Monday, January 23, 2012

Hiç Kimse



BirGün
22 Ocak 2012

Homeros’un Odysseia destanında tek gözlü devler olan Kikloplarla ilgili bir bir bölüm vardır.

Odysseus devlerin mağarasına girdiğinde onu yakalayan tek gözlü canavarlardan birine isminin “Hiç Kimse” olduğunu söyler. Sonra hikayenin en heyecanlı yerinde, Odysseus mağaradan kaçabilmek için devin gözüne bir kazık sapladığında, canavar acıyla bağırır ve arkadaşlarını uyandırır. Fakat kendisine saldıranın kim olduğu sorulduğunda, “Hiç kimse” diye cevap verdiği için, arkadaşları ona sırtlarını dönerler.

Kurnaz Odysseus böylece bir beladan daha sıyrılmış olur. Kimbilir kaçıncı kez.

İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in öldürülmesine ilişkin davaya dair kararını geçen hafta verdi. Sanıklardan Erhan Tuncel, ''Hrant Dink'i tasarlayarak öldürmek'' suçundan beraat ederken, Yasin Hayal müebbet hapse mahkum edildi. Ogün Samast ise aynı suçtan ağır ceza almıştı.

İlginç olan şu ki, mahkeme "Dink suikasti davası"nda yargılanan sanıklardan hiç birini "örgüt üyeliği"nden suçlu bulmadı. Anlaşılan bütün bu adamların Hrant Dink ile şahsi bir meseleleri vardı. Keyfekeder bir suç işleyelim demişler, kendilerini İstanbul’da bulmuşlardı.

Bu davanın başından beri, yani beş senedir, devletin bize anlattığı hikaye hiç değişmedi. Hep aynı şeyi temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyor. Oysa, Dink ailesinin avukatı Fethiye Çetin’in davadan sonra basına söylediği gibi, bu dava devletin kendisi ile hesaplaşması için bulunmaz bir fırsattı. “Devletin siyasi cinayetler geleneği devam ediyor. Bunu bir kez daha tescil ettiler. Bu devletin katil, halkını bombalayan, imhacı, suikastçı, kundakçı gibi sıfatlarla yan yana anılmasından çok rahatsız olanlar devleti bundan arındırmak için hiçbir çaba sarf etmediler. Fırsatı da ellerinin tersiyle ittiler. Bu gelenekten arınmak, yüzleşmek, cinayetlere asla diyebilmek için bu dava eşsiz bir fırsattı. Ama onlar kullanmak istemediler.”

Gariptir, değişik kurumları ve kimi karanlık mekanizmaları ile aslında gayet karmaşık bir yapı olan devlet, bazen bir halk hikayesinin yalınlığında işleyebiliyor. Odysseus’un Kikloplarla olan hikayesindeki gibi kurnazca bir hamleyle, kamuoyunun gözünde kendini aklamaya kalkabiliyor.

Türkiye’de kamuoyu da tek gözlü bir deve benzer. Güçlü ama kontrolsüzdür. Neredeyse her zaman kolayca yönlendirilebilir. Yalnızca tek bir yöne bakan, tek bir bakış açısını tanıyan yarı-kör bir canavardır aslında. Solur gibi adam yemiştir bunca yıldır. Baktığı yere rast gelmediği için nice adaletsizliğe göz yummuş, sırtını dönüp uyumuştur.

Hrant Dink davasında da hesaplanan buydu. Öncelikle alan belirleniyor, isim konuyordu. Cinayetin işlenmesinden bir kaç gün sonra, daha olayın sıcaklığı bile dağılmadan, devletin yetkili ağızlarından duyduğumuz ilk açıklamanın bunun örgütlü bir suç olmadığı yolunda olması bundandı. Yani devletin kurumlarından biri, olayın gidişatını tayin ediyor ve Dink cinayetinin bundan sonra hangi çerçevede tanımlanacağının işaretini veriyordu.

Onlara göre, Agos gazetesinin başyazarı ve bu ülkenin sayılı aydınlarından biri olan Dink, üç beş kendini bilmez tarafından öldürülmüştü.

Yani daha en başından katilin adını koydular. Hiç kimse.

Sonrası kolaydı zaten. Kanıtlar kimi işaret etse, ipuçları onları nereye götürse, artık cevapları hazırdı. Cinayeti işleyen belliydi. Hiç kimse.

En büyük zaafı tek gözü olan ve zaten gördüğünü tanımakta zorlanan kamuoyunu tamamen kör etmeye çalıştılar. Bağıranların sesini diğerleri duymasın istediler. Duysalar bile zaten sırtlarını dönüp gideceklerdi. “Hiç kimse” için kıllarını kıpırdatmalarına gerek yoktu. Bunu söyleyip işten sıyrılabileceklerini düşündüler.

Ama öyle olmadı. Kamuoyu bu sefer bu numarayı yutmadı. Hrant’ın arkadaşları meydanlarda toplandılar. Dev bir kalabalık olup sokakları doldurdular. Her şeyin farkındaydılar. Çünkü “tek gözlü” değillerdi. Kör hiç değillerdi.

Katilin yüzünü görmüşlerdi. Ve bunu hiç unutmadılar.

Thursday, January 19, 2012

Hurşit kimdir?

Hurşit Seçkin, bir süredir bana musallat olan bir karakterdir. Elimden kalemi almaya pek hevesli olduğu için onu şimdiye kadar bu bloga yanaştırmadım.

Ama eğer sevdiyseniz, daha evvel yazdığı mektupları okumak için aşağıdaki sitelere başvurabilirsiniz:

http://hursitseckin.blogspot.com/

www.afilifilintalar.com

Selamlar,

Meltem Gürle

Bir Fikir Adamının Mektuplarından - 18




Teslimiyet

Kadın erkeğine teslim olmalı mıdır? Bu soruyu soranların anlamadıkları şey şu ki, kadınlar teslim olmaz. Daha çok teslim alınırlar. Kadın denen cinsi daha gençten başlayarak talim terbiyeye tabi tutmak gerekir. Şanslıysanız yaş kemale erdiğinde kuzu gibi bir kadınınız olur.

Kadınların eğitilmeye müsait olmadıkları düşünülür. Pek çok erkek kadınların zaptı rapta gelemeyeceğine inanır. Doğrudur. Kadınlar gerçekten kuralları takip etmekte zorlanırlar. Aslına bakarsanız, herhangi bir şeyi takip etmekte zorlanırlar. Ama zannedilenin aksine kimi yaklaşımlara yanıt verirler. Önemli olan kadınınızın karakterini göz ardı etmeden ve ona nasıl yaklaşacağınızı bilerek bir eğitim vermenizdir.

Fakat aslında kadınlara bir şeyler öğretmekten daha zor olan, yapmak istediği bir şeyi engellemektir.

Şunu anlayınız ki, kadınınız bireysel bir yaratıktır. Ve sandığınızdan daha zekidir. Kendi kararlarını kendisi vermek isteyecektir. Bu kararların bir kısmı hoşunuza gitmeyebilir. O zaman, sert bir ses tonu ile “Hayır” demeniz icap eder. Buna rağmen kendi istediğini yapmakta ısrarlı ise, kadınınızı bir su tabancası ile cezalandırabilirsiniz. Kararlı bir “hayır”ın ardından yüzüne püskürttüğünüz sudan hiç hoşlanmayacaktır.

Sabırlı olun, yılmayın, onu yavaş yavaş teslim alın. Kadınınız zamanla ev içindeki düzeninizi öğrenecek ve kendisi için buna paralel bir yaşam tarzı seçecektir. Özellikle gençken sabırlı ve özenli bir eğitim alması sayesinde, daha sonra beraber geçireceğiniz yıllar ikinize de keyif verecektir.

Dirayetle, inançla sizin,

Hurşit Seçkin

Monday, January 16, 2012

Sanço Panza'yla İlgili Gerçek


BirGün
15 Ocak 2012

Başbakan Erdoğan, bir iki gün önce CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu Don Kişot’a benzetti. Hakkındaki fezlekeye gösterdiği tepki nedeniyle, ona “yel değirmenlerine savaş açan” bir çılgın muamelesi yaptı.

“Bir ucuz kahramanlığın içindeler. Bir fezlekeden kalktılar darağacını telaffuz etmeye başladılar. O meşhur roman kahramanı Don Kişot'un bile hayal dünyası bu kadar zengin değildir. Don Kişot yel değirmenleriyle savaşıyordu. Kılıçdaroğlu'nun neyle savaştığı bile belli değil.”

Başbakan sık sık edebiyattan bahseden biri değil. Onun için bu göndermeyi ilginç buldum. Bunun yerinde bir anıştırma olduğundan emin değilim gerçi.

Kılıçdaroğlu’nun ne kadar Don Kişot olduğu tartışılır. Ama diyelim ki, muhalefet partisi hezeyanlar hayaller içindedir ve memleketin gerçek hallerine temas edememektedir.

İyi de bunu dile getiren kimdir? Kimin gözünden görürüz onu?

Evet, Don Kişot gerçek bir kahraman değildir. Okuduğu kitaplarla kafası bulanmış, kahramanlık hayalleriyle oyalanan çılgın bir yaşlı adamdır. Anlattıklarına bir süre sonra kendisi de inanır. Çelimsiz sıska bir adamken heybetli bir şovalye sanır kendini. Hanlar onun gözünde şato, hancı başı asil derebeyi, pasaklı köylü kızı ise bir kontestir.

Don Kişot’un hayalci biri olduğu doğrudur. Ama onun hayalciliğine dair bir şeyler söyleyebiliyorsak, bu tamamen Sanço Panza’nın sayesindedir. Yaveri ve yardımcısı olan Sanço’nun işbilirliği ve köylü kurnazlığı olmasa, Mançalı Şovalye’nin gerçeklikten ne kadar uzak olduğunu kestiremeyiz.

Kısacası, Don Kişot’u Sanço’suz düşünmek mümkün değildir.

Ne zaman Don Kişot’un idealizminden ve gülünç romantizminden söz açılacak olursa, onun karşısında duran maddiyatçılıktan ve pragmatizmden de bahsetmek gerekir.

Hadi Don Kişot hayallerinin peşine gitmiştir, Sanço’nun bu yolculukta işi nedir? Romanı okuyanlar gayet iyi hatırlayacaklardır: Sanço Panza karısına iyi bir hayat sağlayabilmek için düşmüştür bu zır deli şövalyenin peşine. Daha çok para, daha fazla iktidar, daha yerleşik bir hayat ister. Don Kişot fethedeceği ülkenin bir adası ona verecek, Sanço da oranın valisi olacak ve karısını prensesler gibi yaşatacaktır.

Gariptir ama romanın bir yerinde, Sanço bu hayale kavuşur. Vali tayin edildiği yere gidince burasının sıradan bir köy olduğunu görü. Fakat hiç moralini bozmaz. Denizden eser olmayan kuru bir arazi üzerinde kurulmuş bulunan bu köyün bir ada olduğunu ilân eder hemen. Adı bundan sonra "Beleşonya Adası" olacaktır. Köylüler valiyi kızdırmamak için emrine boyun eğerler. Hatta onu bir mahkemenin başına geçirir ve halkı yargılamasına göz yumarlar.

Don Kişot delinin biridir belki. Haksızlık karşısında başkaldıran, doğruların itibar görmediği bir dünyada hala erdemden söz edebilen bir çılgındır. Evet, hep hayal peşindedir. Ama Don Kişot ne kadar hayalciyse, Sanço da bir o kadar dünyevidir. Bütün zor durumlardan becerikli bir şekilde sıyrılır, her türlü aksilikten kurtulur, her zaman yolunu bulur.

Sanço’ya dair gerçek budur. O, yücelikten yoksun, hayalden ari, ayakları yere basan pratik bir adamdır sadece. Hayalgücü gibi tehlikeli işleri başkalarına bırakıp aradan sıyrılıvermiştir.

Kafka der ki, Don Kişot yalnızca Sanço’nun icad ettiği bir karakter, şeytani bir fikirdir. Sanço Panza, geceler boyu bir yığın şövalyelik hikayesiyle beslediği bu karakteri sonunda dünyaya salmış ve beriki çılgınca bir dolu iş yaparken kendisi hiç zarar görmeden oturup olan biteni eğlenerek izlemiştir.

Düşünüyorum da, Kafka haklıdır belki. Sanço, Don Kişot’un hikayesini iktidarını garantiye almak, dünyadaki yerini sağlamlaştırmak için uydurmuş olabilir.

Başkalarını erdem takıntısı, yücelik tutkusu ve hayalcilikle itham edenler bu dünyayı yönetenler değil midir?

Monday, January 09, 2012

Üzgün Yüzüm


BirGün
8 Ocak 2012


Heinrich Böll’ün “Üzgün Yüzüm” adlı hikayesi, totaliter bir rejimin hüküm sürdüğü bir ülkede, herkesin mutlu görünmesini öngören kanuna uymadığı için tutuklanan bir adamı anlatır.

Limanda dalgın dalgın martıları seyrederken, “üzgün yüzü” nedeniyle tutuklanan bu “sade vatandaş,” iyice hırpalandıktan sonra sorguya alınır.

Sorgu esnasında ortaya çıkar ki, hapisten daha yeni çıkmıştır. Neden hüküm giydiği sorulduğunda, gülümsediği için tutuklandığını söyler polislere. Büyük şefin ölüm yıldönümünde “gülen yüzü” bir polisin dikkatini çekmiştir. Genel yas nedeniyle herkesin üzgün görünmesini öngören bir kanunu ihlal ettiği için tutuklanıp beş seneye mahkum edilmiştir.

Sonunda onu bir kez daha dövüp hücreye tıkarlar. Bu sefer de on sene hüküm giymiştir. Böyle mükemmel bir rejimde üzgün görünmek kimin haddinedir? Öykü adı gibi hüzünlü bir şekilde biter. Hikayenin anlatıcısı, sağ kalmayı başarıp yeniden dışarı çıkabilirse, bu kez hiç yüzü olmasın diye uğraşacağını söyler bize.

Böll’ün öyküsü melankoliktir. Hayatından memnun görünmediği için tutuklanan bu karakterin hikayesinde insanı umutsuzluğa sürükleyen bir şey vardır: “Hırsızlık suçuyla yakaladığı bir serseriyi yaka paça götürür gibi, polis beni önüne katmış, düşlerimin köşesinden çekip alarak ite kaka götürüyordu… Beni tutuklamalarının nasıl olsa bir nedenini bulacaklardı. İçime dayanılmaz bir gariplik çöktü.”

Bu sahneden etkilenmeme şaşmamak gerekir. Gençlik yılları 12 Eylül döneminin ertesine rast gelmiş herkes gibi, ben de bir korku idaresinde büyüdüm. Kaç kişi Böll’ün “üzgün yüzlü” adamı gibi çocukluğunu geçirdiği sokaklardan yürütülerek karakollara götürüldü? Kaç kişi bir hiç uğruna hayatını hapislerde geçirdi? Kaç kişi çocuklarının, sevdiklerinin, arkadaşlarının eve dönecekleri anı korku içinde bekleyerek ömrünü tüketti?

Gazetede okudum, hükümet 12 Eylül dönemiyle hesaplaşmaya kararlıymış. Ne mutlu onlara! Geçen hafta darbeyle ilgili soruşturma sürecinin tamamlandığı haberi geldi. Darbeciler hakkında hazırlanan iddianamede Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’nın Büyük Millet Meclisi’ni vazifesini yapmaktan alıkoydukları için ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına mahkûm edilmeleri istendi.

Savcılar darbeye veryansın etmişler. Diyorlar ki, o zaman mutlu olmak harammış bize. 12 Eylül ile gelen askeri idare memleketi talan etmiş. Darbe sonrasında da yöneticiler halka büyük mağduriyetler yaşatan eylemlerine devam etmişler. Hak ve özgürlükler tamamen güvencesiz bırakılmış. Askeri yönetim tarafından gözaltına alınan muhalifler, “yola getirilmesi gereken kişiler” olarak görülmüş ve hapislere atılmış. Böylelikle toplumu tektipleştirecek bir süreç başlamış.

Yanlış mı bunlar? Değil. Doğru hepsi.

Yine de bir şaka gibi geliyor insana. Hem de kötü bir şaka. Her gün onlarca kişinin tutuklanıp hapse konulduğu bir ülkede, darbeyle hesaplaşmaktan söz edilebilir mi?

Doğru, o zaman mutlu olmak haramdı bize. 12 Eylül döneminde hakim olan zihniyet asıksuratlı bir tekdüzeliği vazediyordu. Günlerimiz zapturapt altına alınmış, gecelerimiz sokağa çıkma yasağı ile bölünmüştü. Üzerimize bir resmiyet gelmiş, gitmek bilmiyordu. Önümüze bakarak uygun adım ilerliyorduk. Gülmek bir tür hafiflik, hatta düpedüz hakaret sayılırdı. Ağır bir ciddiyet vardı herkesin yüzünde. O ciddiyet korkuyla besleniyordu. Öyle içimize işledi ki, işler yoluna girdikten sonra bile kolay kolay gülmeyi beceremedik.

Şimdiki hükümet ise, her daim mutlu görünmemizi istiyor. İstiyor ki her söylediğine neşeyle tempo tutalım. Başbakanla şarkılar söyleyelim. Bayraklar sallayayım, hükümeti destekleyen pankartlar açalım. Öyle istiyor. Her icraatını ayakta alkışlamazsak, kulağımızdan tutup hapse atacak bizi. Asıksuratlılara tahammülü yok. Kendisini eleştirenleri hiç sevmiyor. Bu hükümet, vatandaşının mutlu, tatmin olmuş ve güleryüzlü olanını seviyor.

Fakat işte herkesi memnun etmek mümkün olmuyor. Bazıları hala üzgün.
Vesikalık fotoğraflardan mahzun bakıyorlar. Geride kalanlar da öyle. Onların da yüzleri gülmüyor. Kimilerinin çocukları dün buradaydı, bugün yok. Bazılarının kardeşleri gitti, sonra dönmedi. Kaç gün geçti bilmiyorlar. Geceleri uyku girmiyor gözlerine. Duvara sırtlarını vermiş oturuyorlar.

O zaman değişen pek bir şey yok. Geçen sefer gülen yüzleri nedeniyle hapse girenler, şimdi de üzgün göründükleri için hüküm giyecekler.

Belki de sadece “yüzsüz” olanlar kalacak ortalıkta. Onlar tutacak köşeleri.

Heinrich Böll’ün dediği gibi.

Monday, January 02, 2012

Vazgeçtim bu dünyadan...


BirGün
01 Ocak 2012

Yeni yıla girerken Uludere’de yaşanan felaket üzerimize kabus gibi çöktü. Sayısız mahkemeler, soruşturmalar ve tutuklamalarla geçen bu sene, her şeyin üstüne tuz biber olan depremle berbat bir yıl olduğunu çoktan kanıtlamıştı. Bu korkunç haberle anladık ki, son ana kadar canımızı yakmaya kararlıydı.

Bilgisayarın başında oturmuş yeni yıl yazısı olmaya uygun bir şeyler çiziktirmeye çalışıyorum. Saatlerdir ekrana bakıyorum. Sonunda bunu yapamayacağımı farkettim. Kolum yerinden kalkmıyor gibi sanki.

Genç insanların ölümünde insanın umudunu kıran, yaşam gücünü azaltan bir şey var. Ağır, çok ağır bir şey. İnsanın yürüyüp gidesi, her şeyi bırakası geliyor.

Söyleyecek umutlu bir şey aradığım ama bulamadığım yılın bu ilk gününde, beni vazgeçmekten alıkoyan bu şiirle sizi selamlamak isterim.


Can Yücel’in çevirisiyle Shakespeare’in 66. Sonesi:



Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen' e

Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.



Herkesin kalmak ve mücadele etmek için bir nedeni vardır. Hatırlatmak istedim.

Hepinize iyi yıllar dilerim.

Thursday, December 29, 2011

Öğrencime dokunma!


BirGün
25 Aralık 2011

Öğretmenlik hayatımda umutsuzluğa kapıldığım çok nadirdir. Bir keresinde bir öğrencim hayretler içinde “Hocam, yoksa siz idealist misiniz?” demişti. Sonra da nesli tükenmiş bir yaratığa bakar gibi beni şöyle bir süzmüştü. Onu saymıyorum.

Öğretmenlik garip bir durumdur. Bir de bakarsınız ki hayatınızın çok yerini ele geçirmiş. Yine de, genellikle sanıldığı gibi, her köşesi bucağı belirlenmiş bir doğrunun biteviye anlatıldığı bir uğraş değildir. Aksine sürprizli ve şaşırtıcı bir ilişkidir öğretmen-öğrenci ilişkisi. Çünkü esas olan öğrencidir. Ve öğrenci de çok değişkendir. Onun için, taraflardan birinin diğerini terbiye etmesinden çok, her iki tarafın karşılıklı değiştiği ve dönüştüğü bir ilişkidir.

Bana sorarsanız öğretmen, en genel tanımıyla, kendisinden daha tecrübesiz biriyle yola çıkabilen kişidir. Bir tür rehberdir yani. Fakat öğrencisine daha önce görmediği kimi şeyleri göstermekle kalmaz. Arada bir durup onun işaret ettiği yere de bakar. Yani kimi zaman yolunu değiştirmeye cesaret edebilir. Hatta yolu yeni baştan tanımlayabilir. Öğrenciye karşı sorumluluğu ise, kaybolduğu zaman onu elinden tutup geri getirmektir.

Bu noktada isterdim ki, genelde yaptığım gibi, yanlış cevapladıkları bir sorunun, derli toplu bir şekilde tartışamadıkları bir meselenin, ya da kötü yazdıkları bir kağıdın içinde kaybolanlardan bahsediyor olayım.

Ne yazık ki, kaybolan öğrenciler deyince aklıma bambaşka şeyler geliyor artık. Daha dün aramızda derste ya da kantindeyken, şimdi cezaevinde adalet bekleyenlerden söz açacağım yine.

Boğaziçi Üniversitesi’nden bir grup öğretim üyesi geçen hafta Tarih Bölümü öğrencisi Şeyma Özcan’ın salıverilmesini talep eden bir açıklama yapmıştı. Bu hafta da, ülke çapında bütün akademisyenlerin imzasına açık bir metin hazırlayarak tutuklu öğrencilerin durumuna dikkat çeken ve bu konuda önlemler alınmasını talep eden bir kampanya başlattık.

Daha önce de yazmıştım, hatırlayacaksınız. Bir hesaplamaya göre bugün Türkiye’de 600 öğrenci tutuklu. Devlet kaynaklarına dayalı, resmi bir başka hesaplamaya göre ise şu anda tutuklu olan 138 öğrenci var ve bu sayı her gün artıyor.

Tutuklanan her öğrenciyle rahatsızlığımız ve endişemiz artıyor. Biz her gün bu genç insanlarla birlikteyiz. Bilgilerimizi tecrübemizi paylaşıyor, onlara hak ettikleri özenli eğitimi vermeye çalışıyoruz. Bazılarının sıkıntılar içinde öğrenim hayatlarını sürdürdüklerine şahit oluyoruz. İmkansızlıklara, yokluklara rağmen çabalayıp büyük işler başardıklarını görünce onlarla gururlanıyoruz.

Aileleri gibi biz de bu genç insanlara emek veriyor, onları hayata hazırlamaya çalışıyoruz. Oysa Türkiye’deki siyasi iktidar, gençlerini “şiddetle terbiye etmek”ten bir türlü vazgeçmiyor. Öğrencileri sudan sebeplerle tutukluyor, aylarca mahkeme görmeden cezaevinde bekletiyor ve asıl ait oldukları yer olan sınıflardan uzak tutuyor.

Öğretim elemanları işte bu duruma seyirci olmayı reddediyorlar. İmza metninde dile getirildiği gibi, demokrasinin yerleştiği ve uygulandığı bir Türkiye’nin oluşumuna katkıda bulunmak için öğrencilerimize sahip çıkıyor ve şunları talep ediyoruz:

Daha fazla gecikmeden CMK’nın 100, 250, 252; TCK’nın 220, 314; TMK’nın 6, 7 ve 10. maddeleri kaldırılmalıdır.

Ayrıca, özel yetkili mahkemelerin görev, yetki ve yargılama usullerinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ile 12 Eylül darbesinden bize miras kalmış olan mevcut anayasaya bile aykırı olduğu görülmeli ve bunların kaldırılması yoluna gidilmelidir.

Öğretim üyeleri, sınıflarda öğrencilerimizle tam mevcutlu olarak bir arada olmak istiyor. Öğrencilerin bir kısmının sıralardan kaybolduğu, geri kalanların da sessizleştiği bir üniversite istemiyorlar. Onlar fikirlerini özgürce ifade edemediklerinde, akademinin cılız ve renksiz bir yer haline geleceğinin farkındalar.

Bana gelince, idealist olup olmadığımı soran öğrencimin kulaklarını çınlatarak şunu söylemek isterim, öğretmenlik yapanlar tanım itibarıyla idealisttir zaten. Daha iyi bir dünyanın var olabileceğine inancınızı kaybettiyseniz, kimseye bir şey öğretemezsiniz. Neden yapasınız ki bunu? O zahmete değer mi? Her gün sınıfa girip inanmadığınız, devamını arzu etmediğiniz bir hayatın hikayesini niçin anlatasınız?

Bu tasavvur öğretmenin geleceğini öğrencisininkine bağlar. Daha iyi bir dünyanın imkanı öğrencilerin özgürlüğü, yaratıcılığı, bilgisi, aklı ve yapacaklarında saklıdır. Hangi öğretmen geleceğinin kaybolmasına veya kaybettirilmesine tahammül edebilir ki!

Sunday, December 18, 2011

Sen buradasın, peki ya arkadaşın nerede?


BirGün
15 Aralık 2011

Geçtiğimiz hafta Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğrencilerinden Şeyma Özcan sabahın erken saatlerinde kaldığı öğrenci evine yapılan baskın sonucu gözaltına alındı. Yasal bir gazetede staj yapmak üzere başvuruda bulunduğu için Devrimci Karargah davası ile ilişkilendirilerek 9 Aralık Cuma günü tutuklandı ve Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi'ne götürüldü.

Bunun üzerine Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri 12 Aralık Pazartesi günü bir basın açıklaması yaptılar ve arkadaşlarının salıverilmesini talep ettiler. Açıklamalarında tutuklu bütün öğrencilerle dayanışma içinde olduklarını söylüyorlardı. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğrencileri de Şeyma’nın serbest bırakılması için bir imza kampanyası başlattılar. Bu kampanyanın metninde şöyle diyorlar:

“Bu olay bize hiçbir üniversite öğrencisinin keyfi tutuklamalardan muaf olmadığını gösterdi. Ders kitaplarımızın, staj başvurularımızın suç delili sayıldığı bu ortamda Şeyma'nın tutuklu bizimse hala okulda olmamızın şans eseri olduğunun farkındayız. Yapılan haksız tutuklamalar sonlanıncaya kadar arkadaşımızın yanındayız, davasının takipçisiyiz.”

Öğrenciler hepimize çok önemli şu soruyu soruyorlar: Sen buradasın, peki ya yanındaki nerede? Bunu sorarak hem arkadaşımıza, öğrencimize sahip çıkmamızı istiyorlar, hem de yarın Şeyma’nın yerinde bizlerden birinin de olabileceğini hatırlatıyorlar.

Şu ana kadar bu ülkede, “bana bir şey olmaz” hissiyle yaşamış olabilirsiniz. Başına bir iş gelenlerin gizli gizli suçlu olduğunu düşünmüş olabilirsiniz. Onlar karanlık insanlar, benimle ne alakası var, diye kendinizi teselli etmiş olabilirsiniz. Ama işte şimdi düşünmek zorundasınız artık. Tutuklamalar sizin de kapınıza kadar geldi. Bir gün siz de umulmadık bir sebeple kendinizi adliyelerde hatta cezaevinde bulabilirsiniz. Giydiğiniz bir kılık, okuduğunuz bir kitap, hatta saçınızı sakalınızı kesme biçiminiz yüzünden bir suçlama ile karşı karşıya kalabilirsiniz.

Şu anda Türkiye’de bir kısmı liseli olmak üzere 600 kadar tutuklu öğrenci var. Tutuklama ve soruşturma dalgalarına maruz kalan öğretim üyeleri, yazarlar, gazeteciler ve siyasetçilerden sonra, anlaşılan şimdi de sıra öğrencilere geldi. Bütün bunlar içinde, genç ve savunmasız oldukları için en fazla zarar görebilecek grubu da onlar oluşturuyor.

Boğaziçi’nde yapılan basın açıklamasından sonra Şeyma’nın annesi de konuştu. Bütün söylenenler arasında, onun dedikleri belki de en etkileyici olandı. Sultan Özcan, kızının çok başarılı bir öğrenci olduğunu ve tutuklu kaldığı süre boyunca derslerinden çok geri kalacağını söyledi. “Benim kızım bu ülkenin bir değeridir, lütfen çocuğumu bırakın,” dedi.

Bundan daha fazlasını söylemeye gerek var mı? Öğrencilere rahatça gelişip yeşerecekleri bir ortam sağlamak yerine, onları birer tehdit olarak gören bir sistem ne kadar hayatta kalabilir? En donanımlı akademisyenlerini, en çalışkan gazetecilerini, en parlak öğrencilerini hapse atan bir ülke ne kadar ileri gidebilir?

Şunu doğru anlamak gerekir ki, herkes bu iktidarla aynı fikirde olmayabilir. Herkes hükümetin uygulamalarından memnun kalmayabilir. Bazıları muhalif olabilir. Parasız eğitim talep edebilir, yaşadığı bölgedeki akarsuların talan edilmesine karşı durabilir, ya da insan hakları konusunda duyarlı olabilir. Bu ülkede ekonomik istikrardan fazlasını isteyenler de olacaktır. Buna şaşırmamak gerekir.

Şeyma da onlardan biri. Onun gibi bir çok öğrenci şu anda sınıflarda olmaları gerekirken cezaevinde gün sayıyor. Dışarıdakiler ise tahkikat ve tutuklama korkusu ile okula gidip geliyor.

Bizler de çocuklarımızın sabaha karşı evlerinden alındığı, öğrencilerimizin birer birer sıralardan eksildiği bir hayata alışmaya zorlanıyoruz.

Bunu da kanıksarsak sırada ne var düşünmek bile istemiyorum.

Tuesday, December 13, 2011

Boğaziçi Starbucks'ta şenlik var...



BirGün
11 Aralık 2011

Boğaziçi Üniversitesi’nin zengin çocuklarının gittiği bir okul olduğu fikri ne zaman ortaya çıktı bilmiyorum. Belki de Robert Kolej zamanından kalma bir önyargıdır bu.

Ne zaman Boğaziçi’nde hak talep eden bir eylem yapılsa, herkes bir ağızdan bunun esas meselelere temas etmeyen tali bir şey olduğunu söylemek için sıraya girer. Onlara göre, Boğaziçi’nin ayrıcalıklı ve şımarık öğrencileri böyle “artistlik” yapmamalı, mümkünse asıl ait oldukları yere, yani partilerle konserlere falan gitmelidir.

Bu garip argüman, pek sevilmiş olsa gerek ki, senelerdir kullanılır. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine eylem yapmayı, okulları üzerinde hak talep etmeyi, başka üniversitelerin öğrencileri ile dayanışmayı yakıştıramazlar bir türlü. Sonuçta onlar bir avuç zengin çocuğudur. Fazla konuşmasınlar, devletin iyi üniversitelerinden birinde oldukları için şükretsinler, oturup derslerine çalışsınlardır.

Geçtiğimiz salı günü Boğaziçili bir grup öğrenci, okulun orta yerinde birdenbire peydah olan Starbucks’ı protesto etmek üzere bir eylem başlattı. Bu konuda hazırladıkları metinden de anlaşılacağı gibi, dertleri yalnızca küresel sermayenin sembollerinden biri haline gelmiş Starbucks’la değildi. Onlar kampüsün artık öğrencilerin yaşayabileceği, kolayca karnını doyurabileceği ve birlikte vakit geçirebileceği bir mekan olmaktan uzaklaştığını söylüyorlardı:

“Starbucks'ın açılmasıyla hız kazanan ticarileştirme ve nezihleştirme sürecine bir göz atalım istedik. Bilenleriniz bilmeyenleriniz; zamanında bu okulda öğrenci kantini diyebileceğimiz bir yerler vardı. Sahiplenebildiğimiz, paramız olsun ya da olmasın oturup karnımızı doyurabildiğimiz, iki muhabbetin belini kırıp neşelendiğimiz, kısaca 'bizim' diyebildiğimiz öğrenci dostu bir mekan.”



Öğrencilerin kendi mekanlarını geri istemelerinden daha doğal ne olabilir. Ama anlaşılan, bu herkes için o kadar makul bir sebep değil. Öğrencileri caka satmakla, üzerlerine düşmeyen meselelere burunlarını sokmakla, hatta tamamen kitabi ve teorik kalıp hayatı anlayamamakla itham edenler oldu. Halbuki yaptıkları gayet somut bir eylemdi ve gayet pratik bir soruna işaret ediyordu. Üniversitelerin ticarileştirilmesi ve mütenalaştırılmasına itiraz etmeleri de, soyut bir talepten ziyade, tamamen hayatlarını ilgilendiren bir meseleye dair söz söylemekten ibaretti.

Yukarıda alıntıladığım basın açıklamasının ardından, öğrenciler salı günü itibarıyla Boğaziçi’ndeki Starbucks’ı işgal ettiler. (Bu yazının yazıldığı şu saatlerde işgal hala devam ediyor.) Orada kendi yemeklerini yaptılar, çaylarını dağıttılar, çorbalarını pişirdiler. Kimi ders çalıştı, kimi günlük faaliyet programını düzenlemekle uğraştı, kimi atölye çalışmaları yapılmasına önayak oldu. Tartışmalar düzenlendi, film gösterimleri yapıldı ve kimi dersler bile Starbucks’a taşındı. Böylece kendilerini ait hissetmedikleri bir alanı, içinde yaşayabilecekleri bir mekana dönüştürmeyi başardılar.

Bunu yaparak, hepimize çok önemli bir gerçeği hatırlattılar. Üniversite öğrencilerindir. Öncelikle onlar için var olan, onlara ait olması gereken bir kurumdur. Öğrencilerin taleplerine, ihtiyaçlarına yanıt vermeyen bir yerden üniversite diye söz etmek mümkün değildir.

Boğaziçi Üniversitesi bir devlet okuludur. Yalnızca zengin çocuklarına değil, her türlü gelir grubundan öğrenciye eğitim vermektedir. Bütün bu öğrencilerin ucuz ve sağlıklı yemek yiyebileceği, bunu yaparken de rahat rahat oturup ders çalışabileceği ya da sadece konuşabileceği mekanlara ihtiyacı vardır.

Böyle mekanlara kantin diyoruz. Kantinlerde sadece ders çalışılmaz. Bazen notlar gibi ilişkiler de temize çekilir, keyifler yerine gelince hep beraber şarkı söylenir, ya da kimi zaman bir köşede sessizce oturulur. Ama illa ki uzun uzun vakit geçirilir, yeni arkadaşlıklar kurulur, art arda çaylar içilir ve konuşulur, konuşulur, konuşulur.

Konuşulur ki, öğrenilen onca şey yavaş yavaş yerine otursun, bir tortu gibi dibe çöküp görünür hale gelsin.

Tüketmediğiniz sürece bir köşesinde oturup vakit geçiremeyeceğiniz ama yine de size “müşteri” yerine “misafir” demeyi tercih eden Starbucks’ta bunu yapamazsınız.

O zaman onlara kimin misafir kimin ev sahibi olduğunun hatırlatılması gerekir.

Boğaziçi öğrencilerinin yaptığı tam da budur.

Sunday, December 11, 2011

Afili Filintalar'dan ayrıldım...

Arkadaşlar,

An itibarıyla, Afili Filintalar'dan ayrıldım.

Bkz. http://www.afilifilintalar.com/her-yolun-bir-sonu-bir-basi-vardir

Hurşit Seçkin ve Bir Bilene Soralım dizileri bir süre için bu blog üzerinden devam edecek.

Sonrası Allah kerim...

İyi pazarlar.

M. Gürle

Tuesday, December 06, 2011

Sarı gömlek, kenara çek!


BirGün
4 Aralık 2011


Laf atılacak yaşı geçeli çok oldu. Yine de arada bir tanımadığım erkeklerin yüksek sesli ilgisine mazhar oluyorum. Geçenlerde bu ilginin nasıl ifade edildiği dikkatimi çekti.

Bizim memlekette erkeklerin laf atarken nasıl horozlandığını unutmuşum besbelli. Bir de tabii, insan durup düşünmüyor bile. Hep bir karşı kaldırıma geçme, yan sokağa sapma telaşı içinde olduğumuz için herhalde. Yeter ki başımız belaya girmesin. Halbuki laf atanları yaptıkları işin saçmalığı ile yüzleştirmek daha doğru bir hareket olabilir. Saçma, çünkü biraz dikkat edince görüyorsunuz ki, sizden çok kendileriyle konuşuyor gibiler.

Tanımadığınız bir kadına yaklaşırken kendinize methiyeler düzmek ister misiniz? Hep bir eylem tarifi, bir beceriklilik iddiası, iktidar tasviri. Olay üç aşağı beş yukarı bu mecrada gerçekleşiyor. Arada birisi, karşısındaki kadının eli yüzü düzgün biri olduğunu ima etse de (ki genellikle “güzelsin”den daha yaratıcı bir şey gelmiyor akıllarına), bütün bu teşebbüsler laf atan tarafın kendi erkekliğini övmesiyle nihayete eriyor.

Oysa yer değiştirince görüyor ki insan, başka şeyler gibi laf atma pratiği de kültürden kültüre büyük farklılıklar gösteriyor. Mesela Amerika’da bu tarif ve tasvir kısmı genellikle kadınlara odaklanıyor. Belli ki her milletin kendine has bir asılma ve laf atma adabı var. Hatta bu durum, ırk, etnik köken ya da sosyal sınıfa göre de değişebiliyor.

Beyaz orta sınıf Amerikalılar biraz teorik kalıyor. Genellikle yanınıza yaklaşıp sohbet açmaya çalışıyorlar, bunu yaparken de habire bir takım tespitlerde bulunuyorlar. Ama mümkün olduğu kadar evrensel ve soyut bir dille. Övülen her ne ise, onun size dair bir şey olduğunu anlamanız zaman alabiliyor. Mesela Kaliforniya’daki ilk haftamda, adamın biri sokakta yanıma yanaşıp “Kahverengi saça bayılırım,” demişti. “Peki, ben bu konuda size nasıl yardımcı olabilirim?” diye cevap vermek gelmişti içimden. Neticede adam özel olarak benim saçımla ilgili bir şey söylememişti. Durumdan pay çıkarıp, o alakayı benim kurmamı bekliyordu.

Meksikalılar ise ayrı bir hikaye. Onların da size asıldığını anlamayabilirsiniz. Çünkü bir kadından hoşlandıklarında, anlaşılabilir cümleler kurmak yerine dillerini şaklatarak bir takım acayip sesler çıkarmayı tercih ediyorlar. “Ven chica, ven!” (Gel güzelim, gel!) dediklerinde bile, vücut dillerini öyle bir şekilde kullanıyorlar ki, bir evcil hayvanı çağırdıklarını düşünebilirsiniz. Siz acaba hangi köpeğe sesleniyorlar diye sağa sola bakınırken, muhtemelen onlar da pek zeki olmadığınıza karar verip gideceklerdir. İletişim bozukluğu diz boyu.

Uzak Doğuluların beğenilerini yüksek sesle ifade ettiklerine pek şahit olmadım. Onlar bir kadını beğeniyorlarsa, herhalde telefon numarasını ele geçirip mesaj yollamayı tercih ediyorlardır. Bu da işlemezse teknolojinin diğer marifetleri ne güne duruyor? Karaokeli doğumgünü mesajı gönderenler, internet üzerinden ilan-ı aşk edenler, sevdikleri kız için film çekip yayınlayanlar gırla gidiyordur.

Laf atma adabı konusunda siyahlardan iyisini tanımıyorum. Bir defa edebi bir dil tutturuyorlar: benzetme, anıştırma, ironi, ne ararsanız var. Beğendikleri kadını illa ki tarif ediyorlar. Hem de ne tarif! En ince detayına kadar. Önce kılık kıyafeti anlatarak başlıyorlar ki, kime asıldıkları belli olsun. Soğuk bir günde biraz büyükçe bir kazakla dışarı mı çıktınız? Daha bir iki sokak gidemeden, caddenin karşısından “Battaniyeni evde bıraksaydın!” diye bir laf yiyebiliyorsunuz. Bazen tarifler kıyafeti geçip ruh haline doğru ilerliyor. Başınızı öne eğmiş biraz düşünceli mi yürüyorsunuz? “Hey güzelim, başını dik tut! Sahip olduğun tek şey o!” diye ayar veriyor birisi. Bazen trafik polisi gibi istikamet belirtiyorlar: “Sarı gömlek, sarı gömlek, kenara çek! Sana diyeceklerim var.” Kendinizi tutamayıp gülüyorsunuz.

Güldüğünüz zaman da konuşulabilecek bir alan açılıyor. Başarmış oluyorlar. Bir tür iletişim kuruluyor.

Diyeceğim şu ki, laf atmak her zaman taciz etmek anlamına gelmeyebilir. Bazen bir oyuna davet de olabilir. İstemezseniz katılmayacağınız bir oyundur bu.

Sokakta gözüne ilişen her kadını hoyratça kendi erkekliğine ikna etmeye çalışan adam sanmam ki buna oyun gözüyle baksın. Onun cinselliğini belirleyenler belli ki çok daha sert koşullardır. Ama başka türlüsü de mümkün. Hatırlatayım dedim.

Sunday, November 27, 2011

Geç Kalmak



BirGün
27 Kasım 2011

Bazen gecenin bir saatinde uyanıp yatakta doğruluyorum. İçimde garip bir his oluyor. Sanki çok önemli bir şey olmuş da, kaçırmışım gibi. Belli bir saate uyanmam gerekiyormuş da, uyanamamışım gibi. Çocukluğumda geceyarısı yolculuğa çıkan, gitmeden önce beni uyandıracağına dair söz verip sonra da kıyamadığı için uykudayken öpüp giden babamı hatırlatıyor bu bana. Ya da Muhammed Ali maçlarını seyretmek için sabaha karşı ayağa dikilenlerin sesleriyle uyanıp yataktan fırlayışımı ve bütün eğlenceyi kaçırdığımı farkettiğimde ağlayarak yastığa kapanışımı.

Gecenin bir yerinde uyanıyorum ve anlıyorum ki hayatım boyunca hep geç kalmaktan korkmuşum.

Bütün hayatımı bu endişe üzerinden yaşıyorum. Nereye gidecek olursam olayım evden saatler öncesinden çıkmam, yollardan koşarak geçmem, her türlü buluşmayerine erken varmam hep bundan. Ne kadar istesem de geç kalamıyorum.

Bazen utanıyorum bundan. Aklıma kokteyllere, partilere, çok kişinin katılacağı toplantılara makul bir şekilde geç gidilmesini öngören o saçma kural geliyor. Bunun bana ilk kez anlatıldığı günü kızararak hatırlıyorum.Yine geç kalacağım korkusuyla, kendimi yarım saat öncesinden bir parti evinin kapısında bulduğumda, patavatsız biri güzelce bir ayar vermişti.

O partinin (daha nice partilerin) kasvetli anısı üzerime yapışmış duruyor. Bunu düşününce, Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ından bir sahne geliyor aklıma. Yeraltı Adamı’nın arkadaşlarıyla buluşmaya geç gidebilmek için çılgınca uğraştığı, ama yine herkesten önce gidip diğerlerini beklemek zorunda kaldığı sahne bu.

Acıklı bir sahne aslında.Yeraltı Adamı seneler sonra uzun süredir görmediği okul arkadaşlarıyla buluşacaktır. Onların yanında kendini kenarda köşede kalmış, başkalarının ilgisine mazhar olamamış, anlaşılmamış biri gibi hissetmektedir. Beğenilme arzusu ile kibir birbirine karışmış, onu bu buluşmayı en ince ayrıntısına kadar planlamaya itmiştir. Hesaplarına göre salona herkesten sonra girecek, aldırışsız tavırlarıyla diğerlerinin beğenisini kazanacak ve onlara kim olduğunu sonunda gösterecektir.

Oysa olaylar hiç de böyle gelişmez. Gerçi Yeraltı Adamı bu buluşmayı büyük bir heyecanla beklemesine rağmen, kendini tutar ve salona planladığı gibi biraz geç gitmeyi başarır.Ancak bilmediği bir şey vardır. Planlar değişmiş, arkadaşları bir saat sonra buluşmaya karar vermiştir. Kimse tenezzül edip de onu aramayı düşünmediği için, bizimki yine erkenden gitmiş bir koltukta bekliyor bulur kendini. Bunun üzerine bütün dengesi bozulur, ardı ardına içkiler yuvarlayıp sarhoş olur ve geceyi hiç de ummadığı gibi tamamlamak zorunda kalır.

Ne kadar ince ince hesaplamış olsa da, arkadaşlarına hak ettikleri dersi verememiş, onlar üzerinde istediği etkiyi yaratamamıştır.

Yeraltı Adamı’nın çabası boşunadır aslında. O asla geç gidenlerden biri olamayacaktır. Bunun için önce aldırmaktan vazgeçmesi gerekir. Aldırmıyormuş gibi yapmakla olmaz, gerçekten aldırmamak gerekir. Geç kalmaktan korkmamak ancak böyle mümkün olabilir.

Dünya ikiye ayrılır: geç kalanlar ve erken davrananlar.

Geç kalmaktan korkmayanlar dünyanın hakimidir. Onlar ilişkilerin ağır tarafı, davulların tokmağı, halayların başıdır. Sahneye en son çıkarlar. Baş köşeye oturup erken gelenleri şöyle bir süzer, sonra da salına salına yürüyüp giderler. Endişeleri yoktur. Aslına bakarsanız, kollarında saatleri bile yoktur. Etraflarını saran tatlı bir zamansızlıkta yaşarlar.

Biz erken davrananlar ise dehşetle izleriz onları. Yaptıkları akılalır gibi değildir. Biz ki, geceleri uykumuzdan uyanıp acaba şimdi neye geç kaldık diye düşünürüz. Not defterleri alıp yapacaklarımızı yazarız bir bir. Sabahları zamanında kalkabilmek için saat kurarız. Sonra ona güvenemeyip ikincisi de kurarız. Telefona hatırlatma mesajı kaydeder, arada bir kontrol ederiz. Bizi tanımak hiç zor değildir. Geç kalma korkusuyla adımlarımızı sıklaştırır, gerekmese bile koşar adım yürürüz her zaman.

Ne var ki, hayat yine de uçar elimizden. Trenler kaçar, uçaklar kalkar, otobüsler geçip gider. Çocuklar büyür, mevsimler değişir, sevdiklerimiz ölür. Onların ardından bakakalırız. Hani birlikte sahile inip taş toplayacaktık? Lunaparka gidecektik bir gün? Hani hasta arkadaşımızı son bir kez ziyaret edecektik? Olmadı. Yetişemedik.

Oysa biz böyle olsun istemezdik.

Fotograf: Yusuf Sayman

Sunday, November 20, 2011

Sinek Isırıklarının Müellifi


BirGün

20 Kasım 2011

Barış Bıçakçı zarif ayrıntıların, küçük pürüzlerin, ilk bakışta farkedilmeyen inceliklerin yazarı. Ne zaman okusam, elimden tutmuş bana etrafı gösteriyor gibi gelir. Her seferinde şaşırırım buna.

Yeni romanının kahramanı başarısız yazar Cemil de hikayesini ayrıntılar üzerinden anlatıyor. Bıçakçı, karakterinin bu haliyle eğlenmek ister gibi, romana “Sinek Isırıklarının Müellifi” ismini yakıştırmış. Bununla kitabın kahramanından pek büyük işler beklemememiz gerektiğini, onun “gündelik kırıntıların” ve “manasız fazlalıkların” yazarı olduğunu söylüyor.

Ancak okudukça farkediyoruz ki, hayat aslında yazarın “sinek ısırıkları” diye tarif ettiği anlatılmaya değmez bu küçük detayların biraraya gelmesinden ibarettir. Günlerimizi dolduran, bizi oyalayan şeyler hep bunlardır. Büyük olaylar bitip söndüğünde, hayatımızı yeniden işgal edecek ve art arda birbirlerinin üzerine yığılacaklardır.

Barış Bıçakçı’nın becerisi, yaşantımızın hoyratlığı içinde farketmediğimiz bu gündelik detayları oldukları yerden çekip çıkarması ve önümüze koymasıdır. Bu kitabında da, bize müthiş bir incelikle derlediği bu ayrıntıları gösteriyor. Hep olduğu gibi, onunla beraber dolaşırken biraz yavaşlıyoruz. Eğilip dünyaya alıcı gözle bakıyoruz. Yalnızca gözlerimiz değil bütün duyularımız keskinleşiyor. İkiyüzelli gram fındığın kavanoza boşalırken çıkardığı “bebek kahkahasına benzeyen” sesi duyuyor, çilek reçelinin üzerinde yüzen beyaz köpüklere yakından bakıyor, parkta dalgın dalgın dolaşan ve önlerine biri çıkınca korkup “Hih!” diye minik ayaklarının üzerinde sıçrayan kirpilerle karşılaşıyoruz.

Barış Bıçakçı bunları farketmeden geçip gitmemize izin vermiyor. Sorumluluğunun farkında. O olmasa, kim bahsedecek bize babasının gücünü iyice sıkılmış musluklarda hisseden çocuğun güveninden? Eski masa saatinin bir daha asla insanın annesi hayattayken olduğu kadar yuvarlacık ve güzel görünmeyeceğini kim söyleyecek? Kim duyuracak bize cam bir kase içinde ıslanmaya bırakılmış nohutlardan gelen “Çıt!” sesini?

“Yazmak anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir,” diyor zihninde editörüyle konuşup duran Cemil. Esas olan esasa dair hikayenin dışında kalanlardır. O zaman en sıradan, en basit, en küçük detayları anlatmak gerekir. En çok onlar hak ederler anlatılmayı.

Garip olan şudur ki, bütün bu ayrıntıları göstermek için bizi elimizden tutup parklarda bahçelerde gezdiren, toplu konutların dairelerinde dolaştıran yazar, aslında yapmaya çalıştığı şeyin imkansız olduğunun farkındadır. Çünkü o istediği kadar anlatsın, dünyayı tümüyle onun gösterdiği gibi görmemiz mümkün olmayacaktır.

Romanın ortalarında bir yerde, genç bir çiftin ilişkisini anlatır bize Cemil. Berkan ve Şeyda aynı anda aynı rüyayı gördüklerini düşündükleri için birbirlerine aşık olurlar. İkisi de koşan bir kaplan görmüştür. Pırıl pırıl gözleriyle dönüp bakan vahşi bir hayvan. Cemil, kızın iri ela gözlerine bakarken böyle birinin rüyasında kaplan görmesinin kaçınılmaz bir şey olduğunu düşünür: “Onun rüyasına giren kaplan vahşi ve erotikti, bir atılışta kendisini görene dönüşmeye hazırdı. Berkan’ın gördüğü kaplansa büyük ihtimalle desenli battaniyelerin kaplanıydı.”

Cemil, dünyanın böyle yanlış anlamaların üzerinde durduğunu bilir. Yazarla okuyucunun ilişkisi de bundan farklı değildir. Aynı rüyayı gördüğünü zanneden iki kişi, anlık bir büyülenmeyle birbirinin kucağına düşer. Bu büyülenme hali bir süre devam etse de, gerçek eninde sonunda ortaya çıkacaktır. Aynı yöne baksalar bile, iki kişinin aynı şeyi görmesi mümkün değildir.

Öyleyse, “Sinek Isırıklarının Müellifi” anlatmayı neden sürdürür? Neden sessiz bir inatla bize kenarda köşede kalmış ayrıntıları gösterip durur? Dünyayı onun gösterdiği gibi görmemiz mümkün değilse, aynı anlamı bulamayacaksak, aynı yere bakıp aynı şeyi göremeyeceksek, neden hala kitaplar yazmaya devam eder?

Bunun cevabı basittir. Cemil umudunu yitirmemiştir. Bilir ki, aşkta olduğu gibi edebiyatta da iki kişinin arasındaki mesafe aşılabilir. Aynı yerden bakabilir, aynı sesi duyabilir, aynı kaplanı görebilir insan. Küçücük bir an için bile olsa. Geriye kalan her şey yalan bile olsa.

Toplu konutlar cansıkıntısı üzerine yükselse, yaşlı kadınlar kapatıldıkları odalarda korku içinde ölse, babalar muslukları artık eskisi gibi kuvvetle sıkamaz olsa da, bu ihtimalin sıcaklığı yayılır Bıçakçı’nın romanlarına.

“Aşağısı hep cinayet”tir belki. Ama biz yukarıda umut etmeye devam edeceğiz, der gibidir bize.

Barış Bıçakçı’yı sadece bunun için bile sevebiliriz.

Monday, November 14, 2011

Kırmızı Kazak


14 Kasım 2011
BirGün


“Madame Bovary” beklenmedik bir sahne ile açılır. Flaubert, Charles Bovary’nin okuldaki ilk gününü anlatarak girer hikayeye. Oysa romanın merkezinde duran Emma’dır. Flaubert’in onunla doğrudan ilgisi olmayan bir detayla başlaması ilk anda biraz garip görünebilir. Fakat roman ilerledikçe, yazarın bize hatırlattığı gibi, aslında “bir taşra hikayesi” ile karşı karşıya olduğumuzu farkederiz. Böylece ilk sahnenin anlamı netleşir, taşlar yerine oturur.

Charles Bovary ağırkanlı ve çirkince bir çocuktur. Anası babası onu ancak okula gönderebilmiş olduğu için diğerlerinin yanında biraz iri yarı kalmaktadır. Bu yetmiyormuş gibi, bir de başında yeni alındığı belli olan hayli şekilsiz bir şapka vardır. Flaubert, bu şapkayı uzun uzun tarif etmekten neredeyse hastalıklı bir zevk alır. “Tüylü kasketle kalpak, melon şapka, samur kasket, pamuklu takke arası bir şeydi,” der ve hızını alamamış gibi daha bir kaç paragraf devam eder.

Üzerine dar geldiği belli olan ceketi, göğsüne kadar çektiği pantolonu, hatta iyi boyanmamış kaba saba kunduraları bir yana, Charles’ı düşündüğümüzde aklımıza gelen ilk şeyin bu saçma şapka olması da bundandır. Sarı püskülü, kırmızı şeritleri ve yumurta biçimindeki gövdesi ile bu çirkin şapka, Charles’ın sakilliğinin ve taşralılığının sembolü haline gelir. Aslında belki de bu şapka sayesinde anlarız ki, Charles gibi bir adam Emma gibi gözünü yukarılara dikmiş hırslı bir kadını asla mutlu edemeyecektir. Daha çocukluğundan bellidir bu.

Flaubert’in, romanın baş kişisi olan Emma’nın henüz adını bile geçirmemişken, başka bir karakterin hikayesinde bizi onun varlığına hazırlayışına hep hayranlık duymuşumdur. Fakat bu şapka meselesinin benim için başka bir anlamı daha vardır. Ne zaman bu sahneyi düşünsem, üniversitede geçirdiğim ilk haftayı hatırlarım.

1984 senesinin Eylül ayında, üzerimde yeni alındığı için iyice sert olup bedenime oturmayan kot pantalonum, Converse taklidi bez pabuçlarım ve annemin ördüğü kırmızı kazak olmak üzere kendimi Boğaziçi Üniversitesi’nin göbeğinde bulmuştum.

Kayıt günüydü. Ortalık cıvıl cıvıldı. Herkes birbirini tanıyor gibi görünüyordu. İnsanların yürüyüşlerinde bile bir hafiflik vardı sanki. Bundan çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Kıyafetleri de bu rahatlığın ifadesi gibi görünmüştü bana. Rengarenk etekler, gümüş takılar, aldırışsız bir şekilde omuzlara atılmış eşarplar gırla gidiyordu. Halka küpeler takmış ve dalgalı saçlarını köpek başı modeli kestirmiş bir kıza Kırmızı Salon’un nerede olduğunu sordum. Yan yana sıralanmış binalar arasında belirsiz bir yeri işaret etti. Meydanı boydan boya geçerken, sağlı sollu dizilmiş sohbet eden öğrencilerin bana bakıp gülüştükleri hissine kapıldım. Herkes pek güzel pek alımlıydı. Hepsi, o zaman “Orta Saha” dediğimiz o meydanda doğmuş gibi görünüyordu. Oysa benim hafifçe yamuk kesilmiş kahküllerim bile kale arkasından bir yerlerden geldiğimi söylüyordu.

Sonra kayıt bitti, okul başladı. Bütün bir hafta boyunca, hiç tanımadığım insanlarla aynı odada uyudum, sağını solunu bilmediğim bir binada derslere girdim, başka kızlarla beraber tedirgin bir şekilde banyo sırasında bekledim, hangar gibi bir yerde birbirine çarpılan metal tepsilerin gürültüsü içinde tadı bir şeye benzemeyen yemekler yedim.

Ama okulun ilk haftasında bana en çok koyan şey, annemin ördüğü o kırmızı kazakla ortalıkta dolaşıyor olmaktı. Kimse el örgüsü kazak giymiyordu. Ayrıca benimki o kadar parlak bir kırmızıydı ki, yolda bağırarak yürüsem ancak bu kadar dikkat çekebilirdim.

Bir hafta süren vicdan muhasebesinin sonunda, kırmızı kazağı katlayıp bavula yerleştirdim. Annem onu çok uğraşarak örmüş, hatta ben seviyorum diye saç örgüsü motifi bile koymuştu. Fakat ben de çok zor durumdaydım. Ortalıkta bayrak gibi dolaşmaya daha fazla dayanamayacaktım. Sömestre tatilinde eve döndüğümde, annem yurtta üşüyüp üşümediğimi sordu. Ona kazağımı giydiğimi söyledim. Sesim hiç titremedi. Kendim bile şaşırdım buna.

O kazak hala duruyor. Charles Bovary tecrübemin somut bir kanıtı olarak. Fakat biliyorum ki sadece bu değil, başka şeyler için de tutuyorum onu. Çocukluğun taşrasını geride bıraktığım günleri hatırlattığı için mesela.

Ya da her ayrılığın aslında bir ihanet olduğunu öğrettiği için.

Sunday, November 06, 2011

Bir ihtimal daha var

BirGün
6 Kasım 2011

Haftalardır güzel bir şeyler yazabilmenin fırsatını kolluyorum. Bir pazar sabahında okunmaya değer bir yazı olsa. Hani şöyle insanın içini açacak bir konu. Ya da, ne bileyim, belki biraz düşünmeye sevkedecek heyecanlı bir mesele.

Yok mu böyle konular? Var tabii. Ama onlara bir türlü sıra gelmiyor ki! Memleketin dertleri bitmiyor. Her hafta hayatımızı yeni bir sıkıntı zaptediyor. Bu haftanın meselesi de Ragıp Zarakolu ve Prof. Dr. Büşra Ersanlı’nın art arda tutuklanmaları oldu.

Prof. Ersanlı’nın tutuklanmasına sebep olarak BDP “siyaset akademisi”nde ders veriyor olması gösterildi. Yasal bir siyasi partinin meşru faaliyetleri çerçevesinde oluşturulmuş kurumda ders vermenin hangi kısmının suç teşkil ettiğini ise henüz anlayamadık.

Tututklu bulunduğu cezaevinden avukatları aracılığıyla bir açıklama yapan Ragıp Zarakolu ise, evini arayan emniyet mensuplarının, bir yayıncının evinde ne varsa onları bulup suç delili olarak onları da zapt altına aldıklarını söylemiş. Makaleler, kitaplar, notlar yani. Bunlar da suç delili olarak kaydedilmiş anlaşılan.

Türkiye Yayıncılar Birliği Yayımlama Özgürlüğü Komitesi Başkanı ve Belge Yayınları sahibi Zarakolu’nun evinden kitap defter çıkmasından daha doğal bir şey olabilir mi?

Niye şaşırıyorsam artık? Sanki bütün hayatım, bütün çocukluğum böyle haberlerle geçmemiş gibi.

Yazıp çizmenin tehlikeli bir şey olarak görüldüğü bir ülkede yaşıyoruz. Bizim ülkemizde, kitap yazmak bir yana, okuyana bile terörist muamelesi yapıldığı olur. Kitap yazanların ise başlarına neler geldiği malum. Bu ülkede yaşayan herkes, ülkenin önde gelen fikir adamlarının, akademisyenlerinin, gazetecilerinin yolunun illa ki hapishanelerden geçtiğini bilir. Kimler kimler yoktur ki bu listede? Neredeyse aklımıza gelen her yazar oraya bir uğramıştır.

Şimdi onların arasına iki kişi daha katıldı. Bu iki tutuklamanın, sadece muhataplarını değil, okuyup yazan, düşünen, öğrenci yetiştiren herkesi sindirmeye yönelik bir teşebbüs olduğunu anlamak çok zor değil.

Zor olan adaletsizliğin sürekliliği. Türkiye’de yaşamak bir mukavemet testi gibi. Dayanıklı olmak gerekiyor. İhtilaller, askeri darbeler, hükümetler gelip geçiyor. Memleketin bunaltıcı siyasi iklimi asla değişmiyor. Bir süre sonra haksızlıklarla hemhal oluyoruz. Derimiz kalınlaşabiliyor, gözlerimizin feri sönüyor, aklımız bulanıyor.

En fenası da bu değil mi? Kanıksamak yani. Korkuyu, endişeyi, sürekli tehdit altında yaşıyor olmayı kanıksamak.

Oysa alışılmaması gereken bir durum bu. Türkiye’nin 173 ülke içerisinde Dünya Basın Özgürlüğü Sıralaması’nda 102. sırada bulunması, ifade özgürlüğüne yönelik müdahalelerin pek de azalmadığını gösteriyor. Tutuklu Gazetecilerle Dayanışma Platformu Sözcüsü Necati Abay’ın yaptığı açıklamaya göre, 1 Kasım 2011 tarihi itibariyle Türkiye cezaevlerinde tutuklu bulunan 12’si imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü 65 gazeteci ve yazar var.

Gerçek şu ki, bir çok vakada, yazarlar senelerce süren uzun davalara maruz bırakılıyorlar. 2011 senesine gelindiğinde İsmail Beşikçi’nin hala yargılanıyor olması bunun en çarpıcı örneği değil mi? Kanunlar kaldırıyor, yerlerine yenisi konuyor. Hükümetler değişiyor. Hatta anayasanın yeniden düzenlenmesi düşünülüyor. Yine de yazan çizen, düşünen insanların durumu değişmiyor. Beşikçi 41 senedir bu adalet sistemi ile mücadele veriyor.

Bu son iki tutuklamanın da, Zarakolu’nun dediği gibi, yalnızca muhataplarına değil, aynı zamanda sırada bekleyen yazar ve akademisyenlere verilmiş bir gözdağı olduğunu farketmemiz gerekiyor.

Adımımızı denk atmamız söyleniyor bize. Yoksa kutsal devlet kapımıza dikilecek ve bizi de diğerleri gibi kapatıverecek.

Bu korkuya teslim olmamız isteniyor.

Oysa bir ihtimal daha var. O da adalet mi dersiniz?

Sunday, October 30, 2011

Kara Pelerin


BirGün
30 Ekim 2011

Dino Buzzati’nin “Pelerin” adlı öyküsü, uzun süredir cephede savaşan bir askerin bitmek bilmeyen bir bekleyişin ardından eve dönüşünü anlatır.

Asker gelip de evinin kapısını çaldığında, annesi masayı topluyordur. Kapıyı açtığında, kara bir pelerine sarınmış oğlunu karşısında görünce şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırır. Oğlan kendini annesinin kollarına bırakır. Biraz solgun, biraz utangaç kendini onun sevincine teslim eder. Kadın telaş içinde ona bir şeyler yedirmeye çalışır. İster ki rahat etsin, ayaklarını uzatsın ve dinlensin. Halbuki oğlu üstündekileri çıkarmaya yanaşmaz. Fazla kalmayacağım, der annesine. Eliyle pencereyi işaret eder. Dışarıda bir aşağı bir yukarı dolaşarak bekleyen siyahlar içinde biri daha vardır.

Buzzati, kapının önünde bekleyenin kimliğini hemen hissettirir bize. Anne ise başında neler olduğunu farkedemez. Oğlu ucundan kan damlayan pelerinine sarınarak çıkıp gittiğinde ardından bakakalır önce. Ama sonra o da, oğlunu yanına katıp götüren bu uğursuz kişinin kim olduğunu anlar.

Bunun üzerine, “yüreğinde, hiç bir şeyin yüzyıllar boyunca bile dolduramayacağı bir boşluk açıldı,” der bize Buzzati.

Garip bir hikayedir bu gerçekten. Buzzati, “dünyanın efendisi” diye tarif ettiği ölümün, bir dilenci gibi kapıda beklemesine göz yumar. Hayatın acıları karşısında ölümün bile eğildiği bir anın hikayesini kurar. Onun gözünde ölüm, acımasız biri değildir. Tam tersine, acıları dindirecek olandır.

Asker de farkındadır bunun aslında. Ölmüştür o artık. Acıları sona ermiştir. Onu üzen tek şey, arkasında bıraktığı insanların halidir. Kendi ölümünden çok annesinin neşesi dokunur ona. Sevgilisinin lafı geçtiğinde irkilir. Kardeşi ile odada yalnız kaldıklarında konuşacak bir şey bulamaz bir türlü.

Ölüm zalim değildir. Tam tersine, ailesine veda edebilmesi için askere son bir şans tanımış, ona karşı sabırlı ve şefkatli davranmıştır.

Zalim olan hayatın kendisidir. Ölüme rağmen devam ettiği için böyledir bu. Kargaşa, acı ve mücadele sona ermemiştir. Bunda saygısızca bir şey vardır.

Etrafımızın ölümlerle çevrildiği bu kötü zamanda, bana Buzzati’nin öyküsünü hatırlatan da bu duygu oldu.

Onlarca genç insanın hayatını kaybettiği çatışmaların etkisini üzerimizden atmaya fırsat kalmadan, Van’daki depremle bir kez daha sarsıldık. Önce ben de herkes gibi sandım ki, bu şerden bir hayır gelecektir. Bu ülkenin insanları, böyle bir felaket karşısında, bütün ayrılıkları unutacak ve birbirine sahip çıkacaktır.

Fakat anlaşıldı ki, kimileri ölüm kadar bile şefkatli değiller. Yaşıyor olmanın hoyratlığıyla, geride kalmış olmanın kibriyle, düşündükçe utanacağımız laflar ettiler. Öyle şeyler işittik ki, hepsini derhal unutmak istedik.

Bu insanları ölümün karşısında bile nefretle ayağa kaldıran nedir? Ölüm bütün ayrılıkların kaybolduğu yerdir halbuki. Şefkati de bundan değil midir? Farklılıkları yok ettiği için müşfiktir ölüm. Hiç ayırmadan hepimizi kucağına kabul ettiği için yücegönüllüdür. Kılığımıza kıyafetimize, hangi sınıftan geldiğimize, ırkımıza, dilimize, inancımıza, hatta yaşımıza bile bakmadan alır bizi. Adildir onun için.

Adaletsiz olan ölüm değil hayattır. Kürtlerle Türkleri öldükten sonra bile yanyana koyamayan zihniyet, tamamen burasıyla ilgili bir şeydir. Varlıklı olanlar depreme dayanıklı evlerinin keyfini sürerken, yoksulları kötü binalarda oturmaya mahkum eden koşullar da öyledir. Ya o apartmanları yaparken malzemeden çalan müteahhitler? Onlar da hayatın meselesidir. Ölümün değil.

Ölüm bütün bunların yanında, görevini kusursuzca yerine getiren titiz bir memur gibidir. Soğukkanlı, vazifeşinas, dikkatli. Ama kalpsiz değil.

Kalpsiz olan bu felaketlerin ardından nefret söylemleriyle ortaya çıkanlar, Van’a yardım yerine taş ve odun yollayanlar, ya da en hafif haliyle “Yardım edelim de utandıralım” diyerek ırkçılığın değişik tonlarında fütursuzca dolaşanlardır.

Buzzati’nin öyküsündeki askerin, kara pelerinli ölümün peşinden kül rengi ufka doğru dörtnala gidişini hayal ediyorum. Nedense bu resim bana çok huzurlu görünüyor.

Ölülerin huzurunu kıskandığımı farkedince irkiliyorum.

Hayat bu derece hoyratlaşmış demek ki!

Tuesday, October 25, 2011

Meçhul Vatandaş


BirGün
23 Ekim 2011

Upuzun bir yazı yazmıştım. ‘Mehmedin Kitabı’ndan alıntılar vardı içinde. Nadire Mater’in harika işlerinden biridir o kitap. Güneydoğu’da savaşmış askerlerin tanıklıkları ile doludur. Bir kere okuyunca unutamazsınız.

O bile kurtaramadı yazdıklarımı. Hepsini sildim. Ne dediysem hep sathi, sahte ve anlamsız göründü. Klişelerle dolu bir sürü laf.

Her gün sürüsüyle yazılıyor böylesi.

Herkes gibi ben de kötü bir hafta geçirdim. Hakkari’de öldürülen 24 çocuğun hayaleti ile birlikte.

Peşimde onlarla caddelerde yürüdüm, parklardan geçtim. Her zaman gittiğim lokantaya uğrayıp tavuk çorbası içtim. Onlar gazetelerden, televizyon görüntülerinden bana bakarken boğazımdan geçmedi. Akşam pantolonumu sandalyenin üzerine asıp pabuçlarımı yatağın ucuna bıraktığımda hala oradaydılar. Aklımda onların hikayeleri ile yatağa girip yorganı üzerime çektim.

Evine dönemeyen bir sürü çocuk. Hepimizin başucunda uykumuzu bekleyen 24 ölü çocuk.

Bununla beraber yaşayabilecek miyiz?

Dışarıdan gelen sesleri dinledim bütün hafta. Sloganlar, lanetlemeler, bağırış sesleri. Sabahları arabalarına atlayıp korna çalarak sokakları dolaşan protestocuların arasından geçip derse gittim.

Vatandaştılar. Öfkeliydiler. Daha çok savaş istiyorlardı.

Oysa ölenler onların çocuklarıydı.

Sınıfa girdiğimde, etrafımdaki genç yüzlere bir bir baktım. Hakkari’de öldürülen askerlerle aynı yaşta oldukları geldi aklıma. Eve döndüklerinde onları karşılayan kardeşlerini, hastalandıklarında sırtlarına havlu ısıtıp koyan annelerini, akşam dışarı çıkacakları vakit ‘Harçlığın var mı?’ diye soran babalarını düşündüm.

Sokakta korna çalanlar belki de onlardı.

Mailleri, mesajları, insanların beğenip birbirlerine yolladıkları yazıları okudum. Hepsi kendinden emindi. Çoğu daha fazla kan istiyordu. Bazıları çıkıp intikam alacağız, diyordu.

Halbuki bunlar bir zamanlar barıştan söz eden insanlardı. Birbirine barış çiçekleri böcekleri yollayanlar, güvercinler falan gönderenlerdi. Aralarında arkadaşlarım vardı. Tanıdığım insanlar. Tanıdığımı sandıklarım. Çiçek çocuğu şarkıları söyleyenler vardı. Yurtta sulh, cihanda sulh, diyenler vardı.

Barış zamanı barıştan söz etmek kolaydı tabii. Zor olan savaş zamanında barış istemekti. Bu da arabaya atlayıp kornaya basmaya benzemezdi. Profil resmini değiştirip kan damlayan silah fotoğrafı koymaya benzemezdi.

Savaş zamanı barış istemek, yatağın başucuda bekleyen hayaletlerin yüzüne bakmaya cesaret etmek demekti.

Bunu düşününce aklıma Auden’ın bir şiiri geldi:

“Modern birinin ihtiyacı olan her şeye sahipti aslında,
Bir gramofon, bir radyo, bir buzdolabı, bir de araba,
Kamuoyu araştırmalarına göre her zaman makul bir adamdı,
Barış varken barıştan yana oldu; savaş zamanı, gidip savaştı.”

Şiirin adı “Meçhul Vatandaş”tı.

Monday, October 17, 2011

Orta Sahanlıkta Karakter Tahlili


BirGün
16 Ekim 2011


Ne yalan söyleyeyim, okulla beraber hayatıma neşe geliyor. Bu kadar uzun bir aradan sonra derslere yeniden başlayınca keyfim yerine geldi.

Derslerden birinde edebi metinleri incelerken kullanabileceğimiz araçlardan söz ediyorum. Bu tür mevzulara genelde “Karakter nedir?” sorusuna cevap arayarak girilir. Ben de öyle yaptım. Değişik roman ve öykü kişilerinden örnekler vererek bir karakteri nasıl derinlikli bir şekilde kavrayabileceğimizi anlatmaya çalıştım.

Ders eğlenceli geçti. En azından benim için. Yeni bir sınıfla karşılaşmak her zaman heyecanlı bir şeydir. Fakat Raskolnikov’dan, Anna Karenina’dan, Çehov öykülerindeki kişilerden falan bahsederken, nasıl oldu da birden Örümcek Adam’a karakter analizi yapmaya başladık, orasını anlayamadım. Dersin sonunda Örümcek Adam 3’den örnek veren çocukla, Batman’in bir karton karakter olmadığı konusunda ısrarcı olan başka bir öğrenci uzunca bir tartışmaya giriştiler. Benim dışımda herkes konuya hakim gibi görünüyordu. Kendimi çok yalnız hissettim.

Daha çok film seyretmeliyim. Bu Batman’lerle Örümcek Adam’lardan toplam kaç tane var acaba?

Neyse, işin esas eğlenceli tarafı biraz eşeleyince ortaya çıktı. Öğrencilerin bir kısmı, öykü denen şeyi hızlıca akan ve biraz da entrika barındıran olaylar bütününden ibaret görüyor ve karakter derinliğini tamamen gereksiz buluyordu. Onlara göre, hikayenin kahramanı diye biri olurdu, o da kahraman biri olurdu. İşte o kadardı.

Her sene işim biraz daha zorlaşıyor. Ama ben kolay yılacak biri değilim. Hele böyle bir meselede. Önce biraz afalladım gerçi. Fakat kendimi hemen toparladım ve aralarından birine, her gün otobüste karşılaştığı kişilerin nasıl insanlar olduklarını merak edip etmediğini sordum. Önce ne gerek var ki, der gibi baktı. Sonra yüzüne bakınca anlaşılır, diye kestirip attı.

Oysa karakter tahlili, otobüste kendine yer bulmak isteyen biri için bulunmaz bir araçtır. Çok da incelikli bir iştir üstelik. Birinin yüzüne bakıp geçmekle işin içinden çıkamazsınız. Otobüsün tümüne hakim olabileceğiniz bir yerde, tercihan orta sahanlıkta, bir köşeye çekilip uzun uzun etrafı incelemeniz gerekir.

Bazıları sportif ve enerjiktir. Herkesten önce koşup otobüste yer kaparlar. Bazıları da uyanık ve hoyrattır. Arkada olsalar bile öne geçmenin bir yolunu bulurlar. Benim gibi yavaş ve dalgın biriyseniz, hayatta kalmak için karakter tahlilinden başka hiç bir şansınız yoktur. Yoksa hep ayakta seyahat edersiniz. Belediye otobüslerinde ayakta gitmekse çok üstün atletik beceriler gerektirir.

Siz de otobüsün diğer sakinlerini göz hapsine alır, ufak tefek ipuçlarını değerlendirerek bir sonuca varmaya çalışırsınız. Neden? Çünkü kimin önce kalkacağını, hangi koltuğun daha evvel boşalacağını anlamaya çalışıyorsunuz. Buna göre o koltuğa yakın bir yere konuşlanacak ve sizden çok daha hızlı ve çevik olan rakiplerinize karşı avantaj kazanacaksınız.

Yüzüne bakıp anlarmışız. Yok öyle yağma! Keşke hayat o kadar basit olsaydı. Evet doğru, bazısı ineceği durağa yaklaşınca kapıya doğru bakmaya başlar. Hatta kimileri bütün bedenleri ile kalkacaklarının işaretini verirler. Torba hışırdatanlar, çanta kucaklayanlar, boyunlarını birer kaz gibi pencereye doğru uzatıp hangi durakta ineceklerini kestirmeye çalışanlar. Bunlar çocuk oyuncağıdır. Ama hepsi böyle olmaz ki!

Geçen gün 559C'de bir sabah yolculuğu yaptım, bütün otobüs poker suratlılarla doluydu. Hiç bir yüzde tek bir umut ışığı yoktu. Herkes son durak yolcusu gibi görünüyordu. Muhtemelen bir çoğu öyleydi. Ama işte ustalık tam da bu noktada başlar. Biri mutlaka Beşiktaş’ta inecektir. Hadi bilemediniz Levent’te. Fakat Beşiktaş’ta inecek olanla Levent’te inecek olan bir olur mu hiç? Tam bu noktada, başka detaylar devreye girer. Kılık kıyafet, topuğu yenmiş pabuç, yarım yamalak yapılmış makyaj, elde evirilip çevrilen cep telefonu ya da belki kitap, hatta kemirilmiş tırnaklar ile dana yalamış gibi taranmış saçlar bile birer ipucu olabilir.

Göz hapsine aldığınız kişi, plazalara kadar gidecek bir ofis insanı mıdır, Beşiktaş’ta inecek bir memur mudur, yoksa son durağa kadar devam edecek bir öğrenci midir?

Orta sahanlıkta karakter tahlili yapmadan bunu bilemezsiniz. Bunu bilemezseniz de hep ayakta kalırsınız. Otobüste ve hayatta.

Sunday, October 09, 2011

Bir atmosfer yaratmak


BirGün
9 Ekim 2011

Rus hikayeci ve oyun yazarı Anton Çehov, ‘Doktor’ adlı kısa öyküsüne derin bir sessizlik içinde duyulan bir sinek vızıltısını anlatarak başlar. Taşrada yoksul bir evin yatak odasıdır burası. Yatakta bir çocuk ateşler içinde yatmaktadır. Annesi oğlunun başında sessiz sessiz gözyaşı döker. Doktor ise pencereden dışarı bakarken, umutsuz bir şekilde cama çarpıp duran sineği görür. Onunla birlikte biz de sineğin yeniden ve yeniden cama vuruşunu izleriz.

Bu küçücük sahne ilk anda gereksiz gibi görünebilir. Ama bütün öyküyü anlamamızı sağlayacak detay budur aslında. Öykü açıldıkça, yatakta ölmekte olan çocuğun kendi oğlu olduğundan şüphelenen ama bundan bir türlü emin olamayan doktorun kısılmışlığını fark ederiz. Odadan koşarak çıkmak istediğine hiç şüphe yoktur. Ama bu şüphe onu ömrü boyunca kovalayacak, o küçük ve bunaltıcı odada yaşananlardan hiçbir zaman kaçamayacaktır. Bu açıdan, kafasını umutsuzca cama vuran o sinekten hiçbir farkı yoktur aslında.

Bir öykünün atmosferi işte böyle kurulur.

Çehov bu meselenin feriştahıdır. Atmosfer yaratmakta üzerine yoktur. Bu becerisiyle hayranlık uyandırır insanda. Alıştığınızı, anladığınızı zannedersiniz ama sonra önünüze öyle bir sahne ile çıkar ki, her seferinde bir kez daha şaşırır kalırsınız.

İyi hikayecilerin hepsi bu hassayı taşırlar. Çünkü sonsuz zamanları, sonsuz mekanları yoktur. Hepsi sınırlı bir alan içinde tek bir hikaye anlatıyor olduklarının farkındadırlar. Hiçbir fazlalık hoşgörülemez. Bunu bilirler. Onun içindir ki, laf söylemek konusunda biraz cimrice davranırlar. Ama bize anlatmadıkları şeyler, en az anlattıkları kadar önemlidir. Onları bulup çıkarmak da okuyucunun işidir.

Çehov’dan devraldığı mirası layıkıyla taşıyan yönetmen Nuri Bilge Ceylan da, bu anlamda hikayeciliğinin doruğuna ulaşmış. “Bir Zamanlar Anadolu’da”yı çekerken kullandığı sinema diline aşinayız elbette. Bunu daha önceki filmlerinde de gördük. Ama kendi adıma konuşmam gerekirse, onu bu kadar mahirce kullandığına ilk kez tanık oluyorum. Öyle ki, her bir detay incelikle düşünülmüş planlanmış: yalnızca imgeler değil kişiler, diyaloglar, hatta sessizlikler bile atmosferi oluşturacak (ya da güçlendirecek) şekilde düzenlenmiş.

Hıncal Uluç’un “kesin atın, kimse fark etmez” diyerek veryansın ettiği yuvarlanan elma sahnesine dair Ali Arıkan “Gökten Bir Elma Düştü” başlığı altında harika bir cevap yazmış. O sahnenin nasıl filmin bütününe ışık tuttuğunu gayet güzel anlatıyor. Onun için bu ayrıntıya burada bir daha değinmeye gerek görmüyorum.

Fakat en az onun kadar önemli ve onun kadar uzun bir başka sahneden söz etmek isterim. Filmin ortalarına doğru bir yerde, Komiser Naci (Yılmaz Erdoğan), Savcı Nusret (Taner Birsel) ve Doktor Cemal (Muhammet Uzuner), bir cesedin nereye gömüldüğünü bulmaya çalışırken, bir ara umutsuzluğa kapılıp yanlarındaki cinayet zanlılarıyla birlikte bir köyde mola veriyorlar. Hepsi yorgun, aç ve uykusuz. Yemekten sonra kalkacakları anı beklerlerken, üzerine gecenin karanlığı çökmüş bu adamların tepesinde bir ışık beliriyor. Bir süre sonra anlıyoruz ki, bu ışık onlara çay getirmek için gelen muhtarın kızıdır.

Nuri Bilge Ceylan, katilinden savcısına bütün karakterlerin bu meleksi kızın elinden çay alırkenki ifadelerini gösteriyor bize. Uzun yakın planlar bunların hepsi. Pırıl pırıl parlayan idare lambasının ışığında gördüğümüz yüzlerde ayrı birer hikaye okuyoruz. Bu gencecik kız filmdeki aydınlık tek şey, onu anlıyoruz. Her biri değişik mutsuzluklarla boğuşan bu adamlara çay değil umut dağıtıyor sanki. Oysa umut etmeyi çoktan bırakmış onlar. Bu kız unuttukları şeyleri hatırlatıyor. Hatırlamak da can acıtıyor.

Hani bir şiir okurken herkes başka bir şey düşünür ya? Kimi geride bıraktığı sevgilisini, kimi toprağa verdiği bir yakınını, kimi işlediği günahları, kimi ise işlemediklerini. Bu sahne de işte öyle bir şiir gibi açıyor bütün karakterlerin ruhunu, en derin yerlerine dokunup en saklı şeyleri çıkarıyor. Hem de neredeyse hiçbir şey söylemeden yapıyor bunu.

İnsan hayatta böyle tek bir sahne çekse, huzur içinde ölebilir bence. Uzunmuş kısaymış, kimin umrunda!

“Bir Zamanlar Anadolu’da,”gerek hikayesi gerekse bu hikayenin aktarılış biçimi açısından sinemamızın mihenk taşı olacak filmlerden biri. Sinemayı görsel edebiyat olarak algılayanlardan olduğum için, bu filmin Türk edebiyatının da tarihi anlarından birine işaret ettiğini düşünüyorum.

Sunday, October 02, 2011

İstanbul


BirGün
2 Ekim 2011

İstanbul’a gelince bir senedir özlemini çektiğim rahatlığa kavuşacağımı sanmıştım. Memleketten uzaktayken beni ele geçiren tedirginlik hali sona erecekti. Bunun üzerine ben de eve dönmüş olmanın gevşekliği ile kendimi bırakacak, yakama yapışan yabancılık hissinden kurtulacak ve dünyaya karışacaktım. Bir zamandır bu an gelsin diye bekleyip duruyorum. Nafile.

Onun yerine sık sık şu hikayeyi düşünür oldum: Raoul ve Marguerite maskeli baloda buluşmak üzere sözleşirler. Sonunda gizli bir köşede ikisi de heyecanla maskelerini sıyırdıklarında, birer şaşkınlık çığlığı atarlar: Raoul partnerinin Marguerite olmadığını farkettiği için, Marguerite ise karşısındakinin Raoul olmadığını anladığından.

Fransız mizah yazarı Alphonse Allais’nin maskeli balo paradoksu, birbirinin karşısına yerleştirilmiş iki görüntünün yaratacağı sonsuz döngü üzerine kurulmuştur. Bir şeyin görüntü olduğunu bilebilmemiz için karşısında gerçeğin duruyor olması gerekir. Yoksa referans noktamızı kaybederiz.

Ben de bu hikayedeki gibi referans noktamı kaybetmişim galiba. Bu şehirde hatırladığım teklifsizliği yaşayamıyorum. Ne ben aynı insan olarak geri dönmüşüm, ne de İstanbul yerinde durmuş sanki. Eski sevgilisi ile karşılaşıp onda aradığını bulamayan ve kendisi de karşıdakinin eski sevgilisi haline geldiği için iki kat yabancılaşmış birine benziyorum.

Tanıdık bir şeyler arayarak yollarda yürüyorum. Duraklar kaldırılmış, geçitler açılmış, yeni gökdelenler inşa ediliyor. Kaldırım taşları? Değişmiş tabii. Bunu bekliyordum. Bu şehirde her altı ayda bir kaldırım taşı yenilemek adettendir. Dükkanlar ya taşınmış ya da kapanmış. Şurada küçük bir kahve vardı? Kahvaltı falan da veriyordu? Artık yok. İstiklal’de Emek Sineması vardı? O da artık yok. Demirören adlı alışveriş merkezi var ama. O beni tanımaz, ben onu hiç tanımam. Önünden hızlıca yürüyüp geçiyorum.

Beşiktaş büyük bir şantiye gibi. Geçen gün Alkım Kitabevi’nin tepesinden baktım, tanıyamadım. Koca koca iş makinaları habire kazıp duruyor. Oraya da bir alışveriş merkezi mi yapıyorlar acaba? Ya Taksim’de Park Otel’in olduğu yere? Tamam, oradaki kazulet gibi binayı seviyor değildim. Ama şimdiki durum da pek parlak görünmüyor. Bu kadar hararetli çalışmanın altından süslü sütunlarıyla Yunan tapınağı tadında bir başka alışveriş merkezi çıkarsa hiç şaşırmam.

Bir şehir bir senede bu kadar değişir mi? Belki. Fakat ben de huysuzlaştım belli ki. Sevgilisinin Raoul olmadığını farkeden ama kendisi de artık Marguerite olmayan o kadın gibiyim.

İstanbul da beni tanımakta zorlanıyordur, eminim. Nerede İstiklal Caddesi kalabalığından kıvrak vücut çalımlarıyla bir Salsacı edasıyla sıyrılan o kadın? Nerede şimdiki beceriksiz sersem? Ağır bir operasyon geçirmiş biri gibi yavaş hareket ettiğimi farkedince kendim de şaşırıyorum. Üstelik tereddütlerle doluyum.

Bu şehirde yaşayan herkes gayet iyi bilir ki, tereddütten fenası yoktur. Hemen karar verip harekete geçmezseniz hayatta kalamazsınız. Bense Akbil’imi hangi ekrana okutacağımdan bile emin değilim. Neresi rast gelirse oraya doğru tutuyorum. Bazen işe yaradığı oluyor. Otobüse binmek, karşıdan karşıya geçmek, vapurda istediğim koltuğa doğru ilerlemek, bunların hepsi birer macera artık. Sırada beklemek ise bayağı bir mesele. Hani hiç bir şeyi umursamıyormuş gibi görünür ama bedeninizi küçük adımlarla sürekli ileri doğru itersiniz ya? Hepsini unutmuşum.

Oysa hep sanırdım ki, burada hepimiz bu becerilerle doğmuşuzdur. Daha dünyaya gelmeden böyle bir eğitime tabi tutulduğumuzu ve kimi kitaplardan sınava çekildiğimizi hayal ederdim: Karşıdan Karşıya Nasıl Geçerim: Umutsuzluğu Yenmenin 5 Yolu, Zarifçe Kaynak Yapma Rehberi, Doğru Koltuğun Yanında Dikilme Sanatı: Psikolojik bir İnceleme, Yeni Başlayanlar için Otobüs Sörfü - Belediye Yayınları Beden Eğitimi Serisi.

Artık bunların çoğuna yabancıyım. Vücudum hamlaşmış, reflekslerim yavaşlamış, hedefe kitlenmekte zorlanıyorum. Belli ki her şeyi en baştan öğrenmem gerekiyor.

Hepsi eve dönebilmek için. Hepsi İstanbul beni tanısın, yeniden hatırlasın diye.