret etse, ipuçları onları nereye götürse, artık cevapları hazırdı. Cinayeti işleyen belliydi. Hiç kimse.

En büyük zaafı tek gözü olan ve zaten gördüğünü tanımakta zorlanan kamuoyunu tamamen kör etmeye çalıştılar. Bağıranların sesini diğerleri duymasın istediler. Duysalar bile zaten sırtlarını dönüp gideceklerdi. “Hiç kimse” için kıllarını kıpırdatmalarına gerek yoktu. Bunu söyleyip işten sıyrılabileceklerini düşündüler.

Ama öyle olmadı. Kamuoyu bu sefer bu numarayı yutmadı. Hrant’ın arkadaşları meydanlarda toplandılar. Dev bir kalabalık olup sokakları doldurdular. Her şeyin farkındaydılar. Çünkü “tek gözlü” değillerdi. Kör hiç değillerdi.

Katilin yüzünü görmüşlerdi. Ve bunu hiç unutmadılar.

Thursday, January 19, 2012

Hurşit kimdir?

Hurşit Seçkin, bir süredir bana musallat olan bir karakterdir. Elimden kalemi almaya pek hevesli olduğu için onu şimdiye kadar bu bloga yanaştırmadım.

Ama eğer sevdiyseniz, daha evvel yazdığı mektupları okumak için aşağıdaki sitelere başvurabilirsiniz:

http://hursitseckin.blogspot.com/

www.afilifilintalar.com

Selamlar,

Meltem Gürle

Bir Fikir Adamının Mektuplarından - 18




Teslimiyet

Kadın erkeğine teslim olmalı mıdır? Bu soruyu soranların anlamadıkları şey şu ki, kadınlar teslim olmaz. Daha çok teslim alınırlar. Kadın denen cinsi daha gençten başlayarak talim terbiyeye tabi tutmak gerekir. Şanslıysanız yaş kemale erdiğinde kuzu gibi bir kadınınız olur.

Kadınların eğitilmeye müsait olmadıkları düşünülür. Pek çok erkek kadınların zaptı rapta gelemeyeceğine inanır. Doğrudur. Kadınlar gerçekten kuralları takip etmekte zorlanırlar. Aslına bakarsanız, herhangi bir şeyi takip etmekte zorlanırlar. Ama zannedilenin aksine kimi yaklaşımlara yanıt verirler. Önemli olan kadınınızın karakterini göz ardı etmeden ve ona nasıl yaklaşacağınızı bilerek bir eğitim vermenizdir.

Fakat aslında kadınlara bir şeyler öğretmekten daha zor olan, yapmak istediği bir şeyi engellemektir.

Şunu anlayınız ki, kadınınız bireysel bir yaratıktır. Ve sandığınızdan daha zekidir. Kendi kararlarını kendisi vermek isteyecektir. Bu kararların bir kısmı hoşunuza gitmeyebilir. O zaman, sert bir ses tonu ile “Hayır” demeniz icap eder. Buna rağmen kendi istediğini yapmakta ısrarlı ise, kadınınızı bir su tabancası ile cezalandırabilirsiniz. Kararlı bir “hayır”ın ardından yüzüne püskürttüğünüz sudan hiç hoşlanmayacaktır.

Sabırlı olun, yılmayın, onu yavaş yavaş teslim alın. Kadınınız zamanla ev içindeki düzeninizi öğrenecek ve kendisi için buna paralel bir yaşam tarzı seçecektir. Özellikle gençken sabırlı ve özenli bir eğitim alması sayesinde, daha sonra beraber geçireceğiniz yıllar ikinize de keyif verecektir.

Dirayetle, inançla sizin,

Hurşit Seçkin

Monday, January 16, 2012

Sanço Panza'yla İlgili Gerçek


BirGün
15 Ocak 2012

Başbakan Erdoğan, bir iki gün önce CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu Don Kişot’a benzetti. Hakkındaki fezlekeye gösterdiği tepki nedeniyle, ona “yel değirmenlerine savaş açan” bir çılgın muamelesi yaptı.

“Bir ucuz kahramanlığın içindeler. Bir fezlekeden kalktılar darağacını telaffuz etmeye başladılar. O meşhur roman kahramanı Don Kişot'un bile hayal dünyası bu kadar zengin değildir. Don Kişot yel değirmenleriyle savaşıyordu. Kılıçdaroğlu'nun neyle savaştığı bile belli değil.”

Başbakan sık sık edebiyattan bahseden biri değil. Onun için bu göndermeyi ilginç buldum. Bunun yerinde bir anıştırma olduğundan emin değilim gerçi.

Kılıçdaroğlu’nun ne kadar Don Kişot olduğu tartışılır. Ama diyelim ki, muhalefet partisi hezeyanlar hayaller içindedir ve memleketin gerçek hallerine temas edememektedir.

İyi de bunu dile getiren kimdir? Kimin gözünden görürüz onu?

Evet, Don Kişot gerçek bir kahraman değildir. Okuduğu kitaplarla kafası bulanmış, kahramanlık hayalleriyle oyalanan çılgın bir yaşlı adamdır. Anlattıklarına bir süre sonra kendisi de inanır. Çelimsiz sıska bir adamken heybetli bir şovalye sanır kendini. Hanlar onun gözünde şato, hancı başı asil derebeyi, pasaklı köylü kızı ise bir kontestir.

Don Kişot’un hayalci biri olduğu doğrudur. Ama onun hayalciliğine dair bir şeyler söyleyebiliyorsak, bu tamamen Sanço Panza’nın sayesindedir. Yaveri ve yardımcısı olan Sanço’nun işbilirliği ve köylü kurnazlığı olmasa, Mançalı Şovalye’nin gerçeklikten ne kadar uzak olduğunu kestiremeyiz.

Kısacası, Don Kişot’u Sanço’suz düşünmek mümkün değildir.

Ne zaman Don Kişot’un idealizminden ve gülünç romantizminden söz açılacak olursa, onun karşısında duran maddiyatçılıktan ve pragmatizmden de bahsetmek gerekir.

Hadi Don Kişot hayallerinin peşine gitmiştir, Sanço’nun bu yolculukta işi nedir? Romanı okuyanlar gayet iyi hatırlayacaklardır: Sanço Panza karısına iyi bir hayat sağlayabilmek için düşmüştür bu zır deli şövalyenin peşine. Daha çok para, daha fazla iktidar, daha yerleşik bir hayat ister. Don Kişot fethedeceği ülkenin bir adası ona verecek, Sanço da oranın valisi olacak ve karısını prensesler gibi yaşatacaktır.

Gariptir ama romanın bir yerinde, Sanço bu hayale kavuşur. Vali tayin edildiği yere gidince burasının sıradan bir köy olduğunu görü. Fakat hiç moralini bozmaz. Denizden eser olmayan kuru bir arazi üzerinde kurulmuş bulunan bu köyün bir ada olduğunu ilân eder hemen. Adı bundan sonra "Beleşonya Adası" olacaktır. Köylüler valiyi kızdırmamak için emrine boyun eğerler. Hatta onu bir mahkemenin başına geçirir ve halkı yargılamasına göz yumarlar.

Don Kişot delinin biridir belki. Haksızlık karşısında başkaldıran, doğruların itibar görmediği bir dünyada hala erdemden söz edebilen bir çılgındır. Evet, hep hayal peşindedir. Ama Don Kişot ne kadar hayalciyse, Sanço da bir o kadar dünyevidir. Bütün zor durumlardan becerikli bir şekilde sıyrılır, her türlü aksilikten kurtulur, her zaman yolunu bulur.

Sanço’ya dair gerçek budur. O, yücelikten yoksun, hayalden ari, ayakları yere basan pratik bir adamdır sadece. Hayalgücü gibi tehlikeli işleri başkalarına bırakıp aradan sıyrılıvermiştir.

Kafka der ki, Don Kişot yalnızca Sanço’nun icad ettiği bir karakter, şeytani bir fikirdir. Sanço Panza, geceler boyu bir yığın şövalyelik hikayesiyle beslediği bu karakteri sonunda dünyaya salmış ve beriki çılgınca bir dolu iş yaparken kendisi hiç zarar görmeden oturup olan biteni eğlenerek izlemiştir.

Düşünüyorum da, Kafka haklıdır belki. Sanço, Don Kişot’un hikayesini iktidarını garantiye almak, dünyadaki yerini sağlamlaştırmak için uydurmuş olabilir.

Başkalarını erdem takıntısı, yücelik tutkusu ve hayalcilikle itham edenler bu dünyayı yönetenler değil midir?

Monday, January 09, 2012

Üzgün Yüzüm


BirGün
8 Ocak 2012


Heinrich Böll’ün “Üzgün Yüzüm” adlı hikayesi, totaliter bir rejimin hüküm sürdüğü bir ülkede, herkesin mutlu görünmesini öngören kanuna uymadığı için tutuklanan bir adamı anlatır.

Limanda dalgın dalgın martıları seyrederken, “üzgün yüzü” nedeniyle tutuklanan bu “sade vatandaş,” iyice hırpalandıktan sonra sorguya alınır.

Sorgu esnasında ortaya çıkar ki, hapisten daha yeni çıkmıştır. Neden hüküm giydiği sorulduğunda, gülümsediği için tutuklandığını söyler polislere. Büyük şefin ölüm yıldönümünde “gülen yüzü” bir polisin dikkatini çekmiştir. Genel yas nedeniyle herkesin üzgün görünmesini öngören bir kanunu ihlal ettiği için tutuklanıp beş seneye mahkum edilmiştir.

Sonunda onu bir kez daha dövüp hücreye tıkarlar. Bu sefer de on sene hüküm giymiştir. Böyle mükemmel bir rejimde üzgün görünmek kimin haddinedir? Öykü adı gibi hüzünlü bir şekilde biter. Hikayenin anlatıcısı, sağ kalmayı başarıp yeniden dışarı çıkabilirse, bu kez hiç yüzü olmasın diye uğraşacağını söyler bize.

Böll’ün öyküsü melankoliktir. Hayatından memnun görünmediği için tutuklanan bu karakterin hikayesinde insanı umutsuzluğa sürükleyen bir şey vardır: “Hırsızlık suçuyla yakaladığı bir serseriyi yaka paça götürür gibi, polis beni önüne katmış, düşlerimin köşesinden çekip alarak ite kaka götürüyordu… Beni tutuklamalarının nasıl olsa bir nedenini bulacaklardı. İçime dayanılmaz bir gariplik çöktü.”

Bu sahneden etkilenmeme şaşmamak gerekir. Gençlik yılları 12 Eylül döneminin ertesine rast gelmiş herkes gibi, ben de bir korku idaresinde büyüdüm. Kaç kişi Böll’ün “üzgün yüzlü” adamı gibi çocukluğunu geçirdiği sokaklardan yürütülerek karakollara götürüldü? Kaç kişi bir hiç uğruna hayatını hapislerde geçirdi? Kaç kişi çocuklarının, sevdiklerinin, arkadaşlarının eve dönecekleri anı korku içinde bekleyerek ömrünü tüketti?

Gazetede okudum, hükümet 12 Eylül dönemiyle hesaplaşmaya kararlıymış. Ne mutlu onlara! Geçen hafta darbeyle ilgili soruşturma sürecinin tamamlandığı haberi geldi. Darbeciler hakkında hazırlanan iddianamede Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın Büyük Millet Meclisi’ni vazifesini yapmaktan alıkoydukları için ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına mahkûm edilmeleri istendi.

Savcılar darbeye veryansın etmişler. Diyorlar ki, o zaman mutlu olmak harammış bize. 12 Eylül ile gelen askeri idare memleketi talan etmiş. Darbe sonrasında da yöneticiler halka büyük mağduriyetler yaşatan eylemlerine devam etmişler. Hak ve özgürlükler tamamen güvencesiz bırakılmış. Askeri yönetim tarafından gözaltına alınan muhalifler, “yola getirilmesi gereken kişiler” olarak görülmüş ve hapislere atılmış. Böylelikle toplumu tektipleştirecek bir süreç başlamış.

Yanlış mı bunlar? Değil. Doğru hepsi.

Yine de bir şaka gibi geliyor insana. Hem de kötü bir şaka. Her gün onlarca kişinin tutuklanıp hapse konulduğu bir ülkede, darbeyle hesaplaşmaktan söz edilebilir mi?

Doğru, o zaman mutlu olmak haramdı bize. 12 Eylül döneminde hakim olan zihniyet asıksuratlı bir tekdüzeliği vazediyordu. Günlerimiz zapturapt altına alınmış, gecelerimiz sokağa çıkma yasağı ile bölünmüştü. Üzerimize bir resmiyet gelmiş, gitmek bilmiyordu. Önümüze bakarak uygun adım ilerliyorduk. Gülmek bir tür hafiflik, hatta düpedüz hakaret sayılırdı. Ağır bir ciddiyet vardı herkesin yüzünde. O ciddiyet korkuyla besleniyordu. Öyle içimize işledi ki, işler yoluna girdikten sonra bile kolay kolay gülmeyi beceremedik.

Şimdiki hükümet ise, her daim mutlu görünmemizi istiyor. İstiyor ki her söylediğine neşeyle tempo tutalım. Başbakanla şarkılar söyleyelim. Bayraklar sallayayım, hükümeti destekleyen pankartlar açalım. Öyle istiyor. Her icraatını ayakta alkışlamazsak, kulağımızdan tutup hapse atacak bizi. Asıksuratlılara tahammülü yok. Kendisini eleştirenleri hiç sevmiyor. Bu hükümet, vatandaşının mutlu, tatmin olmuş ve güleryüzlü olanını seviyor.

Fakat işte herkesi memnun etmek mümkün olmuyor. Bazıları hala üzgün.
Vesikalık fotoğraflardan mahzun bakıyorlar. Geride kalanlar da öyle. Onların da yüzleri gülmüyor. Kimilerinin çocukları dün buradaydı, bugün yok. Bazılarının kardeşleri gitti, sonra dönmedi. Kaç gün geçti bilmiyorlar. Geceleri uyku girmiyor gözlerine. Duvara sırtlarını vermiş oturuyorlar.

O zaman değişen pek bir şey yok. Geçen sefer gülen yüzleri nedeniyle hapse girenler, şimdi de üzgün göründükleri için hüküm giyecekler.

Belki de sadece “yüzsüz” olanlar kalacak ortalıkta. Onlar tutacak köşeleri.

Heinrich Böll’ün dediği gibi.

Monday, January 02, 2012

Vazgeçtim bu dünyadan...


BirGün
01 Ocak 2012

Yeni yıla girerken Uludere’de yaşanan felaket üzerimize kabus gibi çöktü. Sayısız mahkemeler, soruşturmalar ve tutuklamalarla geçen bu sene, her şeyin üstüne tuz biber olan depremle berbat bir yıl olduğunu çoktan kanıtlamıştı. Bu korkunç haberle anladık ki, son ana kadar canımızı yakmaya kararlıydı.

Bilgisayarın başında oturmuş yeni yıl yazısı olmaya uygun bir şeyler çiziktirmeye çalışıyorum. Saatlerdir ekrana bakıyorum. Sonunda bunu yapamayacağımı farkettim. Kolum yerinden kalkmıyor gibi sanki.

Genç insanların ölümünde insanın umudunu kıran, yaşam gücünü azaltan bir şey var. Ağır, çok ağır bir şey. İnsanın yürüyüp gidesi, her şeyi bırakası geliyor.

Söyleyecek umutlu bir şey aradığım ama bulamadığım yılın bu ilk gününde, beni vazgeçmekten alıkoyan bu şiirle sizi selamlamak isterim.


Can Yücel’in çevirisiyle Shakespeare’in 66. Sonesi:



Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e

Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.



Herkesin kalmak ve mücadele etmek için bir nedeni vardır. Hatırlatmak istedim.

Hepinize iyi yıllar dilerim.