Tuesday, November 20, 2012

“Ah Bartleby! Ah insanlık!”

-->
BirGün
18 Kasım 2012

Hermann Melville’in “Kâtip Bartleby” adlı hikâyesi, on dokuzuncu yüzyılın sonunda New York’taki bir hukuk bürosunun ofis işlerini yapan garip bir adamı anlatır. Temize çekilmesi ya da kopyalanması gereken resmi yazılar ve üst üste yığılan evraklar arasında sessizce oturan bir kâtiptir Bartleby.

Bu öyküde Melville, Wall Street’in yüzyılın başındaki karanlık atmosferini çok başarılı bir şekilde aktarır. Bartleby’nin erken kapitalizmin kurbanlarından biri olduğunu düşünürüz. Ancak bir Dickens karakteri değildir o. Kendisini bir kurban olarak görmemize izin vermeyecektir. Aksine etrafını saran bunaltıcı dünyaya iştirak etmemek konusunda inatçı bir kararlılık gösterecektir. Hikâye boyunca istemediği şeyleri bertaraf etmek için tekrar ettiği “Yapmamayı tercih ederim” lafı tam da bu kararlılığın ifadesidir.

Öykünün sonunda Melville, edebiyat tarihin sıradışı kahramanlarından biri olan Bartleby’nin geçmişine dair bir ipucu verir bize.
Bartleby, bir zamanlar Sahipsiz Mektuplar Dairesi’nde çalışmıştır. Kimsenin istemediği mektupları okumuş ve sonra imha edilmelerini sağlamıştır. Bu mektupların içinden çıkan ufak tefek özel eşyayı ayıklarken, nice insanlık hallerini görüp iç geçirmiştir belli ki.

Sahipsiz Mektuplar Dairesi karanlık bir yerdir. Böyle bir yerin varlığı bile, insanoğlunun çabalarının boşa gittiğini, aslında her şeyin anlamsız olduğunu anlatır gibidir. Artık hayatta olmayan insanların umutla güldükleri eski fotoğraflara bakarken kapıldığımız hissi hatırlatır bize. Zarfların içinden çıkan yüzükleri, kol düğmelerini takanlar, birbirlerine aşk dolu satırlar yollayanlar, pusulalar gönderenler nerededirler şimdi?

Sahipsiz Mektuplar Dairesi’ndeki mektuplar özlenen insanların eline geçmemiş, pusulalar yerine ulaşmamıştır. Bir mesaj varsa eğer o kaybolmuş, yolda yitip gitmiştir.

Melville’in öyküsünün tümü etkileyicidir. Ancak Bartleby ile ilgili bu son detay, yani Sahipsiz Mektuplar Dairesi’nde çalışan bu garip adamın öyküye damgasını vuran son görüntüsü, onun sahipsiz mektupların üzerine eğilmiş çelimsiz bedeni, anlatıcıyı olduğu gibi okuyucu da yerine mıhlar.

İnsanlığın hikâyesi bu mudur? Hayat, yerine ulaşmayan haberlerden ve netice alınamayan çabalardan mı ibarettir?

“Ah Bartleby! Ah insanlık!” diye bitirir Melville hikâyesini. Bu serzenişin içinde, o vakte kadar gündelik hayatın işleyişinden başka hiçbir şeyi önemsememiş olan anlatıcının insanlık durumuna dair tespiti vardır. Tek bir kişiyi bile kapıldığı girdaptan kurtarmaya gücü yetmemiş birinin, bütün bir insanlığın acıları karşısında eğilişi ve bunun getirdiği çaresizliği kabullenişi vardır.

Hâlâ devam eden açlık grevleri yüzünden, Bartleby’yi her zamankinden çok daha sık düşünür oldum. Grevcilerin sessiz direnişi ve geri adım atmamak konusundaki kararlılığı, insanı başka bir şey düşünmekten ya da yazmaktan alıkoyuyor. Ancak günler ilerledikçe endişe de artıyor. Biz dışarıdakiler açlık grevleriyle ilgili bütün çabalarımızın, içeridekilerin sesini duyurmak konusundaki teşebbüslerimizin boşa gittiğinden korkar oluyoruz. Bu ikincisi bana, Sahipsiz Mektuplar Dairesi’nin yaydığı umutsuzluğu hatırlatıyor. Mesajların yerini bulmadığını, çağrıların muhataplarına bir türlü ulaşmadığını düşünüyorum.

Gözümün önüne hep sahipsiz mektupların üzerine eğilmiş Bartleby’nin kambur gölgesi geliyor.

Açlık grevindekiler, Bartleby’nin durduğu yerden konuşuyorlar. Onlar da, bütün kurumları ve araçlarıyla üzerlerine gelen sisteme aynı cevabı veriyorlar: “Yapmamayı tercih ederim.”

Bu basit ama etkili yanıtın gücünü anlıyorum. Ama bazen dünyanın karanlığı üzerime çöküyor. Bütün bunların, insanlık durumuna, eşitsizliklere, adaletsizliklere, yanlışlıklara bir çözüm olup olamayacağını sorarken buluyorum kendimi. Bu yolda kim bilir daha ne kayıplar vereceğimizi düşünüp karamsarlığa kapılıyorum.

İşte o zaman, Melville’in öyküsünün anlatıcısı olan avukatın sesi kulaklarımda çınlıyor: “Ah Bartleby! Ah insanlık!”

Not. Bunun açlık grevleri için yazdığım son yazı olacağını ummuştum. Hakikaten de öyle oldu. Yazının basıldığı günün grevlerin sona erdiği açıklandı.

Monday, November 12, 2012

Kaldım!

BirGün
11 Kasım 2012

Arkadaşlarımdan birinin iki yaşında bir oğlu var. Ne zaman başı sıkışsa ya da üzerindeki dikkatin dağıldığını hissetse, koşup bir sandalyeye tırmanıyor ve kollarını açıp “Kaldım!” diyor. Annesi de gidip kucaklıyor onu.

Baktım ki, bunu bir oyun haline getirmişler. Bütün aile ama özellikle de anne bir kurtarma timi olarak faaliyet gösteriyor. Nerede olurlarsa olsunlar, hemen koşup oğlana sarılıyor ve onu sandalyeden indiriyorlar. Bu saatlerce devam ediyor. Ta ki bizimki yorulana ve bayılıp uyuyana kadar.

Ne kadar çılgınca bir şey, diye düşündüm önce. Çocuk büyütmenin kolay bir şey olmadığını biliyorum elbette. Ama yakınında çocuk olmayınca, insan bunun ne kadar yoğun efor gerektiren bir iş olduğunu unutabiliyor. Arkadaşım, gece boyunca oğlunu onlarca kez o sandalyenin üzerinden kurtardı. Numara yaptığını bilse de, bu oyunu sabırla oynadı. Her seferinde, gerçekten tutsak kalmış olsaydı yapacağı gibi sevgiyle kucakladı onu. Dikkat ettim, bir kere bile şikayet etmedi.

Bana inanılmaz görünen şey, belli ki onun gündelik hayatıydı.

Bu olay üzerine kendi ailemi düşündüm. Başımı her belaya soktuğumda, canım her sıkıldığında, ya da bazen sadece hayata karşı isteğimi yitirdiğimde İzmir’e gidişim geldi aklıma. Bütün öğrenciliğim, hatta yetişkin hayatımın büyük bir kısmı, böyle geçti. Hayatta ne zaman tökezlesem, soluğu annemle babamın yanında aldım.

Bazen anlattım onlara neler olup bittiğini. Ama çoğu kez neden geldiğimi bilmediler bile. Aslında neden basitti: onların varlığının sıcaklığında durmak için giderdim İzmir’e. Annemle babam beni her zaman kollarını açarak karşıladılar. Ne zaman düşecek gibi olsam tuttular. Tıpkı arkadaşımın oğlunu sandalyenin üzerinden kurtarırken yaptığı gibi.

O zaman bunun ne demek olduğunu anlamamıştım. Hep böyle olacakmış gibi geliyordu bana. Şimdi artık hayatımın yarısını devirmiş, hatta geri kalan yarısında da hatırı sayılır bir yol kat etmişken, bunun ne kadar büyük bir nimet olduğunu içim sızlayarak fark ediyorum.

Yardım istemeyecek olsanız bile, hiç sesinizi çıkarmasanız bile, hatta kendi başınıza aşağıya inmeyi tercih etseniz bile, bir tepede kaldığınızda sizi oradan kurtaracak ve bunu her zaman güler yüzle yapacak birilerinin olduğunu bilmekten daha güzel bir şey olabilir mi? Neyse ki, benim hayatımda hala böyle insanlar var.

Peki ya başkaları?

Bugün açlık grevlerinin 61. günü. Grevi sonlandırmak için hemen şimdi bir adım atılsa bile, grevcileri kalıcı hasarlara uğramadan kurtarmak mümkün olmayabilir. 

Okuduklarım bana şunu söylüyor: açlık grevinde 60'lı günlere gelindiyse, midenin ağır tahribata uğradığı, göz sinirlerinin harap olduğu, ciğerlerin bir daha aynı güçle havayı solumayacağı, bedenin asla aynı canlılığı gösteremeyeceği kadar geç kalınmış demektir.

Öyle çocuklar düşünün ki, bunlar gerçekten tutsak düşmüşler. Tek kişilik odalarda bir insan yakınlığından ve sesinden bile uzakta ölüme yatmışlar. Kendi bedenlerinden başka hiçbir şeyleri olmadığı için, tutup onu koymuşlar sandalyenin üzerine.

Öyle çocuklar düşünün ki, “Kaldım!” diyorlar bize, hepimize.

Çocuklarını kucaklayıp indirmek, hastalığın ölümün elinden çekip almak için bekleyen anneler babalar var. Mümkün olsa hemen kurtaracaklar onları. Belki her gün düşlerinde yapıyorlar bunu. Ama gerçek hayatta elleri kolları bağlı oturmak zorundalar.

Onların çaresizliği bile yetmeli dünyayı harekete geçirmeye.


Monday, November 05, 2012

Ele Geçirilen Şehir

BirGün
4 Kasım 2012

Julio Cortazar’ın “Ele Geçirilen Ev” (Casa Tomada) adlı hikayesi, yüzyılın ortalarında Buenos Aires yakınlarında büyük ve köhne bir evde geçer. Artık orta yaşlara gelmiş iki kardeşin yaşadığı bu evde hayat huzurlu bir şekilde devam etmektedir. Nişanlısını kaybettiği için sessizleşmiş ve içine kapanmış olan anlatıcı ile onun hiç evlenmemiş kız kardeşi, dışarıdaki dünyanın hoyratlığından kaçmış gibi görünürler. Ailelerinden kalan bu eski evde, gündelik rutinleri içinde yaşamaktadırlar.

Cortazar, onların bu sakin hayatını inandırıcı bir şekilde anlatır. Koltuğunda çayını yudumlayarak pul koleksiyonunu gözden geçiren anlatıcıyı ve onun yanı başında ördüğü kazakları söküp söküp yeniden ören kardeşini hemen gözümüzün önüne getirebiliriz. Ancak bir müddet sonra, Cortazar öykülerinde genellikle olduğu gibi, hikayenin huzurlu atmosferi dağılır. Çünkü bir gün çay koymak için mutfağa giden anlatıcı, evin arka tarafından,  kütüphaneden mi yoksa yemek odasından mı geldiğini seçemediği garip sesler duyar.

“Ses, sanki bir sandalyenin halıya devrilmesi ya da sesi kısılmış bir konuşmanın cızırtısı gibi boğuk ve belirsizdi. Aynı anda ya da bir saniye sonra, sesin bu iki odanın baktığı koridorun ucundan kapıya doğru yaklaştığını duydum. Çok geç olmadan kendimi kapının arkasına attım ve vücudumla destekleyerek bir itişte kapıyı kapattım. Neyse ki, anahtar bizim tarafımızdaydı ve daha fazla güvenlik için kapıda bir de sürgü vardı. Mutfağa gittim ve çayı ısıttım.”

Elinde çayla oturma odasına döndüğünde, “Arka tarafı ele geçirdiler,” diye fısıldar her zamanki gibi bir şeyler örmekte olan kardeşine. Irene bu habere şaşırmış görünmez: “O zaman bu tarafta yaşayacağız,” der ağabeyine.

Böylece evin ön kısmında yaşamaya başlarlar. Fakat bundan sonra öykünün yönü tamamen değişir. Kuşaklar boyu aynı ailenin yaşadığı bu gösterişli evin son sakinleri, gitgide kontrolü kaybeder. “Onlar” – yani ötekiler – evi yavaş yavaş ele geçirmektedir. Önce arka taraf, sonra mutfak, ardından yatak odaları. Birer birer bütün mekanları işgal eder ve kardeşleri oturma odasına sığınmaya mahkum ederler.

Öykünün sonunda, anlatıcı bize kendi yaşadıkları bölümün de ele geçirildiği söyler. “Onlar” bir anlık boşluklarından faydalanmış ve oturma odasını da alıvermişlerdir. Böylece, iki kardeş kendilerini sokakta bulurlar. Sahip oldukları her şey evde kalmıştır. Pul koleksiyonunu, örgü sepetini, Fransız edebiyatının nadide örneklerinden oluşan kitap koleksiyonunu, hepsini geride bırakmışlardır. Hiçbir şeyleri yoktur artık. En son sokakta birbirlerine yaslanmış ağlarken görürüz onları. İki öksüz çocuk gibi.

Geçenlerde bir arkadaşım, İstanbul’da hayatımızın bu Cortazar öyküsü tadında ilerlediğini söyledi. Neyi kastettiğini sormam gerekmedi. Uzun süredir ben de aynı şeyi düşünüyorum.

İstanbul’un yavaş yavaş parsellendiği, tanıdığımız bildiğimiz her sokağın değiştirilip dönüştürüldüğü, binaların ve kurumların sessizce ele geçirildiği bu kentte başka türlü hissetmemiz beklenebilir mi?

Hangi birinden bahsedeyim? Emek Sineması’ndan mı, Haydarpaşa ile ilgili planlardan mı, Radyo Evi’nin ele geçirilmesinden mi? Yoksa başta bölgede yaşayanlardan gelen tepkilere rağmen birkaç gün önce Taksim Projesi’ni gerçekleştirmek üzere Zambak Sokak’a sessizce vurulan kazmadan mı?

Sadece bu hafta içinde olanları yazsam bile galiba bu köşenin sınırlarını aşacağım. Ama, bardağı taşıran bir son damla var ki, onun sözünü etmeden bitirmek istemiyorum. Yakında Fatih Ormanı’nın tam ortasına 320.000 m2lik bir beton kütle yerleştirilecek. Bunun adı “Maslak 1453”. Bu projenin arkasında, her taşın altından çıkan Ağaoglu Holding var.

Proje gerçekleşirse, bu kentin dokusundan, kültüründen, yeşil alanlarından bir köşeyi daha kaybetmiş olacağız. İçinde yaşadığımız şehir yaşlı bir şehirdir. Onun küstahça talan edilmesine göz yummuş olacağız.

Cortazar, hikayesini kurarken “onlar”ın kimliğine dair bir şey söylemez bize. Ama İstanbul’dakilere dair bir fikrimiz var. Şehrimizi TOKİ’lerle, çirkin sitelerle, alışveriş merkezleriyle dolduranların kim olduğunu biliyoruz. “Kentsel Dönüşüm” adı altında semtleri mütenalaştırıp insanları evlerinden eden, tarihsel dokusuyla dünyanın en önemli kentlerinden biri olan İstanbul’un silüetini gökdelenlerle kirleten, devlete ait her eski binayı lüks otel haline getirmeye çalışan bu zihniyeti tanıyoruz.

“Onlar” şehrimizi yavaş yavaş ele geçiriyorlar. Aynı hikayedeki gibi. Arka tarafı çoktan aldılar. Yakında mutfağa dalacaklar. Oturma odasına girmeleri ise an meselesi.

Kabusumuz gerçek oluyor. Bilmem farkında mısınız? 

Not. Yeşilist'in bu konudaki imza kampanyası için:  http://www.yesilist.com/-stanbul-uyan-kabusun-gercek-oluyor--cms


Tuesday, October 30, 2012

Orta Yaş

BirGün
28 Ekim 2012

Üniversitedeki ilk öğrencilerim artık otuzlu yaşlara geldiler. Otuz yaşında olmak zordur. Bir ipi bırakıp bir başkasını tutmak gibidir bazen. Her zaman dengede duramaz insan.

Benim öğrencilerden bazıları da havada kalmış olsalar gerek ki, şu aralar göçmen kuşlar gibi etrafımda uçuşuyorlar. Biri geçen gün bana şöyle dedi: “Hocam, kendimi bir roman karakteri gibi hissediyorum.” “İyi ya!” diyecek oldum, susturdu beni. “Yok öyle değil,” diye atladı hemen. “Ben başarısız bir roman karakteriyim. Kitabın ortasına geldik, hâlâ bir numara yok.” Kendinden ne tür bir numara bekliyorsa artık, bir müddet sessizce oturdu. Sonra da fırlayıp gitti.

Aynı hafta içinde, kendine has karakteriyle beni hep gülümsetmiş olan bir başkası şunu söyledi: “Siz beni harika biri zannediyorsunuz ama öyle değilim. Sizi bile hayal kırıklığına uğrattım.” Bunun üzerine oturup bir güzel ağladı. Ağlayana hiç dayanamam. Hele sevdiğim biriyse. Dolayısıyla, ikinci kupleden sonra ben de ona eşlik ettim.

Bir diğeri de beni ziyaret etmek için okula kadar gelip, “Hepimiz öleceğiz!” dedi ve gözlerini açıp bana uzun uzun baktı. “Bir çay daha ister misin?” dedim ben de.

Gençliğin sona ermesi hüzünlüdür. Bu konuda benden beklenen kılavuzluğu yapabiliyor muyum, emin değilim. Üstelik kendi gençliğimle daha yeni yeni vedalaşabilmişken. Yine de her birini gönülden sevdiğim bu genç insanların bana anlatmaya çalıştıkları şeyi anladığımı düşünüyorum.

Gençken sınırsız olasılıklarla dolu bir dünyada yaşadığımıza inanırız. Gitmediğimiz bütün yollar hâlâ açık bir şekilde önümüzde durmaktadır. Hayat sürprizlerle doludur ve bizi beklemektedir. Ancak öyle bir gün gelir ki, bir şeylerin ortasında olduğumuzu hissederiz. Artık olayların başladığı yerde değilizdir. Sonsuz zamanımız yoktur. Seçmediğimiz olasılıkların silikleşip yok olduğunu, gitmediğimiz yolları bir daha asla yürüyemeyeceğimizi anlarız. Önümüzde daha önce farkına varmadığımız bir ufuk çizgisi belirir. Bunu düşündükçe irkiliriz.

Kendi sonluluğumuzla yüzleştiğimiz andır bu. Sonrası çorap söküğü gibi gelir. Dünyanın artık bize ait olmadığı hissine kapılırız. Okulda oturduğumuz sıraları başkaları doldurmuştur. Parklarda başkaları dolaşmaktadır sevgilileriyle. Bizim zamanımız geçmiş gibidir. Tanıdık yüzler birer birer yok olur. Başarılarımız, küçük kazanımlarımız önemsizleşir. Acaba bir şeylere geç mi kalmışızdır? Acaba bir şeyleri eksik mi yapmışızdır?

“Hiç Gitmediğim Yer: Kahramanın Yolculuğu” adlı kitabında Thomas Van Nortwick, Gılgamış’a olanın tam da bu olduğunu söyler. Efsaneye göre, Uruk Kralı Gılgamış yakın dostu ve kardeşi saydığı Enkidu’nun ölümüyle derinden sarsılır. Günlerce arkadaşının ölüsünün başında bekleyip onun kendisiyle konuşmasını bekler. Ancak Enkidu karanlığa karışmıştır, bir daha geri dönmeyecektir. Sayısız zaferler kazanmış, tanrılara kafa tutmuş ve o ana kadar sonsuz olduğunu düşündüğü gücünün tadını çıkarmış olan bu büyük kahraman, böylece “sınır”la tanışmış olur. Enkidu’yu geri getirmek mümkün değildir. Üstelik, ölüm denen bu felaket belli ki onun da başına gelecektir. Bunun üzerine, Gılgamış sahip olduğu her şeyi bir kenara bırakır, ölümsüzlüğün sırrını aramak üzere sonunu kestiremediği bir yolculuğa çıkar.

İşte bu yolculuğa orta yaş krizi diyoruz. Yani bir açıdan bakınca öyle.

Yolculuğun sonunda ölümsüzlük yoktur. O, bize verilmemiştir. Onun yerine teselli ödülü olarak elimize tutuşturulan şudur: Hayatın ortasına geldiğimizde, sınırlarımızı görmüş, neyi yapıp neyi yapamayacağımızı daha iyi anlar olmuşuzdur. Artık kim olduğumuza dair bir fikrimiz vardır. Yirmili yaşların sersemliği ve bulanıklığı dağılmış, görüş mesafesi artmıştır. Böylece yepyeni bir farkındalık kazanırız.

Nortwick bunun için şöyle diyor: “Artık neysek oyuzdur; ne yapabileceksek sadece onu yaparız. Kendimizi ya da başkalarını, eksik kalmış tanrılar gibi görmek yerine, kusurlu ama gerçek insanlar olarak algılarız.”

Bu kabulleniş, acı verici olsa bile, duygusal olgunluğa ulaşmak için gereklidir. Çünkü bunun gerçekleşmediği koşulda, kendimizi asla olduğumuz gibi bilemeyiz. Bundan sonra yürüyeceğimiz yolları seçemeyiz.

Halbuki bir şeyin ortasına geldiyseniz eğer, daha gidilecek yollar var demektir. Hâlâ bir takım olasılıklar durur önümüzde. Bunlardan seçip ayıklayıp hayatımızın geri kalanını ortaya çıkarmamız gerekir.

O zaman bu bilgiye kucak açmakta fayda vardır. Ölümsüzlükle boy ölçüşemez belki. Ama yine de işe yarayabilir.

Wednesday, October 24, 2012

Açlık Ustası

22 Ekim 2012
BirGün


“Açlık Ustası,” Franz Kafka’nın ölmeden önce yazdığı son hikâyelerden biridir. Viyana’da bir sanatoryumda, bütün vücudunu ele geçirmiş olan tüberkülozla mücadele ederken tamamlamıştır bu hikâyeyi.

Kafka’yı yatağında son düzeltmeleri yaparken hayal ediyorum. Sinsice ilerleyen hastalık artık son evresine girmiş ve yazarı neredeyse tümüyle tüketmiştir. Bir süredir yemek yiyemediği için yavaş yavaş erimekte, her gün biraz daha ölüme yaklaşmaktadır. Sesinin duyulacağına inancı yoktur. Duyulsa bile anlaşılacağına ihtimal vermez. Daha bir süre önce umutsuzluğa kapılmış ve sevgilisi Dora’dan bütün kitaplarını yakmasını istemiştir. Ancak yine de bu hikâyeyi düzeltip baskıya hazırlamaktan alamaz kendini.

Karakterleri gibi mükemmeliyetçi ve titizdir Kafka. Onlar gibi inatçıdır. Kolay vazgeçmez. Ölümün eşiğindeyken bile. 

“Açlık Ustası,” halkın gözü önünde kırk gün kırk gece kendini aç bırakan bir adamın hikayesidir. Onun sanatı budur. Kasaba meydanında bir kafesin içinde sessizce tutar orucunu. Çocuklar, yetişkinler, hatta yürümekte zorlanan yaşlılar bile gelip bu müthiş ustayı görmek isterler. Çoğu onun sabrına ve inadına hayret eder. Kimileri açlık ustasının gizlice bir şeyler yediğini düşünse de, hepsi bu gösteriyi merakla izler.

Ancak zamanla halkın ilgisi azalır. Gün gelir kimse açlık ustasının yüzüne bile bakmaz olur. Böylece, iyice gözden düşen bu adam, çeşitli hayvanların teşhir edildiği bir sirkte bulur kendisini. Fakat günler geçse de, kimse onun varlığını fark etmez. Herkesin derdi günü sirk hayvanlarını görmektir. Halkın ilgisi ve merakını çekmek bir yana, tamamen yalnız kaldığını anlayan açlık ustası yine de orucunu bırakmaz, sonuna kadar inatla devam eder. 
                                                                                                          
“Açlık Ustası,” bir çok farklı şekilde okunabilecek zengin metaforlarla dolu çarpıcı bir hikâyedir. Ben bu hikâyeyi daha çok, Kafka’nın okurlarına yazdığı bir son mektup gibi okumayı tercih ederim. Sesinin duyulmayacağından emin olsa da, seslenmeye devam eden birini hatırlatır bana bu metin. Fark edilmeyeceğini bilmesine rağmen gösterisine devam eden açlık ustasının da yazarın bir yansıması olduğunu düşünürüm.

Fakat bu sefer beni bu öyküye götüren şey, bir süredir cezaevlerinde devam eden açlık grevlerinin artık tehlikeli bir dönemece girmiş olması oldu. PKK ve KCK davalarının tutuklu ve hükümlülerinin 12 Eylül’de başlattığı süresiz açlık grevi, 58 cezaevinde 483 tutuklu ve hükümlü tarafından 38 gündür sürdürülüyor. Bu, Türkiye hapishanelerinde yaşanan ilk açlık grevi değil. Gazetelere göre, 1980 yılından bu tarafa cezaevlerinde 144 kişi açlık grevleri ve ölüm oruçları nedeni ile yaşamını yitirmiş. Eğer Kürt sorunun çözümünde yapıcı bir adım atılmaz ise, bu eylem de oraya doğru gidecek gibi görünüyor.

Ölüm orucuna yatanların, anadilde savunma ve eğitim hakkının tanınması gibi bir takım demokratik talepleri var. Ama en temelinde, özgürlük istiyorlar. Buna ulaşamazlarsa başka şeylerle oyalanamayacaklarını, özgür olmadıkları sürece ölümü yeğ tutacaklarını söylüyorlar bize. Aradıklarını bulamazlarsa, sonsuz bir inatla oruçlarına devam edecekler. Kamuoyunun ilgisizliğine rağmen, başka türlüsü artık mümkün olmadığı için açlık grevlerini sürdürecekler.

Kafka’nın “Açlık Ustası”na geri dönersek, öykünün sonuna doğru onu, herkesin önünden kayıtsızca yürüyüp geçtiği o demir kafeste yavaş yavaş yok olurken görürüz. Seyircinin ilgisini çekememiştir belki ama inatla orucuna devam etmiştir. Günün birinde sirkin çalışanları onu samanların altında neredeyse açlıktan eriyip bitmiş halde bulurlar.

“Neden oruç tutuyorsun?” diye sorarlar ona. “Çünkü başka türlüsü mümkün değil,” diye cevap verir, açlık ustası. “Peki, neden mümkün değil?” der bekçiler biraz da dangalakça. “Çünkü aradığım yiyeceği bulamadım,” diye fısıldar açlık ustası son nefesini verirken, “bulabilseydim eğer, inanın bana ben de sizin gibi sofraya atılır tıka basa doldururdum midemi.”

İçerdiği şiddeti ve olası sonuçlarını düşününce, açlık grevlerini onaylamak mümkün değil. Ancak, tutukluları ölüm orucuna götüren nedenleri görmezden gelemeyiz. Hayata sırtını dönmek kolay değildir. Fakat özgürce ve insanca yaşama hakkından mahrum edilen birinin, bunu yapmasına şaşırabilir miyiz? En temel gıdasından yoksun kalmış kişinin, onun dışındaki her şeyi reddetmeye hakkı yok mudur? Yokluğunu çektiği şeyi bulana kadar hiçbir şey yememeye karar vermiş olamaz mı?

Açlık ustasının yaptığı gibi. 

Tuesday, October 16, 2012

Sütsüz Kahve

14 Ekim 2012
BirGün

Üniversitede bir arkadaşım kızın birine sırılsıklam aşık olmuştu. Kendi sınıfından olmayan birine vurulanların yaşayacağı kırgınlıkla karışık hayranlığı taşıyordu ona karşı. Kızı arada bir kantinde görüyorduk. Uzun sarı saçlarını savurarak önümüzden geçiyor ve biz çaylarımızı bezgin bezgin yudumlarken, kasaya yaklaşıp kahvesini alıyordu. 

Çok alımlı, çok güzeldi gerçekten. Hayatta hiç yokluk çekmemiş olanların özgüveniyle yürüyordu. Kalçasına dayayarak taşıdığı kitapları, yarı inik gözkapaklarının altından kayıtsızca bakan gözleri ve o dönemde bir fetiş nesnesi sayılan şık süet montuyla kusursuz görünüyordu. O, kahvesi elinde salınarak çıkıp giderken biz arkasından bakakalıyorduk. 

“Sütsüz içiyor,” diyordu arkadaşım içini çekerek. “Bu kızlar böyledir. Sade kahve içerler.”

Sonra oturup “bu kızlar”a dair konuşuyorduk. Arkadaşımın bu konuda bir teorisi vardı. Kimi insanlar o kadar tamdılar ki, hiçbir şeyin eksikliği onları etkilemiyordu. Daha baştan tam yaratılmıştı onlar. Doğru yere doğmuşlardı. Bir de hayata bir şeyin eksikliği ile adım atmış olanlar vardı – bu noktada “yani bizim gibi,” deyip bana manalı manalı bakıyordu – işte onları bütünlemek asla mümkün olmuyordu. Kendilerini ne kadar tamamlamaya çalışırlarsa çalışsınlar, her zaman biraz eksik, biraz güdük kalıyorlardı. Onun için bizim bu kızın “sade kahve”li varoluşuna ulaşmamız olanaksızdı. O kız tanım olarak “tamam” olduğu için, asla bir şeyin yoksunluğunu duymayacaktı. Biz ise ne zaman sade kahve içsek, onun “sütsüz” olduğunu düşünerek kendimizi bu eksiklik üzerinden tanımlayacaktık. Asla gerçek bir “sade kahve insanı” olamayacak, her zaman gizli gizli sütlü kahvenin daha iyi olabileceğini düşünecektik. 

Her şey çok basitti. Aradaki fark buydu. “Bu kızlar” tam da bu nedenle ulaşılmazdı.

Seneler sonra, Zizek’in kitabı “Less Than Nothing: Hegel and the Shadow of Dialectical Materialism” (Hiçten de Az: Hegel ve Diyalektik Materyalizmin Gölgesi) elime geçtiğinde, yukarıda anlattığım hikayeyi yeniden hatırladım. Acı bir gülümsemeyle hem de. Çünkü Zizek’in bu kitapta değindiği diyalektik tanımı, arkadaşımın varlığımızı “eksiklikler” üzerinden anlatma gayreti ile birebir örtüşüyordu. Hem de verdiği örneğe kadar. 

Zizek bu kitapta olumlayan bir şey olarak düşünülmesi gereken “yokluk” kavramı üzerinde duruyor. Hegel’in diyalektik anlayışının bu kavrama dayalı olduğunu anlatırken de, Lubitsch’in Ninotchka adlı filmindeki bir sahneye gönderme yapıyor. 

Ninotchka’nın bir yerinde, filmin kahramanı kafeteryaya girer ve şöyle der: “Kahve istiyorum. Kremasız olsun, lütfen!” Garson da öteden seslenir: “Kusura bakmayın! Kremamız kalmadı. Sütsüz olsa olur mu?”

Bu basit şakanın altında önemli bir gerçek vardır, der Zizek. Bu adam her iki koşulda da kahvesini sade içecektir. Ancak, kahveyi neyin eksikliğinin tanımladığı önemlidir. Biri kremanın yokluğu üzerinden tanımlanmışken, öteki sütün eksikliği ile belirlenmiştir. Ve bu ikisi asla aynı şey değildir. Çünkü farklı yoklukların izini taşırlar. 

Yukarıdaki örnek, yokluğun varlığı tanımlıyor olduğunu anlatması açısından ilginçtir. Zizek haklıdır. Diyalektik süreci anlamanın yolu olumsuzluğun bu süreçteki rolünü kavramaktan geçer. Kişi kendini tanımlayan yoksunluk/eksiklik üzerinden büyür, dönüşür ve şekillenir. Hiçbir eksiği olmayan -ya da bunun olmadığı hissiyle yaşayan- şahıs ise olsa olsa kerameti kendinden menkul biri olarak hep aynı yanılsamanın içinde kalacaktır. 

Arkadaşımın anısını tazelemek adına, “bu kızlar” hikâyesine geri dönersek, onların hayatta pek de bir yol kat etmediklerini söyleyebiliriz. Muhtemelen hala bir kafeteryanın köşesinde, bir ellerinde sade kahve, öbür ellerinde kalçalarına yasladıkları birer laptop salınıp durmaktadırlar. Elbette hala alımlı, hala güzeldirler. Hayat dokunmaz böylelerine. Her türlü yoksunluğun varlığından habersiz, bu bilginin yaratacağı bütün gerilimlerden uzak ve yine onun sağlayacağı bütün gelişmelerden muaf yaşayıp giderler.

Arkadaşım maalesef artık hayatta değil. Mümkün olsaydı, ona Zizek’in kitabını hediye ederdim. Bir de elbette şunu sormak isterdim:

Sütün eksikliğini hiç duymamış birinin, sade kahve içmesinin bir kıymeti olabilir mi?

Monday, October 08, 2012

Çehov'un Silahı

BirGün
7 Ekim 2012

Tiyatroda dramatik kurgunun esası olan basit bir ilke vardır: eğer oyunun ilk perdesinde bir silah gösterirseniz, o silahı bir sonraki perdede ateşlemeniz beklenir.

Bunun iki pratik faydası vardır. Birincisi, oyunun ilerleyen aşamalarından birinde silahı patlattığınızda, seyirciyi buna çoktan hazırlamış olursunuz. Seyirci ne de olsa silahı daha evvel görmüş, böyle bir şeyin olabileceğini hissetmiştir. İkincisi ise, yazarın mahareti ile ilgilidir. İyi bir yazar, daha sonra kullanmayacağı bir detayı oyunun içine yerleştirmez, anlamı gereksiz yere çoğaltıp kalabalıklaştırmaz. Bunun yerine, oyunun atmosferini kuvvetlendirecek ya da nihayetine işaret edecek ayrıntıları tercih eder.

Bu prensip ilk kez Rus oyun yazarı Anton Çehov tarafından dile getirildiği için, “Çehov’un Silahı” adıyla anılır.

Bu hafta Suriye ile yaşanan gerginliğin ertesinde, geçtiğimiz perşembe günü, TSK'nın yabancı ülkelere gönderilmesi ve görevlendirilmesine dair hükümete bir yıl süreyle yetki verilmesini öngören tezkere, TBMM Genel Kurulu'nda kabul edildi.

Bunun üzerine Çehov’un silahını bir kez daha hatırladım.

Çünkü bu tezkerenin meclisten geçmesiyle beraber, Türkiye’nin Suriye ile bir savaşa girme olasılığı da ilk kez bu kadar açıkça dile getirildi. Başbakanlığın sunduğu bu tezkerede, Suriye'de devam eden gerginliğin Türkiye’nin ulusal güvenliğini olumsuz yönde etkilediği ifade ediliyor ve topraklarımıza yönelik saldırgan eylemlerin artmasına karşı tepkisiz kalınamayacağından söz ediliyordu.

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik ve diğer partililer her ne kadar bunun bir savaş tezkeresi olmadığını söyleseler de, bu cuma Başbakan’ın “Savaştan uzak değiliz” açıklamasıyla böyle bir felaketin olasılığı ile gerçekten baş başa kaldığımızı fark ettik.

Şu ana kadar yapılan açıklamalardan öyle anlaşılıyor ki, Başbakan ve AKP’liler, bu oyunun ilk perdesinde silah göstermek konusunda kararlılar. Ortadoğu’da işlerin bu kadar sarpa sardığı, ortalığın iyice ısındığı bir zamanda tansiyonu daha da yükseltecek bu hareket ne derece mantıklıdır bilmiyoruz.

Gerçi mantık, AKP hükümetinin kuvvetli tarafı olmadı hiçbir zaman. Şu ana kadar, yanlış analojiden tutun da (“içkiyi içen, gazı kullanan ödesin”), hatalı nedenselliğe (“Behzat Ç. evlilik dışı ilişkiye özendiriyor”), ya da döngüsel açıklamalara (AKP iyidir çünkü halkın partisidir ve halk iyidir çünkü AKP’yi destekliyor) kadar her çeşit mantık hatası yapıldı.

Bunca yanlış çıkarımdan sonra, bizi bir de totoloji bekliyormuş meğer. Başbakan, savaş olasılığını değerlendirmesini isteyen gazetecilere, ülke içinde ve dışında barış talebini dile getirenleri de dikkate alarak şu cevabı vermiş: “Birileri bize, ‘Yurtta sulh cihanda sulh,’ diyor. ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ sulhun egemen olduğu yerde olur. Bizim can damarımıza bastıkları yerde sulhu konuşamayız."

Yani sulhun olduğu yerde sulh olur, olmadığı yerde savaş olur diyor. Güzel. Ama söz, hiç gereği yokken yinelenip, herhangi bir ek bilgi içermeyen şekilde tekrar kullanılmasaydı keşke. Yani barış barıştır, savaş da savaş demenin kime nasıl bir faydası olabilir? Bunu anlamak mümkün değil. Başbakan genellikle yaptığı gibi, hiç tartışmaya açık olmayan ama hiç de yeni bir şey söylemeyen bir söylemle çıkıyor karşımıza.

Üstelik herkes bilir ki, barış zamanı barışı savunmaktan daha kolay bir şey yoktur. Mesele, savaşın bir olasılık haline geldiği bir durumda hala barışçıl çözümler aramak ve sorunları bu yolla çözmeye çalışmaktadır.

Görünen o ki hükümet, belki de hiç ateşlemeyeceği bir silahı oyunun daha ilk perdesinden sahnenin en görünür yerine koyarak, kısa yoldan itibar kazanmak peşinde.

Ama ya silah patlamazsa ne olacak? O itibarı yitirmeyecek mi?

Daha da kötüsü, sırf sahneye yerleştirdi ve artık geri alması mümkün değil diye silahı ateşlemek zorunda kalırsa? Ya o zaman ne olacak?

Monday, October 01, 2012

"Bir çeşmenin akıp gittiği..."

BirGün
30 Eylül 2012

Duino Ağıtları’nda Rilke der ki, hayvanların insanoğluna karşı bir üstünlüğü vardır. Biz insanlar bakışlarımızı bu dünyaya çevirmiş hayvanları göz hapsinde tutarken, “mahlukat” ise “öteyi” gören gözlerle hep ileriye doğru bakar. 

Biz daracık bir gerçekliğe sıkışıp kalmışızdır. Onun ötesini göremeyiz. Çünkü önümüz sonlu olduğumuzun bilgisiyle kapanmıştır. Ölümün bizi bekliyor olduğunu biliriz. Hangi köşeden çıkacağı belli değildir, ama eninde sonunda bizi yakalayacaktır. Bunun ağırlığıyla hep veda eder gibi yaşarız hayatı. Bizim arızamız tam da buradadır, Rilke’ye göre. 

Kim bizleri böylesine ters çevirmiş,
her ne yapsak yola çıkan
birini andırıyoruz? O nasıl
son tepeden bir daha görünce koyağını,
döner, duraklar ve oyalanırsa-,
öyle yaşıyoruz biz de, vedalaşıyoruz hep.

Hayvanların durumu ise bambaşkadır. Onlar bu bilginin ağırlığını taşımazlar. Ölümün varlığından habersizdirler. Onun için zamansızdırlar aslında. Hiçbir şeyden sakınmamaları belki de bundandır. 

Hayvan özgürdür. Ölümü arkasında,
Tanrıyı önünde tutar. Ve göçüp gittiğinde akar
sonsuzluğa, tıpkı bir çeşmenin akıp gittiği gibi.

Mahlukatın üstünlüğü işte buradadır. Onlar Tanrı’ya bizden daha yakındır. Gözleri bizim göremediğimiz bir derinliğe bakar. Bizse bunu olsa olsa onların yüzünden okuyabiliriz, diye hatırlatır Rilke. Sonsuzluğu ancak onların gözlerinden yansıdığı kadarıyla görebiliriz. 

Bunun içindir ki, bir hayvanı incitmek bizi Tanrı’ya bağlayan bağı zedelemek anlamına gelir. Onu ölüme terk etmek ise bu kutsallığı yok etmekle eşdeğerdir. Kendini ölümsüz zanneden bir yaratığın ölümünde dayanılmaz bir şey vardır çünkü. İnsanın onuruna dokunan bir şey vardır. 

İstanbul’da hangi caminin avlusuna gitseniz, elinde torbalarla dolaşan yaşlıca birilerini görürsünüz. O torbalar ciğerle, yemek artıklarıyla, ya da (yolunuz iyice yoksul bir semte düştüyse) iyice didiklenip kemik suyuyla papara edilmiş ekmekle doludur. Bunlar o semtin insanlarıdır. Sağda solda dolaşır, mahallenin kedilerini beslerler. Kimse onlara bunu yapmalarını söylemez. Bir amme hizmeti de değildir bu. Bu insanlar kedilerin köpeklerin gözündeki ebediyeti görenler, ona yakın durmak isteyenlerdir.

Kediler ve köpekler de bunu bilir. Size vefa borçlarını ödemek ister gibi nereye gitseniz elinize ayağınıza sarılırlar. Selamsız sabahsız geçeni yoktur. İstanbul’da hangi parkta güneşli bir banka otursanız, bir kedi koşup gelir hemen yanınıza tırmanır. Neşeliyseniz oynar sizinle. Üzgünseniz göğsünüze yaslanıp kederinizi dinler sessizce. Köpekler kafalarını kibarca kucağınıza bırakırlar. Yalnız olmadığınızı bilin diye yaparlar bunu. Tanrının yaratıklarıdır onlar, size onun elleriyle dokunur, gözleriyle bakarlar. 

Aslına bakarsanız, onlarsız bir hayatın olabileceğini hiç düşünmemiştik. Ancak şimdi bu noktaya çok yakınız. Hükümetin evirip çevirip aynı kabul edilemez maddelerle yeniden önümüze koyduğu Hayvan Koruma Yasası taslağı, sokaktaki sahipsiz kedi ve köpeklerin, şehir dışında kurulacak doğal hayat parklarına gönderilmesini öngörüyor. Şu anda yasada adı geçen “hayat parkları” ortada olmadığı gibi, bu hayvanları sokaktan toplayacak “tecrübeli” belediye ekipleri bile yok. Milyonlarca hayvanın toplanma ve yerleştirilme aşamasında yok edileceği, kalanların da açlıktan telef olacağı tahmin ediliyor. 

Sonuçta, “kentsel dönüşüm” saçmalığının bir parçası olması muhtemel bu kararla, şehirlerde sokakta hiç bir hayvanın barındırılmayacağı steril bir hayatın temelleri atılıyor. Bunun için de, sokak hayvanların gruplar halinde katledileceği bir yasaya onay vermemiz isteniyor. 

Bize diyorlar ki, bütün bu önlemler alındıktan sonra “medeni” olacağız. Tertemiz “bal dök yala” şehirlerimiz olacak. Peki ya ruhlarımız? Onlar da pırıl pırıl olacak mı? Başlarına gelecek felaketten tamamen bihaber binlerce masum hayvanı katlettikten sonra, dünyanın geri kalanıyla bağımız aynı kalabilecek mi? 

Bir düşünün. 

Saturday, September 15, 2012

Kuantum teyzeler, süper güçler ve diğer şeyler...




BirGün
9 Eylül 2012

Geçen gün bir arkadaşım anlattı, ATM’lerin önünde sıraya girmek istemiş. Birine yanaşmış ama yanındaki teyze “Sıradayım,” deyip yolunu kesmiş. O böyle deyince bizimki çekilip öbür makinaya doğru yönelmiş. Ama teyze hızlı bir vücut çalımıyla yine önüne geçmiş ve “Burada da sıradayım,” demiş.

“Bu kadar kararlıysa, pek şansım yok diye düşünüp yol verdim,” dedi arkadaşım. “Aynı anda iki ayrı yerde olamayacağını söyleyebilirdin,” dedim ben de öğretmen sesimle.

Fakat biraz konuştuktan sonra bunun ancak bizim gibi sıradan insanları bağlayan bir kanun olabileceğine karar verdik. Bu hikayedeki teyze ve hayatta kalma becerisine sahip diğerleri bambaşka yasalara göre işliyorlardı. Onlar bütün olasılıkların peşindeydiler. Hem de aynı anda.

Gözümün önüne senelerce önce bir gazetenin arka sayfasında gördüğüm bir fotoğraf geldi. Siyah beyaz bu karede, iki elinde pazar torbaları olan yaşlıca başörtülü bir kadın Beşiktaş’tan Üsküdar’a giden motorlardan birine doğru atlıyordu. Motor sahilden iyice uzaklaşmıştı. Teyze motorla iskele arasında havadaydı. Suratında kararlı bir ifade vardı. Bacakları gergin, sırtı düzdü. Elindeki torbalar kanat görevi görecek şekilde iki yana açılmıştı. Dengesi şaşırtıcı derecede mükemmeldi. Olanaksız gibi görünse bile, sağ salim motora ineceği havadaki duruşundan belliydi.

“Kuantum teyzeler,” diye mırıldandım kendi kendime. Arkadaşım gülmeye başladı. “Gülme,” dedim, “onlar başka bir boyutta, anlamıyorsun.”

Sıralarda önünüze geçmeye çalışan, otobüste üzerinizi düzeltmek için poponuzu koltuktan kaldırdığınız anda yerinize çöreklenen ya da çantasını ve pazar torbasını teklifsizce kucağınıza bırakıveren bu kadınları bilirsiniz. İlk anda itici göründüklerini biliyorum. Ben de çoğu kez onlara tahammül edemiyorum.

Fakat biraz dikkatli bakarsanız, her gün sokaklarda rastlayabileceğiniz bu kadınların aslında süper güçlerle donanmış olduğunu fark edeceksiniz. Kimi görünmez olup resmi binaların kapısından süzülebiliyor, kimi bu hikayedeki teyze gibi aynı anda iki ayrı yerde olabiliyor, kimi ise aşılmaz gibi görünen mesafeleri kısa sürede kat edebiliyor.

Belli ki bunlar, İstanbul’da hayatta kalmayı başarmış üstün becerileri olan insanlar.

Mesela Avcılar’dan kalkıp Sarıyer’deki kaynını görmeye gelen ve aynı gün içinde geri dönmeye teşebbüs eden kadın, olsa olsa zamanı büküyordur diye düşünüyorum. Bükmese de güzelce katlayıp kenara falan koyuyordur, ne bileyim! Ben İstanbul standartlarında iki adım sayılacak okul yolunu gidip gelirken helak olduğuma göre, bu dünyada tanımlı uzay-zaman ilişkilerini bozup değiştirmeden o kadar mesafeyi aşmak ancak böyle mümkün olabilir.

Bu bir şey mi? Daha neler var! Mesela Beşiktaş Halk Pazarı’nda domates tezgahında önümde duran ve aynı anda iki leğeni birden doldurabilen kadın sekiz kollu olabilir mi? Bakıyorum. O kadar hızlı hareket ediyor ki, sayamıyorum. Bu arada kadın üçüncü leğene geçiyor. Benim böyle bir rekabette şansım yok. Ağlayarak eve dönmek istiyorum.

Peki ya, 250 gram kıyma ile bir kilo köfte yapıp yedi çocuğunu doyuran anneye ne demeli? Hiç bir şey yoktan var olmaz diyen Yunan filozofları halt etmiş. Bal gibi oluyor işte. Üstelik bence süper güçlerin en şahanesi bu. Buyrun, buradan yiyin! Karşınızda, köfteleri çoğaltma mucizesi. İstanbul’un yoksul semtlerinde her gün yeniden gerçekleşiyor.

Sonuçta Kuantum Teyzeler hep yakınlarda bir yerde. Olağanüstü becerilere sahip bu kadınlar her köşede karşımıza çıkabiliyor. Onlar nesiller boyu elenerek hayatta kalmış nadide bir cinsin örneklerini oluşturuyorlar.

ATM sırasında beklerken arkadaşımın önüne dikilen kadın bunlardan biri miydi bilmiyorum. Belki de sadece sinir bozucu bir şahıstı. Ama ya öyle değilse? İşte buna dikkat etmek lazım. Yoksa gündüz gözü şehrin göbeğinde kendinizi bir süper kahramanla çarpışırken bulabilirsiniz. Yazık olur gençliğinize.

Monday, September 03, 2012

Tatil hikayeleri...


Kalabalığı sevmediğim için tatiller eziyete dönüşebiliyor. Oysa ne arkadaşlarım var ki, algıları nötron bombası gibi işliyor. Gittikleri yerde sadece mekânlara konsantre olup, insanları kafalarında imha edebiliyorlar. Bense her şeyden önce insanlara bakıyorum, elimde değil.

Bu sene de, genellikle yaptığımız gibi Ege’nin nispeten sakin köşelerinden birine gittik. Küçük bir pansiyona yerleştik. Başlarda her şey çok güzeldi. Sonra bir sabah uyandık ki, pansiyona iki aile gelmiş. Birinin üç çocuğu var. Diğerinin de üç çocuğa bedel bir kızı.

Oradan oraya çılgınca koşturan bu dört çocuk kısa bir süre sonra pansiyonu tamamen ele geçirdi. Mutfağa girip çıktılar, bir şeyleri devirdiler, sıvı sabunları yerlere döküp üzerinde kaydılar. Sonra içlerinden biri düştü, büyük bir patırtı koptu.

Bu kazanın üzerine, ortalığın bir nebze de olsa sakinleşeceğini umduk. Hatta ertesi sabah kimsecikleri göremeyince, şöyle derin bir nefes aldık. Ama erken davranmışız. Meğer yakınlardaki kasabaya gezmeye gitmişler. Döndüklerinde, oğlanların belinde tahta kılıçlar, kızların elinde ise rengârenk marakaslar vardı. Böylece, o akşam Copa Cabana ile kılıç kalkan arası bir gösteriye maruz kaldık. Uzun, çok uzun bir gece oldu. Sonunda pes edip yatmaya gittiğimizde program hala devam ediyordu.

Ertesi gün kahvaltıda, üç aşağı beş yukarı aynı sahne karşıladı bizi. Kızlar bağırarak şarkı söylüyor, küçük oğlan da bir yavru kedi yakalamış iki eliyle boğazını sıkıyordu. Herkesin keyfi yerindeydi. Anneler çocuklara aldırmadan sohbet etti. Babalardan biri uzun uzun telefonda konuştu. “Burası çok güzel, siz de gelin,” dediğini duyduk. Gelecek ailenin de üç çocuğu olduğu ortaya çıkınca, pılımızı pırtımızı toplayıp oradan ayrıldık.

Gittiğimiz ikinci mekân daha büyük bir yerdi. Çocuk açısından pek zengin sayılmazdı. Ama genç çiftler konusunda bayağı bereketliydi. Herkes o kadar genç, o kadar bronz ve o kadar dövmeliydi ki, biz geriatri koğuşundan kaçmış gibi görünüyorduk. Olsundu. Ne tür bir tımarhaneden çıktığımızı unutmamıştık. Çocuk sesi olmadığı sürece her şeye razıydık.

Ya da öyle olduğumuzu zannediyorduk. Ta ki yeni nesil plaj erkekleri sahile sökun edene kadar. Şezlonglara uzanmış hizmet bekleyen bu genç irisi erkekler mangala dizilmiş çiftlik çipuraları gibi yavaş yavaş kızarıyor, arada bir başlarını kaldırdıklarında sevgilileri ellerine birer kutu kola falan tutuşturuyordu.

Hepsinin adı “Aşkım”dı. Sahil boyunca bu “Aşkım”lardan siz deyin otuz, ben diyeyim kırk kadar vardı.

Bir ara çiftlerden biri denize doğru ilerledi. Tam el ele tutuşup birlikte atlayacaklardı ki, adam kızı tutup suya attı. Sonra da iskelede ellerini beline koyup başarısını izledi. Kız çarpmanın etkisiyle (ya da belki de utançtan) kızarmış bir şekilde sudan çıktı. Hafifçe topallıyordu. Anlaşılan, bir denizkestanesinin üzerine basmıştı. Biraz naz yapayım dedi. Olmadı. Kös kös şezlonglarına geri döndüler.

Biraz sonra arkamda bir yerlerden başka birinin, “Havluyu versene, piştik burada,” dediğini duydum. “Güzel söyle, aşkım!” dedi kız. “Ya, git ya!” dedi adam. “Söylesen ne olur?” dedi kız. “Söylemem,” dedi adam. Bu terane bir süre böyle devam etti. Okuduğum kitabı kaldırıp yanıma koydum. Derin bir nefes aldım. Ve adam bir kere daha konuşursa, “Söylesene be kardeşim!” diye kafa göz dalmaya hazırlandım. Fakat tam o sırada kız havluyu uzatmaya karar verdi ve mesele de böylece kapanmış oldu.

Ancak bu tatil beldesinde meseleden bol bir şey yoktu. Kahvaltıda birbirini ezenler, ekmek sırasında son simit parçası için kavga edenler, düşürdüğü bir şeyi bulup arkasından koşarak yetiştirdiğinizde teşekkür etmeden yürüyüp gidenler, plaj çantasını, şapkasını, ayağını burnunuza sokarak güneşlenenler… Hepsi oradaydı.

Hiç eğlenmedim demiyorum. Arkadaşlarımla buluştum mesela. Çok da mutlu oldum. Ama tatil eziyetli bir şey. Bu sefer o kadar yoruldum ki, evime döndüğümde neredeyse yerleri öpecektim.

Düşündüm de, bir sonraki tatil için gelecek seneye kadar vakit olması çok iyi. Ancak toparlanırım.

Monday, August 06, 2012

Cehennem

BirGün
5 Ağustos 2012


“Faust” denince herkesin aklına önce Goethe gelir, ama ben Christopher Marlowe’un oyununu biraz daha fazla severim. Bunda kendini pek akıllı zanneden Faust’un şeytana pabucunu ters giydirmeye çalıştığı sahnenin büyük payı vardır.

Muhteris bir adam olan Faust arzu ettiği her şeye sahip olabileceğine inanmak ister. Bu isteğin şeytani bir tarafı olduğunun bal gibi farkındadır. Peki ya karşısında durup ona bütün dünyayı vaat eden kişi gerçekten şeytan mıdır? İşte bundan bir türlü emin olamaz. Bunun üzerine Mefisto’yu sorguya çekmeye kalkar. Ona der ki, “Senin yerin cehennemdir, nasıl oldu da başka bir yere gidebildin?”

Mefisto’nun cevabı unutulacak gibi değildir. Şöyle der Faust’a: “Ne ben cehennemden çıktım, ne de burası başka bir yerdir.”

Faust kendi şeytani arzusu ile cehennemi ayağına getirdiğinin farkında değildir. Mefisto cehennemden çıkmamıştır, aksine Faust açgözlülüğü ile kendi ateşini tutuşturmuştur. Bu soruyu sorarken bile istimi almış, iktidar ve zevk içinde yaşayacağı bir dünyanın parıltısına çoktan kapılmıştır. Duyduğu şeyin anlamını kavrayamaz.

Oysa biz okuyucular, Mefisto’nun ne demek istediğini hemen anlarız. Cehennem dediğimiz şey öyle uzakta, olası bir gelecekte falan değildir. Cehennem burada, hemen yanı başımızda beklemektedir. Aslında onu kendi ellerimizle yaratırız. Kötülüğe dahil olduğumuz her anda, haksızlığa göz yumduğumuz her durumda, hırs ve açgözlülükle ile davrandığımız her olayda dünya biraz daha kararır ve cehennemleşir.

Malatya Doğanşehir'de Alevilerin yaşadığı bölgede ısrarla ramazan davulu çalan ve bu konuda çıkan tartışmanın ardından kimi ailelerin evlerini taşlayan, ahırlarını yakan saldırganları izlerken bunları düşündüm. Kendilerine benzemeyeni yok etmeye kalkan bu insanlar, cehennemi buraya çağırdıklarının farkında bile değildi. Nefret ve öfkeden oluşan bir ateşe habire odun atıp duruyorlardı. Bilmiyorlardı ki, besledikleri bu ateş cehennemin ta kendisidir.
 
Malatya’da komşularını yakmaya kalkanların yüreğinde cehennem korkusu var mıdır bilmem. Ama onlara Pir Sultan Abdal’ın bu sözlerini hatırlatmak isterim.

Pir Sultan Abdal’ım sözlerim haktır
Hakk diyen kullardan hiç şüphem yoktur
Cehennemde ateş olmaz nar yoktur
Herkes ateşini bile götürür

Cehennem tam da böyle bir şeydir. Kötülükle beslenen bir ağız, kardeşlerin birbirine ihaneti ile büyüyen bir ateştir o. Ve burada hemen yanı başımızdadır.

Ta Habil’le Kabil’den beri.

Monday, July 30, 2012

Elma

BirGün
29 Temmuz 2012


Belli bir yaşa kadar beni anneannemle dedem büyüttüğü için, hayatımdaki en önemli insanlar onlardı. Anneanneme bayılırdım. Hafif pudralı kokusu bile onu sevmem için yeterliydi. Ama dedemle ilişkimiz bambaşkaydı.

Onunla o kadar iyi vakit geçiriyordum ki, uzun zaman başka hiç kimseye ihtiyaç duymamıştım. Arkadaş edineyim diye uğraşan annemin önerisiyle beni yollamaya kalktıkları yuvada arıza çıkarınca, derhal okuldan alınmış ve Elçi Sokak’taki mutlu hayatımıza iade edilmiştim. O günü hatırlıyorum. Kırmızı şapkamla küçük bir asker gibi eve girdim. Evet, kapının ziline ancak yetişebiliyordum ama bir zafer kazandığımın da farkındaydım. Koşup dedeme sarıldım ve hemen Kuğulu Park’a gidip birlikte kayık yüzdürdük.

Dedemden ayrılmak düşünülemezdi. Gece yarısı beni uyandırıp, “Çabuk kalk! Büyük yağmur yağıyor. Camdan bakacağız,” diyen biri daha yoktu çünkü. Fakat onu bu kadar sevmemin esas nedeni her soruma cevap veriyor olmasıydı. “Neden?” diye başlayan ve herkesi bezdiren sorularımdan yılmayan tek kişi oydu. Sonraları, ben biraz daha büyüyünce, soruların hem türü, hem de dozu değişti. Ama dedemin bana yönelik sabrı ve dikkati hep aynı kaldı.

Okul yaşına geldiğimde, artık İzmir’e taşınmıştık. Bir mahalle okuluna gidiyordum. Hep çift dikiş gittikleri için bir türlü mezun olamayan iyice büyük kızlar vardı. Gizli gizli sigara içiyor, nöbetçi öğretmen bakmadığı zaman dışarıda parmaklıklara dayanmış bekleyen oğlanlara öpücük gönderiyorlardı. Büyük teneffüste onları inceliyordum. Bir köşeye gidip, “Kadehinde zehir olsa, ben içerim bana getir,” şarkısını söylüyor ve derin derin iç çekiyorlardı.

Bense uzaydan gelmiş gibiydim. Büyümek zaten yeterince zordu. Bir de rujlu kızlar, köşelerde bekleyen oğlanlar, zehir mehir derken iyice kafam karışmıştı.

O sene dedeme önemli bir soru sordum: Aşk nedir?

Dedem kalktı, kütüphaneden bir kitap çekti. Sonra o kitapta aradığı yeri buldu ve altı tükenmez kalemle çizilmiş bir bölümü okumaya başladı:

İnsanlar bir zamanlar çok güçlüymüş. Dört kolları, dört bacakları varmış. O kadar hızlı gidiyorlarmış ki, yeryüzünde hiç bir canlı onlarla başa çıkamıyormuş. Hatta bu kuvvetlerinden cesaret alıp göğe tırmanmaya, tanrılara karşı koymaya bile yeltenmişler.

Tanrılar aralarında görüşmüş, konuşmuşlar ama ne yapacaklarını pek bilememişler. Bir yandan insanları yok etmek istemiyorlarmış, öte yandan da küstahlığın bu derecesine göz yumamayacaklarına karar vermişler. Sonunda, tanrılar tanrısı Zeus uzun uzun düşündükten sonra, "Galiba bir çare buldum," demiş, "insanlar hem yerlerinde kalsın, hem de kuvvetten düşüp hadlerini bilsinler. İkiye böleceğim onları, böylece hem zayıf düşecekler, hem de sayıları artacağı için daha faydalı olacaklar."

“Bunun üzerine,  Zeus insanları tutup ikiye bölmüş,” diye okudu dedem, “tıpkı bir meyveyi ikiye böler gibi.” Sonrasını ezberden söyledi. Hikayenin burasını çok sevdiği belliydi: “İşte o zamandan beri, hepimiz kendi parçamızı arıyoruz. O parçayı gördüğümüzde hissettiğimiz şeye de aşk diyoruz.”

Dedem, sonradan Platon’un “Şölen”i olduğunu anlayacağım kitabını kapatıp yanına koydu, masaya uzanıp meyve tabağından bir elma aldı ve onu ortadan ikiye böldü. İki parçayı bana gösterdi, bir daha üstüne basa basa, “Bir bütünün yarısıyız,” dedi.

Ama ben öyle kolay kolay pes edecek gibi değildim. Ne de olsa, “kadehinde zehir olsa” kızları ile karşılaşmış ve hayat tecrübesini ilerletmiş biriydim artık. Birden, “Anneanneme aşık mısın?” deyiverdim. Bu yaşlı başlı adamın pili etekli kızlar gibi köşelerde şarkı söyleyecek hali yoktu ya! Ya anneannem, o da ruj sürüp öpücük göndermiş olabilir miydi? Yok, bu kadarı da fazlaydı artık.

“Hay Allah yahu!” dedi dedem. Zorda kaldığı zaman hep böyle söylerdi. Bembeyaz dişlerini göstererek uzun uzun güldü. Sonra da her zamanki iştahıyla, elinde kalan elmayı kütür kütür yiyip bitirdi.

Ertesi gün, elmanın diğer yarısını,  mutfakta, bir tabağın içinde gördüm. Kararıp buruşmuştu. Hiç kimsenin kayıp parçası olamazmış gibi görünüyordu.

Halbuki seneler sonra anneanneme baktığımda başka türlü düşünecektim. Dedem ölmüştü. Anneannemin pudralı kokusu dağılmaya yüz tutmuştu.

Onu pencereden dışarı bakarken hatırlıyorum. Oturduğu yerde solup küçülmüştü. Kaybolmuş ve üzgün görünüyordu. Tıpkı yarısı yenmiş ve sonra bir köşede unutulmuş bir elma gibi.

Monday, July 23, 2012

İki Paralar

BirGün
21 Temmuz 2012



Bir öğrencimle Beşiktaş’ta çay bahçesinde oturuyoruz. Yan masada tatlı bir kız var. Telaşla geldi oturdu. Önünde defterler kitaplar. Bir çay söyledi ve ders notlarına benzeyen kitabını açıp okumaya başladı.

Biraz sonra kız sandalyesinde kaykıldığında, biz de şortunun cebinden aşağıya doğru kayan iki lirayı gördük. Birbirinin üzerine güzelce yaslanmış yavaş yavaş ilerleyen iki metal para. Kızcağız hafifçe kıpırdandı. Belki de üzerine diktiğimiz bakışları hissettiği için. O öyle yapınca, paralar da cebin ucuna kadar geldi. Düştü düşecek, öyle garip bir dengede durdular. İkimiz de elimizde olmadan nefesimizi tuttuk.

Öğrencim bu gerilime dayanamamış olacak ki, kızı dürtüp “Pardon bağyan, paralarınız düşecek,” demeyi teklif etti. Bense bu iki lirayı kendi haline bırakmaktan yanaydım. İşin heyecanı buradaydı. “Zaten dönüşü olmayan noktaya geldiler baksana,” dedim bilmiş bilmiş “yere inmeleri an meselesi.”

Ben bunları söylerken, hoş gülüşlü genç bir adam masaya yaklaştı. Kız da adamı gördüğüne memnun olmuş olmalı ki, onunla selamlaşmak için fırlayıp ayağa kalktı. O kalkınca, paralar da “hop” diye cebe geri girdiler.

Hayretle birbirimize baktık. Olacak şey değildi. O iki liranın yere düşmesi gerekiyordu. Ama düşmemişlerdi işte. Bunun üzerine sinirli sinirli gülmeye başladık. Fizik yasalarının ihlal edilmesi her zaman insanın sinirini bozar. Oysa kız hiçbir şeyin farkında değildi. Olanlardan tümüyle habersiz gülüp söylüyordu. Biz hala şaşkın şaşkın bakıyorken, onlar sarılıp vedalaştılar. Ardından adam çıktı gitti.

Az sonra bu anın büyüsü dağıldı. Dünya normale döndü. Sanki paralar hiç yere doğru meyletmemişler, biz heyecanlanmamışız, kızcağız birden ayağa fırlamamış, bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi oldu. Olan bitenin tek şahidi olan biz bile başka konulara daldık gittik.

“İki paralar” adını verip bir süre eğlendiğimiz bu hikayeyi eve dönerken yeniden hatırladım. Hayatta ne çok şeyin biz fark etmeden kendiliğinden olup bittiğini düşündüm. Kimi felaketler gerçekleşmeden dağılıp yok olduğu gibi, bazı güzellikler de biz onları göremeden önümüzden geçip gidiyordu.

Senelerce yan sokakta oturup hiç tanışmadan yaşadığımız insanlar. Bunların arasında tanısak belki çok seveceğimiz bazıları. Okulda aynı sıraları paylaşıp hiç yüz vermediklerimiz. Bir nedenle dikkatimizden kaçanlar. Belki de başka bir yöne baktığımız için görmediklerimiz.

Biz onları yakalayıp tutamadan yok olup giden olasılıklar. Hepsi küçücük detaylara gömülü. Çoğu kaçırılmış olan. Binilmemiş bir otobüste, girilememiş bir derste, gidilmemiş bir arkadaş toplantısında bizi uzun uzun beklemiş, sonra solup gitmiş fırsatlar.

Ya da dibimize kadar gelip bize dokunmadan geçmiş felaketler. Uzun sürmüş ama sonunda atlatılmış bir hastalık. Biz geçtikten hemen sonra düşen bir tuğla, çatıdan sarkan bir buz parçası ya da çürüyüp içi boşalmış bir ağaç dalı. Anlık kararlarda gizlenen kurtuluşlar. “O sabah işe gitmedim”ler, “bunların olacağını nereden bilebilirdim”ler, “aslında uçağı kaçırdığıma üzülmüştüm”ler...

Tesadüfler, tesadüfler, tesadüfler...

Bunlar bana bir Woody Allen filmini hatırlattı. Sevdiğim nadir filmlerinden biri. Match Point (Maç Sayısı) adlı bu filmin açılış sahnesinde, bir tenis oyunu görürüz. Oyunun finalinde top nete çarpar ve havalanır. Sahanın hangi tarafına düşeceğini kestirmek mümkün değildir. Sonradan ana karakterin sesi olduğunu anlayacağımız bir dış ses bize şunları söyler:

“İyi olacağıma şanslı olayım, diyen adam hayatın sırrını çözmüştür. İnsanlar hayatın ne kadar büyük bir kısmının şans tarafından belirlendiğini teslim etmekten çekinirler. Bu kadar çok şeyin kontrolümüzün dışında olduğunu kabul etmek korkutucudur çünkü. Bir oyunda öyle anlar vardır ki, top nete çarpar ve saniyenin onda biri kadar bir zamanda havada asılı kalır. Bu anda ileri de geriye de düşebilir. Biraz şansınız varsa ileriye düşer ve kazanırsınız. Ya da belki de düşmez ve kaybedersiniz.”

Anladım ki, “iki paralar” olayı da bu prensibe göre işlemiştir. Hayat berbat, kayıplar kaçınılmaz, insanlar çoğu kez acımasızdır. Ama bazen top sizden yana düşer ve kazanırsınız.

Hatta bazen öyle olur ki, siz dönüşü olmayan bir noktaya geldiğinizi düşünseniz bile, hoş gülüşlü biri çıkıp gelebilir ve dünya ışıkla dolabilir.


Monday, July 16, 2012

Feriköy Mezarlığı’nda Randevu


BirGün
15 Temmuz, 2012

Barış Uygur’un İletişim Yayınları’ndan çıkan Feriköy Mezarlığı’nda Randevu adlı polisiyesi bir kayıp hikayesi ile başlıyor.

“Divanın üzerinde uzanmış pencerenin önünden geçen ayakları seyrediyordum. Yapmam gereken bir iş vardı. Genç bir kadın kaybolmuştu ve ben bulacağımı taahhüt etmiştim. Ama nasıl?”

Bunları düşünen Süreyya Sami bir polis eskisi. Oy vermese de seçim sonuçlarını, takım tutmasa da maçları, kendisi pek katılmasa da hayatı dikkatle izleyen biri. Tanju Okan şarkılarıyla Sadri Alışık filmlerinden çıkmış duygusallığını genellikle yumruklarıyla gizliyor. Teşkilattan ayrılalı çok olmuş ama arada bir dolabındaki iki kravattan birini takıp iş takip ediyor. Bu öyküde de kayıp bir kadının peşine düşmesi için tutuyorlar onu.

"Annem yıllar önce bana 'Bir kadın aranmak istemiyorsa, onu asla arama. Bazı kadınlar, sen onları ara diye aranmak istemiyormuş gibi yapabilir. Onları da arama. Aranmak isteyen bir kadını da arama, bırak o seni bulsun,' demişti. Annemin bütün öğütlerine uysaydım zaten şimdi bambaşka yerlerde olmam gerekirdi.”

Böyle diyor Süreyya Sami. Oysa bütün bunları dert edecek kadar çok kadın yok hayatında. Bayağı yalnız biri o. Ama yalnızlığını süslemiyor hiç. Verili bir şey olarak kabul ediyor onu. Süreyya Sami, son zamanlarda polisiyeleri dolduran, kendi erkekliğiyle büyülenmiş o karakterlerden biri değil. Daha insan biri. Gömleği kirli, paçası sökük, kravatında yağ izleri var. Başka türlüsünü bilmiyor bile. Kavruk ve uyumsuz, bir kenarda duruyor. Kadınlara karşı da son derece savunmasız. Onu ilginç kılan da bu aslında. İncinebilir biri olması yani.

Barış Uygur bu noktayı çok iyi yakalamış. Üstelik hainlik bu ya, duygusal ilişkiler söz konusu olduğunda ergenlikte takılıp kalmış bu karakterin karşısına güçlü ve ne istediğini gayet iyi bilen bir kadın çıkarmaya karar vermiş. Bütün romanın ruh halini belirleyen de bu karşılaşma oluyor zaten.

Süreyya Sami’nin kayıp kız Deniz’i ararken tanıştığı Emel’in karşısındaki çaresizliği, cinsler arasındaki dengesizlikle birlikte sınıfsal bir eşitsizliğe de dayanıyor. Yazar özellikle bu duyguyu uyandırmakta çok başarılı. Pahalı mobilyalarla döşenmiş ofislerin, şık ve markalı giysilerin, lüks lokantaların etrafa yaydığı terörü hikaye boyunca hissettiriyor. Çorbacılardan, çay bahçelerinden, pidecilerden başka bir şey bilmeyen Süreyya Sami’nin bu dünyada pek bir şansı olmadığını daha başından anlıyoruz.

Bütün bunlar, Feriköy Mezarlığı’nda Randevu’nun sıkıcı toplumsal tahlillerle dolu ağırbaşlı bir kitap olduğunu düşündürmesin. Tam tersine, yazarın mizah duygusu hemen her satırda hissediliyor. Mesela Emel ile ilk randevusuna hazırlanan Süreyya Sami’nin anlatıldığı kısım unutulacak gibi değil. Bu sahneyi okuduktan sonra, muhtemelen siz de kimi buluşmaları hatırlayacaksınız. Saçlarını dana yalamış gibi alnına yapıştıranlar, yeni gömleğinin yakası boğazına dayandığı için huzursuz huzursuz kıpırdananlar, sürdükleri ağır kokuya kendileri bile dayanamadıkları için öksürüp duranlar. Hepsi bir bir gözünüzün önünden geçebilir.

Belli ki bu sıra dışı karakterle son görüşmemiz değil. Barış Uygur kitabının bir köşesine “Bir Süreyya Sami polisiyesi” ibaresini düştüğüne göre, anlaşılan onunla yeniden karşılaşacağız.

Onun için bu kitabı okumakta, özellikle de yukarıda sözünü ettiğim bölümü akılda tutmakta fayda var. İlk buluşmadan önce erkeklerin neler yapabileceğine dair paha biçilmez bir kaynak olduğu için değil. Yani sadece bunun için değil. Daha çok her konuda hazırlıklı olmak isteyen Süreya Sami’nin kişiliğine dair ileride çok işe yarayacak bilgiler verdiği için.

Yeniden görüşeceksek bu bilgilere ihtiyacımız olacak. Serinin devamını heyecanla bekliyoruz.




Monday, July 09, 2012

İnsanlar, hayvanlar ve yırtıcı hayvanlar

BirGün
08 Temmuz 2012

Kaçmak tamamen imkansız olduğu için katılmak zorunda kaldığım bir toplantıda aristokrat bir aileden gelen yaşlıca ama pek alımlı bir hanımın yanına düşmüştüm. Siyah gece elbisesinin üzerine doladığı ipek şalına sarılmış etrafı seyrediyor, arada bir hoşuna gitmeyen bir şeyler gördüğünde küçük bir kız gibi omuz silkiyordu.

Bir ara bakışlarının tabağıma takıldığını hissettim. “Bunu mu yiyorsun?” dedi bana.

Kadından etrafa yoğun bir otorite yayılıyordu. Ben de gayri ihtiyari tabağıma baktım. Oldum olası sebzeciyimdir. Tabağımda yarısı yenmiş bir enginar ve biraz da garnitür vardı. Bezelyelerle göz göze gelince, bakışlarımı kaçırdım. Onları hayal kırıklığına uğratmış gibi hissediyordum. Kadına bir cevap vermeliydim.

“Sebze severim ben” dedim suçlu suçlu gülümseyerek. Bir okul çocuğu bile bundan daha iyisini düşünebilirdi. Ama o anda aklıma gelen tek şey buydu. Ayrıca kadın sivri topuklarını masanın altında sabırsızlıkla tıkırdatmaya başlamış ve sessizlik biraz sinir bozucu bir hal almıştı.

Leopar desenli şalın üzerindeki siyah saçlı kafa hafifçe kıpırdandı, sürmeli gözler şüpheyle kısıldı ve kırmızı rujlu ağız benimle konuştu: “Zayıflamak içinse boşuna uğraşma! Sebze yiyerek olmaz.” “Yooo, seviyorum gerçekten” gibilerden bir şeyler diyecek oldum ama pek işe yaramadı. Bu zayıf itirazı elinin küçük bir hareketiyle savuşturdu.

Ardından uzun bir açıklamaya girişti. Büyük bir iştahla anlattığına göre, doğadaki bütün güzel ve atletik hayvanlar et tüketmekteydiler. Kaplanlar, panterler, leoparlar… Bunların hepsi etobur hayvanlardı. Ya otla beslenenler? Develer, inekler, koyunlar (bu noktada bana göz ucuyla şöyle bir baktı) hiçbiri şekli şemali yerinde hayvanlar sayılmazdı.

Bir yandan dinliyor, bir yandan da düşünmeye devam ediyordum. Hayat garipti. Bir kaç dakika önce keyifli keyifli enginarımı yiyordum. Ama şimdi dünya birden National Geographic olmuştu. Tekinsiz bir cangılın ortasında kalakalmış gibiydim. Hanımefendi konuşmasını “Ete Övgü” diye özetleyebileceğimiz bir epilogla sona erdirdi.

Söyleyecek pek bir şey bulamıyordum. Belki “Meeee” diyebilirdim. Ama bu da pek akıllıca görünmedi bana. Bu kadın kesinlikle yırtıcı hayvanlar kategorisindeydi. Biraz aç kalsa, beni afiyetle yerdi. Hiç şüphem yoktu bundan. Zaten kuzu kapama tarifi de vermişti. Kendimi büyük bir fırında sarmısaklar, kekikler ve biberiyeler arasında ağzımda bir ayva parçası ile yavaş yavaş pişmeye bırakılmış olarak düşündüm. Sinirlerim bozuldu. Tabağımda bekleyen bezelyeleri ağzıma atıp hırsla çiğnemeye başladım.

Çiğnerken birden fark ettim ki, yanında oturmak şerefine nail olduğum bu hanım İngiliz mizah yazarı Saki’nin öykülerinden fırlamış gibiydi. Hatta Saki’nin teyzelerinden biriyle akşam yemeği yiyor olabilirdim. Bunu hayal edince gülmeye başladım. Hatta bu eğlenceli fikirden cesaret bulup biraz sonra ana yemek servis edildiğinde “afiyet olsun” bile diyebildim ona. Şimdi bu densizliği düşündükçe tüylerim ürperiyor, orası ayrı.

Asıl adı Hector Hugh Munro olan Saki, on dokuzuncu yüzyılın sonunda Burma’da muhtemelen heyecanlı ve ilginç bir hayata doğmuş, fakat bir takım talihsizlikler nedeniyle ailesini kaybedince İngiltere’deki yaşlı büyükannesi ve evlenmemiş teyzelerinin yanında büyümek zorunda kalmıştır.

Fatih Özgüven’in İnsanlar, Hayvanlar ve Yırtıcı Hayvanlar adlı derleme için çevirdiği öykülerde, Saki’nin huysuz teyzeleri arasında geçen sıkıcı çocukluğunun izleri bariz bir şekilde görülür. Vasiliğini yapan bu yaşlı ve son derece tehlikeli kadınlardan bir türlü kurtulamadığı için, onlardan daha yırtıcı hayvanlar hayal edip intikam hayalleri kurmuş bir çocuğun hikayeleridir bunlar. Ve hepsi birbirinden iyidir.

Üst sınıfın kasıntılı halleri ile inceden inceye dalga geçmeyi bir spor haline getiren Saki, asıl derdi mizah olduğu için olsa gerek, orantıları bozuk grotesk karakterler yaratır. Öyle garip kişilerdir ki bunlar, onlarla gerçek hayatta karşılaşabileceğimiz aklımızın köşesinden bile geçmez.

Oysa, ne kadar fantezi ile beslense de, edebiyat kuvvetini hayatla kurduğu bağdan alır.

Saki için de böyledir bu. Onun için adabı muaşeret bilen dahi kedilerle, hain ve şakacı su samurlarıyla ya da bir akşam yemeğinde yanınıza düşebilecek iştahlı leopar-kadınlarla her an karşılaşabilirsiniz. Hazırlıklı olun.

Sunday, July 01, 2012

Sönmüş Hayaller


01 Temmuz, 2012
BirGün

Berkeley’de en çok sevdiğim şey tuvalet yazılarını okumaktı. Hiç sektirmeden duvar gazetesi okur gibi takip ederdim. Bazıları günlük olaylara işaret ederken, bazıları da daha geniş bir zamana yayılır, hayat dersi verirdi. Bir tanesini hiç unutmuyorum. Birisi tuvaletin kapısına kocaman kırmızı harflerle “Büyük Umutlar” yazmıştı Dickens’in romanına istinaden, başka biri de kurşun kalemle altına silik soluk bir “Sönmüş Hayaller” iliştirmişti.

Bu bana oluşum romanlarının mükemmel bir özeti gibi görünmüştü. Evet, böyle olmaz mıydı her zaman? Roman karakterleri mutlaka büyük hayaller kurarlar ve sonra bu hayallerin peşinde koşarken büyük hatalara düşerlerdi. Ondokuzuncu yüzyılda yazılmış Fransız romanları özellikle bu hayallerin gümbür gümbür yıkıldığı noktayı işaret etmez miydi? Tuvalet yazısını üşenmeyip çiziktirmiş o kızın yazdığı gibi, “Sönmüş Hayaller” bu tarz hikayelerin en önemlisi sayılırdı aslında.

Balzac’ın bu meşhur üçlemesinin Taşralı Bir Büyük Adam Paris’te adlı ikinci kitabında, genç ve yetenekli bir şair olan Lucien bir gazeteci olarak Paris sosyetesinde kendine bir yer edinmeye çalışır. Önce annesinden kalan ve soylu çağrışımları olan de Rubempré soyadını alır. Sonra kendi konumunda bulunan herkesin yaptığı gibi, şehrin kalbi sayılan varyetelerden aktris bir sevgili edinir. Paris’te görünür olmak için belli ki bu gereklidir. Muhalif basından iş çıkmayacağını anlayınca, saf değiştirip kraliyet yanlısı bir gazetede yazmaya başlar ve hükümeti destekleyen bir dil tutturur. Ardından bir takım sahtekarlıklara karışır ve gitgide yozlaşır.

Böylece, özlemlerle dolu bu karakterin bütünlüğünü yitirip parçalanışını izlerken buluruz kendimizi. Lucien, romanın başında hayal ettiği yüksek değerleri birer birer kaybeder. Aşkını, edebiyatını, hayatını tümüyle pazarlamış, en kıymetli şeylerini satışa çıkarmıştır. Üstelik bunun tamamen farkındadır. Kardeşine gönderdiği 15 bin franka eklediği mektuba şunları yazar: “Kendimi öldürmek yerine hayatımı sattım.”

Ancak yoksulken olduğundan çok daha mutsuzdur şimdi. Sonunda aldığı şekle dayanamaz hale gelir ve intihar eder.

“Hayatımın en büyük trajedilerinden biri Lucien de Rubempré’nin ölümüdür,” demiştir Oscar Wilde.

Romanı okuduğunuz zaman, Wilde’ın bir roman kahramanının ölümünden neden bu kadar derinden etkilendiğini anlarsınız. Lucien’in ölümü sanatçının ölümü anlamına gelir çünkü. Onun romanda yaptığı anlaşma Faustvari bir ruhunu satma hamlesidir. Wilde’a acı gelen de herhalde budur.

Şimdilerde Lucien’i sık sık düşünürken buluyorum kendimi. Türkiye hiçbir dönemde sanat ve sanatçıyı el üstünde tutan bir ülke olmadı. Sanat ya da edebiyat için elverişli koşulların yaratıldığı, genç insanların bu yönde teşvik edildiği bir coğrafyada yaşamıyoruz. Ama işlerin bu kadar berbat olduğu bir dönem daha yaşadığımızı da hatırlamıyorum.

Tiyatroların, konser salonlarının birbiri ardından kapatıldığı, adam gibi kitaplar basan yayınevlerinin zorla ayakta kaldığı, muhalif gazetelerin yöneticilerinin ve yazarlarının hapse atıldığı bir zamanda yaşıyoruz.

Bu durumda, yazıp çizmek isteyen, edebiyat ya da sanatla uğraşmayı hayal eden insanların şansı ne olabilir?

Her biri büyük hayallerle taşradan büyük şehirlere gelmiş yetenekli ve akıllı bunca genç insan. Hepsi başka başka alanlarda kendini göstermek umudunu taşıyor. Genç şairler, yazarlar, ressamlar, aktörler.

Bütün bu yetenekli insanlar bir kaç sene sonra acaba nerede olacaklar? Hükümeti destekleyen gazetelerin birinde köşe mi tutacaklar? Reklam panoları mı tasarlayacaklar? Televizyon için muhafazakar komediler mi yazacaklar? Yoksa o dizilerde hepsi birbirini tekrar eden roller oynayarak körelip gidecekler mi?

Böyle düşününce, ortalık Lucienlerle dolacak gibi geliyor bana. Üzülüyorum.