Tuesday, September 27, 2011

Üç Damla Kan



BirGün
27 Eylül 2011

Türkiye’ye döner dönmez derin bir “Oh!” çektiğimi söylemeliyim. Bunu hemen aynı şiddette bir “Ah!”ın izlediğini eklememe gerek var mı, bilmiyorum. Geldiğimiz günden beri gazetelerde saldırı ve patlama haberlerinden geçilmiyor. Ülkeye geri dönmenin sevinci kursağımızda kaldı. Gencecik insanların ölüm haberleri omuzlarımıza çöktü, bizi ağırlaştırdı.

En son, Kızılay’daki saldırıda hayatını kaybeden 22 yaşındaki Mustafa Bingöl’ün hikayesini okudum, içim buruldu. Önceki gün toprağa verilen Mustafa’nın babası Avusturya’da işçi olarak çalışan bir gurbetçiymiş. Baba Emir Bingöl, oğlunu bu ay içinde nişanlamayı planladıklarını anlatmış gazetecilere. Sonra demiş ki: “Bende gene başka çocuklar vardır, sarılıp Mustafa’nın acısını az çok dindirebilirim, ama tek bir evladı olan ve askerde ölen çocuğunun, bütün hayatı boyunca, elbisesini duvara asıp bu acıyla yaşayan ana-babaları düşünsünler ve bir an önce bu ciğerlerimize düşen koru söndürsünler...”

Mustafa Bingöl son bir iki haftada kaybettiğimiz gencecik insanlardan yalnızca biri. Belli ki artık tansiyon yükseliyor. Belli ki bu gerilimin önü alınmazsa daha fazla kan, daha fazla savaş, daha fazla kayıp olacak. Daha fazla asker ve belki de siviller ölecek. Oysa bu ülke barış istiyor. Bu ülke artık ölümlerin bitmesini istiyor.

O zaman siyasi çözüme çok ihtiyacımız olan bu anda, neden daha barışçıl bir politika izlemiyoruz? Bu ülkeyi korumak için mi? Bu ülke dediğimiz nedir ki? Mustafalar değil mi? Onları kim koruyacak? Mustafa’nın abisi Cem Bingöl’ün dediği gibi: “Biz Mustafa’nın ülkesini koruyoruz diyenler, ne bırakıyorlar Mustafa’ya, ne düşüyor payına? Bu acılar şu anda lokaldir ama insanlar bu acıyı kendi yüreğinde yaşamaz, beraber yaşamazsa yarın öbür gün öyle sıradanlaşacak ki, her birimiz bir yerlerde öleceğiz ama bir anlamı olmayacak.”

Ne garip! Döndüğümden beri size yazabileceğim anı bekledim. Yazarken bu kadar zorlanacağım, oturup bunları anlatacağım hiç aklıma gelmemişti. Sandım ki, bilgisayarın başına oturur oturmaz güzel şeyler yazacağım. Memlekete geri dönmüş olmanın hevesiyle. Yeniden yazabiliyor olmanın mutluluğuyla. Gülünç bir şey bile anlatabilirdim belki. İstanbul’daki şaşkınlığımı, ilk bir kaç gün karşıdan karşıya geçmeyi beceremediğimi, kalabalık caddelerde nasıl yüründüğünü unuttuğumu yazabilirdim mesela. Ya da umutlu bir yazı olurdu. Eve dönmeden önce uğrayıp baktığım Meksika’dan bahsederdim. Chiapas’daki yoksul çocukların neşesinden dem vurur ve başka türlü bir dünyanın mümkün olduğundan söz ederdim. Olmadı.

Geçenlerde İranlı yazar Sadık Hidayet’in bir öyküsü okudum. Hikayenin akıl hastanesindeki anlatıcısı şöyle başlıyor: “Bütün bir sene boyunca bana kalem kağıt versinler diye yalvardım onlara. Sandım ki, kağıtla kalemi elime alır almaz hiç durmadan yazacağım… Sonra dün, daha ben ağzımı bile açmamışken, bir kalem ve bir kaç kağıt getirip önüme koydular—o kadar hasretle beklediğim, onca özlediğim an sonunda gelmişti işte! Ama neye yarar? Dünden beri ne yazsam diye düşünüyorum. Aklıma hiç bir şey gelmiyor. Sanki birisi elimi tutuyormuş ya da bileğim uyuşmuş gibi hissediyorum. Sonra yazdıklarımı inceliyorum. Karaladığım okunaksız satırlar arasında şu ifade gözüme çarpıyor: ‘üç damla kan.’ ”

Hidayet’in anlatılarında genellikle olduğu gibi, bu öyküde de tekrarlar ve döngüler vardı. Anlatıcı dünya ile bağını ve akıl sağlığını gitgide kaybederken, “üç damla kan,” her dönemeçte yeniden karşısına çıkar. Eline ne zaman kalem kağıt alsa bunu yazmasına şaşmamamız gerektiğini anlarız. Bu kan lekesi, anlatıcı gibi okuyucuya da musallat olur çünkü. Bir süre sonra bundan kurtulamayacağımızı farkederiz. Aslında bildiğimiz tek şey, onun bir mazlumun kanı olduğudur. Ama bir mazlumun kanı bütün insanlığın elini kirletmeye yeter de artar bile.

“Üç Damla Kan” (Se katre hūn) bir siyasi alegoriden çok, insanlık durumunun öyküsü. Ama öykünün merkezinde duran sembolü düşününce, anlatıcının bir türlü kurtulamadığı tımarhanenin hepimize tanıdık geleceğini düşünmekten kendimi alamıyorum. Türkiye’de de nereye baksak “üç damla kan” değil mi sanki?

Ölümler arttıkça başka bir şey göremez, başka bir şey yazamaz olacağız. Bütün güzellikler ve iyilikler rengini kaybedip solacak. Ne zaman onları düşünsek, gencecik ölülerin gazete sayfalarındaki ince uzun yüzleri gelecek gözümüzün önüne.

Kanı durdurmak zorundayız. Yoksa kendisinden başka her şeyi okunaksız kılacak.

Dönüş Yolu



BirGün
14 Ağustos 2011

Erich Maria Remarque’ın en iyi bilinen eseri, Birinci Dünya Savaşı’nda çarpışan bir tabur askerin hikayesini anlattığı “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” adlı romandır.

Bunun devam kitabı olan “Dönüş Yolu” ise, başka bir grup askerin savaşın bitiminde eve dönüşünü konu alır.

Okuyalı çok zaman oldu ama bu ikinci romanın ilkinden daha güçlü olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum. Hem de çok alçakgönüllü bir tonda yazılmış olmasına rağmen. Hikaye basittir aslında: savaş boyunca bir hendeğin içinde çamur ve kana bulanmış bir şekilde çarpışan askerlerden hayatta kalanlar, topluma yeniden ayak uydurmaya, bıraktıkları yerden oyuna geri dönmeye çalışırlar. Roman ilerledikçe anlarız ki, bu onlar için savaşmaktan bile daha zor olacaktır.

‘Dönüş Yolu’nda Remarque şunu der gibidir: yolculuğun kendisi ne kadar eziyetli olursa olsun, aslında zor olan eve dönmektir.

Benzetmeyi mazur görürseniz, ben de Batı’da geçirdiğim senenin bir tür mücadele olduğunu söyleyeceğim. Bir dünya savaşı kadar sarsıcı değil belki. Daha çok düşük yoğunluklu “iç” çatışma. Adına ne derseniz deyin, bu seneyi Remarque’ın romanındaki askerler gibi hendekte bekleyerek geçirdim. Neyi beklediğimi bilmeden ama tetikte durarak geride bıraktığım koca bir sene. Daha önce de yazmıştım. Batı’da olmanın benim için özeti bu: sonu gelmeyen bir tedirginlik hali.

Artık eve dönme zamanı gelmişken, size söyleyecek farklı bir şeyim olsun isterdim. Şahsi tecrübemi benzersiz kılan bir şey. Ama galiba herkesin başına ne geliyorsa, bana da o oldu. Batı Cephesi’nde yeni bir şey yok.

Her Doğulu gibi ben de kendi uyum sıkıntılarımı yaşadım. Kısa bir süre Batılı olabileceğim hayaliyle oyalandım. Azcık taklit ettim, azcık kanıksadım. Herkes gibi özlediğim Türk yemeklerini pişirmeye çalıştım. Kimi zaman dertlendim, bolca şikayet ettim. Bu arada bir iki şey de öğrendim. Hendekte beklemenin de ilginç yanları olabileceğini mesela. Ya da bir şeyin altından kalkamıyorsam yardım istemeyi. Bunu öğrenmek için buralara (ve bu yaşa) kadar gelmem saçma olsa da. Bir de lahana dolması yapmadan önce yaprakları biraz haşlamak gerektiğini öğrendim – ki bu da az buz bir bilgi değildi.

Dönüş yoluna koyulmadan evvel fark ettim ki, bu iş sandığım kadar kolay olmayacak. Bir defa bıraktıklarını koyduğu gibi bulamayacağını anlıyor insan. Bir şeyi seçince başka şeyleri seçmemiş oluyorsun. Seçmediklerin kendi yoluna gidiyor. Geri dönüp onları yeniden tutmak istediğinde bir de bakıyorsun ki, bambaşka bir şey olmuşlar.

Onun için geriye dönmek diye bir şey yok aslında. Her şey aynı kalmış olsa bile, ben bir kere gitmeye cesaret ettim ya? Bundan sonra dünya bana hep hafifçe yerinden oynamış gibi görünecek. Tanıdık ama değişik. Oysa ben her şey aynı kalsın diye ne kadar uğraşmıştım.

Acayip bir kuş var burada. Saniyede neredeyse yüz kere kanat çırpabiliyor. İngilizce “hummingbird” diyorlar. Ben arıkuşu sanıyordum. Meğer bizdeki ismi kolibri imiş. Kolibri küçücük telaşlı bir kuş. Fakat marifeti hızlı uçmakta değil aslında. O kadar enerjiyi genellikte havada tek bir noktada durabilmek için sarf ediyor. Hiçbir şey yokmuş gibi yapabilmek için yani. Rüzgar yokmuş gibi. Yerçekimi yokmuş gibi. Sanki her şey yolundaymış gibi.

Kaliforniya’daki bu seneyi kolibrileri seyrederek geçirdim. Onlar gibiyim diye düşündüm bazen. Bütün gücümü dengemi korumaya harcıyorum. Belki de gerekli değil bu. Ama başka türlüsünü bilmiyorum.

Bunun da iyi bir yanı olabilir gerçi. Ben de kolibriler gibi geriye doğru uçabiliyorumdur mesela. Dönüşe geçmek için her şeye arkamı dönmem gerekmiyordur. Bir gözüm orada bir gözüm burada, geri vitese takıp gidebiliyorumdur belki.

Başka kuşlar yapamaz bunu. Bazı insanlar da.

Not. Bu yazıyla beraber artık dönüş yoluna geçiyorum. Bu da sizden bir süre ayrı kalacağım anlamına geliyor. Not Defteri’ne birkaç hafta ara vereceğim. Yakında yine burada buluşmak üzere.

Sunday, August 07, 2011

Çakal Okuyucular

BirGün
7 Ağustos 2011

Aslan ve kurt okuyuculara dair daha önce yazmıştım. Bu çok başlardaydı. Daha birbirimizi pek tanımıyorduk. Ben çaylak bir yazardım. Sizse güngörmüş tecrübeli okuyuculardınız. Oysa şimdi mesafe kaydettik. Düşündüm ki, belki zor mevzulara girebiliriz artık. Mesela çakal okuyuculardan bahsedebiliriz.

Uzaktan çok farklı görünseler de şüpheci kurtlarla açgözlü aslanların ortak bir yanı vardır: ikisi de tadını çıkararak kitap okurlar. Hikayenin sürükleyip götürdüğü zamanlar dışında pek aceleci oldukları da söylenemez. Çakal okuyucular ise diğerlerinden işte burada ayrılır. Okudukları metnin ne olduğuna pek aldırmazlar. Onlar tamamen faydacıdır. En kısa yoldan netice almak isterler. İlkokulda okuma yarışmasını kazananlar, hızlandırılmış okuma kurslarına yazılanlar, uykuda dil öğrenme programlarına katılanlar hep onların arasından çıkar. Öyle uyanıktırlar.

Çakallar bir metni okurken önce şunu düşünürler: en fazla şeyi en kısa sürede nasıl öğrenebilirim? Bu tür okuyucu için her kitap bir telefon rehberi sayılır. Eline ne verirseniz verin, bir isimler kataloğu ya da ilişkiler envanteri niyetiyle bakacak ve öyle okuyacaktır.

Agatha Christie polisiyelerinin girişinde romandaki kişilerin sıralandığı bir bölüm olurdu hani? Çakal okuyucuların seveceği şeylerden biridir bu mesela. Metni nasıl okuyacağına dair bir rehberdir çünkü. Kapağı çevirince karşınıza şöyle bir şey çıkar: “Böğürtlenli Kekin Esrarı,” Yazan: Agatha Christie, Romanda Adı Geçen Önemli Kişiler: Körk Nikols (Adadaki büyük evin sahibi), Lusi Oven (Genç ve güzel bir öğretmen), Maykıl Barley (Emekli bir yargıç), Doktor Armstrong (Çok yakışıklı, orta yaşlı bir adam: Lusi’ye ilgisi olduğu bilinmektedir), Toni Spitter (Uzun boylu, genç bir serüvenci: Lusi’nin çocukluk arkadaşı), Emma Kurtis (Altmışbeş yaşında bir ihtiyar kız), Uşak Rogers (Konukları odada karşılayan adam), Bayan Rogers (Uşağın karısı), Herkül Puarot (Meşhur Belçikalı Detektif).

Bir çakal buna bayılır. Çünkü daha bu girişten adadaki büyük evde oturan Bay Nikols’un mevta olacağını kestirebilir. Polisiyelerde mal mülk edinmek iyi bir fikir değildir nitekim. Ayrıca doktorla uzun boylu serüvenci arkadaş da Lusi yüzünden kitabın ortalarında bir yerde muhakkak kapışacaktır. Kızkurusu Emma ise, onların dedikodusunu yapmaktan vakti kalırsa, brandileri birbiri ardına yuvarlayan yargıçla azcık kırıştırmanın yollarını arayacaktır. Katil elbette uşaktır. Uzun süre konuk karşılamanın insanı katil edebileceğini herkes bilir.

Çakal okuyucudan bunlar hiç kaçmaz. Sadece bunlar mı? Haritalar, grafikler, aile ağaçları. Hepsine bayılacaktır. Her biri birer anahtar sunar çünkü. Çakallar da, aslanlarla kurtlardan farklı olarak kapının kendisinden çok anahtarla ilgilenirler. Bütün çakal okuyucular üç aşağı beş yukarı aynı ruh haliyle okur. Belli sözcükleri aradıkları için metni tarayarak ilerleyen “avcı-toplayıcılar,” soldan sağa gitmek yerine çapraz okuma yaparak zaman kazanmaya çalışan “yengeçler,” paragrafların ilk ve son cümlelere bakıp gerisini atarak okuyan “süpürgeciler” ve diğerleri. Bunlar karşılaştıkları her kitabı aşılması gereken bir engel gibi görürler. Kitabın bir roman mı, bir şiir kitabı mı olduğu önemsizleşir bir zaman sonra. Mühim olan onu bir an evvel okuyup kenara koymaktır.

Akademik bir metin okuyorsanız ya da işinize yarayabilecek ansiklopedik bir bilgiyi arıyorsanız hoş görülebilecek bu yöntemlerin yanı sıra, bir de okurlar aleminde “yasadışı” sayılabilecek başka yollar vardır ki, esas çakallar bunlara başvuranlar arasından çıkar. Bir kitabın önsözünü okumanın yeterli olduğunu düşünenlerden tutun da, yalnızca özetine bakıp ahkâm kesenler, ya da bir iki eleştiriye göz atıp idare edenlere kadar kimi öğrenciler bu gruba girer. Ancak, okumaları gereken metinleri başkalarına okutup anlattıranların kalbimde apayrı bir yeri vardır. Olayı bambaşka bir boyuta taşımışlardır çünkü.

Hepsi içinde en yaratıcı olanlar onlardır. Ellerine iki satır olay örgüsü verin, onu allayıp pullayarak sayfalar doldurabilirler. Çakallıkta son nokta budur. Bütün son noktalar gibi bu da bir sınıra işaret eder. Burası artık okuyucunun yazara dönüştüğü yerdir. Onun içindir ki, bu gruba “yazıcılar” ya da, sözlü edebiyat geleneğinden beslendikleri gerçeğini göz önünde bulundurarak, “masalcılar” diyoruz.

Masalcılar çok eğlenceli hikayedir. Onları böyle bir iki satırla harcamak haksızlık olur. Onun için isterseniz başka bir yazıya bırakalım.

Sunday, July 31, 2011

Kıskançlık


31 Temmuz 2011
BirGün


Kıskançlık sinsi bir hayvan gibidir. İnsanın karnında bir yerde saklanır. Muhtemelen bağırsak kıvrımlarından birinde. Orada olduğu aklınıza bile gelmez. Ta ki bir gün kafasını kaldırıp tırnaklarını birer diken gibi böğrünüze geçirene kadar.

O an geldiğinde, içinizde küçük bir el bombası patlamış gibi olur. Piminin ne zaman çekildiğini fark etmediniz. Üzülmeyin. Hep böyledir bu. Anlamazsınız. Önce acıdan gözleriniz kararır. Oysa daha bir iki dakika önce gülüyordunuz. Bir çocuk gibi kaygısızdınız belki. Ama işte artık çok geç. Şimdi dünyanın bütünlüğü bozuldu. Görüntüler paramparça oldu. Artık anların sürekliliği yok. Bundan sonra hiçbir şeye güvenemezsiniz.

“Yeni Roman” anlayışının öncülerinden biri olan Alain Robbe-Grillet’nin romanı “Kıskançlık” (La Jalousie) böyle bir kırılmayı anlatır. Roman, karısının kendisini aldattığından şüphelenen bir adamın ağzından yazılmıştır. Zihninin yansımalarından kurtulup nesneleri (ve dolayısıyla da olayları) “gerçekten oldukları gibi” görmek isteyen bir adamın hikayesidir bu bir bakıma.

Fakat adamın kendisi bu resmin neresindedir? İşte tam bu noktada yazar garip bir şey yapar, karakterini gizlemeye karar verir. Onun duygu ve düşüncelerine dair pek bir şey söylemez bize. Öyle ki, anlatıcı hiçbir zaman kendinden bahsetmez, hatta ‘ben’ bile demez. Böylece asıl duymak istediğimiz şey, yani esas adamın duygu dünyası, hikayeden çıkarılmış olur. Romanın merkezi bir kişi olmaktan ziyade bir ‘boşluk’ haline gelir.
Bu romancılık adına bir devrim sayılır elbette. Modern romanın karakter-merkezli hikayesi gitmiş, onun yerini tamamen dışarısı üzerine kurulu bu garip anlatı almıştır. Özneden çok nesneye yüzünü dönmüş bir anlatı yani.

Bu çok önemli bir gelişme olabilir. Fakat bizi asıl ilgilendiren, her zaman karakterin iç dünyasına odaklanarak anlatılan kıskançlık hikayesinin, burada romanın neredeyse “yok olan” başkişisi üzerinden aktarılmasıdır.

Robbe-Grillet’nin romanı, kıskanç insanın kocaman bir boşluk, hatta bir “kara delik,” olarak takdimidir.

Kıskançlık sizi ele geçirdiği zaman içiniz boşalır. Bütün hücreleriniz dışarıya doğru döner. Neden? Çünkü bir kanıt arıyorsunuz. Karşınızdakinin size ihanet ettiğinin bir işaretini bulmaya çalışıyorsunuz. O zaman bakmalısınız. Daha dikkatli bakmalısınız. Hiçbir şeyi kaçırmamalısınız. Ne pahasına olursa olsun şüphelerinizin delilini bulmalısınız.

Acıklı olan bakmaya bu kadar odaklanan birinin meselenin “aslını” göremeyecek olduğudur. ‘Şey’lerin yüzeyini görebilir ancak. Masanın üzerindeki tozları, duvardaki lekeleri, içki bardağına uzanan bir çift dudağı ya da beklenmedik bir anda yüze dökülen saçları. Bütün bunları bir bir kaydeder. Ama bu detayları birbirine bağlayan hikayeyi illa ki kaçıracaktır. Daha da beteri, her bir ayrıntıyı yakalamak isterken kendini gözden çıkaracaktır.

Bütün bakan-bakılan hikayelerinde görülen denklem kıskançlık söz konusu olduğunda tamamen tersine döner. Burada iktidar bakanın elinde değildir artık. Tam tersine güç bakılanın elindedir. Öteki ise içeriden dışarıya doğru dönen bir bakıştır artık. Bedeni olmayan bir bakış.

Robbe-Grillet’nin anlatısının ismindeki anıştırma bu noktada önem kazanır. Romanın adı, kıskançlık olduğu kadar “jaluzi” anlamına da gelir. İçeriden görülmeksizin dışarıyı görmeyi sağlayan, şerit biçiminde levhalardan yapılmış bir tür pencere kapama düzeneğidir bu. İşte “La Jalousie,” sıradanmış gibi görünen bir kıskançlık hikayesini böyle bir benzetme üzerinden anlatır. Kendisi tamamen karanlıkta kalan kahramanı, abartılmış detaylarıyla tehditkar bir hal alıp düşmanlaşan dünyanın karşısına yerleştirir.

“Kıskançlık,” nesnelerin değişik açılardan görüntülerini birbirine ekleyerek gerçeğe ulaşabileceğini sanan birinin acıklı hikayesidir aslında. Jaluzinin arkasından bakar gibi fragmanları kaydeden birinin yaptığı uzun ve sıkıcı bir envanterdir. Sonuçta öyle bir noktaya geliriz ki, anlatıcı her detayda bir ihanetin izini görmeye başlar. Muz ağaçlarının konumu, duvarın dökülen boyası, sandalyelerin ahşap tutamakları... Hepsi aynı şeyi söylemektedir. Karısı onu komşusu ile aldatıyordur. Bütün bunlar onun kanıtıdır.

Kıskanç adamın trajedisi gerçeği talep etmesidir. Ancak, gerçeğe ulaşma takıntısı taşıdığı ölçüde gerçeklikten uzaklaşır. Ayrıntıların tümünü bilmek ister. Meseleyi her açıdan görebilmesi lazımdır. Onun için durmadan bakmaya devam eder. Bütün açılara hakim olduğunda bir yargıda bulunabileceğini düşünür. Böylece sarsılan dünyasını yeniden kurabilecek, onun üzerinde hak iddia edebilecektir.

Oysa dünya büyük, açılar sonsuzdur. Kıskanç adamdan ise geriye yalnızca bir göz kalmıştır. Jaluzinin arkasından dışarı bakan bir çift göz. Ondan ötesi kocaman bir boşluktur.

Sunday, July 24, 2011

Komşu

24 Temmuz 2011
BirGün

“Bir yaratık vardır ki tamamen zararsızdır. Önünüzden geçerken neredeyse görmezsiniz onu, sonra da hemen unutursunuz zaten. Ama gizlice kulağınıza yerleşir yerleşmez orada büyümeye, tabiri caizse yuvalanmaya başlar, hatta öyle vakalar görülmüştür ki tamamen beyne nüfuz etmiş ve bu organı mahvedecek kadar yayılmıştır – tıpkı köpeklerin burnundan girerek ilerleyen parazitler gibi.

Bu yaratık insanın komşusudur.”

Buradaki komşularımla pek görüşmemiş olsam da, eve dönmemize pek az zaman kaldığı şu günlerde hayretle fark ediyorum ki, onları da yanımda götüreceğim. Yüzlerini değilse bile seslerini. Alt kattaki İranlı komşumuzu düşünüyorum. Ya da onun karşısında oturan Korelileri. Onlar ve diğerleri. Hepsi kulağıma yuvalandılar. Oysa ilk başta ne kadar zararsız görünüyorlardı, Rilke’nin yukarıda söylediği gibi.

Ne garip müessesedir şu komşuluk! Batı’da belki Doğu’da olduğundan bile acayip. Sürekli bir gülümseme ve selamlaşma hali. Ama ondan ötesi hak getire. Hani bir akşam da birisi kalkıp üç beş mücver, azcık tatlı, komşuluk hakkı için bir gıdım reçel falan getirsin? Ya da kapı önüne bir sandalye atıp iki çift laf etsin? Yok öyle bir şey. Varsa yoksa hep bir hal hatır sorma, özür dileme, yol verme. Ama sorsanız kimse birbirine dair gerçek tek bir şey bilmez. Hatta adını bile.

Belki biraz da bu nedenle, bizim apartmanda hayat görüntülerden çok seslerden oluşuyor benim için. Her akşam merdivenleri tırmanırken bu sesleri dinliyorum. Adımlarım halıyla kaplı ahşap zeminde boğuk boğuk yankılanıyor. Yeşil sert bir halı bu. Sesi tamamen yutmuyor. Birinci katta tetikteyim. Basamaklardan biri bedenimin ağırlığı altında sitemle gıcırdıyor. Yaşlı bir apartman bizimki. Yüzyılın başından kalma. Yukarı çıkarken dikkatli olmaya çalışıyorum. Ama işte hep aynı yerde, aynı basamak illa ki gıcırdıyor.

İkinci kata ulaştığımda, komşunun köpeği zıp diye kapının arkasında bitiveriyor. Bezgin bezgin bir iki kez havlıyor. Muhtemelen adet yerini bulsun diye. Küçük sinirli bir hayvan. Ama her gün kim bilir kaç kişi geçiyor o kapının önünden. Onun için asabiyetten çok görev duygusuyla hırlıyor galiba. Bazen onu kızdırmak için kapının önünde biraz miyavlıyoruz. Tamamen görev duygusuyla tabii.

Sonra tam tırabzana abanıp bizim kata doğru yaylanacakken, Korelilerin dairesinden gelen sesleri duyuyorum. Genellikle oğluna talimatlar veren genç annenin sesi geliyor. Kadını ürkütücü buluyorum. Kill Bill’deki kalabalık dövüş sahnesinden fırlamış gibi görünüyor. Onu elinde bir gürzle hayal ediyorum. Bir de hep emir kipiyle konuşuyormuş gibi geliyor bana. Sesini duyduğumda hazırola geçmek istiyorum. Oğlu da öyle yapıyor sanırım. Küçük elektrikli arabasıyla oynamadığı zamanlarda. Araba traş makinesi gibi ses çıkarıyor. Biteviye vızıltısı çekilir gibi değil.

İranlı komşumuz bir yönetmen. Saçı başı dağınık derbeder bir adam. Ahşap zeminde çıkardığımız ayak seslerinden rahatsız oluyor olsa gerek ki, arada bir galeyana gelip süpürgenin sapıyla tavanı dövüyor. Biz de topuk vurarak cevap veriyoruz çaresiz. Sonra koridorda karşılaştığımızda birbirimizi kahve içmeye davet ediyoruz. Hiç bir şey olmamış gibi. Orta Doğuluların anlaşmak için kendilerine has bir dillerinin olması rahatlatıcı tabii. Aynı sorunu bir Amerikalıyla -- ya da Allah korusun bir Avrupalıyla --- yaşıyor olsaydık, Flamenko’ya karakolda devam etmemiz gerekebilirdi.

Flamenko dedim de aklıma geldi: bazen güzel havalarda, alt kattaki oğlanın içtiği sigaranın kokusuyla beraber çaldığı bas gitarın sesi de odamı dolduruyor. Pek iyi sayılmaz gerçi. Bir ara onu susturma hayalleri ile oyalandım ama sonra bu karanlık düşüncelerden vazgeçtim. Çocuk çok çalışıyor çünkü. Geçen gün bir soloyu baştan sona hatasız çaldı. Oysa geldiğimizde böyle miydi? Anlaşılan zamanla her şey gelişiyor. En karanlık düşünceler bile.

Komşular da işte kulağımızda gelişip büyümüşler. Biz farkına varmadan. Belli ki giderken onları yanımızda götüreceğiz. Bense geride bırakmak isterdim. En azından bazılarını.

Ama neyi gerçekten geride bırakabilir ki insan?

Wednesday, July 20, 2011

"Cogitosuz ergo sum"


BirGün
18 Temmuz 2011

Haziran-Temmuz sayısının büyük bir kısmını Oğuz Atay’a ayıran edebiyat dergisi Notos, hazırladığı dosyanın bir parçası olarak kimi edebiyatçılara yazarın ünlü romanı ‘Tutunamayanlar’ hakkında sorular sormuş. Hala yurtdışında olduğum için dergiyi maalesef okuyamadım. Ama olayın basına yansıyan kısmından anladığım kadarıyla, Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nün bu yılki sahibi olan Şavkar Altınel, Oğuz Atay’ı sığ ve yapay bulduğunu söylemiş. Orta sınıf bunalımlarını anlatan bu “mühendis yazar” yeterince “otantik” değilmiş.

“Otantik” lafını her işittiğimde gözümün önüne savaş boyaları içinde yerliler gelir. Yine aynı şey oldu. Hemen ardından da şunları düşündüm: Bu soruyu nereden bakarak soruyoruz Atay’a? Kendi sınıfının dertlerini anlatmıyor desek, öyle değil. Tam da kentli orta sınıfın meselelerini anlatır Atay. Yeterince “yerli” değil desek, yanlış olur. Bayağı bizden biridir çünkü. Hatta dünyaya açılma meraklısı kimi eleştirmenlerin onu fazlaca yerel olmakla suçladığı bile olmuştur. Kendi “benliğine” sadık değil desek, bu köşenin sınırları uygun olmadığı için detaylandıramıyorum ama, bunda da hata etmiş oluruz. Fakat anlaşılan Altınel aynı fikirde değil: “Başkahramanına ‘Özben’ soyadını vermiş, ama içimde romanın arkasında elle tutulabilir bir ‘benlik’ olduğu, yazarın anlattıklarını gerçekten görüp yaşadığı duygusu yok. Daha çok, bunları bir yerlerden duymuş, öğrenmiş, doğru olanın dünyaya böyle bakmak olduğuna karar vermiş gibi.”

Demek bir de “yazar bu anlattıklarını gerçekten yaşamış mı?” diye soracağız. Garip doğrusu. Benliğin işareti, samimiyetin ölçüsü bu anlaşılan. Yalnız en gerçekçi yazarlar bile böyle bir sınavdan sınıfta kalır, hemen söyleyeyim. Altınel’in çok beğendiği belli olan Flaubert bile gümbür gümbür çakabilir. O Flaubert ki, “Madam Bovary benim!” derken herhalde onun yaşadıklarını birer birer tecrübe ettiğini söylemek istememiştir. En azından böyle olduğunu ummak istiyoruz.

Yine de bu haberde beni çok eğlendiren şey, Altınel’in Oğuz Atay’ı “sevmeyi başaramadığını” söylemesi oldu. Sanki böyle bir zorunluluk varmış gibi. Bir edebiyatçının yazıp çizebilmek için öncelikle böyle bir ehliyete sahip olması gerekiyormuş gibi: “Edebiyatta güvenli sürüşler için, illa ki Oğuz Atay’ı seçin.”

Yazarların başka yazarları sevmemesi yeni bir şey değildir halbuki. Çoğu huysuz misafirler gibidir. Salona girer girmez etrafı kolaçan eder ve kendilerinden evvel gelip iyi yerleri kapmış olanlara gıcık olurlar. Herkes bilir ki, misafir misafiri sevmez. Onun içindir ki Tolstoy, Shakespeare’in kötü bir oyun yazarı olduğunu düşünür; Nabokov, Dostoyevski’nin sıkışınca melodrama başvuran ikinci sınıf bir romancı olduğunu söyler; Virginia Woolf ise Joyce’un efsanevi romanı ‘Ulysses’ için zamanında aynen şunları yazmıştır: “Cahilce, sası bir kitap gibi geliyor bana; kendi kendini yetiştirmiş bir işçinin kitabı, onlar ne kadar can sıkıcı olurlar hepimiz biliriz, ne kadar bencil, ısrarcı, çiğ, çarpıcı ve sonuç itibariyle mide bulandırıcı.”

Pek şenlikli bir salvo bu: sınıf kininden tutun düz kıskançlığa kadar her şey var. Talihsiz bir tespit. Fakat bu Joyce’un değerinden düşürmüş müdür? Hayır. Aynı şey ötekiler için de geçerlidir. Shakespeare hepimizin babası sayılır. Dostoyevski ise, Nabokov dışında herkesin teslim ettiği gibi, roman camiasının peygamberidir.

Demem o ki, bütün bu büyük adamlar eleştiriye maruz kalmışlardır. Hiç birinin pulları dökülmemiştir. Benim bildiğim hepsi hala iyi yazarlardır. Onun için Oğuz Atay’a dair bir iki tatsız laf edildi diye, celallenmenin anlamı yoktur. Böyle bir dosya hazırlanıyorsa, bu konuda herkesin olumlu görüş bildirmesi beklenemez. Birileri elbette kitabın zaaflarından söz edecektir.

Fakat unutmamak gerekir ki, Oğuz Atay bu ülkenin çıkardığı önemli edebi kişiliklerden biridir. Sadece bir değil bir kaç kuşağın düşünce hayatını etkilemiş büyük bir yazardır. Onu değerlendirirken, talibini biraz oyaladıktan sonra reddeden şımarık bir kız edasıyla “bilmiyorum, samimi değil galiba” ya da “çok uğraştım ama sevemiyorum” diye kestirip atamazsınız. Bundan daha iyisini yapmanız gerekir. Beğenmeyen oturup kitabın sorunlarını bir bir ortaya koyar ve onu yine edebiyatın araçlarını kullanarak alaşağı eder. Eleştiri böyle bir şey olsa gerektir.

Yoksa akılsız fikir olur, Atay’ın muzipçe söyleyeceği gibi, “cogitosuz ergo sum” olur. Bir de, ne bileyim, bayağı ayıp olur.

Sunday, July 10, 2011

Hazırlıklı Olmak


BirGün
10 Temmuz 2011

“Yargı” Kafka’nın ilk öyküsüdür. Buna inanmak zordur gerçi. Acemilik karalamalarından çok bir olgunluk dönemi eserine benzer çünkü. Yazarın mektuplarından öğrendiğimize göre uykusuz bir gecede bir oturuşta yazılıp tamamlanmıştır.

Bu kısa öykü, bir çok açıdan Kafka’nın edebi kariyerinin nüvesidir. Yazdıklarım yazacaklarımın teminatıdır, der gibidir sanki. Başka metinlerde de benzer temaları imgeleri kullanır mesela. Fakat en önemlisi, bir zaman sonra alameti farikası haline gelecek bir karakterle ilk kez burada tanıştırır bizi: İhtiyatlı adam.

Bu öyküden sonra, “Dönüşüm”ün Gregor Samsa’sından “Dava”nın Jozef K.’sına kadar bütün Kafka kahramanları, kendi hayatlarına sahip çıkmak, olayların gidişatına yön vermek isteyen ama bunu başaramayan karakterler olarak çıkacaktır karşımıza. Hepsi hastalık derecesinde tedbirlidir halbuki. Her şeyin kaydını tutar, bütün detayları zihinlerinde kaydetmeye çalışır, günlerini tamamen öngörülebilir bir düzen içinde yaşamaya gayret ederler.

Onun içindir ki, Gregor Samsa bir sabah uyanıp dev bir böceğe dönüştüğünü gördükten sonra bile, ceketini giyip işe gitmenin yolunu arar. Onu en çok rahatsız eden düzeninin bozulmuş olmasıdır çünkü. Jozef K. da, odasında beliren adamlar tarafından tutuklandıktan sonra, gündelik hayatını her zaman olduğu gibi devam ettirmeye çalışır. Umutsuzca tabii. Kafka'nın dünyasında umuda pek yer yoktur çünkü.

Yine de Kafka karakterleri ümit etmekten vazgeçmezler. Her biri hayatını istediği gibi yönlendirebileceğine inanır. Hem de son ana kadar. Onları trajik kılan da budur zaten. “Yargı”nın ölçülü ve dikkatli karakteri Georg Bendemann da farklı değildir. Hiç bir işi şansa bırakmaz, her zaman her şeye hazırlıklı olmak ister. Fakat uzun süredir ihmal ettiği yaşlı ve hasta babasının odasına girdiğinde, onu bir değil bir kaç sürpriz beklemektedir. Önce hayranlıkla bağlı olduğu babasının çocuklaşıp bunadığını farkeder. Ardından bu yaşlı adam son bir gayretle ayağa dikilip oğlunu dünyada kendisine ait olan yeri çalmakla itham eder. İşte o zaman, bir duvara sırtını verip oracığa büzülür, Georg. Bunu öngörememiştir.

“Georg bir köşede, babasından mümkün olduğu kadar uzakta, duruyordu. Çok uzun zaman önce, her şeyi yakından gözlemlemeye karar vermişti. Böylece sağdan soldan ya da belki arkasından gelecek her türlü sürprize hazırlıklı olacak ve hiç bir şeye şaşırmayacaktı. İşte şimdi, çoktan unuttuğu bu kararı yeniden hatırlamış ve hemen unutmuştu -- tıpkı kısacık bir ipliğin iğne deliğinden kurtuluvermesi gibi.”

Unutulmaz bir sahnedir bu. Özellikle de her şeye hazırlıklı olmak isteyenler için.

Ben onlardan biriyim. Hastalık derecesinde ihtiyatlı olanlardan yani. Benim gibi çok insan var biliyorum. Onlara kardeşim gözüyle bakıyorum. Eve üç sokak kala çantada anahtarını arayanlar, durağa varmadan akbilini çıkarıp hazırlayanlar, misafir gelmeden saatlerce önce sofrayı kurup beklemeye başlayanlar, evden çıkmadan ocağı bir kaç kez kontrol edenler ve sonra apartmanın kapısından geri dönüp bir daha kontrol edenler. Elinizi görüyorum ve potu yükseltiyorum. Eve temizlikçi geleceği zaman sıkıntıdan isilik döküyor musunuz? Ya seyahatler? Bu gerilime dayanamayıp hastalandığınız oluyor mu? Taşınmanın fikrine bile tahammül edebilenler bizden değildir. Bütün bunlar sizi de hırpalıyor olabilir. Ama korkmayın, yalnız değilsiniz. Dünya bizim gibilerle dolu.

Her şey kontrol altında olsun istiyorsunuz. Ne güzel. Oluyor mu bari? Bir arkadaşım var, onun durumu daha vahim, bana bir keresinde şöyle demişti: “Ben bir şeyleri oldurabiliyorum. Çok uğraşınca oluyor.” İçimden geçen “Hadi ya!” demekti ama yukarıda sözünü ettiğim kardeşlik hissinden dolayı ağzımdan “Tabi ya!” çıktı.

Biz ihtiyatlı insanlar, her şeye hazırlıklı olmak isteriz. Böylece hayatı kontrol edebildiğimiz rüyası içinde yaşarız. Oysa, esas olan her şeye hazırlıklı olmak değil, tek bir şeye hazır olmaktır. Sevdiğim bir başka ihtiyatlı karakterin söylediği gibi, “Hazır olmak her şeydir!” Bunun böyle olduğunu, bir hastanın başında boynubükük beklerken, bize hazırlıklı olmamız söylendiğinde anlarız. Neye hazırlık? Ölüme mi? İçimizden delice bir gülme gelir. Yutkunur kalırız.

Sonra hayat yine ele geçirir bizi. Küçük dertlerimizin hayhuyu içinde, unuturuz esas şeyi. Bir de bakarız ki, zihnimizden sıyrılıp gidivermiş -- “tıpkı kısacık bir ipliğin iğne deliğinden kurtuluvermesi gibi.”

Monday, July 04, 2011

Çocuk Kafası

Çocuklarla ne yapacağımı genellikle bilemiyorum. Onları sevmediğimden değil. Sadece beni o kadar şaşırtıyorlar ki, onlarla birlikteyken nasıl davranacağıma, elimi kolumu nereye koyacağıma karar veremiyorum bir türlü.

Bir süre önce yeğenimle bir gün geçirdik. Günün sonuna doğru ikimiz de sokaklarda dolaşmaktan perişan olmuşken, kendimi ondan özür dilerken buldum. Daha çok büyüklerle zaman geçirmeye alışık olduğumu ve çocuklarla ne yapılacağına dair pek fikrim olmadığını söyledim. Defne bu durumu olgunlukla karşıladı. “Üzülme teyze” dedi, “ben sana öğretirim, hiç zor değil.” Ona diyemedim ki, tam da bu nedenle çuvallıyorum ya işte! Her şeyi biliyor gibi görünüyorsunuz. Çekiniyorum sizden.

Çocuklardan korkmasaydım kesin ilkokulda çalışırdım. Karı koca sınıf öğretmeni arkadaşlarım var. Çok kıskanıyorum onları. Her gittiğimde başka bir hikaye anlatıyorlar. Onların çocukları iyice korkutucu gerçi. İkisi de fazla akıllı. Küçük oğlanın adı Çınar. Geçen sene dört yaşındaydı. Bir ara başbaşa kaldık. Baktım oyunu falan bırakmış, dikmiş gözünü beni seyrediyor. Çocuklar onların yanında tedirgin olduğumu hemen sezerler. Bir süre ne diyeceğimi bilemeden sağa sola bakındım. Derken şu müthiş soru geldi aklıma: “Büyüyünce ne olacaksın?” Kocaman güzel gözlerini açıp hayretle baktı. Aptal olup olmadığıma karar vermek ister gibi. Sonra da omzunu silkip şöyle dedi: “Yine Çınar olacağım tabi!”

Çocuk kafası işte! Bu kafayı yapan neyse artık? Ne içiyorsa aynısından bana da ver, dedim annesine. Elimize birer bardak muzlu süt tutuşturdu, oturup hep birlikte Sünger Bob seyrettik.

Fena değildi aslında. Sünger Bob yani. Muzlu sütse hiç değişmemişti. Her zamanki gibi berbattı. Dünyayı yeniden çocukluğumdaki gibi görebileceğimi bilsem her gün içerim, orası ayrı. Ne biçim yazar insan o kafayla, biliyor musunuz?

Aslında biliyorsunuz, çünkü muhtemelen ‘Oğullar ve Rencide Ruhlar’ı okuyup Alper Kamu’yle tanıştınız. Üstelik benim gibi siz de, beş yaşındaki bu zehir hafiyenin hastası oldunuz. Çünkü onun varoluşun sorunlarıyla ağırlaşmış gözkapaklarının arasından dünyayı ne kadar isabetli bir şekilde gördüğünü biliyorsunuz.

Çınar’ın da, akıl yürütmek konusunda, Alper Canıgüz’ün küçük karakterinden pek farkı yok. Şu verdiği cevabı bir düşünün. Ondaki basitliği, güzelliği. Kaçınız bunu yapabilirsiniz? Hadi soruyu yeniden düzenleyelim, Çınar’ın anladığı gibi varlığın zaman içindeki sürekliliğine dair bir soru haline getirelim. Benim öğrencilere sorsak (ki soruyoruz da zaten), dünkü senle bugünkü sen aynı mı diye, kırk dereden su getirirler. Çınar’ın bulunduğu noktaya varabilmek için saatlerce ders yapmak gerekir. O da varabilirsek tabii.

Bu yüksek varlık biçiminden nasıl olup da şimdiki çamurlu bulanık zihinlerimize transfer oluyoruz hiç bir fikrim yok. Bu geçiş ne zaman gerçekleşiyor? “Beş yaş insanın en olgun çağıdır, sonra çürüme başlar” diyor Alper Kamu. Bana makul görünüyor.

Çınar’ın kendi “öz”üne dair tespiti de böyle bir olgunluk çağının eseri olsa gerek. Bunun altında yatan fikri çok anlamlı buluyorum: zaman geçse de onu Çınar yapan şeyin değişmeyeceğini söyleyerek, kendini bir takım vasıfların eklenip çıkarıldığı bir kıyafet askısı gibi görmediğini ifade ediyor çünkü. Bir “şey”ler bütünü değil, bir kimse olduğuna inanıyor. Hem de kendine has bir kimse.

Bu bana kendini her gün yeniden kurgulayarak izleyiciye sunanları hatırlatıyor. Sakinleşin, demek istiyorum onlara, siz bir proje değilsiniz. Bu kadar mühendisçe hazırlanmış bir kimlikle “piyasaya” çıkarsanız, dünyayla ancak bir iş ilişkisi kurabilirsiniz. Kimlik dediğiniz şey bir “vasıflar paketi” haline gelir, hayatınız da bu paketlerin sürekli değiş-tokuş edildiği pazar yeri. Al gülüm, ver gülüm. Hayırlı olsun. Kötü haber şu ki: aldığınız eğitim, bulunduğunuz çevre ya da işgal ettiğiniz makam nedeniyle sizi beğenenler, bu nitelikleri kaybettiğinizde hızla uzaklaşıp başka paketlerin peşine düşeceklerdir.

Çınar’ın çocuk kafasıyla hemen farkedip düzelttiği gibi, esas soru “ne” olacağınız değil “kim” olduğunuzdur. Gittiğiniz okullar, seçtiğiniz eşyalar, hatta mesleğiniz bile bir takım “şey”lerdir. Onları benimsemiş, beğenmiş, yeni birer “özellik” olarak kendinize “eklemiş” olabilirsiniz. Ama bunların hiç biri “siz” değilsiniz.

Siz kendisinde hep devam edecek olansınız. Biri sizi sadece bunun için severse ona inanın. Bundan daha sahici bir şey yoktur çünkü.

Sunday, June 26, 2011

Kralın Tüm Adamları


BirGün
26 Haziran 2011

Robert Penn Warren’ın iki kez filme çekilen romanı “Kralın Tüm Adamları,” 1930ların Amerika’sında Güneyli bir avukatın yükselişinin ve düşüşünün hikayesidir.

Willie Stark sokaktan yetişmiş bir adamdır. Yoksulların her gün biraz daha yoksullaştığı bir dünyadan gelir. Aç karnına yatmanın, itilip kakılmanın, işini kaybetme korkusuyla yaşamanın ne anlama geldiğini herkesten daha iyi bilir. Öykünün başında onu, ihmal yüzünden çöken ve üç çocuğun ölümüne neden olan bir binanın ihalesindeki usulsüzlükleri ortaya çıkarmaya çalışırken görürüz. Valiliğe aday olması da bundan sonradır. Kazanabileceğiyse kimsenin aklına gelmez.

Oysa Stark kaybedecek biri değildir. Her biri yerleşik aristokrat ailelerden gelen adayları geride bırakıp vali seçildiğinde, hep beraber seviniriz. Sonunda Güney’in toprak ağalarını değil de köylülerini temsil edecek biri çıkmış geciken adaleti talep etmektedir. Ancak kısa sürede anlaşılır ki, Willie Stark için amaca giden yolda her şey mübahtır. Ahlaki tereddütleri zaman kaybı olarak görür. Bir yandan yoksullar için hastaneler ve okullar yaptırırken, bir yandan da türlü çeşitli ayak oyunlarıyla rakiplerini bertaraf eder. Edemediklerini de tehdit ve şantajlarla sindirir. O yoksul avukat gitmiş, yerine yükselme hırsıyla dolu bir politikacı gelmiştir.

Gücü bulanın “kendini kaybetmesi” yeni bir hikaye değildir. Ama kendisi değişip dönüşürken, düşmanları gibi dostlarını da mahveder Stark. Bunların başında da hikayeyi bize nakleden idealist gazeteci Jack Burden gelir. Burden varlıklı ve nüfuzlu bir ailenin çocuğudur. En iyi kolejlere gitmiş, en büyük gazetelerde yazmıştır. Ama Stark’daki başarma arzusunun binde biri yoktur onda. Aksine, bir “kaybeden” olarak resmedilir. Başladığı hiç bir işi bitirememiş, sevdiği kadını bile hayatında tutmayı başaramamış, her anlamda “iktidarsız” bir adamdır.

Belki de bu nedenle valinin gücünden etkilenir ve onun adamlarından biri haline gelir. Bunun bedelini değer verdiği her şeyi ve herkesi kaybederek ödeyecektir. Filmin bir sahnesinde Stark’ı canlandıran Sean Penn insanı kahredecek bir doğallıkla şunu söyler: “Ben böyleyim. Sen de öylesin. Onun için birlikteyiz.” Anlarız ki, Burden gibi insanlar Stark gibilerin yanında olsunlar diye yaratılmışlardır. Kralın adamlarıdır onlar. Krallar olduğu sürece, onlar da olacaktır.

Yine de hikayenin her aşamasında gazetecinin çekip gideceğini umarız. Burden’ın neden bu yozlaşmış adamın yanında durmakta ısrar ettiğini anlayamayız. Valinin bütün kirli oyunlarını görmesine, hatta bazılarının parçası haline gelmesine rağmen, onu son ana kadar terketmeyecektir.

Bu sadakati basiretsizlik ya da sıradan bir yağcılık olarak okumak mümkündür elbette. Ama bence böylesi bir tür kolaycılık olur. Gazetecinin valinin yörüngesinden çıkamadığı doğrudur. Fakat onu bırakmamasının esas nedeni bir çıkar umması değil, geçmişiyle hesaplaşamamış olmasıdır. Kendi sınıfının riyakarlığından hararetle nefret eder, Burden. Beğenmediği ama değiştirmek iradesini gösteremediği dünyadan da. Hepsi ona geçmişteki başarısızlıklarını hatırlatır. Bir zamanların idealisti, olabileceği en kötü şey haline gelmiştir: yalnızca bir izleyicidir o artık. Hem de başkasının iktidarına alkış tutan bir izleyici.

Bilmediği şudur ki, seyrettiği kendi felaketidir aslında. “Kralın Tüm Adamları”nda Vali Stark “dostu” Burden’a son darbeyi, bu düşkün aristokratın hayatı boyunca vazgeçemediği çocukluk aşkını baştan çıkararak vurur. Burden romantik hayallerin, büyük ideallerin adamıdır. Belki de bu nedenle bir türlü eyleme geçememiş, her şeyin mükemmel olacağı anı beklemiştir. Öteki ise muhtemelen kızın önüne diz çökmüş ve “Onursuzunum senin,” demiştir, “her şeyi yapabilirim.” Öyle de olacaktır zaten. Onursuz yani. İlk fırsatta satacaktır o aşkı. Ama kız onunla gidecek, o da oyunu kazanacaktır.

Bizim memlekette de kimileri, parmaklarının arasından kayıp gidiveren o kızın ardından bakar dururlar hala. Yok olup giden onların gençlik sevdası, idealleri, en büyük hayalleridir. O kız ki, aslında onlarındır. En çok onlar sevmiştir onu. En çok onlar düşünmüştür. Masum birer çocukken kulağına güzel sözler fısıldamış, gözlerine bakıp güzel günler ummuşlardır. O kız ki, ellerini uzatsalar dokunacaklardır sanki. Ama şimdi bir başkasına gitmiştir işte.

Doğrudur, kimisi yerini sağlamlaştırmak arzusuyla bağlanır iktidara. Ya da korkuyla diz çöker önünde. Ama “kralın tüm adamları” aynı değildir. Bazıları da işte bu kayıp hissiyle eklemlenir ona. O kıza dokunabilmek için. Başkasının eliyle bile olsa. Bir an için bile olsa.

En kötüsü de bu değil midir?

Sunday, June 12, 2011

Bazı hassas meseleler...


BirGün
12 Haziran 2011

‘Not Defteri’ni neredeyse üç senedir yazıyorum. Uzun zaman olmuş. Bu işe vesile olan arkadaşım Selami (İnce), köşe yayınlanmaya başladıktan bir kaç hafta sonra “Hadi ama, ne zaman okur mektupları yazısı yazacaksın?” diye takılmıştı. Adettenmiş. Belli bir zaman sonra muhakkak okuyucu ile ilgili bir yazı yazılırmış.

Her konuda olduğu gibi, bunda da gecikmiş durumdayım. Kusura bakmayın.

Gelen mektuplardan anladığım kadarıyla bu köşeyi düzenli bir şekilde takip eden bir okuyucu grubu var. Sayıca pek kalabalık olmayabilirler. Ama gösterdikleri bağlılık akıl alır gibi değil. Onun için hemen burada teşekkür etmek isterim. Bu konuda, büyük gazetelerde çalışanlar da dahil olmak üzere çok az yazarın benim kadar şanslı olduğunu düşünüyorum.

Her hafta bir iki satır yazanlardan tutun da, arada bir yoklayıp halimi hatrımı soranlara ve hatta kibarca hatalarımı düzeltenlere kadar çeşit çeşit okuyucum var. Kimi zaman teşekkür mesajları alıyorum. Bazen de sitem edenler oluyor. Ama hep tatlı tatlı. Edebiyatla ilgili yazıyor olmanın ödülü müdür bu? Herhalde.

Okur mektuplarına elimden geldiğince cevap vermeye çalışıyorum. Yazarak beni rahatsız ettiğini düşünenleri temin ediyorum: Hayır, zamanımı almıyorlar. Aksine ses verdiklerinde memnun oluyorum. Beni kimlerin okuduğunu merak ediyorum çünkü. Severek okuduğum bir blogcunun dediği gibi, “İnsan okusun diye yazıyoruz bunları!”

Benim okuyucum da her şeyden önce “insan,” çok şükür. Kimi zaman öyle mesajlar alıyorum ki, gözlerim doluyor.

Fakat mektuplar her telden çalıyor tabii. Bunların arasında fikir bildirenler olduğu gibi soru soranlar da var. Siyaset, psikoloji, hayat bilgisi. Her yerden soru geliyor. Çoğu kez bilmediğim şeyler. Ama hiç bunları kendime dert etmiyorum. Benim bir dolu öğrencim var. Hayatta bir konuda başarılıysam, o da budur. Öğrenci zenginiyim ben. Hepsi farklı alanlarda at koşturuyorlar. Ben de okuyucuları onlara yönlendiriyorum. Şimdiye kadar şikayet eden çıkmadı. Demek ki, bu sistem işliyor.

Arada bir şahsi sorular da geliyor. Aslında onları da öğrencilerime havale etmek geçiyor içimden. Böylesinin herkes için daha eğlenceli olacağından eminim. Mesela “Evli misiniz?” diye soranları evlendiğimi duyunca “Bu kadar Emma Goldman’ı boşuna mı okuttunuz?” diyerek bana küsen bir öğrencime, “Neden hep beceriksizliklerinizden bahsediyorsunuz?” diye soran arkadaşı da derste yaslandığım kürsünün yavaş yavaş elimin altından kaymasıyla kendimi yerde bulduğumda beni kaldırmak için fırlayan (fakat gülmekten iki büklüm olduğu için kürsüye ulaşamayan) bir diğerine yönlendirmek isterim. Meseleyi benden daha iyi izah edecektir diye düşünüyorum. “Canınız ne çekiyor? Türkiye’den bir şey ister misiniz?” diye soranlar, sizi unutur muyum? Deniz kenarında lokanta açmak isteyen bir öğrencim var, tanısanız seversiniz. Siz yemekleri söyleyin, ben geliyorum.

En sık sorulan soru ise şu: Bir kitabınız var mı? Yoksa bu konuda ne yapmayı düşünüyorsunuz? Bu soruya cevap vermek zor. Bir çok nedenle. Bir kitabım yok çünkü a) tembelim, b) korkağım, c) bu konuyu konuşmuyoruz, d) daha fazla sormayın e) hepsi.

Hassas mesele. Ama aşağıdaki hikaye kadar değil.

Memleketten ayrılmadan önce öğrencilerimden biri elime küçük bir paket tutuşturdu. “Bunu eve gittiğinizde açarsınız, olur mu hocam?” dedi. Eve geldiğimde, dayanamayıp hemen baktım. Paketin içinden bir kitap çıktı. Üzerinde ismim yazıyordu. Zarif düzgün bir yazıyla. Kitabı açtım, içinde daha evvel bu köşede okuduğunuz denemelerin bir kısmı vardı: “İncelikler Yüzünden” başta olmak üzere hepsi yine aynı güzel elyazısıyla bir bir kaydedilmişti. Kitabın arasında bir de mektup buldum. Öğrencim, bu kitabı hazırlamayı uzun süredir planladığını, ama cilt yapmayı öğrenmesi gerektiği için bunun biraz zaman aldığını, yine de ben gitmeden yetiştirebildiği için mutlu olduğunu söylüyordu.

Elimde kitabımla bir süre öylece oturdum. Hep beklediğim an demek böyle gelecekti. İşte bunu düşünememiştim. Şaşkınlığımı atlatınca kitabı evirip çevirdim. Ebrulu güzelim cildini okşadım, sayfalarını karıştırdım. Ardından yazıları sanki ilk kez görüyormuşum gibi birer birer okudum. Sonunda, kapağını kapatıp bir çekmeceye yerleştirdim. Hâlâ orada duruyor.

Soruyu baştan almak gerekirse, sevgili okuyucum, kitabım var mı? Evet var. Bir tanecik. Onu hazırlayan öğrencim gibi.

Bir Bilene Soralım - Bölüm VI: Dostoyevski ve Nabokov




William S. Burroughs’un Yumuşak Makine’si memleketimizin örf ve adetlerine uymadığı için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturmaya uğratıldıktan sonra, Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu adlı romanının çevirmeni Funda Uncu Irklı da merkeze götürülünce dünya yazarları arasında panik çıktı. Afili muhabirimiz, Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullara önerdiği 100 Büyük Eser arasında kitabı olan yazarlara bu konuda ne yapacaklarını sordu.
Afili: Sizce Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, maddi ve manevi kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren kitaplar yazdınız mı?

Dostoyevski: Valla, elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. “Türk Örf ve Adetlerine Göre Yazım Kılavuzu” diye bir şey verdiler. Hepimiz toplandık uğraşıyoruz. Herkes elindeki metinleri yeniden yazıyor. Benim romanlar uzun biliyorsunuz. Kabir azabı gibi bir şey.

Nabokov: Ya ne azabı olacaktı? Burayı ne zannediyorsunuz? St Petersburg mu?

Dostoyevski: St Petersburg da koskoca bir kabristan sayılır.

Nabokov: Hep böyle büyük büyük laflar. Bir melodram, bir kasvet, bir bi şey… Nesini beğenirler hiç anlamam!

Dostoyevski: (Afili’ye) Yukarıdan Rusları çağırıyorlar deyince, bu da yanımda geldi kusura bakmayın. Tam Rus bile sayılmaz ama neyse… (Nabokov’a döner) Bayım, Milli Eğitim Bakanlığı sizin eserlerinizi de gençlere tavsiye etmiş midir acaba? Sormak isterim.

Nabokov: Henüz değil. Ama yarın ne olacağı belli mi olur? Onun için ben şimdiden oturdum Lolita’yı düzeltiyorum.

Dostoyevski: Boşuna yorulmasaydınız.

Nabokov: Hııı…

Dostoyevski: Bak dinliyor mu beni? “Hafif” bir kitap olacak, diyorum.

Nabokov: Kıskanç. Kalın kitaplar yazmakla iş bitseydi!

Dostoyevski: Zararı da olmaz herhalde, değil mi? Mesela şu şu kalabalık yemek sahnesini de olduğu gibi çıkaralım. Şarabın yerine de çay koyduk mu, tamamdır. Bak, bayağı edepli oldu!

Nabokov: Senin romanları listeye semaver yüzünden koymuşlar diye duydum. Çay içmek Türk örf ve adetlerine uyuyormuş. Japonları da kapıda pabuçlarını çıkarıyorlar diye koymuşlar. Bunu da kim düşündüyse artık! Mişima’yı okumamış belli ki. Daha çok işleri var çooook…

Afili: Konuya dönmek gerekirse, hangi romanlarınızı yeniden yazmayı düşündünüz?

Dostoyevski: Kimini hale yola sokmak çok zor. Raskolnikof’u biraz daha terbiyeli efendi biri haline getirmeye çalıştım ama zaman alıyor doğrusu. Stavrogin de pek “ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan” bir karakter sayılmaz. Ama Budala’dan umutluyum. Bir iki sahneyi düzeltsek olacak gibi duruyor. Final sahnesinde Nastasya Filipovna’nın memeleri görünüyor muydu onu hatırlayamıyorum yalnız.

Nabokov: Görünüyordu.

Dostoyevski: Başka bir şey sorsam bilmez. Aklı fikri böyle şeylerde!

Nabokov: Keşke sadece final sahnesinde olsa. Neyse, nasıl olsa onun da çaresini bulursun sen. Memeleri çıkar yerine çay bahçesi falan koy. Türkiye’de çok popülermiş.

Afili: Kaş göz koysanız da olur. Türkan Şoray Kanunları diyoruz biz.

Dostoyevski: O tamam da, fizik kanunlarını ne yapacağız. Ben onu düşünüyorum. Türk örf ve adetlerine uyuyorlar mı acaba?

Afili: Sizin de işiniz zor be abi! Ben tutmayayım. Zaten daha – pardon – Fransızlarla görüşeceğim.

Nabokov: Fransızlar mı? Onlardan listeye giren olmuş mu? Oh la-la!

Dostoyevski: Bu Rus değil dedim size, inanmadınız. Bak nasıl ağzını burnunu yamultarak konuşuyor?

Nabokov: Bakarsın beni İngilizler arasından koyarlar listeye. Umutluyum ben.

Afili: Estağfurullah.

Nabokov: Pardon?

Afili: Hayır. Pardon Fransızlar. Estağfurullah İngilizler. Yazım kılavuzunu çalışmamışsınız. Teamül belli: afedersiniz Rumlar, mini mini Japonlar, calışkandır Almanlar.

Nabokov ve Dostoyevski: Ruslar?

Afili: Moskova’ya.

Dostoyevski: Bana makul göründü, bilmiyorum. Sen ne dersin? Aaa, nereye gitti ki bu? Vladimir? Vovochka? Vovo…

Monday, June 06, 2011

Bir Halk Düşmanı

BirGün
5 Haziran 2011

Norveçli yazar Henrik İbsen'in 1882 yılında kaleme aldığı “Bir Halk Düşmanı” adlı oyun, inandığı değerler uğruna sahip olduğu her şeyi gözden çıkarabilen doğru sözlü bir adamın iktidara karşı tek başına mücadele edişini anlatır.

Oyunun baş kişisi Doktor Stockmann yaşadığı sahil kasabasındaki kaplıcaların halk sağlığına zararlı bir takım kimyasallar içerdiğini tespit eder. Fakat bunu kanıtlayabilmek için verdiği mücadelede yapayalnız kalacaktır. Çünkü başta belediye başkanı olan ağabeyi olmak üzere, kimse kasabanın temel gelir kaynağı olan kaplıcaların kapatılmasını istemez. Sonuçta, olaylar Stockmann'ın “halk düşmanı” ilan edilip taşlanmasına, ailesi ve arkadaşlarıyla birlikte toplumdışı kalmasına kadar varır. Ancak, bütün bunlar doktoru yolundan döndürmez. Stockmann vazgeçmeyecek ve sonuna kadar direnecektir.

Geçen hafta Başbakan Erdoğan'ın Artvin Hopa Meydanı'nda yaptığı miting öncesinde HES'leri protesto etmek için "Su haktır, satılamaz" pankartı açan Metin Lokumcu, polisin kullandığı yoğun biber gazının etkisiyle kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Eğitim-Sen tarafından yapılan açıklamada, Metin öğretmenin hükümetin doğayı talan eden politikalarını protesto ederken polis şiddetine maruz kalarak öldüğü hatırlatılıyor ve AKP’nin “kendisinden başka hiçbir kimliğe, ideolojiye yaşama hakkı tanımaya” niyetli olmadığı ifade ediliyordu.

Metin Lokumcu’nun ölümü yeterince sarsıcıydı. Ama bundan sonra olanlar daha da garipti. Başbakan Erdoğan bu konuda verdiği beyanatta, “Tabi bu arada bir tanesi de kalp krizi geçirerek ölmüş. Kimliğini bilmiyorum, üzerinde durmak gereğini de duymuyorum,” diyerek olayı önemsemediğini belirtti. Üstelik bir kasaba dolusu insanı kendi fikirlerine katılmıyorlar diye “eşkiya” ilan etti.

2007 Genel Seçimleri’nin hemen ertesinde Başbakan Erdoğan’ın yaptığı konuşmayı hatırlıyor musunuz, bilmiyorum. Benim dün gibi aklımda. Seçim günü akşamı, henüz resmi sonuçlar açıklanmamış ama tablo belli olmuşken, AKP Genel Merkezi’ne gelerek binanın önünde toplananlara bir teşekkür konuşması yapmıştı. Ertesi gün bütün gazeteler başbakanın uzlaştırıcı bir dil tutturduğunu yazdılar. Hepsi konuşmanın tek bir mesajı olduğunda birleşiyordu. Erdoğan özetle şunu söylüyordu: Kime oy vermiş olursanız olun, ben hepinizin başbakanıyım. Görev sürem boyunca bunun bilinciyle davranacağım.

Ama anlaşılan şimdi işin rengi değişti. Bu olayla beraber, Erdoğan’a oy verecek olanlar arasında değilseniz “halk” sayılmayacağınız ortaya çıkmış oldu. Hopa’da meydana çıkana kadar halktan biri sayılan Metin Lokumcu, AKP’yi protesto eden pankart açınca ‘bir halk düşmanı’ haline gelmiş ve hükümetin gözünde itibarını yitirmişti. O derece ki, hayatını kaybettiğinde ailesine başsağlığı bile dilenmiyordu.

Öyle görünüyor ki, AKP hükümeti çoğunluğun desteğini arkasına aldığı müddetçe, geri kalanın varlığını hiçe saymakta beis görmüyor.

Bu dışlayıcı çoğunluk fikrinden yola çıkıldığında, insanlığın en temel değerlerinden birinin, yani bir kişinin hayatına duyulan saygının bile kaybolup gidebileceğine hep birlikte şahit olduk.

Bunu fark etmemiz için Metin Lokumcu’nun ölmesi gerekiyor muydu? Ne yazık.

Metin Hoca, içinde yaşadığı toplumun büyük bir kısmının duyarsız kaldığı bir meseleye sahip çıkarak sokağa çıktı ve fikrini söyledi. Ibsen’in unutulmaz kahramanı gibi o da, yanlışlar ve doğrular söz konusu olduğunda, tek tek hak arayan bireylerin iktidara gelmiş kalabalıklardan çok daha önemli olduğunu hatırlattı. Bizi çoğunluktan ziyade azınlığın sesine kulak vermeye çağırdı.

Türkiye’de anlamakta zorlandığımız şeylerden biri de bu değil mi zaten? Demokrasi aslında çoğunluğun iktidarını değil azınlığın varlığını güvence altına almak için işlemesi gereken bir rejimdir.

O zaman azınlığa kulak verelim, çünkü Stockmann’ın dediği gibi, “azınlığın haklı olma ihtimali vardır; oysa çoğunluk her zaman haksız olacaktır.”

Sunday, May 29, 2011

Dedemin Saati



BirGün
29 Mayıs 2011

Yaşadığımız evin her odasında ayrı bir saat var. Hepsi aynı renk ve boyutta dört duvar saati. Saatlerin her biri farklı bir zamanı gösteriyor. Hepsi belli bir anda durmuş. Böylece her odada günün başka bir saati yaşanıyor. Mutfakta hiç bitmeyen bir sabah var mesela. Salonda da sonsuz bir gece. Garip bir şey.

Berkeley’deki eve taşınırken saatleri ilk fark ettiğimde yadırgamıştım. Ama zamanla alıştım ve bu konuda bir şey yapmamaya karar verdim. Başka bir çok şey gibi, bunu da evin kendine has acayipliklerinden biri olarak kabul ettim.

Geçenlerde arkadaşlarım gelmişti. Biri saatleri sordu. Bilmiyorum, dedim, onları oraya ben koymadım. Bunun üzerine herkes bizden önceki kiracının neden sağa sola saatler yerleştirmiş olabileceğine dair konuşmaya başladı. Biri onun randevularına yetişemeyen dağınık bir insan olduğuna karar verdi. Sonunda bu halinden bezmiş ve evin her odasına bir saat koyarak bir daha asla geç kalmayacağından emin olmak istemişti. Bir başkası, adamın denizci olduğunu iddia etti. Her limanda bir sevgilisi olduğu için saatleri onların yaşadığı denizaşırı ülkelerin zamanına ayarlamıştı. Neden ki, diye sorduk. Hepsini sırayla arayabilmek için tabii, dedi. Öyle müthiş bir aşıkmış ki, hiç birini ihmal etmiyormuş. Bu fikirle çok eğlendik. Sonunda birisi, IKEA’da bu saatlerin dördünü üç kuruşa satıyorlar, diyerek tadımızı kaçırmamış olsaydı eğlenmeye de devam edecektik aslında.

Gerçekçi insanlara çok ihtiyacımız var. Ama böyle zamanlarda değil. Neyse.

Herkes evine gittikten sonra, etrafı toplayıp yatmaya hazırlanırken zihnim bir iki tur atıp yeniden saatlere döndü. Çalıştırsam mı onları diye düşündüm. Pil mi almak gerekiyordu? Yoksa kurmak mı lazımdı?

Bunun üzerine gözümün önünde çocukluğumdan kalma bir sahne belirdi. Kocaman anahtarı ile duvar saatini kurmaya hazırlanan dedemin görüntüsü.

Tanpınar’ın romanı ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün meşhur karakteri Mübarek gibi, dedemin saati de benim çocukluğumun bir kısmını zapt etmiştir. Ahşap gövdesi ve heybetli gongu ile gösterişli bir saat olan Mübarek’e nazaran bizimki çok daha mütevazı bir duvar saatiydi. Ama hayatımızdaki yeri en az Mübarek kadar merkeziydi.

Evde onun kadar itina gösterilen bir başka şey daha yoktu. Bir defa asla durmaması gerekiyordu. Dedem her gün ajans başlayınca sandalyesine tırmanır, saatin kapağını açar ve anahtarı cebinden çıkarıp deliğe taktıktan sonra çevirmeye başlardı. Anahtarın delikte dönerken çıkardığı gıcırtılı sesi çok sevdiğim için ben de yanında dururdum. Benim büyüdüğüm, dedemin de iyice yaşlandığı yıllarda sandalyeye çıkmasına yardım ettiğim de oldu. Saati ben de kurabilirdim elbette. Ama dedem bu işi kimseye bırakmazdı. Ne olursa olsun saati kendisi ayarlar, hayatı o saatin tiktaklarına bağlıymış gibi davranırdı.

Dedem öldüğünde ev başsağlığına gelenlerle dolup taşmışken sıkıntıyla duvardaki saate baktım. Dakikalar geçmiyor gibi görünüyordu. Önce saatin çalışmıyor olabileceği hiç aklıma gelmedi. Ama sonra fark ettim ki, olan buydu aslında. Elli senedir hiç ihmal etmeden her akşam onu ayarlayıp kuran elleri bulamayınca, belli ki şaşırmış ve durmuştu. Oturduğu koltukta küçücük görünen ve ne yapacağını bilemeden sağa sola bakan anneannem de öyleydi. O da bir noktada kalakalmış, birinin kendisine dokunup harekete geçirmesini bekliyordu sanki. Artık hep öyle kaybolmuş bir çocuk gibi bakacaktı. Ta ki aramızdan ayrıldığı güne kadar.

Anneannemle dedemin evinden bana bir tek o saat kaldı. Ben de getirip onu İstanbul’daki evimin duvarına astım. Maalesef hala çalışmıyor. Ne kadar uğraştıysam da onu yeniden işleyecek hale getiremedim. Bir keresinde iyi bir ustanın elinden geçti ve canlanır gibi oldu. Ama bir kaç gün sonra yeniden eski haline döndü. Hiç sesi çıkmasa da, onu duvardan indirmeye gönlüm elvermiyor.

Ona her baktığımda, her gün ajans vaktinde sandalyeye tırmanıp saatini kuran dedem aklıma geliyor. Bütün dünyanın zamanı ona teslim edilmiş gibi davranıyordu. Şimdi düşünüyorum da, belki de öyleydi.

Wednesday, May 25, 2011

Max Frisch'in Anketi

1. Siz ve sevdikleriniz öldükten sonra insan ırkının korunması gerektiğine gerçekten inanıyor musunuz?
2. Kısaca sebeplerinizi sıralayın.
3. Çocuklarınızın kaçını isteyerek dünyaya getirmediniz?
4. Kiminle hiç tanışmamış olsaydınız çok daha iyi olurdu?
5. Bir başkasına haksızlık ettiğinizin farkında mısınız (karşınızdaki kişinin bunu bilmesi gerekmiyor)? Eğer öyleyse, bu kendinizden – ya da diğer kişiden – nefret etmenize yol açıyor mu?
6. Mükemmel bir hafızanız olsun ister miydiniz?
7. Hastalık, kaza vs. neticesi ölmesi sizi umutla dolduracak bir politikacının ismini veriniz. Yoksa hepsinin yeri doldurulamayacak kadar önemli olduğunu mu düşünüyorsunuz?
8. Şu anda hayatta olmayan hangi kişi ya da kişileri yeniden görmek isterdiniz?
9. Hangilerini görmek istemezdiniz?
10. Başka bir ulus (ya da medeniyetin) bir parçası olmayı tercih eder miydiniz? Öyleyse hangisi?
11. Hangi yaşa kadar yaşamak istiyorsunuz?
12. Dünyayı inandığınız şekilde düzeltmek için yeterince gücünüz olsaydı, çoğunluğun arzusuna karşı kendi bildiğiniz gibi davranır mıydınız? (Evet ya da Hayır)
13. Madem doğruyu bildiğinize inanıyorsunuz, o zaman neden ona göre davranmıyorsunuz?
14. Sizce hangisinden nefret etmek daha kolay? Bir gruptan mı, yoksa bir bireyden mi? Ya siz, bireysel olarak mı nefret ediyorsunuz, yoksa bir grubun parçası olarak mı?
15. Zamanla bilgelik kazanabileceğinize inanmaktan ne zaman vazgeçtiniz – ya da hala buna inanıyor musunuz? Yaşınızı belirtin.
16. Kendinizi eleştirebileceğinize inancınız tam mı?
17. Sizce başkaları sizde nelerden hoşlanmıyor? Peki ya siz kendinizde neleri sevmiyorsunuz? Eğer bunlar aynı şeyler değilse, hangisini gözardı etmek size daha kolay geliyor?
18. Hiç doğmamış olabileceğiniz fikrini (eğer bu aklınıza geliyorsa tabii) rahatsız edici buluyor musunuz?
19. Ölmüş birini düşündüğünüzde, onun sizinle konuşmasını mı tercih edersiniz, yoksa daha çok sizin söylecekleriniz mi olur?
20. Herhangi birini seviyor musunuz?
21. Nereden biliyorsunuz?
22. Varsayalım ki şu ana kadar hiç kimseyi öldürmediniz. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
23. Mutlu olmak için neye ihtiyacınız var?
24. Ne için şükran duyuyorsunuz?
25. Hangisini tercih ederdiniz: ölmeyi mi yoksa sağlıklı bir hayvan olarak yaşamaya devam etmeyi mi? Hangi hayvan?

Max Frisch (1961-1971 Not Defteri’nden)

Bir Bilene Soralım - Bölüm III: Hemingway

04 Mart 2011

Antalya’da açık alanda denize karşı bira içen iki arkadaşa, kanlarında 0.50 promilden daha düşük miktarda alkol çıkmasına rağmen 75’er lira ‘sarhoşluk’ cezası kesilmesi üzerine, bu muhalefetli meseleye bir açıklık getirmesi için Ernest Hemingway’i aradık. Ünlü yazarı sabaha karşı Küba’da en çok sevdiği bar olan "La Floridita"da bulduk. Havana’nın tatlı rüzgarlarına karşı sorularımızı sıraladık.

Afili: Ne içiyorsunuz?

Hemingway: Daiquiri.

Afili: O nedir?

Hemingway: Rum… biraz da limon...

Afili: Konuşmayı pek sevmiyorsunuz galiba.

Hemingway: İçmeyi seviyorum… -rum… biraz da limon…

Afili: Anlıyorum… -rum… -rum… Aman, ne diyorum ben ya? Neyse biz size şunu sormaya gelmiştik: Açık havada içki içmenin ne tür sakıncaları olabilir?

Hemingway: İçki değil de sigara…

Afili: Nasıl yani?

Heminway: Gece açık havada sigara içeyim derken kibriti çaktığın gibi, hop düşmanın salladığı el bombası kucağında…

Afili: Eee, sonra…

Hemingway: Sonrası ne olacak? Takım taklavata eyvallah… Biraz uzun oldu yav! Daha kısa bir isim bulmak lazım.

Afili: Silahlara Veda?

Hemingway: Hay aklınla bin yaşa! Süper oldu bu. İçelim.

Afili: Hayır, içmeyelim. Yasak varmış öyle diyorlar. Ayrıca saat kaç olmuş bakın! Neredeyse sabah olacak?

Hemingway: Takma sen! İçelim. Her karanlık gecenin ucunda… Yok, bu olmadı… Gökler de aydınlanır… Bu da tam değil gibi…. Şuna ne dersin: Bu da geçer yahu?

Afili: Güneş de Doğar?

Hemingway: Hah, bu iyi bak. Akılda kalıcı. İçelim.

Afili: Gün doğmadan, diyorum Ernest abi, şu soruya bir cevap versek. Bak hava falan iyi, okyanusa karşı demleniyoruz ama işim gücüm var benim. Daha o kadar yol gidip memlekete dönecem abi ya?

Hemingway: Boşver, yarın gidersin. Yarına kim öle kim kala! Ne malum ziller kimin için çalıyor?

Afili: Çanlar, abi… Çanlar Kimin İçin Çalıyor.

Hemingway: Her ne boksa? Önemli olan fikri şeetmek…

Afili: Anladım, abi. Ben kalkayım izninle.

Hemingway: Yoooo, katiyen olmaz. Bernardo oğlum, iki daiquri daha! İçkileri de aşağı getir bi zahmet. Biz sahile iniyoruz. İhtiyar adam ve keriz. Şu alkol meselesini konuşacaz.

Bir Bilene Soralım - Bölüm II: Platon

Eşcinsel olduğu ortaya çıktıktan sonra Türkiye Futbol Federasyonu tarafından “performans yetersizliği” bahanesiyle görevden alınan İbrahim Dinçdağ’ın meselesini, konuyla yakından ilgili Yunan filozofu Platon’a danıştık. Aşağıda bu görüşmenin bir bölümünü bulacaksınız:


Afili: Sizin için şöyle böyle diyorlar, doğru mu?

Platon: Şöyle mi, böyle mi? Çok farkeder, biliyorsunuz.

Afili: Öyle mi?

Platon: Bir de öyle mi diyorlar? O zaman karar vermelisiniz: Şöyle mi, böyle mi, yoksa öyle mi?

Afili: Üç ihtimal var yani?

Platon: Aslına bakarsanız, ben ‘iki’den yanayım. Üç saçma bir sayı. Bana Aristo’yu hatırlatıyor. Bunca yıllık öğretmenim, bu kadar inatçısını görmedim! Bir “üçüncü adam argümanı” tutturmuş gidiyor.

Afili: Üç adam mı? Ben iki biliyordum. Varsayalım ki, iki erkek birlikte…

Platon: Yok yok, iyi okumamışsınız. Bu Aristo denen sersem diyor ki, iki adam varsa ortada mutlaka üçüncüsü de olacaktır. Bütün Gymnasium birbirine girdi diyorum, siz ne diyorsunuz?

Afili: Girer tabii. Üç adam kuytularda… Tövbe tövbe…

Platon: Sadece üçle kalsa neyse, bu Aristo diyor ki, üçün olduğu yerde dört, dördün olduğu yerde beş, beşin olduğu yerde… Neyse anlamışsınızdır… Gitti benim gül gibi Idealar dünyası!

Afili: Anlıyorum, anlıyorum. Ama bizim size sormak istediğimiz tam da bu değildi aslında. Erkeklerle aranız nasıl?

Platon: Şöyle ki, bir gün Gymnasium’dan çıkmış, duvarın dış kenarındaki yoldan doğruca Lykaion’a gidiyordum. Panapos çeşmesinin bulunduğu kapının yanı başında Hieronymos’un oğlu Hippothales’le Pianialı Ktesippos’a rastladım; yanlarında bir çok genç de vardı. Yaklaşınca Hippothales beni gördü ve...

Afili: Sadede gelirsek, sizde psikoseksüel bozukluk mu var?

Platon: Yooo, filozofum ben. Gymnasium’da hocalık yapıyorum. Gerçi bu sene kontratımı yenilemedi adiler.

Afili: Neden?

Platon: Performans düşüklüğü varmış bende.

Afili: Aristo’nun performans sorunu yok tabii. Onu mu alacaklar?

Platon: Yok, üçüncü bir adam bulmuşlar. İhi hi..

Bir Bilene Soralım - Bölüm I: Marquis de Sade

18 Şubat 2011

Dekolte giyen kadının tecavüze uğrayınca şaşırmaması gerektiğini iddia eden Prof. Orhan Çeker'in “neler tahrik eder neler etmez konunun uzmanları tespit etmeli” şeklindeki ricasını kırmadık ve bu meseleyi bir bilene danışmaya karar verdik.


Afili: Sayın Marquis, sizi böyle zamansız aradık ama…

Marquis de Sade: Zaman mesele değil. Sıkılmayın.

Afili: Sayın Donatien Alphonse François le Marquis de Sade…

Marquis: Soyluluk falan öteki tarafta kaldı. Rahat olun. Siz bana Fonsie diyebilirsiniz.

Afili: Marquis daha iyi sanki...

Marquis: Nasıl isterseniz? Yakanızı biraz gevşetin bari. Ne o öyle askeri okul üniforması gibi?

Afili: Siz zahmet etmeseydiniz, ben açardım... Bu da bizi esas meseleye getirmesin mi! O zaman hemen sormak isterim: Erkeği tahrik eden nedir?

Marquis: Ah, nasıl demeli, ne söylemeli? Bir çok şey olabilir. Davul tozu, minare gölgesi, yağmurun sesi, kedinin canı… Hepsi birlikte ya da ayrı ayrı.

Afili: Biraz daha somut bir şeyler söylemek mümkün mü acaba? Bizim bir profesör var da… Yani bilmek gerekiyor… Elinizi de şöyle yerine koyalım. Hıhı, evet.

Marquis: Sizi biraz gergin gördüm, hayırdır. Üzerinize rahat bir şeyler giymek ister misiniz? Justine! Kırbaçlarla ipek kordelalar nerede kızım!

Justine: (İçeriden seslenir) Ne bileyim! En son nereye koyduysanız oradadır.

Afili: Hiç gerek yok, gerçekten. Rahatsız olmayın. Şimdi bir an için soruya konsantre olduğumuzu varsayalım… Hayır, lütfen kucağıma oturmayın Marq…

Marquis: Arrggh! Bu tekme yanlış yere geldi sanki. Pabuç değil nal mübarek. Potin mi bunlar?

Afili: Somut bir şey diyorum? Var mı?

Marquis: Kolumu büküp ağzıma sokmasaydınız söyleyebilirdim. Şiddetten hiç hoşlanmam.

Afili: Ben öyle duymadım ama. Ne diyorduk? Var mı elle tutulur bir şey?

Marquis: Parmak!

Afili: Ne parmağı?

Marquis: Serçe parmak.

Afili: Ne olmuş ona?

Marquis: İtişirken kırıldı galiba…

Afili: Hadi ya? Dur bakayım bir.

Marquis: Ben gösterirsem sen de gösterecek misin?

Afili: Neyi?

Marquis: Seninkini.


Not. Sevgili okuyucular, Marquis de Sade ile yaptığımız kısa söyleşiyi burada kesmek zorunda kaldık. ‘Bir bilene soralım’ serisi ise bitmemiş olabilir. Bunu kim bilebilir?

Nikolay

11 Nisan 2010



Gizli gizli iyi biri olduğunuza inanıyorsunuz. Hep öyle oldunuz. Uzun yaşamınızın her dakikasında. Şimdi ölüme her zamankinden daha yakınsınız. Yaşlısınız. O kadar yaşlısınız ki, kadın mı erkek mi olduğunuz bile belli değil. Çoktan ölmüş olmanız gerekir. Ama hayatta kaldınız.

Nikolay yüzünden hayatta olduğunuzu biliyorsunuz. Nikolay sadece on yaşında. Küçük cılız bir çocuk. Onu korumalısınız. Ona iyi bakmalısınız. Çünkü size ihtiyacı var.

Loş bir sokakta yaşıyorsunuz. Her yer gölgelerle dolu. Sanki hiç güneş doğmuyor. Nikolay ile birlikte dev bir kapının ardında duruyorsunuz. Ahşap bir kapı bu. Mazgalları ve demir sürgüsüyle bir kale kapısını andırıyor. Yerleri süpüren eski bir kaftan giymişsiniz. Ellerinizi telaşla üzerinize silip duruyorsunuz. Nikolay sizi izliyor. Her şeyden habersiz. Etrafındaki karanlığın farkında bile değil. Tam da bu nedenle zarar görmemesi gerekiyor. Çünkü Nikolay, bu ışıksız dünyadaki aydınlık tek şey.

Nikolay sizi seviyor. Bir de resim yapmayı seviyor. Bütün gün kocaman sapsarı güneşler, yeşil çayırlar, masmavi denizler boyayıp duruyor. Onu izlemekten hoşlanıyorsunuz. Onun masaya eğilmiş çelimsiz sırtına bakarken içiniz şefkatle doluyor. Ellerinizi dua eder gibi yüzünüze götürüyorsunuz. İşte tam o sırada tahta kapı gıcırdayarak açılıyor. Nikolay bir anda fırlayıp dışarı çıkıyor. O küçük bedeniyle uçup gidiyor, tutamıyorsunuz. Hemen geri gelecek. Giderken öyle söylüyor. Sokağın köşesini dönmeden bir daha dönüp geriye bakıyor. Dişlerini göstererek gülüyor size. Çok güzel bir gülümsemesi var. O kadar güzel ki, içiniz eziliyor.

O büyük kapının önünde saatlerce bekliyorsunuz. Nikolay ortada görünmüyor. Yoldan başkaları geçiyor. Genç yaşlı kadın erkek, hepsi sakat ve hastalıklı. Kimileri birbirine yaslanarak yürüyor. Şallar soğuktan titreyen omuzlara örtülüyor, çopur yüzler peçelerin ardına gizleniyor, tahta bacaklar kaldırımda ritmik sesler çıkarıyor. Bazan birisi tökezleyip düşüyor. Kimse düşenleri yerden kaldırmıyor. Sokaklarda ölüm var. Biliyorsunuz.

Sonra ‘O’nu görüyorsunuz. Sokağın başında beliriyor. Ölümün ta kendisi bu. Dev kanatları ve şekilsiz vücuduyla yalpalayarak yürüyor. Etrafa hastalık saçıyor. Dokunduğu her şey çürüyüp dökülüyor. İnsanlar kaçışıyorlar. Koşamayacak kadar zayıf olanlar yakalanıyor. Ahşap kapının arkasından olanları izliyorsunuz. Korkudan bacaklarınız tutmuyor.

Nikolay’ı bulmalısınız. Gözleriniz sokağı araştırıyor. Sayıklar gibi ismini tekrar ediyorsunuz: “Nikolay! Nikolay! Nikolay!” Geldi gelecek sanki. Yakınlarda bir yerde olduğunu hissediyorsunuz. Ama gelmiyor.

Gözünüzün ucuyla yaratığı izliyorsunuz. Yüzüne bakamazsınız. Olanaksız bu. Size doğru hiç acele etmeden, yavaş yavaş ilerliyor. Aradığı sizsiniz. Biliyorsunuz, bu sefer sizin için geliyor. Şekilsiz pis kokulu bedeninin üzerinize kapandığını görür gibi oluyorsunuz. Korkuyorsunuz. Çok korkuyorsunuz. Dayanamayacaksınız. Ölmek istemiyorsunuz. Tahta kapıyı kapatıp sürgüyü çekiyorsunuz. Demir mazgallar ahşabın üzerine iniyor.

Nikolay kapının arkasında kalıyor. Onu ölüme terkediyorsunuz.

Artık kendinizi kandıramazsınız. Kötü birisiniz siz.

Her melek korkunçtur

Salinger’ın kısa öyküsü ‘Muz Balığı için Bulunmaz bir Gün’ün kahramanı Seymour Glass, II. Dünya Savaşı’nda çarpışırken, geride bıraktığı karısı Muriel’e bir şiir kitabı gönderir. Öykünün geçtiği tarih 1948’dir. Savaş çoktan bitmiş, Seymour bedeni değilse de ruhu yaralanmış bir şekilde evine geri dönmüştür. Muriel’e bu kitabı okuyup okumadığını sorar. Annesiyle yaptığı bir telefon konuşmasında, Muriel’in kitabı değil okumak, eline bile almadığını öğreniriz. “Kitap Almancaydı,” der annesine. Damadının delirmiş olduğuna dair hiç bir şüphesi olmayan ve kızı için endişelenen anne ise, “Nasıl okuyacaktın ki o zaman?” diye sorar. “Yüzyılın en iyi şairi tarafından yazıldığını söylüyor. Bir çevirisini bulsaymışım, ya da zahmet edip bu dili öğrenseymişim,” diye cevap verir Muriel.

Salinger bize bu kitabın kimin olduğunu söylemez. Ama Rilke olduğunu hemen anlarız. Yüzyılın en iyi şairi ondan başkası olamaz çünkü. Ayrıca, başkaları onun deli olduğunu düşünse de, Seymour kesinlikle haklıdır. Yalnızca Rilke okumak için bile Almanca öğrenmeye değer.

Rainer Maria Rilke’nin baş eseri sayılabilecek Duino Ağıtları, aşağıdaki dizelerle başlar.

Wer, wenn ich schriee, hörte mich denn aus der Engel
Ordnungen? und gesetzt selbst, es nähme
einer mich plötzlich ans Herz: ich verginge von seinem
stärkeren Dasein. Denn das Schöne ist nichts
als des Schrecklichen Anfang, den wir noch grade ertragen,
und wir bewundern es so, weil es gelassen verschmäht,
uns zu zerstören. Ein jeder Engel ist schrecklich.


Seslensem kim duyar beni melekler
katından? Ve biri çıkıp beni bağrına
basıverse bile, onun müthiş varlığı karşısında
erir giderim. Güzel dediğin korkunç olanın
başlangıcıdır çünkü, zor da olsa taşırız onu.
Ve hayran oluruz ona, bizi mahvetmeye
gönül indirdiği için. Her bir melek korkunçtur.

Biz de Rilke’nin karşısında böyle korkuyla karışık bir hayranlıkla dururuz. Onun şiirini taşımakta zorlanırız. Ama yine de okumaktan kendimizi alamayız. Çünkü yazdığı her satırdan ürkütücü bir güç yayılır. Sanki Rilke’nin değil de kutsal bir varlığın sesidir bizimle konuşan. Ağıtlar'ın melekleri gibi bu ses de, zamanın ve mekanın sınırlarına, varoluşun geçiciliğine meydan okur. İnsanoğlu meleklerin kusursuz varlığı karşısında nasıl boynunu eğiyorsa, biz de Rilke’nin şiiri önünde öyle diz çökeriz. Ve bırakırız güzelliğiyle bizi mahvetsin.

Yazmamak

6 Nisan 2010



İyi yazmak bazan yazmamaktır. Kısa hikayeciler bunu gayet iyi bilir. Hemingway bunun kitabını yazar. Faulkner buna şiir katar, Camus ise felsefe.

Ruslar bunu pek tercih etmezler. Onlar başladıkları zaman duramazlar bir türlü. Herkes bilir ki, Rus romanı kalın kitaplardan mürekkeptir. Sözcüğün her iki anlamında da böyledir bu. ‘Savaş ve Barış’ bitmek bilmez. ‘Karamasov Kardeşler’ yan hikayelerle genişler durur. ‘Ve Durgun Akardı Don’ ismini hak etmek istermiş gibi sayfalarca yavaş yavaş akar gider. Gogol’ün kısa öyküsü ‘Palto’ bile öykü olmanın sınırlarını zorlar ve içten içe bir roman olmaya çalışır.

Rus romancılarının derdi, bir sahneyi ya da bir duyguyu en kısa ve çarpıcı şekliyle nasıl ifade edebilecekleri değildir. Dar mekanlarda yazmanın ne olduğunu bilmezler. Sonsuz zamanları varmış gibi davranır ve metnin içinde canlarının istediği gibi at koştururlar. Bunun da kendince erdemleri vardır. Dostoyevski, ‘Suç ve Ceza’nın yarısını Raskolnikov’un hezeyanlarını anlatarak geçirir. Ona kızamayız. Çünkü haklıdır. Tolstoy, ‘Anna Karenina’da Petersburg sosyetesinin zaaflarını ortaya dökmek için üst sınıftan kadın ve erkekleri şık salonlarda biraraya getirip onları saatlerce saçmasapan şeyler üzerine konuşturur. Onun da geçerli nedenleri vardır. Bunu yapmasa, Anna’nın ne tür bir ikiyüzlülüğün içinde sıkıştığını anlayamayız.

Fakat aslında bütün iyi yazarlar gibi onlar da, yazmanın kimi zaman yazmamak olduğunu bilirler. En dokunaklı sahnelerde yaptıkları tam da budur.

Mesela Tolstoy, ‘Anna Karenina’da uzun süre aşkına cevap alamayan Levin’in sonunda muradına ereceğini anladığı gece Kiti ile yeniden buluşmayı bekleyişini anlatır. Levin için sabah olmak bilmez. Onun dünyayı yeni bir ışık altında gördüğünü biliriz. Saatlerce sokaklarda dolaşır durur. Her şeye ilk kez görüyormuş gibi bakar. Tanıdık olduğunu düşündüğü bütün detaylar ona mucizevi olasılıklar taşıyormuş gibi görünür. Bütün bunlar iyidir. Ama Tolstoy’un yazarlığının doruğuna çıktığı an, Levin’i kahvaltı etmeye çalışırken gösterdiği sahnedir. Kısacık ama diğerlerinden daha kuvvetli bir sahne: “Levin ağzına bir parça ekmek attı. Ağzı ekmekle ne yapacağını bilemedi. Lokmayı çıkarıp tabağın kenarına koydu.”

Levin’in ne kadar aşık olduğunu ancak o zaman anlarız. Bütün o şiirsel tasvirler uçar gider, bu bölümden aklımızda bir tek bu sahne kalır. Çünkü sadeliği ve gerçekliği ile bizi sarsmıştır. Çünkü Tolstoy bu sahneyi olabildiğince basit tutmuş, yani “yazmamayı” tercih etmiştir.

İşte bu, Tolstoy’un kısa bir süre için Hemingway olduğu andır.

Buna şaşırmayız. Çünkü büyük yazarlar, yalnızca geçmişin mirasını taşımaz, geleceğin olasılıklarını da içlerinde barındırırlar.