Sunday, May 29, 2011

Dedemin Saati



BirGün
29 Mayıs 2011

Yaşadığımız evin her odasında ayrı bir saat var. Hepsi aynı renk ve boyutta dört duvar saati. Saatlerin her biri farklı bir zamanı gösteriyor. Hepsi belli bir anda durmuş. Böylece her odada günün başka bir saati yaşanıyor. Mutfakta hiç bitmeyen bir sabah var mesela. Salonda da sonsuz bir gece. Garip bir şey.

Berkeley’deki eve taşınırken saatleri ilk fark ettiğimde yadırgamıştım. Ama zamanla alıştım ve bu konuda bir şey yapmamaya karar verdim. Başka bir çok şey gibi, bunu da evin kendine has acayipliklerinden biri olarak kabul ettim.

Geçenlerde arkadaşlarım gelmişti. Biri saatleri sordu. Bilmiyorum, dedim, onları oraya ben koymadım. Bunun üzerine herkes bizden önceki kiracının neden sağa sola saatler yerleştirmiş olabileceğine dair konuşmaya başladı. Biri onun randevularına yetişemeyen dağınık bir insan olduğuna karar verdi. Sonunda bu halinden bezmiş ve evin her odasına bir saat koyarak bir daha asla geç kalmayacağından emin olmak istemişti. Bir başkası, adamın denizci olduğunu iddia etti. Her limanda bir sevgilisi olduğu için saatleri onların yaşadığı denizaşırı ülkelerin zamanına ayarlamıştı. Neden ki, diye sorduk. Hepsini sırayla arayabilmek için tabii, dedi. Öyle müthiş bir aşıkmış ki, hiç birini ihmal etmiyormuş. Bu fikirle çok eğlendik. Sonunda birisi, IKEA’da bu saatlerin dördünü üç kuruşa satıyorlar, diyerek tadımızı kaçırmamış olsaydı eğlenmeye de devam edecektik aslında.

Gerçekçi insanlara çok ihtiyacımız var. Ama böyle zamanlarda değil. Neyse.

Herkes evine gittikten sonra, etrafı toplayıp yatmaya hazırlanırken zihnim bir iki tur atıp yeniden saatlere döndü. Çalıştırsam mı onları diye düşündüm. Pil mi almak gerekiyordu? Yoksa kurmak mı lazımdı?

Bunun üzerine gözümün önünde çocukluğumdan kalma bir sahne belirdi. Kocaman anahtarı ile duvar saatini kurmaya hazırlanan dedemin görüntüsü.

Tanpınar’ın romanı ‘Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün meşhur karakteri Mübarek gibi, dedemin saati de benim çocukluğumun bir kısmını zapt etmiştir. Ahşap gövdesi ve heybetli gongu ile gösterişli bir saat olan Mübarek’e nazaran bizimki çok daha mütevazı bir duvar saatiydi. Ama hayatımızdaki yeri en az Mübarek kadar merkeziydi.

Evde onun kadar itina gösterilen bir başka şey daha yoktu. Bir defa asla durmaması gerekiyordu. Dedem her gün ajans başlayınca sandalyesine tırmanır, saatin kapağını açar ve anahtarı cebinden çıkarıp deliğe taktıktan sonra çevirmeye başlardı. Anahtarın delikte dönerken çıkardığı gıcırtılı sesi çok sevdiğim için ben de yanında dururdum. Benim büyüdüğüm, dedemin de iyice yaşlandığı yıllarda sandalyeye çıkmasına yardım ettiğim de oldu. Saati ben de kurabilirdim elbette. Ama dedem bu işi kimseye bırakmazdı. Ne olursa olsun saati kendisi ayarlar, hayatı o saatin tiktaklarına bağlıymış gibi davranırdı.

Dedem öldüğünde ev başsağlığına gelenlerle dolup taşmışken sıkıntıyla duvardaki saate baktım. Dakikalar geçmiyor gibi görünüyordu. Önce saatin çalışmıyor olabileceği hiç aklıma gelmedi. Ama sonra fark ettim ki, olan buydu aslında. Elli senedir hiç ihmal etmeden her akşam onu ayarlayıp kuran elleri bulamayınca, belli ki şaşırmış ve durmuştu. Oturduğu koltukta küçücük görünen ve ne yapacağını bilemeden sağa sola bakan anneannem de öyleydi. O da bir noktada kalakalmış, birinin kendisine dokunup harekete geçirmesini bekliyordu sanki. Artık hep öyle kaybolmuş bir çocuk gibi bakacaktı. Ta ki aramızdan ayrıldığı güne kadar.

Anneannemle dedemin evinden bana bir tek o saat kaldı. Ben de getirip onu İstanbul’daki evimin duvarına astım. Maalesef hala çalışmıyor. Ne kadar uğraştıysam da onu yeniden işleyecek hale getiremedim. Bir keresinde iyi bir ustanın elinden geçti ve canlanır gibi oldu. Ama bir kaç gün sonra yeniden eski haline döndü. Hiç sesi çıkmasa da, onu duvardan indirmeye gönlüm elvermiyor.

Ona her baktığımda, her gün ajans vaktinde sandalyeye tırmanıp saatini kuran dedem aklıma geliyor. Bütün dünyanın zamanı ona teslim edilmiş gibi davranıyordu. Şimdi düşünüyorum da, belki de öyleydi.

Wednesday, May 25, 2011

Max Frisch'in Anketi

1. Siz ve sevdikleriniz öldükten sonra insan ırkının korunması gerektiğine gerçekten inanıyor musunuz?
2. Kısaca sebeplerinizi sıralayın.
3. Çocuklarınızın kaçını isteyerek dünyaya getirmediniz?
4. Kiminle hiç tanışmamış olsaydınız çok daha iyi olurdu?
5. Bir başkasına haksızlık ettiğinizin farkında mısınız (karşınızdaki kişinin bunu bilmesi gerekmiyor)? Eğer öyleyse, bu kendinizden – ya da diğer kişiden – nefret etmenize yol açıyor mu?
6. Mükemmel bir hafızanız olsun ister miydiniz?
7. Hastalık, kaza vs. neticesi ölmesi sizi umutla dolduracak bir politikacının ismini veriniz. Yoksa hepsinin yeri doldurulamayacak kadar önemli olduğunu mu düşünüyorsunuz?
8. Şu anda hayatta olmayan hangi kişi ya da kişileri yeniden görmek isterdiniz?
9. Hangilerini görmek istemezdiniz?
10. Başka bir ulus (ya da medeniyetin) bir parçası olmayı tercih eder miydiniz? Öyleyse hangisi?
11. Hangi yaşa kadar yaşamak istiyorsunuz?
12. Dünyayı inandığınız şekilde düzeltmek için yeterince gücünüz olsaydı, çoğunluğun arzusuna karşı kendi bildiğiniz gibi davranır mıydınız? (Evet ya da Hayır)
13. Madem doğruyu bildiğinize inanıyorsunuz, o zaman neden ona göre davranmıyorsunuz?
14. Sizce hangisinden nefret etmek daha kolay? Bir gruptan mı, yoksa bir bireyden mi? Ya siz, bireysel olarak mı nefret ediyorsunuz, yoksa bir grubun parçası olarak mı?
15. Zamanla bilgelik kazanabileceğinize inanmaktan ne zaman vazgeçtiniz – ya da hala buna inanıyor musunuz? Yaşınızı belirtin.
16. Kendinizi eleştirebileceğinize inancınız tam mı?
17. Sizce başkaları sizde nelerden hoşlanmıyor? Peki ya siz kendinizde neleri sevmiyorsunuz? Eğer bunlar aynı şeyler değilse, hangisini gözardı etmek size daha kolay geliyor?
18. Hiç doğmamış olabileceğiniz fikrini (eğer bu aklınıza geliyorsa tabii) rahatsız edici buluyor musunuz?
19. Ölmüş birini düşündüğünüzde, onun sizinle konuşmasını mı tercih edersiniz, yoksa daha çok sizin söylecekleriniz mi olur?
20. Herhangi birini seviyor musunuz?
21. Nereden biliyorsunuz?
22. Varsayalım ki şu ana kadar hiç kimseyi öldürmediniz. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
23. Mutlu olmak için neye ihtiyacınız var?
24. Ne için şükran duyuyorsunuz?
25. Hangisini tercih ederdiniz: ölmeyi mi yoksa sağlıklı bir hayvan olarak yaşamaya devam etmeyi mi? Hangi hayvan?

Max Frisch (1961-1971 Not Defteri’nden)

Bir Bilene Soralım - Bölüm III: Hemingway

04 Mart 2011

Antalya’da açık alanda denize karşı bira içen iki arkadaşa, kanlarında 0.50 promilden daha düşük miktarda alkol çıkmasına rağmen 75’er lira ‘sarhoşluk’ cezası kesilmesi üzerine, bu muhalefetli meseleye bir açıklık getirmesi için Ernest Hemingway’i aradık. Ünlü yazarı sabaha karşı Küba’da en çok sevdiği bar olan "La Floridita"da bulduk. Havana’nın tatlı rüzgarlarına karşı sorularımızı sıraladık.

Afili: Ne içiyorsunuz?

Hemingway: Daiquiri.

Afili: O nedir?

Hemingway: Rum… biraz da limon...

Afili: Konuşmayı pek sevmiyorsunuz galiba.

Hemingway: İçmeyi seviyorum… -rum… biraz da limon…

Afili: Anlıyorum… -rum… -rum… Aman, ne diyorum ben ya? Neyse biz size şunu sormaya gelmiştik: Açık havada içki içmenin ne tür sakıncaları olabilir?

Hemingway: İçki değil de sigara…

Afili: Nasıl yani?

Heminway: Gece açık havada sigara içeyim derken kibriti çaktığın gibi, hop düşmanın salladığı el bombası kucağında…

Afili: Eee, sonra…

Hemingway: Sonrası ne olacak? Takım taklavata eyvallah… Biraz uzun oldu yav! Daha kısa bir isim bulmak lazım.

Afili: Silahlara Veda?

Hemingway: Hay aklınla bin yaşa! Süper oldu bu. İçelim.

Afili: Hayır, içmeyelim. Yasak varmış öyle diyorlar. Ayrıca saat kaç olmuş bakın! Neredeyse sabah olacak?

Hemingway: Takma sen! İçelim. Her karanlık gecenin ucunda… Yok, bu olmadı… Gökler de aydınlanır… Bu da tam değil gibi…. Şuna ne dersin: Bu da geçer yahu?

Afili: Güneş de Doğar?

Hemingway: Hah, bu iyi bak. Akılda kalıcı. İçelim.

Afili: Gün doğmadan, diyorum Ernest abi, şu soruya bir cevap versek. Bak hava falan iyi, okyanusa karşı demleniyoruz ama işim gücüm var benim. Daha o kadar yol gidip memlekete dönecem abi ya?

Hemingway: Boşver, yarın gidersin. Yarına kim öle kim kala! Ne malum ziller kimin için çalıyor?

Afili: Çanlar, abi… Çanlar Kimin İçin Çalıyor.

Hemingway: Her ne boksa? Önemli olan fikri şeetmek…

Afili: Anladım, abi. Ben kalkayım izninle.

Hemingway: Yoooo, katiyen olmaz. Bernardo oğlum, iki daiquri daha! İçkileri de aşağı getir bi zahmet. Biz sahile iniyoruz. İhtiyar adam ve keriz. Şu alkol meselesini konuşacaz.

Bir Bilene Soralım - Bölüm II: Platon

Eşcinsel olduğu ortaya çıktıktan sonra Türkiye Futbol Federasyonu tarafından “performans yetersizliği” bahanesiyle görevden alınan İbrahim Dinçdağ’ın meselesini, konuyla yakından ilgili Yunan filozofu Platon’a danıştık. Aşağıda bu görüşmenin bir bölümünü bulacaksınız:


Afili: Sizin için şöyle böyle diyorlar, doğru mu?

Platon: Şöyle mi, böyle mi? Çok farkeder, biliyorsunuz.

Afili: Öyle mi?

Platon: Bir de öyle mi diyorlar? O zaman karar vermelisiniz: Şöyle mi, böyle mi, yoksa öyle mi?

Afili: Üç ihtimal var yani?

Platon: Aslına bakarsanız, ben ‘iki’den yanayım. Üç saçma bir sayı. Bana Aristo’yu hatırlatıyor. Bunca yıllık öğretmenim, bu kadar inatçısını görmedim! Bir “üçüncü adam argümanı” tutturmuş gidiyor.

Afili: Üç adam mı? Ben iki biliyordum. Varsayalım ki, iki erkek birlikte…

Platon: Yok yok, iyi okumamışsınız. Bu Aristo denen sersem diyor ki, iki adam varsa ortada mutlaka üçüncüsü de olacaktır. Bütün Gymnasium birbirine girdi diyorum, siz ne diyorsunuz?

Afili: Girer tabii. Üç adam kuytularda… Tövbe tövbe…

Platon: Sadece üçle kalsa neyse, bu Aristo diyor ki, üçün olduğu yerde dört, dördün olduğu yerde beş, beşin olduğu yerde… Neyse anlamışsınızdır… Gitti benim gül gibi Idealar dünyası!

Afili: Anlıyorum, anlıyorum. Ama bizim size sormak istediğimiz tam da bu değildi aslında. Erkeklerle aranız nasıl?

Platon: Şöyle ki, bir gün Gymnasium’dan çıkmış, duvarın dış kenarındaki yoldan doğruca Lykaion’a gidiyordum. Panapos çeşmesinin bulunduğu kapının yanı başında Hieronymos’un oğlu Hippothales’le Pianialı Ktesippos’a rastladım; yanlarında bir çok genç de vardı. Yaklaşınca Hippothales beni gördü ve...

Afili: Sadede gelirsek, sizde psikoseksüel bozukluk mu var?

Platon: Yooo, filozofum ben. Gymnasium’da hocalık yapıyorum. Gerçi bu sene kontratımı yenilemedi adiler.

Afili: Neden?

Platon: Performans düşüklüğü varmış bende.

Afili: Aristo’nun performans sorunu yok tabii. Onu mu alacaklar?

Platon: Yok, üçüncü bir adam bulmuşlar. İhi hi..

Bir Bilene Soralım - Bölüm I: Marquis de Sade

18 Şubat 2011

Dekolte giyen kadının tecavüze uğrayınca şaşırmaması gerektiğini iddia eden Prof. Orhan Çeker'in “neler tahrik eder neler etmez konunun uzmanları tespit etmeli” şeklindeki ricasını kırmadık ve bu meseleyi bir bilene danışmaya karar verdik.


Afili: Sayın Marquis, sizi böyle zamansız aradık ama…

Marquis de Sade: Zaman mesele değil. Sıkılmayın.

Afili: Sayın Donatien Alphonse François le Marquis de Sade…

Marquis: Soyluluk falan öteki tarafta kaldı. Rahat olun. Siz bana Fonsie diyebilirsiniz.

Afili: Marquis daha iyi sanki...

Marquis: Nasıl isterseniz? Yakanızı biraz gevşetin bari. Ne o öyle askeri okul üniforması gibi?

Afili: Siz zahmet etmeseydiniz, ben açardım... Bu da bizi esas meseleye getirmesin mi! O zaman hemen sormak isterim: Erkeği tahrik eden nedir?

Marquis: Ah, nasıl demeli, ne söylemeli? Bir çok şey olabilir. Davul tozu, minare gölgesi, yağmurun sesi, kedinin canı… Hepsi birlikte ya da ayrı ayrı.

Afili: Biraz daha somut bir şeyler söylemek mümkün mü acaba? Bizim bir profesör var da… Yani bilmek gerekiyor… Elinizi de şöyle yerine koyalım. Hıhı, evet.

Marquis: Sizi biraz gergin gördüm, hayırdır. Üzerinize rahat bir şeyler giymek ister misiniz? Justine! Kırbaçlarla ipek kordelalar nerede kızım!

Justine: (İçeriden seslenir) Ne bileyim! En son nereye koyduysanız oradadır.

Afili: Hiç gerek yok, gerçekten. Rahatsız olmayın. Şimdi bir an için soruya konsantre olduğumuzu varsayalım… Hayır, lütfen kucağıma oturmayın Marq…

Marquis: Arrggh! Bu tekme yanlış yere geldi sanki. Pabuç değil nal mübarek. Potin mi bunlar?

Afili: Somut bir şey diyorum? Var mı?

Marquis: Kolumu büküp ağzıma sokmasaydınız söyleyebilirdim. Şiddetten hiç hoşlanmam.

Afili: Ben öyle duymadım ama. Ne diyorduk? Var mı elle tutulur bir şey?

Marquis: Parmak!

Afili: Ne parmağı?

Marquis: Serçe parmak.

Afili: Ne olmuş ona?

Marquis: İtişirken kırıldı galiba…

Afili: Hadi ya? Dur bakayım bir.

Marquis: Ben gösterirsem sen de gösterecek misin?

Afili: Neyi?

Marquis: Seninkini.


Not. Sevgili okuyucular, Marquis de Sade ile yaptığımız kısa söyleşiyi burada kesmek zorunda kaldık. ‘Bir bilene soralım’ serisi ise bitmemiş olabilir. Bunu kim bilebilir?

Nikolay

11 Nisan 2010



Gizli gizli iyi biri olduğunuza inanıyorsunuz. Hep öyle oldunuz. Uzun yaşamınızın her dakikasında. Şimdi ölüme her zamankinden daha yakınsınız. Yaşlısınız. O kadar yaşlısınız ki, kadın mı erkek mi olduğunuz bile belli değil. Çoktan ölmüş olmanız gerekir. Ama hayatta kaldınız.

Nikolay yüzünden hayatta olduğunuzu biliyorsunuz. Nikolay sadece on yaşında. Küçük cılız bir çocuk. Onu korumalısınız. Ona iyi bakmalısınız. Çünkü size ihtiyacı var.

Loş bir sokakta yaşıyorsunuz. Her yer gölgelerle dolu. Sanki hiç güneş doğmuyor. Nikolay ile birlikte dev bir kapının ardında duruyorsunuz. Ahşap bir kapı bu. Mazgalları ve demir sürgüsüyle bir kale kapısını andırıyor. Yerleri süpüren eski bir kaftan giymişsiniz. Ellerinizi telaşla üzerinize silip duruyorsunuz. Nikolay sizi izliyor. Her şeyden habersiz. Etrafındaki karanlığın farkında bile değil. Tam da bu nedenle zarar görmemesi gerekiyor. Çünkü Nikolay, bu ışıksız dünyadaki aydınlık tek şey.

Nikolay sizi seviyor. Bir de resim yapmayı seviyor. Bütün gün kocaman sapsarı güneşler, yeşil çayırlar, masmavi denizler boyayıp duruyor. Onu izlemekten hoşlanıyorsunuz. Onun masaya eğilmiş çelimsiz sırtına bakarken içiniz şefkatle doluyor. Ellerinizi dua eder gibi yüzünüze götürüyorsunuz. İşte tam o sırada tahta kapı gıcırdayarak açılıyor. Nikolay bir anda fırlayıp dışarı çıkıyor. O küçük bedeniyle uçup gidiyor, tutamıyorsunuz. Hemen geri gelecek. Giderken öyle söylüyor. Sokağın köşesini dönmeden bir daha dönüp geriye bakıyor. Dişlerini göstererek gülüyor size. Çok güzel bir gülümsemesi var. O kadar güzel ki, içiniz eziliyor.

O büyük kapının önünde saatlerce bekliyorsunuz. Nikolay ortada görünmüyor. Yoldan başkaları geçiyor. Genç yaşlı kadın erkek, hepsi sakat ve hastalıklı. Kimileri birbirine yaslanarak yürüyor. Şallar soğuktan titreyen omuzlara örtülüyor, çopur yüzler peçelerin ardına gizleniyor, tahta bacaklar kaldırımda ritmik sesler çıkarıyor. Bazan birisi tökezleyip düşüyor. Kimse düşenleri yerden kaldırmıyor. Sokaklarda ölüm var. Biliyorsunuz.

Sonra ‘O’nu görüyorsunuz. Sokağın başında beliriyor. Ölümün ta kendisi bu. Dev kanatları ve şekilsiz vücuduyla yalpalayarak yürüyor. Etrafa hastalık saçıyor. Dokunduğu her şey çürüyüp dökülüyor. İnsanlar kaçışıyorlar. Koşamayacak kadar zayıf olanlar yakalanıyor. Ahşap kapının arkasından olanları izliyorsunuz. Korkudan bacaklarınız tutmuyor.

Nikolay’ı bulmalısınız. Gözleriniz sokağı araştırıyor. Sayıklar gibi ismini tekrar ediyorsunuz: “Nikolay! Nikolay! Nikolay!” Geldi gelecek sanki. Yakınlarda bir yerde olduğunu hissediyorsunuz. Ama gelmiyor.

Gözünüzün ucuyla yaratığı izliyorsunuz. Yüzüne bakamazsınız. Olanaksız bu. Size doğru hiç acele etmeden, yavaş yavaş ilerliyor. Aradığı sizsiniz. Biliyorsunuz, bu sefer sizin için geliyor. Şekilsiz pis kokulu bedeninin üzerinize kapandığını görür gibi oluyorsunuz. Korkuyorsunuz. Çok korkuyorsunuz. Dayanamayacaksınız. Ölmek istemiyorsunuz. Tahta kapıyı kapatıp sürgüyü çekiyorsunuz. Demir mazgallar ahşabın üzerine iniyor.

Nikolay kapının arkasında kalıyor. Onu ölüme terkediyorsunuz.

Artık kendinizi kandıramazsınız. Kötü birisiniz siz.

Her melek korkunçtur

Salinger’ın kısa öyküsü ‘Muz Balığı için Bulunmaz bir Gün’ün kahramanı Seymour Glass, II. Dünya Savaşı’nda çarpışırken, geride bıraktığı karısı Muriel’e bir şiir kitabı gönderir. Öykünün geçtiği tarih 1948’dir. Savaş çoktan bitmiş, Seymour bedeni değilse de ruhu yaralanmış bir şekilde evine geri dönmüştür. Muriel’e bu kitabı okuyup okumadığını sorar. Annesiyle yaptığı bir telefon konuşmasında, Muriel’in kitabı değil okumak, eline bile almadığını öğreniriz. “Kitap Almancaydı,” der annesine. Damadının delirmiş olduğuna dair hiç bir şüphesi olmayan ve kızı için endişelenen anne ise, “Nasıl okuyacaktın ki o zaman?” diye sorar. “Yüzyılın en iyi şairi tarafından yazıldığını söylüyor. Bir çevirisini bulsaymışım, ya da zahmet edip bu dili öğrenseymişim,” diye cevap verir Muriel.

Salinger bize bu kitabın kimin olduğunu söylemez. Ama Rilke olduğunu hemen anlarız. Yüzyılın en iyi şairi ondan başkası olamaz çünkü. Ayrıca, başkaları onun deli olduğunu düşünse de, Seymour kesinlikle haklıdır. Yalnızca Rilke okumak için bile Almanca öğrenmeye değer.

Rainer Maria Rilke’nin baş eseri sayılabilecek Duino Ağıtları, aşağıdaki dizelerle başlar.

Wer, wenn ich schriee, hörte mich denn aus der Engel
Ordnungen? und gesetzt selbst, es nähme
einer mich plötzlich ans Herz: ich verginge von seinem
stärkeren Dasein. Denn das Schöne ist nichts
als des Schrecklichen Anfang, den wir noch grade ertragen,
und wir bewundern es so, weil es gelassen verschmäht,
uns zu zerstören. Ein jeder Engel ist schrecklich.


Seslensem kim duyar beni melekler
katından? Ve biri çıkıp beni bağrına
basıverse bile, onun müthiş varlığı karşısında
erir giderim. Güzel dediğin korkunç olanın
başlangıcıdır çünkü, zor da olsa taşırız onu.
Ve hayran oluruz ona, bizi mahvetmeye
gönül indirdiği için. Her bir melek korkunçtur.

Biz de Rilke’nin karşısında böyle korkuyla karışık bir hayranlıkla dururuz. Onun şiirini taşımakta zorlanırız. Ama yine de okumaktan kendimizi alamayız. Çünkü yazdığı her satırdan ürkütücü bir güç yayılır. Sanki Rilke’nin değil de kutsal bir varlığın sesidir bizimle konuşan. Ağıtlar'ın melekleri gibi bu ses de, zamanın ve mekanın sınırlarına, varoluşun geçiciliğine meydan okur. İnsanoğlu meleklerin kusursuz varlığı karşısında nasıl boynunu eğiyorsa, biz de Rilke’nin şiiri önünde öyle diz çökeriz. Ve bırakırız güzelliğiyle bizi mahvetsin.

Yazmamak

6 Nisan 2010



İyi yazmak bazan yazmamaktır. Kısa hikayeciler bunu gayet iyi bilir. Hemingway bunun kitabını yazar. Faulkner buna şiir katar, Camus ise felsefe.

Ruslar bunu pek tercih etmezler. Onlar başladıkları zaman duramazlar bir türlü. Herkes bilir ki, Rus romanı kalın kitaplardan mürekkeptir. Sözcüğün her iki anlamında da böyledir bu. ‘Savaş ve Barış’ bitmek bilmez. ‘Karamasov Kardeşler’ yan hikayelerle genişler durur. ‘Ve Durgun Akardı Don’ ismini hak etmek istermiş gibi sayfalarca yavaş yavaş akar gider. Gogol’ün kısa öyküsü ‘Palto’ bile öykü olmanın sınırlarını zorlar ve içten içe bir roman olmaya çalışır.

Rus romancılarının derdi, bir sahneyi ya da bir duyguyu en kısa ve çarpıcı şekliyle nasıl ifade edebilecekleri değildir. Dar mekanlarda yazmanın ne olduğunu bilmezler. Sonsuz zamanları varmış gibi davranır ve metnin içinde canlarının istediği gibi at koştururlar. Bunun da kendince erdemleri vardır. Dostoyevski, ‘Suç ve Ceza’nın yarısını Raskolnikov’un hezeyanlarını anlatarak geçirir. Ona kızamayız. Çünkü haklıdır. Tolstoy, ‘Anna Karenina’da Petersburg sosyetesinin zaaflarını ortaya dökmek için üst sınıftan kadın ve erkekleri şık salonlarda biraraya getirip onları saatlerce saçmasapan şeyler üzerine konuşturur. Onun da geçerli nedenleri vardır. Bunu yapmasa, Anna’nın ne tür bir ikiyüzlülüğün içinde sıkıştığını anlayamayız.

Fakat aslında bütün iyi yazarlar gibi onlar da, yazmanın kimi zaman yazmamak olduğunu bilirler. En dokunaklı sahnelerde yaptıkları tam da budur.

Mesela Tolstoy, ‘Anna Karenina’da uzun süre aşkına cevap alamayan Levin’in sonunda muradına ereceğini anladığı gece Kiti ile yeniden buluşmayı bekleyişini anlatır. Levin için sabah olmak bilmez. Onun dünyayı yeni bir ışık altında gördüğünü biliriz. Saatlerce sokaklarda dolaşır durur. Her şeye ilk kez görüyormuş gibi bakar. Tanıdık olduğunu düşündüğü bütün detaylar ona mucizevi olasılıklar taşıyormuş gibi görünür. Bütün bunlar iyidir. Ama Tolstoy’un yazarlığının doruğuna çıktığı an, Levin’i kahvaltı etmeye çalışırken gösterdiği sahnedir. Kısacık ama diğerlerinden daha kuvvetli bir sahne: “Levin ağzına bir parça ekmek attı. Ağzı ekmekle ne yapacağını bilemedi. Lokmayı çıkarıp tabağın kenarına koydu.”

Levin’in ne kadar aşık olduğunu ancak o zaman anlarız. Bütün o şiirsel tasvirler uçar gider, bu bölümden aklımızda bir tek bu sahne kalır. Çünkü sadeliği ve gerçekliği ile bizi sarsmıştır. Çünkü Tolstoy bu sahneyi olabildiğince basit tutmuş, yani “yazmamayı” tercih etmiştir.

İşte bu, Tolstoy’un kısa bir süre için Hemingway olduğu andır.

Buna şaşırmayız. Çünkü büyük yazarlar, yalnızca geçmişin mirasını taşımaz, geleceğin olasılıklarını da içlerinde barındırırlar.

Chelsea Hotel

30 Nisan 2010

02 - Chelsea Hotel N.2

Bir erkeğin bir kadına söyleyebileceği en güzel son sözlerden birini ‘Chelsea Hotel’ adlı şarkısında Leonard Cohen Janis Joplin’e söylemiştir. ‘En çok seni sevdim demek istemiyorum,’ der ona, ‘Ama seni Chelsea Hotel’de iyi hatırlıyorum.’

Bu kadarı bile yeterlidir aslında. "Adam" gibi bir veda için yani.

Oysa genellikle bunu söyleyemeyiz. Bunu düşünsek de başka şeylere takılırız her zaman. Onu demiştir bunu yapmıştır, şöyle canımızı yakmıştır, ayağımıza dolanmış hayatımızı zorlaştırmıştır, bizi yavaşlatmış ya da yaralamıştır. Önce aklımıza bunlar gelir.

Çok az kişi veda etmeyi bilir. Çeşitli vedalar vardır: çoğu hüzünlü, bazıları korkakça, kimi sessiz, kimiyse gürültülü patırtılı ve pervasız. Vedalardan birini seçmek gerekse, ben açıkkalpli olanını tercih ederim. ‘Merhaba’ dermiş gibi doğallıkla söylenen bir ‘Hoşçakal’ iyi gelir insana. Önce incitebilir belki ama sonra alışılır. ‘Şimdi gitmem gerekiyor,’ diye seslendirilmiş bir veda en iyisidir.



Yavaş yavaş ve eziyetli bir şekilde biten şeylerden hoşlanmam. Bir yara bandını ağır ağır etten koparmaya çalışmak gibidir bu. Sevmem hiç. Yara küçük bile olsa, aslında çarçabuk kapanacak bile olsa, böylesi çok acı verir çünkü.

Erkekler genellikle veda etmeyi bilmez. Kadınlar da veda sözcüklerinin ne anlama geldiğini anlayamaz bir türlü. Yani erkek sessizce kaçıp gitmek yerine, ‘Şimdi gitmem gerekiyor’ demeyi becerebilmişse bile, kadın illa ki ‘Neden? Ama neden?’ diye soracaktır. Oysa sebeplerin hiç bir önemi yoktur. Önemli olan taraflardan birinin gitmek istemesidir. Erkek bunu bilir ama cesur değildir. Bu soruyla karşılaşmak riskini göze alamadığı için çoğu zaman veda etmeden gider. Kötüdür bu. İki taraf için de.

Halbuki dürüstlük aslında en büyük nezakettir. Zor da olsa, acıtsa da böyledir bu.

Anna Karenina

29 Mart 2010 

 


Her şey yolunda zannedersiniz. Her zaman her şey yolunda zannedersiniz. Birlikte sinemalara, parklara, pikniklere gidersiniz. Tren tarifelerini okur, sandviçler yer, birer çift yeni pabuç alırsınız. Uzun kahvaltılar yapar üzerine kahveler içersiniz. Çarşaflar değiştirilir, çamaşırlar yıkanır, saçlar taranır. Eksikler giderilir, yırtıklar yamanır, çatlaklar onarılır. Ya da siz öyle sanırsınız. 

Her gün aynı yoldan geçerek işe, okula, markete yürürsünüz. Saatler önce ileri, sonra geri, sonra yine ileri alınır. Siz konuşur, düşünür, rüyalar görürsünüz. Rüyalarınızı bazan anlatır, bazan saklarsınız. Kimi zaman sevişir, kimi zaman arkanızı döner uyursunuz. Yine de geceler birbirine benzer. Aynı yorgan altında hayata dair konuşur, bir sigara yakıp tavana doğru üflersiniz. 

Sonra biri suskunlaşır. Bazan da diğeri. Akşam yemekleri sessizlik içinde yenir. Aynı şakaya gülmez olursunuz. Eldivenler unutulur. Anahtarlar kaybedilir. Çamaşırlar makinede bırakılır. Bir izmarit düşüp parkeyi yakar. Duvarda sıvaların döküldüğü yerde şekilsiz bir delik açılır. Rüyanızda saçlarınıza paslı firketeler takmaya çalıştığınızı görüp ağlayarak uyanırsınız. Bunun ne kadar korkunç olduğunu hiç anlatamamaktan korkarsınız. Hiç anlatamazsınız. 

Sonunda bir gün anlarsınız ki ölmüşsünüzdür. Çünkü hep ölünür. Kimi zaman yavaş yavaş, kimi zaman birdenbire. 

Tolstoy haklıdır. Her aşk raylarda biter.

Toplama Dahi



27 Mart 2010

Fotoğraf çektirmeyi sevmiyorum. Derrida da sevmezmiş. Onunla tek ortak yanımız bu. O bir dahiydi. Bense sıradan biriyim. Yine de bu ortak özellik aramızda bir bağ oluşturuyor. Ya da ben böyle olduğunu düşünmekten hoşlanıyorum.

Bütün feylezof ve yazarlarla benzerliklerimi toplasam, sonunda ne biçim yekün tutar aslında. Mesela Nietzsche’nin migreni, Kant’ın günlük yürüyüşleri, Tolstoy’un yanından hiç ayırmadığı günlüğü, Çehov’un arada bir su katarak içtiği votkası, Dostoyevski’nin felaket tellallığı ve George Sand’ın kıyafetlerini alıp Sylvia Plath’in örgülü saçlara, İris Murdoch’un yüzmeye ve Oğuz Atay’ın güzel yemeklere düşkünlüğüyle birleştirsek toplama bir dahi oluşturabilir miyiz acaba?

Sadece bir düşünce.

İş Defteri

06 Aralık 2010

Göründüğüm kadar cesur biri değilim. Kimseyi kandırmanın alemi yok. Aslında korkağın biriyim ben. En çok da yazmaktan korkuyorum. Hep korktum. Yeni değil bu.

Yazma korkum ilkokul birinci sınıfta, yani yazmayı öğrendiğim sene başladı. İş defteri diye bir şey vardı o zamanlar. Sınıfta yazılan şeyler günlük defterde toplanır, sonra eve gidildiğinde iş defterine temize çekilirdi. Bazılarınınki çok düzgün olurdu: önce beyaz kağıtla sonra yıpranmasın diye ikinci bir kat naylonla kaplanmış, inci gibi bir yazıyla donatılmış ve çiçekli kenar süsleriyle bezenmiş pırıl pırıl iş defterleri gördüğümü hatırlıyorum. Benimki ise düpedüz berbattı. Yazım zaten bir felaketti, kargacık burgacık bir şeyler çiziktirip duruyordum. Ayrıca satırları bir türlü tutturamıyordum: harfler hep aşağıya doğru yuvarlanıyor, sayfanın bir köşesinden çıkıp gidecekmiş gibi duruyorlardı. Defterimin kabı sıyrılmış, yaprakları kollarımı sürtüp durduğum için kararıp kıvrılmıştı. Mandal takardık o kıvrılan yerler düzelsin diye. (Bir kere kıvrılan şeyin bir daha asla eskisi gibi olamayacağını da o defter sayesinde öğrendim ya, şimdi oraya hiç girmeyelim.)

İşte bu defter benim kabusumdu. Uğraşır dururdum bütün gece bir şeye benzesin diye. Ama bir türlü olmazdı. Öğretmen sıraların arasında dolaşıp iş defterlerini kontrol ederken başımı önüme eğer, mandallardan kurtulur kurtulmaz yeniden kıvrılıveren yaprakları göz ucuyla seyrederek hayıflanırdım.

Okulla beraber hayatım değişmişti. Kalemlere asılmaktan hissizleşen parmaklar, dolmak bilmeyen sayfalar ve birbiri üzerine yığılan ödevlerden oluşan bir dünyam vardı artık. İş defteri bunların hepsiydi sanki. Onu düşman bellemiştim. Ta ki kaybedene kadar.

Bir gün kılçık bir oğlan çocuğu defterimi elimden kaptığı gibi kaçırdı. Uzunca bir süre kovalamaca oynadık. Buraya kadar her şey normaldi. Fakat ben tam da ‘eh, artık geri verir herhalde’ diye düşünürken, garip bir şey oldu. Onu nasıl kızdırdıysam (çocukken de çenemi pek tutamazdım), bir türlü hıncını alamadı ve boynunda asılı duran delikli silgiyi çıkarıp yazdığım her şeyi birer birer sildi. Hem de gözümün içine baka baka. Donup kaldım. O kadar şaşırdım ki, hiç bir şey yapamadım. Bunun olabileceğini hiç düşünmemiştim.

Nice uykusuz geceye mal olmuş bütün o yazılar çiziler birer birer uçup gitti. Bir türlü ezberleyemediğim sonbahar şiiri, kimbilir kaç kere yazdığım “Oya yattı uykuya, haydi sen de yat Kaya” fişi, zor bela yaptığım soru işaretleri, hepsi yok oldu. Bir tek şey kaldı geriye: harflerden kalan soluk izlerin üzerinde pırıl pırıl parlayan kocaman kırmızı bir ‘Pekiyi!’ Nasıl olduysa bir ara bir aferin almıştım. O da tükenmezle yazıldığı için bu felaketten sağ çıkmıştı. Şimdi boş sayfada kötü bir şaka gibi duruyordu.

Yazdıklarımın kalıcı olmadığını farketmek yeterince kötüydü zaten. Yine de esas meselem bu değildi. Diğer sayfaların yeniden yazılabileceğini hissediyordum. Ama ya üzerinde ‘Pekiyi!’ yazan o boş sayfayı nasıl dolduracaktım? Onu hak edecek kadar iyi ne yazabilirdim ki? Bunu düşündükçe, hastalanacak gibi oluyordum.

İşte o kırmızı ‘Pekiyi!’ benim lanetimdir. Korkulardan bir korku seç deseniz, hiç düşünmeden onu seçerim. Tepemde bir kılıç gibi sallanır durur. Bana her ‘yazabilirsin’ dendiğinde kafamı kaldırıp ona bakar ve ürperirim.

Şimdi de öyle yapıyorum.

Korkağın biriyim ben. Daha önce de söyledim ya.

Sunday, May 22, 2011

Şairin Ehliyeti


BirGün
22 Mayıs 2011

Şairin dünyayı dilediği gibi kurgulamak ve bunu canının istediği gibi ifade etmek ehliyeti vardır. Okuyucuda uyandırmak istediği etkiye göre dilin kurallarıyla, toplumun düzeniyle, hatta paşa gönlü çekerse fizik kanunlarıyla bile oynayabilir, onları eğip bükebilir yeniden şekillendirebilir.
Kimileri bu özgürlüğü tedbirli bir şekilde kullanır, kibar kibar yazarlar. Onların elinden çıkan metinlerde güller açar bülbüller öter ama kimsenin yakası bağrı açılmaz. Aşıklar en fazla diz dize oturup konuşurlar. Öpüşecekleri zaman başka bir bölüme geçilir. Bazen savaş çıksa da romanın geçtiği kente uğramaz, cinayetler işlenir ama sadece gazete haberi olarak kalır. Böyle bir temiz temiz yazma hali vardır. Elini hiç kirletmeden. Ne var ki, dünyayı değiştiren kitaplar bunların arasından çıkmaz.
Her zaman hatırlayacağımız yazarlar bizi yerden yere vuranlardır. Bunlar ehliyetini cebine koyup hiç vakit geçirmeden yola koyulanlar olur çoğu kez. Virajları hızlıca alıp köşeleri sertçe dönecek, hiç duymadığımız şeyleri hiç duymadığımız bir şekilde söyleyeceklerdir. Herkesin bildiği ama bahsetmediği şeyleri anlatabilirler. Hiç kimsenin hayal etmediği şeyleri de söyleyebilirler. Ama ne yaparlarsa yapsınlar, her seferinde bizi şaşırtacak ve sarsacaklardır.
Beat Kuşağı yazarlarından William S. Burroughs bu gruba girer. II. Dünya Savaşı sonrası Amerika’da hakim olan tutucu orta sınıf ahlakına bir başkaldırı olarak ortaya çıkan Beat Kuşağı, her türlü toplumsal baskıya yalnızca eserleriyle değil yaşam tarzlarıyla da karşı duran bir grup cesur yazar ve müzisyenden oluşur. Bu kuşağın belli başlı kitaplarından biri Jack Kerouac’ın “Yolda” adlı romanı ise, bir diğeri de Burroughs’un “Yumuşak Makine”sidir.
Geçenlerde öğrendim ki, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, “Yumuşak Makine” için “Türk toplumunun ahlak anlayışına” uymadığı gerekçesiyle soruşturma açmış. Tebrik ederim. Çok yerinde bir karar. Burroughs’un kitabı tam da bu nedenle yazılmıştır çünkü. Düzenin kapılarını tutanların tekerine çomak soksun diye. Işıklı büyük salonlarda adım sayarak dans edenlerin ayak uyduramayacağı bir şarkı olsun diye. Demek ki roman hala hedefini buluyor, birilerinin canını sıkmayı başarıyor.
Bir kitap yasağı daha. Garip tabii. Yine de, devlet büyüklerimizin bu kitaptan neden bu kadar hararetle nefret ettiğini anlamak zor değil. ‘Örf ve adetlerimize uymaz’ lafı artık ikinci derimiz gibi bir şey oldu. O kadar yakın bize. Bence asıl şaşırtıcı olan, memleketimizin saygıdeğer savcılığının, uğraşacak başka bir işi yokmuş gibi, edebiyat eleştirisine soyunmuş olması.
Kitabı basan Sel Yayıncılık’ın açıklamasına bakılırsa, Burroughs’un romanını inceleyen başbakanlığa bağlı kurul raporunda “anlatım bütünlüğüne riayet” edilmediği için kitabın edebi değerinden şüphe duyulması gerektiğini ifade etmiş.
Bir anlatının mutlaka “konu bütünlüğü” taşıması gerektiği inancının bu kadar şiddetli bir ifadesine uzun süredir rastlanmadı. Neredeyse Aristo’dan beri.
Roman kuramı hassas bir mevzu. Kabalık etmek istemem ama bu kurulun okumalarında biraz geri kalmış olduğu hemen fark ediliyor. Ben olsam ellerine modernist metinleri tutuşturur, haftada bir de sınav yapardım. Ancak nereden başlamak gerektiğinden emin olamıyorum. Biraz daha geriye gitmek gerekebilir belki. “Yumuşak Makine”ye dair incelemenin kalan kısmına bakıyoruz: “tarihi mitolojik unsurların yaşam tarzlarından örnekler vererek kişisel ve objektif olmayan gerçek dışı yorumlarda bulunmak” ve “argo ve amiyane tabirlerle kopuk anlatım tarzının benimsenmesi” de birer edebi sorun olarak art arda sıralanıyor.
Başbakanlık Kurulu’nun saygıdeğer üyelerine naçizane bir önerim olacak: Burroughs’un ehliyetine el koymaya kalkmadan önce, ondan daha kıdemli sürücülerin kayıtlarına, ne bileyim, Shakespeare ya da Rabelais’nin eserlerine bir göz atmak isteyebilirler. Orada bu tür sorunlarla bolca karşılaşacaklar, böyle “çarpıtma” ve “ahlaksızlıklar”dan mebzul miktarda bulacaklardır.
İhbar etmiş gibi olmayayım ama.

Thursday, May 19, 2011

Kesinlik


BirGün
15 Mayıs 2011

Her dönem finaller yaklaşırken “kesinlik” konulu garip konuşmalar yaparken bulurum kendimi. Bu dönem ders vermiyorum ya, bir eksiklik hissettim. Buymuş meğer.

Öğrencilerimin bazıları, bütün dönemi hayhuyla geçirdikten sonra tam bu aralar kapımda boy göstermeye başlarlar. Notlarını düzeltmek için fikir almak isterler. Ben de genellikle daha önce yazdıkları şeylerin üzerinden geçer, hatalarını göstermeye çalışırım. Hatta bazen daha iyi yazmış olanların kağıtlarından örnekler de veririm. Sonunda korktuğum soru gelir: “Hocam, böyle yazsam garanti iyi not alırım, di mi?”

Ben bu “garanti” lafından her zaman biraz irkilirim. Böyle şaşmaz bir durumun söz konusu olmadığını anlatmaya çalışırım her seferinde. Hayatta böyle bir kesinlik var mıdır ki, bu dersten de aynısını bekliyorlardır? Bunu anlatmaya çalışırım. Ama çok gençtir benim öğrencilerim. Hayatı bir at gibi diledikleri yöne doğru sürebileceklerini düşünecek kadar toydur çoğu. Aksilikleri ve belirsizlikleri dikkate almak istemezler.

Geçenlerde “Malte Laurids Brigge’nin Notları”nı karıştırırken, onların kesinlik konusundaki bu ısrarını hatırladım.

Rainer Maria Rilke daha çok bir şair olarak tanınır. “Malte Laurids Brigge’nin Notları” onun tek romanıdır. Bir tane daha yazmasına da gerek kalmamıştır zaten. Bunu bir iki sayfa okuduktan sonra hemen anlarsınız. Roman, yüzyılın başında Paris’te yaşayan Malte’nin ağzından aktarılan bir güncedir aslında. Bize çocukluğunu, korkularını, kadınlarla tanışmasını ve en çok da “hepimiz onu içimizde taşırız, tıpkı bir meyvenin çekirdeğini taşıması gibi” diye tarif ettiği ölümün değişik yüzlerini anlatır.

Bunlardan biri de babasının cenazesiyle ilgilidir. Mesafeli bir dille anlatılmış çılgınca bir sahne. Defin töreni başlamadan önce Malte garip bir uygulamaya şahit olur. Kapıda peydah olan iki hekim, vasiyette de belirtildiği üzre son bir görevi yerine getirmek üzere geldiklerini söyler ve odaya girip ölünün kalbini metal bir cisimle delerler. Anlaşılan, 19. yüzyılda kalbin sivri bir cisimle delinmesi, benim sandığım gibi bir tür vampir çıkarma ayini değil, o dönemde birinin canlı olarak gömülmediğinden emin olmak için izlenen yollardan biridir – ikisi de aynı kapıya çıkmıyorsa tabii. Her halükarda, kati netice isteyenler için bulunmaz bir yöntem.

“Kalbin Delinmesi” adlı bu garip bölümün sonunda Malte, babasının hayatı boyunca arayıp da bulamadığı kesinliğe böylece kavuştuğunu söyler.

Bu sadece onu değil, kitabın okuyucuları olarak bizi de yakından ilgilendiren bir meseledir aslında. Hepimiz hayatımızın büyük bir kısmını bu kesinliği talep ederek geçirmez miyiz? Her dönem sonunda kapımı çalan öğrenciler gibi, sağlam yollardan gitmeyi, garantisi olan işler yapmayı, her zaman netice alacağımızdan emin olmayı istemez miyiz?

En çok da bilmek isteriz aslında. Her şeyi. Hoşlandığımız kişinin bizi sevip sevmediğini, bir işi alıp alamayacağımızı, ertesi gün evimize sağ salim dönüp dönemeyeceğimizi. Her zaman bilmek isteriz. Ama elimizden gelen çaba göstermek ve beklemek olur genellikle. Bazen de inanmak ve umut etmek.

Malte’nin babasına gelince, roman boyunca katılığının izlerini gördüğümüz bu sert yaradılışlı askerin belirsizliklerden nefret ediyor olması şaşırtmaz bizi. Yaşadığı sürece peşinde koştuğu kesinliği ancak ölümde bulmuş olması acıklıdır elbette.

Yine de asıl dokunaklı olan onu bulduğunda bilemeyecek durumda olması değil midir? Malte’nin babasının hikâyesinde bizi asıl etkileyen budur belki de. Kendi ölümüne bile sahip çıkmak isteyen bu adam, kesinliği hiç bir zaman tecrübe edememiştir aslında. Çünkü ölüm geldiğinde, yani kesin olan sahneye çıktığında, o sahneyi çoktan terketmiştir yazık ki.

Garip olduğu kadar etkili. Unutulacak bir hikâye değil.

Bu bölümü okurken, bir kez daha düşündüm: acaba öğrencilerime bundan bahsetsem nasıl olur? Yani mesela final zamanı kapımı çalanlara ya da dönem başında dersin geçme garantisi olup olmadığını soranlara doğrudan “Malte Laurids”i ve kalbin delinmesi hikâyesini anlatsam?

İçimde netice alabileceğime dair bir his var. Sadece bir his.

Güvenli Zihin Paketi

BirGün
8 Mayıs 2011

Kurt Vonnegut’un anısına saygıyla…

Vatandaşlarımızın güvenliğini sağlamak ve toplum sağlığını korumak amacıyla, hükümetimiz çok yakında “Aklım Rahat, Zinde Hayat” sloganıyla yepyeni bir yaşam paketi uygulamasına başlayacaktır. “Güvenli Zihin” adı altında piyasaya sürülecek bu paketle birlikte, zihnimizin hangi bölümlerine ulaşım sağlayabileceğimiz ve hangi melekelerimizi özgürce kullanabileceğimiz belli başlı bir takım kurallara bağlanacaktır. Böylelikle halkımızın ruh ve akıl sağlığını istenmeyen etkilerden korumak mümkün olacaktır.

Bilgi işlem uzmanlarımızla nörologlarımızın uzun ve meşakkatli çalışmalar neticesinde hazırladığı “Güvenli Zihin Paketi,” değişik yaş ve meslek gruplarına hizmet verebilmek üzere tasarlanmıştır. Gençleri, hayalgücü ya da özgür irade gibi ileride toplumun bir parçası olmalarını zorlaştıracak zararlı eğilimlerden korumak için düşünülmüş olan “Çocuk Paketi,” beynin ilgili bölümlerine ulaşımı tamamen engelleyecektir. Çocukların bu konudaki her teşebbüsü düşük dozlarda elektrik şokları verilerek önlenecek ve küçük beyinlerin daha erken yaşlarda havuz problemleri, kahramanlık şiirleri ve ezber metinlerle meşgul edilmesi garanti altına alınacaktır. Böylece dini ve milli duyguları kuvvetli, toplumla azami uyumlu fertler yetiştirmek mümkün olacaktır.

Aileleri toptan dönüştürmeyi öngören “İndirimli Aile Paketi” bu programın en büyük başarılarından biri olarak görülmektedir. Aile dışı oluşumlar, maazallah çarpık cinsel eğilimler ve evlilik karşıtı görüşler bu paket içinde değerlendirilecek ve böyle durumların daha ortaya çıkmadan engellenmesi için gerekli önlemler alınacaktır. Bunun için beynin hazla ilgili bölümlerine birer çip takılacak ve bütün bir ailenin faaliyetleri kontrol altına alınacaktır. Aile içinde cinsel olarak aktif bütün bireylerin günlük heyecan çizelgeleri not edilecek ve olağandışı durumlar gözlendiğinde gereği yapılacaktır. Otobüste öpüşenler gibi meseleler de böylece ortadan kalkacaktır. Bu tür eylemleri icra edenler tehdit, taciz ve tecrit edilecek, bu da yetmezse ellerine birer “Namus Hocası” verilip haftada bir sınava tabi tutulacaklardır.

Aile Paketi’nin en güzel tarafı kullanıcıya göre değişiklik göstermiyor olmasıdır. Bir paket bütün bir aile için yetecek, 7’den 70’e herkes aynı zihniyeti tepe tepe kullanabilecektir. Zaten farklı filtreleme sistemleri kullanmak isteseniz bile, aile paketi buna izin vermeyecektir. Böylece bütün bir ailenin birlik ve bütünlüğü de garanti edilmiş olacaktır.

Bunun yanı sıra, değişik meslek gruplarına özel “Profesyonel Zihin Paketleri” de düşünülmüştür. Araştırma yapabilecekleri güvenli alanları belirlemek için sosyal bilimcilerin kafalarına “düşük yoğunluklu ayrımcı çip” takılacak ve zihinlerinin yalnızca arzu edilen meselelerle meşgul olması sağlanacaktır. Sistem karşıtı olduğu bilinen karikatüristlerin zihinlerinde 7/24 “Heidi” ya da isteğe bağlı olarak “Arı Maya” gösterilecektir. Gazeteciler ise daha kuvvetli bir denetime tabi tutulacak ve hükümete dair eleştirel bir tutum benimsediklerinde düşünceleri her seferinde “Necefli Maşrapa” görüntüsü ile bölünecektir. “Güvenli Zihin” programı bu nostaljik dokunuşla ülkemizin renkli tarihine selam göndererek geçmişle bağlarını tazelemektedir.

Politikacılar için hazırlanan paket ise “Temiz Zihinler” adı altında tamamen ayrı bir program olarak düzenlenmiştir. Bu paket politikacılara siyasi dokunulmazlıkla beraber “insani muafiyet” de tanımaktadır. Şimdiye kadar insan hakları, etnik meseleler, cinsel ayrımcılık gibi konularla meşgul edilen siyasetçiler bundan sonra böyle taleplere pabuç bırakmayacak, çünkü zihinlerinin eşitlik ve adalet duygusu gibi insani vasıflarla ilgili bölümleri tümüyle ulaşıma kapatılacaktır. Bu konuda daha önceki tecrübeleri de zihinlerinden silineceği için, gıcır gıcır yepyeni ve sorunsuz beyinleriyle memleketin ekonomik sorunları ile rahatça ilgilenebilecekler ve ülkeyi daha iyi bir geleceğe taşıyacaklardır.

Hükümetimizin yeni Güvenli Zihin Paketi’ne inancı sonsuzdur. Bu paketle birlikte ulusumuz daha önce ulaşmadığı yüksekliklere çıkacak, ayak basmadığı yolları yürüyecek, inmediği derinliklere ulaşacak ve, ne mükemmel bir şeydir ki, bunların hiç birini farkedemeyecektir. Kafası karışmayacak, rotasından şaşmayacaktır. Kimse sırayı bozmayacağı için ileriye hep daha ileriye yürümek mümkün olacaktır.

O zaman, sevgili vatandaşlar, ‘Aklım Rahat, Zinde Hayat’ demenin zamanıdır.

Sunday, May 01, 2011

Faydasız Çabalar Müzesi



BirGün
1 Mayıs 2011

Açık kütüphane sisteminin erdemlerinden biri, bir kitabı ararken ötekilere de dokunabiliyor olmaktır. Böyle olunca hedefe doğru şaşmadan yürümek yerine, dolambaçlı bir yoldan ilerlersiniz. Kimi zaman ona ulaşmaya pek az kalmışken yolda bir sürprizle karşılaşırsınız. Gözünüze ilişen kitaplardan biri aklınızı çeler, orada takılırsınız. Sonra bir de bakarsınız ki, aradığınız her ne ise onu çoktan unutmuş elinizde bambaşka bir kitapla kütüphaneden çıkıyorsunuz.

Bu bana çok olur. Geçen gün yine oldu. Bir şeyler arıyordum, sonra dikkatim dağıldı. Ardından ismine vurulup baktığım bir kitabı kapıp pencerenin önündeki koltuklardan birine yerleştim. Sayfaları karıştırdıkça bu önsezimde pek de haksız olmadığım ortaya çıktı. Elimde Cristina Peri Rossi’nin “Faydasız Çabalar Müzesi” başlığı altında toplanmış öykülerini tutuyordum. Ve kitap ballı badem lezzetindeydi.

Cristina Peri Rossi Uruguaylı. Latin Amerika’nın alametifarikası olan ‘büyülü gerçekçilik’ yazdıklarına damgasını vurmuş. Ara ara Borges’i andırıyor. Bazen de diğerlerini. Peri Rossi, bütün iyi öykücüler gibi, dar mekanda at koşturabiliyor. Bir kaç sihirli kalem darbesiyle bir duyguyu aktarabiliyor, bir paragrafta atmosfer kurabiliyor. İnsanı bir iki satırda eski bir müzenin tozlu raflarının arasına sokuveriyor mesela.

Kitaba adını veren “Faydasız Çabalar Müzesi” adlı öykü, isminin de işaret ettiği gibi, insanlığın netice getirmemiş çabalarının büyük tozlu arşivlerde saklandığı bir müzeyi anlatıyor. Bu çabalar senelere göre tasnif edilmiş ciltlerde tutuluyor. Bazen de türlerine göre sınıflandırılıyorlar: kimi acıklı, kimi gülünç, kimi korkutucu.

Müzede kayda geçirilmiş faydasız çabalar arasında on sene boyunca köpeğine konuşmayı öğretmeye çalışan adam, bütün hayatını boyunu uzatacak bir doktor arayarak geçiren cüce, varolmayan yerleri aramakla ömürlerini tüketen kaşifler ve yirmi seneyi aşkın bir süreyi bir kadının sevgisini kazanmak için harcadıktan sonra umutsuzluğa kapılıp intihar eden bir aşık var.

Bazı çabalar güzel, bazılarıysa dokunaklı. Garip olan kimi çabaların tekrar ediliyor olması: kanat takıp uçmayı deneyen hayalciler, başka bir iş bulmaya çalışırken heba olup giden fahişeler, resim yapmak için uğraşan yeteneksizler ve korkularının üstesinden gelmek isteyenler.

Peri Rossi’nin anlatıcısının ismini, cinsiyetini ve yaşını bilmiyoruz. Bütün bunlardan ari görünüyor. Ona dair bildiğimiz tek şey müzenin müdavimlerinden biri olduğu. Her gün belli bir saatte müzeye geliyor ve tozlu rafların arasında dolaşıp arşivleri karıştırıyor. Onun faydasız çabası da bu olsa gerek: müzedeki bütün faydasız çabaları birer birer okuyup bitirmek.

Öyküyü bitirdikten sonra içimi bir hüzün kapladı. Şimdiye kadar deneyip başaramadığım şeyleri hatırladım. Korktuğum için hiç denemediklerimi de tabii. Elimden kaçıp giden bütün fırsatlar, hiç önüme çıkmayanlar, görüp de farketmediklerim. Gitmediğim şehirler, özlediğim insanlar, aradığım kitaplar geldi aklıma. Onları hiç bulabilecek miyim? Oralara hiç varabilecek miyim?

Ben ki kütüphanede bile aradığı kitaba doğru gitmeyi başaramayan biriyim. Belki diğerleri böyle değildir, dedim kendi kendime. Sonra düşündüm de, bir amaca doğru ilerlediğini zannedenler yanılıyor aslında. Bence onlar da benim gibi arada bir tozlu raflar arasında kayboluyordur. Bütün kitapları okumak isterken, “bazılarını” okumak için bile yeterince uzun bir ömürleri olmadığını farkedip düşkırıklığı içinde içlerini çekiyorlardır.

‘Faydasız Çabalar Müzesi’nin isimsiz anlatıcısı, en çok tekrar edilen çabaları sıralarken “ölümsüzlük arayanlar başta geliyordu,” diye anlatıyor. “Bunu söyler söylemez, “yani herkes” diye ekliyor, “hemen herkes ölümsüz olmayı istedi ya da sanki öyleymiş gibi yaşadı.”

O zaman belki de hedefe doğru yürüyenler ve yolundan şaşanlar arasında bir fark gözetmemeliyiz.

Buradan bakınca, hepimiz ‘Faydasız Çabalar Müzesi’nde değil miyiz?

Sunday, April 24, 2011

Hayalet Ağrı


BirGün
24 Nisan 2011

Burada benden çok daha uzun zaman geçirmiş bir arkadaşım var. Geçenlerde hepimize memleket hasreti basmışken öyle oturaklı bir laf etti ki neye uğradığımı şaşırdım. “Türkiye hayalet kol gibi bir şeydir,” dedi, “kendisi ortada olmasa da ağrımaya devam eder.”

Hayalet (fantom) ağrı diye bir şey var, duymuşsunuzdur. Fantom ağrı, kesilen bir uzvun sanki yerinde duruyormuş gibi hissedilmesine deniyor. Bu durum, genellikle kol veya bacak kesilmesinden sonra ortaya çıkıyor. Uzvunu kaybeden hasta, onun yerinde olduğu hissiyle yaşıyor ve gerçek bir organ ne tür hisler yaşatıyorsa eli kolu varmış gibi bunları birer birer tecrübe ediyor.

Bu benzetme beni çok sarstı. Kendi kısacık tecrübemi bir tarafa bırakıp uzun süre memleketten uzak kalmış olanları düşündüm. Sürgünde olanlar, değişik sebeplerle ülkeye dönemeyenler ya da Türkiye’de olmasına rağmen yabancı muamelesi görenler.

Geçenlerde bir konferans için Los Angeles’a gittik. Orada bizi bir Ermeni arkadaşımızın babası karşıladı. Aile bir zamanlar Maraş’ta yaşıyormuş. 1915’te mezalim başlayınca Kudüs’e sığınmışlar. Oraya doğru giderken yolda kundaktaki bebeklerini, soğuktan donan parmaklarını ve umutlarının büyük bir kısmını bırakmışlar. Ama çileleri bununla bitmemiş, İsrail kurulduktan sonra oradan da Beyrut’a sürülmüşler. Beyrut karıştıktan sonra da Marsilya’ya göç etmişler. Los Angeles son durakları gibi görünüyor. Yine de bilinmez tabii.

Amcamız bir rahip. Almanya’da ilahiyat okumuş. Ermenice, Arapça, Fransızca ve İngilizce biliyor. Ama bizimle anlaşmak için Türkçe’yi tercih ediyor. Babasından duyarak öğrendiği kırık dökük bir Maraş şivesiyle konuşuyor. Lafları ağzında şeker gibi gibi yuvarlayarak söylüyor. Hiç Türkiye’de yaşamamış. Ama Türkiye’den “vatanım” diye bahsediyor. O böyle dedikçe, ne diyeceğimizi bilemiyor başımızı önümüze eğiyoruz.

Utanmamız boşuna değil. Bizi uzun süredir görmedikleri akrabaları gibi karşılıyorlar. Ne ikram edeceklerini, neleri göstereceklerini bilemiyorlar. Bütün gece konuşuyoruz. Durup durup Los Angeles’ın güzel bir yer olduğunu ama insan ilişkilerindeki mesafeye donukluğa bir türlü alışamadıklarını söylüyorlar. Oysa senelerdir orada yaşıyorlar. Üç çocuklarından biri Amerika’da doğmuş, yaşamlarının büyük bir kısmını bu ülkede geçirmişler.

Yemeklerden, adetlerden, şarkılardan bahsediyoruz. Hassas meselelere dokunmamaya çalışıyoruz ama olmuyor. Gecenin sonuna doğru soruyorum, İstanbul’a bizi görmeye gelecekler mi? Amcamız acı acı gülüyor. O gelmiş zaten. Sadece İstanbul’a mı? Maraş’a kadar gitmiş. Köylerini görmeye. Belki yine gidecek. Ama karısını ikna edebileceğimizi sanmıyor.

Karısı ninesinin yanında büyümüş. “Ninem ömrü boyunca her gün ağladı,” diyor bana, “gördükleri yakasını hiç bırakmadı çünkü.” Konuşmakta zorlansa da, yutkuna yutkuna anlatmaya devam ediyor: “Hep eve dönmekten bahsederdi ama bir türlü olmadı. Türkiye’den getirdiği çiçekleri otları doldurduğu bir kesesi vardı, onu koklar dururdu. Öldüğünde o keseyi de yanına gömdük.”

Bu hikayeyi duyunca gözyaşlarımı tutamıyorum. “Benim içinse durum farklı,” diyor teselli etmek ister gibi. “Evim olmadı ki özleyeyim!”

Bunun ardından bir süre sessizce oturuyoruz. Söylenecek pek bir şey yok gibi.

İkimiz de biliyoruz ki, insan en çok sahip olamadıklarının ağrısını çeker. Koparılmış bir kolu parmak uçlarına kadar hissedenler en fenasıdır. Onlar acıların en beterini yaşar. Kimse olmayan bir şeyin ağrısını dindiremez çünkü.

O zaman, arkadaşımın da dediği gibi, Türkiye böyle bir hayalet ağrıdır. Kayıp bir kolun ağrısı.

Yerinden yurdundan edilmiş tüm Ermeniler için.

Sunday, April 17, 2011

Taşra yolları taşlı...

BirGün
17 Nisan 2011

Nurdan Gürbilek, “Yer Değiştiren Gölge” adlı kitabındaki hepsi birbirinden güzel makalelerinden birinde taşraya ve onunla birlikte gelen ruh haline yepyeni bir anlam atfeder: “Taşra sıkıntısı adını verelim buna; taşra sözcüğüne yalnızca mekana ilişkin bir anlam yüklemeden, yalnızca köyü ya da kasabayı kast etmeden; onları da, ama onların ötesinde, şehirde de yaşanabilecek bir deneyimi; bir dışta kalma, bir daralma, bir evde kalma deneyimini, böyle hayatları ifade etmek için...”

Gürbilek’in bu tanımından sonra, “taşra” sadece kentin dışında kalan hayatı tanımlayan bir sözcük olmaktan çıkar. Taşralılık mekandan bağımsızlaşır ve bir ruh halinin ifadesi gelir. Gürbilek bu tartışmanın devamında, bütün yoksunlukları ve hassasiyetleriyle çocukluğu da hayatın taşrası olarak görür mesela.

Memleketi terkettiğimden beri, ben de çocukluğun taşrasına geri dönmüş gibiyim. Hala kurallarına alışamadığım bu yeni dünyada, kendinden emin yetişkinler arasına karışmaya çalışan ve bunu başaramadıkça hırçınlaşan bir çocuk gibi saçlarım dimdik duruyorum. Bütün bunlar bana Rilke’nin ‘Malte Laurids Brigge’nin ağzından söylediği bir şeyi hatırlatıyor: “Çocukluğumu yeniden bulabilmek için dua ettim ve sonunda geri geldiğinde farkettim ki, her şey eskisi kadar zordu ve büyümenin hiç bir faydası olmamıştı.”

Büyümenin bana da pek faydası olmamış ki, işte hala aynı divanın üzerinde oturmuş pencereden dışarı bakıyorum. Dünya orada duruyor. Ama dokunamıyorum. Her şey önümden büyük bir hızla akıp gidiyor. Bense çocukluğun o yalnız ve sıkıntılı öğleden sonralarından birinde sıkışmış bekliyorum.

Divandan kalkmaya cesaret ettiğim zamanlarda da, dışarıdaki dünyayla ilişki kurabildiğim söylenemez. Hatta onu olduğu gibi görmekten bile acizim galiba. Şöyle ki: San Francisco’ya yolu düşen her Türk, bir ara ‘Golden Gate’e bakıp “Aynı bizim Boğaz Köprüsü gibi!” der. Tamam. Bunu hepimiz yapıyoruz. San Francisco dik yokuşlarıyla, tramvaylarıyla ve renkli kalabalığıyla biraz iyiniyetli bir şekilde bakarsak İstanbul’u andırıyor gerçekten de. Fakat benimki orada bitmiyor ki! Berkeley tepelerine çıkıyoruz, ‘Aaaa, tıpkı Güzelbahçe,” diyorum; Colorado nehrinin kıvrımlarında dolaşıyoruz, Düden şelalesini anlatıyorum; kızılçam ormanlarına dalıyoruz, yanımdakine dönüp “Kaçkarları gördün mü sen?” diye soruyorum.

Bütün bunlar kabul edilebilir belki. Memleket özlemi ile açıklanabilir hatta. Ama sonunda öyle bir noktaya geldik ki, karşımızdaki parkta şarkı söyleyip dans eden Meksikalıları sıra gecesi yapan Urfalılara benzetince, silkinip düşünmek zorunda kaldım.

Taşralılık mı bu? Evet. Hem de en hasından.

Melankoli taşranın şanındandır. Benim için tanıdık bir şey. Çocukluğumdan beri peşimi bırakmayan bir dışarıda kalma, geç kalma, eksik olma duygusu. Buralara gelirken tepeme çullanacağını biliyordum. Belki yine aynı nedenle, dünyayı kalın bir camın arkasından seyrediyor olmak da beni hiç şaşırtmadı. Orada durmaya alışığım.

İyi de bu memleketçilik nedir şimdi? Kendimden böyle bir tutuculuğu beklemezdim işte. Sonra yavaş yavaş farkettim ki, bu yaygın bir hastalık. Sebepleri de açık aslında. Bir şeylere hayret ediyor olmak taşralılığın bir numaralı işareti olarak görülüyor. İnsanın duygularını göstermesinin çocukluk olarak addedilmesi gibi. Ne kadar ifadesiz bir suratınız varsa o kadar yetişkin sayılıyorsunuz mesela. O zaman, çocukluğun ya da yabancılığın taşrasını terketmenin, yani ciddiye alınmanın yolu pek bir şeye şaşırmamaktan geçiyor. “Aynısından bizde de var” aslında tam da bu anlama geliyor. “Mevzuya hakimim, dünyayı biliyorum,” demiş oluyorsunuz.

Bunu düşününce babamın sevdiği bir fıkra geldi aklıma: Trakyalının köyden amcaoğlu geliyor. Birlikte Istanbul’u dolaşmaya çıkıyorlar. Birden karşılarına boyunlarında çanlarıyla rengarenk püskülleriyle ağır ağır ilerleyen develer çıkıyor. Köyden gelen hayretler içinde kalıyor. Akrabasına develeri gösterecek ama adını da bilemiyor. Sonunda çareyi ‘Neylere bak neylere?’ demekte buluyor. Öteki de hayatında ilk kez deve görüyor ama şehre kapağı atmış bir kere, cahilliğini açık edecek değil ya! Bir müddet ıkınıp sıkındıktan sonra, elini savurup ‘Öyledir onlar beya!’ deyiveriyor.

Uzun lafın kısası, ben de bu Amerikaları çözdüm artık. Böyledir buralar beya!

Monday, April 11, 2011

Tehlikeli Yakınlıklar



BirGün
9 Nisan 2011

Edebiyat sahnesinde herkesin bir ustalığı vardır. Psikolojik gerilim romanlarının uzmanı da Amerikalı polisiye yazarı Patricia Highsmith’dir. Highsmith, 1950’de yayınlanan ilk romanı ‘Trendeki Yabancılar’la yarım asrı aşkın kariyerinde neyle uğraşacağının işaretini vermiştir: istenmeyen yakınlıklar.

Yakınlıklardan korktuğumu daha evvel yazmıştım. Fakat insanlara yakınlık ilham eden biri olduğumdan söz etmiş miydim, bilmiyorum. Nereye gidersem gideyim, kiminle tanışırsam tanışayım insanlar bana hayatlarını anlatmak için sıraya girerler. Böyle zamanlarda hep Highsmith’i ve ‘Trendeki Yabancılar’ı yad ederim. Suratımda herkesin içindeki itirafçı damarı harekete geçiren bir ifade var diye düşünüyorum. Sadece bir kaç saat önce tanıştığım insanlar bile kendilerine dair en özel şeyleri art arda sıralayabilirler.

Bir zamanlar sadece bu nedenle otobüs yolculuklarından korkar olmuştum. Halbuki otobüse binmeyi severim aslında. Sırtınız tutulur, uykusuz kalırsınız ama yine de yolda olmak iyidir. Yolculuğun güzelliği insana düşünecek zaman vermesindendir. Gece yolculuğunun üstüne hiç bir şey tanımam. Bir derdiniz varsa, ilk yapmanız gereken şey budur: Bir otobüse atlar ve penceredeki yansımanızla kafa kafaya verip düşünürsünüz. Bir tür hipnoz hali gibidir bu. Her dakikası saatlere bedeldir. Böyle yarı baygın bir şekilde bir süre gidersiniz. Sonra bir de bakarsınız ki, ilk molada meseleyi halledip hafiflemişsiniz.

Yanınızdaki izin verirse tabii. Benim şansıma hep çenebaz kadınlar düşerdi. Hani şu yanınıza oturur oturmaz ‘Yolculuk nereye?’ diye soranlardan. Yahu, İstanbul-Ankara otobüsünde yolculuk nereye olabilir? Ankara’ya işte! Bunu diyemezsiniz. Siz diyemedikçe, karşınızdakinin konuşacağı tutar. Böyle gide gide Ankara’ya varırsınız. Yorgun ve tükenmiş. İçiniz dışınız bilmek istemeyeceğiniz bir dolu hikayeyle dolmuş. Kadıncağızın ilk kocasının hangi hastalıktan öldüğünden tutun da, oğlunun kaçıncı dönemde hangi dersten kaldığına kadar bir sürü şeyi dinlemiş, bir kaç numara aptallaşmışsınızdır. Pencereye doğru döndürdüğünüz yüzünüzü her seferinde yeni bir konu başlığı ile kendinden tarafa çevirmeyi başaran koltuk arkadaşınız ise asla yorulmamış, aksine gitgide artan bir iştahla aile hikayelerinin en canalıcı bölümlerine doğru ilerlemeye başlamıştır. Esnersiniz, uyuklarsınız, kitap okur gibi yaparsınız, nafile. Bu kadınlara hiç bir şey işlemez.

Öğrenciyken bu durumla baş edebilmek umuduyla kimi yöntemler geliştirmiştim. “Nerelisin?” diye muhabbete girene “Sana ne!” diye cevap veremeyeceğim için, kendimce bir takım çözümler bulmuştum. İlk başvurduğum yöntem turist taklidi yapmaktı, ama daha çok ilgi çektiğini görünce bunu derhal terkettim. Sağır-dilsiz oyunu da uzun sürmedi, çünkü kadınlar dilleriyle yapamadıklarını bu sefer elleriyle anlatmaya çalışıyordu.

Fakat yılmadım. Orta sınıf, orta yaşlı ve orta boylu bu kadınları korkutacak ne varsa, oturup bir listesini çıkardım. Bunlar tahmin edeceğiniz gibi ‘ortalamanın’ dışında şeylerdi. Sonunda bunları alt alta dizdiğimde artık elimde yeni kişiliğim vardı. Evet, tehlikeli yakınlıklar hala bir meseleydi. Ama ilişkinin tehlikeli tarafı bendim artık. En ısrarcı teyzeleri bile başarılı bir şekilde bertaraf edebiliyordum. Işın kalkanı gibi bir şey icad etmiştim. Gururluydum.

Bu küçük oyun neticesinde bizim memlekette en çok korkulan şeylere dair bir fikrim oldu. Hepsini anlatıp sizi sıkmak istemem. Zaten çoğu şaşırtıcı şeyler değildi. Bu kadınların çoğu o kadar tutucuydu ki, bir iki küçük detay onları kaçırmaya yetiyordu. Bir keresinde, okuduğum romanın kapağındaki yarı çıplak kadın resmini beğenmediği için yerini değiştiren birine bile rastladım. Siyaset konuşmak da riskli bir iş olarak algılandığı için bazılarını püskürtmekte işe yarıyordu. Ama asıl hatrımda kalan herkesin yoksulluktan nasıl öcü gibi korktuğu oldu. Onun için en iyi işleyen numara, kalacak yer arayan muhtaç biriymiş gibi davranmaktı. O zaman bütün bu şirinlik muskası kadınlar birden sus pus olup önlerine bakıyor ve yol boyunca bir daha ağızlarını açmıyorlardı.

Bu sayede ne güzel ne sakin yolculuklar yaptım. Ne korkulu yakınlıkların ihtimali geldi geçti de, bana mısın demedim. Fakat bu sinsi riyakarlık aklımın bir köşesine takıldı. Hala da o takıldığı yerde duruyor.

Not: Bu yazı iki seyahat arasında telaş içinde yazıldı. Nasıl olduysa, Patricia Highmith'i İngiliz yapmışım. Kitaplarını okumuş biri için çok saçma bir hata. Fakat bazen insanın aklından geçenle elinden çıkan aynı olmuyor. Özür dilerim.

Ruhumuzun Ayarı

BirGün
2 Nisan 2011


Doğu’dan çıkıp gelen herkes gibi ben de, Batı ile ilişki kurmanın şöyle sakin aklıbaşında bir yolu olmadığını sonunda idrak ettim. Ya yaka silkiyor, ya ayılıp bayılıyor, ya da -- Allah göstermesin -- ikisini birden yapıyorsunuz. Her şey uçlarda yaşanıyor. Dengeli, düzgün, makul bir ilişki yok.

Çok tanıdık bir hikaye bile olsa kendiniz yaşayınca, sanki yeni bir şeymiş gibi tecrübe ediyorsunuz. Öyle garip bir durum ki, iki omzunuzda iki şeytan oturuyor sanki. Biri Batı’nın sunduğu her kolaylığı körü körüne beğeniyle karşılıyor ve her cümlesini “abi, adamlar yapmış işte” diyerek bitiriyorsa; öteki de, “ama bizde de insanlık var, kardeşim” diye devam ederek habire “memleket güzellemesi” yapıyor. Birincisi bizi sağlıksız bir hayranlığa ve teslimiyete davet ederken, ikincisi de gizliden gizliye milliyetçiliğe ve muhafazakarlığa göz kırpıp duruyor. Birinden kaçarken öbürüne tutuluyor, bu iki uç arasında savrulup gidiyorsunuz.

Hikayeye başından başlamak gerekirse, önce şunu söylemeliyiz: yolu Batı’ya düşen her Doğulu, ister araba fabrikasında bant işçisi olarak çalışmaya başlasın, ister bir konferansta makale sunacak olsun, önce “medeniyet” denen o yekpare duvara bütün şiddetiyle toslayıp – afedersiniz – kaba etlerinin üzerine bir güzel oturur. Almanya’ya çalışmaya gidenlerin yakınlarına yolladıkları fotoğrafları bilir misiniz? Yarı mağrur yarı tedirgin bir takım insanlar suç üstü yakalanmış gibi garip bir şekilde gülümserler hani? Tedirginlikleri yere düştüklerinde içlerine oturan acıyı unutmadıklarındandır. Mağrur durmaları da, en azından medeniyete kafayı koydum ya, diye içten içe sevinmelerinden gelir.

Sonuçta herkes dünyayı fethetmenin yolunun Batı’ya “başvurmaktan” geçtiğini bilir.

Ancak, Batı kollarını açmış sizi beklemiyordur elbette. Kim olursanız olun, sizi taşradan gelen uzak bir akraba gibi karşılayacaktır. Önceleri, tanıdıklarınıza sıkıntı vermiş gibi hissedersiniz. İlla ki bir yanlış yaparsınız. İlla ki utanırsınız. Oysa bilmemek ayıp değildir. Öğrenmemek ayıptır. Öyle söylemişlerdir size. Olsun yine de çekinirsiniz. Birileri bir yerlere sizden önce gitmiş, sizden fazlasını görmüş, sizden daha büyük binalar yapıp daha esaslı romanlar yazmıştır.

Ne kadar zaman geçirirseniz geçirin, hep biraz yabancı kalacaksınızdır. Sonuçta uzun bir misafirliktir sizinki. Oradasınızdır ama dahil olamazsınız. Bir türlü rahatlayamazsınız. Siz kendinize itiraf etmeseniz bile – Cemal Süreya’nın lafıyla – hep bir “güvercin kuşkusu” içinde yaşarsınız.

Sonra bir gün artık rabıtalı davranamadığınızı hissedersiniz. Onlar gibi konuşmaya, gülmeye, kendi adınızı bile anlaşılsın diye eğip bükerek söylemeye başlamış olabilirsiniz. Ne de olsa uyum sağlamanın en kolay yolu taklit etmektir. Ama bunu yapmadıysanız, hemen sevinmeyin. Henüz darbe almadan bu işten sıyrılmış sayılmazsınız. Bu sefer de öteki şeytanın eline düşmüş olabilir misiniz? Bütün bunları bir tür hafiflik olarak görüyorsanız muhtemelen öyledir. İçinizdeki itiraz sesinizin tonuna, ağzınızın kıvrımlarına sinmeye başlar. Üzerinize bir kibir gelir oturur. Buna kendiniz bile şaşırırsınız. Sesiniz alaycı çıkar. Bazen de öfkeyle yükselir. Bir de bakarsınız ki, herkesten daha fazla konuşur olmuşsunuz. Efendinin hoşuna mı gitmek istiyorsunuz? Orası belli değildir artık. Daha çok rahatı bozulsun istersiniz.

Bu öfkede bir hastalık gizlidir. Öyle bir hastalık ki, kimi zaman insanı tamamen sakatlayabilir. James Baldwin “Yerli Bir Çocuğun Notları” adlı otobiyografik öyküsünde, Harlemli bir rahip olan babasının beyazlara beslediği hınca teslim olarak nasıl yavaş yavaş aklını yitirdiğini anlatır. Karaderililere yönelik ırkçılık yüzünden, hayatı boyunca kendi memleketinde bir yabancı gibi yaşamaya mahkum edilmiş bu adam sonunda dengesini tamamen kaybetmiştir. Her şeyde bir sahtelik kokusu alır. Her davranışta inceden inceye bir düşmanlık sezer. Bir “sahicilik” inadı tutturmuş gidiyordur. Ama belli ki kimse yeterince sahici değildir, kimseye sonuna kadar güvenilemiyordur. Sonunda ailesinden bile şüphelendiği için zehirlenme korkusuyla yemek yemeyi reddeder ve kimbilir hangi zihinsel işkenceler içinde ölür gider.

Demem o ki, efendinin rahatı öyle kolay kolay bozulacak bir şey değildir. Onun rahatı bozulmasin diye koca bir medeniyet yaratılmıştır.

Bozulan şey olsa olsa sizin ruhunuzun ayaridir.

Bu dosyayı silmek istediğinizden emin misiniz?



BirGün
27 Mart 2011

Yasak kitaplar listesi sürprizlerle doludur. Aralarında kuramsal metinler, araştırmalar, romanlar, hatta çocuk kitapları bile bulabilirsiniz. ‘Alice Harikalar Diyarı’ insan gibi konuşup davranan hayvan figürleri tasvir ettiği için Çin’de, ‘Küçük Kara Samba’ milli duyguları zedelediği gerekçesiyle Japonya’da, Roald Dahl’ın ‘Cadılar’ adlı harika hikayesi de herhalde cadıların duygularını incittiği için Amerika’da bir süre yasaklanmıştır. Yine de hatırladığım en garip örnek, içindeki kimi tanımların genç zihinleri zehirleyeceği korkusu ile Amerikan okullarında bir dönem yasaklanan Merriam Webster sözlüğüdür.

Bu konuda ufak bir araştırma yaparsanız, kütüphanenizde başköşede duran, defalarca okuduğunuz, hatta hayatınızı değiştirmiş bir çok eserin değişik dönemlerde itinayla ortadan kaldırıldığını görürsünüz. Kafka’nın ‘Dönüşüm’ü Nazi iktidarı sırasında yakılmış, Lillian Hellman’ın oyunları McCarthy döneminde toplatılmış, Orwell’in ‘1984’ü de Stalin idaresindeki Rusya’da imha edilmiştir mesela.

Siyasi kariyerini Amerika’da komünistlere yönelik nefret ve korku üzerinden inşa etmiş olan McCarthy’nin yürüttüğü kitap avcılığının tarihteki yeri ayrıdır. Nazilerden sonra en çok kitap toplatan yönetim herhalde onunkidir. Hükümetin politikalarını ve bitmek bilmez paranoyasını mükemmel bir şekilde özetlediği için, akla gelen ilk örnek Arthur Miller’in ‘Cadı Kazanı’ olacaktır. Onyedinci yüzyılda Salem’de geçen akılalmaz bir cadı avını hikaye eden bu oyun, “ruhu şeytanlar tarafından ele geçirilmiş bir takım insanların ettiği hastalıklı laflara” yer verdiği için derhal toplatılmış ve yasaklanmıştır.

Anlaşılan Miller’ın oyunu, Katolik bir ailenin çocuğu olan muhafazakar ve milliyetçi McCarthy’nin her iki hassasiyetine birden dokunmuş, siyasi imalarının yanı sıra bir de dindar bir cemaati anlattığı için onu canevinden vurmuştur.

Yine de, bu “hassas” ve yasakçı iktidarlardan hiç biri, bir kitabı henüz basılmadan, daha bir taslak halindeyken yasaklamayı akıl edememiştir. Fakat biz birinciliği kimseye bırakır mıyız? Hele böyle gurur duyulmayacak bir konuda.

Dün gazetede okuduğum haberlere göre, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan gazeteci Ahmet Şık’ın ‘İmamın Ordusu’ adlı kitabının dijital kayıtlarına İthaki Yayınevi ve Radikal Gazetesi’ne yapılan polis operasyonuyla el konulmuş ve kopyaları silinmiş. Henüz basılmadığı için, kitap değil de “örgütsel döküman” olarak muamele göreceği ifade edilen bu metnin “taslağını elinde bulundurup teslim etmeyen herkesin örgüte yardım suçundan gözaltına alınacağı” da ek olarak duyurulmuş.

Henüz günyüzü görmemiş bir kitabın ortadan kaldırmasındaki ironiye hiç girmeyeceğim. Böylesine edebiyatta bile nadir rastlanır.

Fakat bu metinle teması olan herkesi sindirmek için ne gerekiyorsa yapan yönetimin kararlılığının çok şaşırtıcı olduğunu söylemeden edemeyeceğim. İnsan elinde olmadan merak ediyor tabii. Bu kitapta ne var ki, daha ortaya çıkmadan imha ediliyor? Polis kuvvetlerini seferber edecek, bilgisayarların peşine düşüp dosyaları birer birer sildirecek kadar önemli olan şey nedir?

Ahmet Şık’ın eşi Yonca Şık’a “elinde kitabın bir örneği varsa teslim etmesi” yönünde tebligatta bulunan, Radikal Gazetesi yazarı Ertuğrul Mavioğlu’nun bilgisayarından kitabın kopyalarının silinmesi emrini verenlerden bir an durup düşünmelerini rica ediyorum.

Bu dosyayı silmek istediğinizden emin misiniz?

Bu kadar korktuğunuz şey sonuçta bir kitaptır, hanımlar ve beyler. Binlercesi, yüzbinlercesi gibi sadece bir kitap. Ortaya çıkmış olsa bir çok benzerinin arasında kaynayıp gidecek, belki de dikkatimizden kaçacak bir metin.

Oysa şimdi her gün biraz daha güçleniyor. Çünkü o artık hepimizin bildiği bir kitap. Tek tek her dosyayı imha etseniz de, varlığından haberdar olduğumuz bir kitap. Hiçbir bilgisayarda hiçbir kopyası kalmasa bile, bizim için hep orada olacak bir kitap.

Şimdi bize “örgütsel doküman” olduğunu söylüyorsunuz. Onu bütün kayıtlardan “silmek” istiyorsunuz.

Tamam, diyelim ki bütün dosyaları birer birer sildiniz. Peki ya zihnimizde yarattığınız soruları da silebilecek misiniz?

Kahkahanın İktidarı


BirGün
19 Aralık 2010

Bütün çocukluğunuzu ‘arka sıradaki gözlüklü kız’ olarak geçirdiyseniz, sınıftaki zorbalarla nasıl baş edileceğine dair bir kaç şey öğrenmişsiniz demektir. Zorbalar her zaman yanıbaşınızdadır. Öğretmenin görmediği zamanlarda saçınızı çekecek, gözünüzün içine baka baka yemeğinize tükürecek, hatta harçlığınıza bile göz koyacaklardır. Onlardan kaçarak kurtulamazsınız. Bunu size kimi büyükler de söyler: “Ne korkuyorsun, evladım? Sen de yapıştır bir tane.” Kolaysa sen yapıştır, dersiniz içinizden. Zorbalar her zaman sizden daha kuvvetlidir. Onun için zorba olmuşlardır zaten. Cepheden yüzleşmek işlemez. En iyi ihtimalle dayak yersiniz. Daha kötü ihtimalle, diğerlerinin dikkatini çekersiniz. Çünkü, bütün gözlüklü kızların bildiği gibi, her zaman başkaları olacaktır.

Zorbaları onlarla dövüşerek alt edemeyebilirsiniz. Fakat zayıf noktalarını kestirebilirseniz, oyunu kazanmanız işten bile değildir. Nitekim, benim itilip kakılmalar tarihimin şanlı finali, bir sabah okula gitmemek için iyi bir sebep bulmaya uğraşırken, şunu farkettiğimde gerçekleşti: bir zorbanın en çok korktuğu şey gülünç duruma düşmekti. Bu bilgiyle üzerime bir ışık inmiş gibiydi. Yatakta doğrulup ciddi ciddi düşündüğümü hatırlıyorum. Kaybedecek pek bir şeyim yoktu. Bana gülünmesinden korkmuyordum. Bu yeni bir şey değildi. Oysa, onun kaybedecek çok şeyi vardı. Kendini bir tür kahraman sanıyordu. Anladım ki, süperman için kriptonit neyse, benim küçük zorba için de kahkaha oydu. Gücünü elinden alacak şeyi bulmuştum!

Bu olaydan seneler sonra, Rus düşünür Mihail Bahtin’in ‘Rabelais ve Dünyası’ adlı kitabında ‘karnaval kahkahası’na atfettiği anarşist özelliği okuyunca, çocukken farkında olmadan aynı prensibi kullandığımı anladım. Bahtin’e göre, kahkaha iktidarın gücünü elinden alıp kendisine karşı kullandığı için anarşisttir. Zorba ona gülmemizden endişe eder. Çünkü kendini çok ciddiye alır. Çünkü korkudan beslenir. Ona güldüğünüz anda üzerinde durduğu zemini tehdit ediyor olursunuz.

Başbakan Erdoğan’ın ziyareti sırasında yapılan gösteride arkadaşlarının gözaltına alınmasını protesto eden ODTÜ’lü öğrencilerin, geleneksel mücadele yöntemlerini bir tarafa bırakarak birden Uzun Eşek oynamaya geçmelerini seyrederken bunları aklımdan geçirdim. Bahtin’e sorma şansımız olsaydı, bu olayın ‘karnaval kahkahası’nı çağıran popüler şenlikli biçimlerin özelliğine sahip olduğunu söyleyecekti bize. İlk bakışta yalnızca bir oyun gibi görünen bu eylemin aslında derin bir anlam taşıdığını hatırlatacaktı.

Öğrenciler dansın adımlarını değiştirdiler. Polis kalkanlarının önünde Uzun Eşek oynamaya geçtiklerinde, kuralları gücü elinde bulunduranlar tarafından belirlenmiş bir ilişkiyi yeniden tanımladılar. İktidar, öğrencilerin kendilerine yönelen şiddetle aynı yöntemi kullanarak yüzleşmesini beklerken, onlar bu ilişkiyi ters yüz edip bir şenliğe çevirdiler. Öğrencilerin bir çocuk oyununa geri dönmekten korkacak bir şeyleri olamazdı. Oysa polisin en son isteyeceği şey, öğrencilerin elinde ‘oyuncak’ olmaktı– ki ‘yastık’ görevi görmeye başladıkları andan itibaren, bu da gerçekleşmiş oldu.

ODTÜ’lü öğrencilerin eyleminin gücü buradan geliyor. Kahkahanın gücünden. İktidar kendini ciddiye aldığı ölçüde tahammülsüzleşir. Eleştiriyi kaldıramaz. Mizah duygusu zayıflar. Kendi gücünün mutlaklığından şüphe etmez olur. İtibarını korumak için de kaba kuvvete başvurmaktan çekinmez. Ancak giysileri, kalkanları ve coplarıyla etrafa korku saçması gereken kolluk kuvvetleri, önlerinde uzun eşek oynandığı zaman birden ‘korkunç’ olmaktan çıkıp gülünçleşir. Yani dokunulabilir, başa çıkılabilir ve dolayısıyla da alt edilebilir bir şey haline gelir.

Bunun içindir ki, ister arka sırada oturan gözlüklü kız olun, ister ‘orantısız güç’le yüz yüze kalan bir avuç öğrenci, şiddete başvuranlarla başetmenin en akıllıca yolu kahkahadır.

Bahtin’in dediği gibi, kahkaha özgürleştirir. Kendine ‘süper’ güçler atfedeni yeryüzüne indirir, yabancı olanı tanıdık kılar ve böylece korkuyu yok ederek bizi serbest bırakır. İşte o zaman iktidarın kahkahası yerine, kahkahanın iktidarından söz edebiliriz. Bu hafta ODTÜ’de olduğu gibi.

Engin Ardıç'a Açık Mektup

BirGün
12 Aralık 2010


Engin Abi,

Bizim gösteriden sonra, arkadaşlarla oturduk, ‘Orantısız Saçmalık’ adlı yazını okuduk. Aramızda fikir ayrılıkları meydana geldi. Olayı netleştirmek için sana yazıyoruz, abi.

Tam olarak neden rahatsız oldun anlayamadık. Solculuğumuzdan mı, gençliğimizden mi, yoksa hamile kalmış olmamızdan mı?

Biz sana layık bir gençlik olmak istiyoruz, abi. İstersen solculuktan da, hamile kalmaktan da vazgeçebiliriz. Gençlikten vazgeçmek biraz daha zor olur ama, onu da zamanla hallederiz herhalde.

Bu öğrenciler neyin peşindeler, diye soruyosun. Valla, işte bildiğin şeyler: YÖK kapatılsın, üniversiteler özerkliğine kavuşsun, harçlar kaldırılsın. Bunun gibi şeyler işte. Eğitimle ilgili işler abi. Bizimle doğrudan ilgili meseleler anlayacağın. Onun için biz de düşündük ki, bunları, hani, yüksek eğitimle ilgili bir toplantıda dile getirelim. Rektörler toplantısını düşünmemiz ondandı.

Bizimle açık konuş abi! Erkekçe mertçe söyle. Yani sana uymuyorsa, biz de gidip daha sakin bir yerde kendi kendimize bağırabiliriz. Kuytuda böyle işler daha iyi olur hem. Kimseyi rahatsız etmemiş oluruz. Şöyle terkedilmiş bir arsa falan kaldıysa gösterin, oraya gideriz. Alçak sesle slogan atarız ki, etrafta ev mev varsa, çocuklar uyanmasın.

Çocuklar uyanmasın dedim de, aklıma geldi: son gösteride bizim arkadaşlardan biri bebeğini düşürdü, biliyosun. Polis tekmeledi karnını. İşte bu arkadaşımız hamile kalmıştı utanmadan. Evli bile değil üstelik. Bir de sen kalk gösteriye git! Bunların hepsini yazmışsın gerçi. Kaçar mı? Senelerin gazetecisi tabii. “Hanım hanım, ne işin vardı o halinle orada” diye sormuşsun. (Bizim arkadaş bunu biraz yadırgadı yalnız. Ona sadece pazarcılar ‘hanım’ diye sesleniyormuş öyle dedi.)

“On dokuz yaşında, üniversite öğrencisi ve hamile...” yazıp bırakmışın, abi. En çok bu kısmını tartıştık. Böyle yarım yarım cümleler yazmasan? Tam olarak ne demek istediğini anlayamadık çünkü. Bunun üzerine bazılarımız buna alternatif üçlemeler önerdi: “Beyaz, erkek ve kadın düşmanı” ya da ‘Ellisinde, köşe yazarı ve ahlak zabıtası” ve benim şahsi favorim: “Yaşlı, küskün ve şovenist.”

"Senin birinci sorumluluğun bebeğine karşı mıdır yoksa Kemal Kılıçdaroğlu'na karşı mı? diye sorsak tepki görürüz.” Diyosun. Neden elini korkak alıştırıyosun, abicim? Senin yerinde olsam, bu sarmısaklasak da mı saklasak teraneleri yerine, tırsakiliği bir tarafa bırakır doğrudan yazardım. Bu lafa dayanarak bir kaşık suda fırtına koparmaya çalışanlar, “satmayan gazetelerin okunmayan yazarlarının ‘cirmi kadar yer yakan’ yazıları” olduktan sonra kimin umrunda, di mi?

Bu soruyu bizim arkadaşa sorduk. ‘Benim en büyük sorumluluğum Engin Ardıç abime karşıdır’ diye cevap verdi. ‘Hanım’ lafına da yavaş yavaş ısınıyormuş. Bu olay ona bir ders oldu belli ki. Bundan sonra hanım hanımcık olacak, evinde oturup oya işleyecek. Bi ihtiyacın olursa, hiç çekinme söyle abi! Ne bileyim, yağdanlık tutacağı olur, cop kılıfı olur, akan salyaları silmek üzere mendil olur, ne istersen artık.

Aslına bakarsan, biz hepimiz sayende hizaya girdik. Yazında idam cezası falan demişsin. Biraz tırstık haliyle. Bir daha hiç “taşkınlık” yapmayacağız. Bundan sonra kıyıdan kıyıdan okula gidip geleceğiz. Yumurtaları da atacağız. Tavaya yani. O da sadece kahvaltıda. Valla bak!

Yalnız bir sorun var, “Bak yavrum, sana bir anımı anlatayım da lafı tatlıya bağlayalım: Yıl 1991... Özal'la birlikte Avustralya'dayız...” diye başlayarak bize kendi bayat hayatından ucuz bir provokasyon hikayesi anlatmışsın. Her şey iyiydi de, bunu yapmayacaktın be abi!

Nerede bizim günyüzü görmeden ölen bebeğimiz, nerede senin kirli dünyanın boktan ayakoyunları? Nerede bizim dayak yiyen arkadaşlarımız, nerede senin Özal’ın Avustralyan? Nerede bizim inançlarımız, nerede senin medya hikayelerin? Nerede… Neyse…

Uzun lafın kısası, arkadaşlarla konuştuk, biz seninle lafı tatlıya bağlayamayacağız, abicim.

Haber vereyim dedim.

“Yavrun”

Not: Buraya koymayı unuttuğum bir iki yazıdan ilki bu. Seçici hafızam bunu hatırlamak istememiş herhalde.

Monday, March 21, 2011

Karakter Meselesi


BirGün
20 Mart 2011

Geçen hafta Fatih Altaylı’nın İklim Bayraktar’la yaptığı söyleşiyi izledim. Yurtdışında olduğum için böyle programları ancak internet üzerinden takip edebiliyorum. Teke Tek’in bu bölümü, 15’er dakikalık 11 kısımdan oluşuyordu. Bu çok uzun bir süre. Hele benim gibi dikkat aralığı bir çocuğunki kadar dar biri için. Fakat yine de sonuna kadar ilgiyle seyrettim. Bunda ne komplo iddialarının, ne de Altaylı’nın “zekice” sorularının payı vardı. İzlediğim şey, bir vaka olarak İklim Bayraktar’ın kendisiydi.

OdaTv’nin Ankara muhabiri İklim Bayraktar, kendi ifadesiyle, işini yapmaya çalışırken tacize uğramış ve mağdur olmuş bir kadın. Aslında bunu sineye çekmeye razıymış ama kocasının da desteğiyle ilgili mercilere haber vermeyi kendine görev bilmiş. Ve fakat ne tesadüf ki, bu mesele savcılık tarafından dinlenen bir telefonda konuşulunca olay büyüyüp bir skandal haline gelmiş. Yoksa onun kimseye söylemek gibi bir niyeti yokmuş. Bayraktar’a göre işin içinde, haber sızdırmak için kapısına gelen bir grup başkan vekili, kendisine asılan bir eski parti başkanı ve iktidar partisini karalayacak bir dosya temin etmek umuduyla işbirliği yapmaya hazır bir muhalefet lideri var.

Olay örgüsü fena değil aslında. Temposu da yüksek. Belli ki bir suç hikayesi: sarhoşlar, tacizciler, komplocular. Bayraktar’ın şefi bile, telefonunun dinlendiğini bilmesine rağmen bu konuyu açtığı için suçlu. Çünkü onun başını derde soktu. Hikayedeki hemen herkes kötü. Kahramanımız İklim Bayraktar ise iyi biri: bir numaralı gazeteci, anne ve eş. Gazetecilik ahlakı deseniz onda (haber içine sinmediği için yapmamış), rabıta deseniz onda (göz göre göre taciz edilmesine rağmen edebini bozmamış), sadakat deseniz gani gani (CHP’ye duyduğu sempatiden dolayı bu haberi dallandırıp budaklandırmamış).

Fatih Altaylı’nın sorularına hiç tereddüt etmeden cevap veriyor. Bolca ‘aynen,’ diyor. En çok tekrarladığı sözcük bu. Çünkü duymak istediği şey bu. Anlattıklarının teyit edilmesi ihtiyacında. Onay gelmediği zaman birden öfkeleniveriyor, sesini yükseltiyor. Altaylı bir kaç kez uyarmak zorunda kalıyor onu. Hayır, duygusallaşmıyor. Onunki kolayca heyecanlanan insanların saman alevi gibi geçip giden kızgınlığı değil. Oturmuş bir öfke bu. Senelerdir kenarda kalmış olmanın, sesini duyuramamış olmanın öfkesi. O kadar uzun süre bastırılmış ve saklanmış ki, artık en ufak eleştiride kendini ele veriyor.

Bunlar olmasa hoş bir kadın aslında. Düzgün yüz hatları ve sade görüntüsüyle ilk anda iyi bir intiba bırakıyor. Ama abartısızlık buraya kadar. Konuşmaya başladığı anda bu izlenim birdenbire dağılıveriyor. İnsanı rahatsız eden bir şey var onda. Bir teklifsizlik, bir rahatlık. Özgüvenden çok küstahlığa işaret eden bir ton tutturmuş. Neredeyse düşmanca sayılabilecek üstten bir tavırla konuşuyor. Belki de bazı şeylere başkalarından daha fazla hakkı olduğunu düşünüyor. Önde gelen gazeteci ve siyasetçilere ilk isimleriyle hitap etmesi de bundan olsa gerek. Tuvalette makyaj tazelerken patronunun arkasından ‘Bu Ahmet de çok oldu artık’ diye konuşan sekreter kızları hatırlatıyor. Böyle bir laubalilik, bir samimiyet hezeyanı.

Soğukkanlılığı ise düpedüz korkutucu. Anlattıklarındaki tutarsızlıklar yüzüne vurulduğunda, detaylara takılmamamız gerektiğini söyleyecek kadar pişkin. En keskin virajları dönerken bile kılı kıpırdamıyor: Vekil birinci katta mı oturuyormuş? Bunu nereden bilsinmiş? Adamı apartmanın girişine bırakmış işte. Ama biraz önce asansöre bindirdik demişti. Eh adam sarhoşmuş, o kafayla asansöre binmiş olamaz mıymış? Yeterince iyi kurgulanmadığını düşündüğü anda hikayeyi yeniden yazıyor. Kendi hayat hikayesini yazdığı gibi. Her seferinde yeni bir kimlik, yeni bir detay, farklı bir bakış açısı. Hiç zorlanmıyor.

Şimdi de hepimizi ne kadar şahane bir insan, nasıl mükemmel bir gazeteci olduğuna ikna etmeye çalışıyor.

İklim Bayraktar yetenekli bir hikayeci. Fakat maalesef bu sefer her yazarın başına gelebilecek bir zaafiyete tutulmuş. Yarattığı karakter biraz eğreti kalmış. Üzerine pek oturmuyor. Acemice dikilmiş bir giysi gibi eteği sarkıyor, omzu düşüyor. Dikişlerin söküldüğü yerlerden hoş olmayan şeyler görünüyor.

Acıklı olan şu ki, kendisi bunun hiç farkında değil. Hikayesini beğeniyor. Ona göre önemli olan da bu zaten. Detaylara takılmanın anlamı yok.

Geri kalanı ne de olsa sadece “karakter meselesi.”

Sunday, March 13, 2011

Duygusal Serseri


BirGün
13 Mart 2011

Roman tarihi değişik şekillerde okunabilir. Önce serseriler vardı, diyerek başlayabiliriz mesela. Önce serseriler vardı ve her şey yerli yerindeydi. Çünkü serseriler sadece serseriydi. İyiler ve kötüler belliydi. Hayat kolaydı. Başağrısı yoktu. Olsa bile ilacı vardı. Kalp ağrısının da. Aspirin alıyordunuz, ya da düştüğünüz ıssız adada bir iki turluyordunuz, bir şeyciğiniz kalmıyordu. Her şeyin biraz oyun olduğu, hiç bir şeyin sahiden acıtmadığı zamanlardı.

Pikaresk de denen ve adını İspanyolca ‘serseri’ anlamına gelen ‘picaro’ sözcüğünden alan roman türü, üç aşağı beş yukarı böyle bir dünyayı anlatır. Bu romanların kahramanları, genelde kanun kaçakları ya da bir nedenle toplumdışı kalmış insanlardır. Maceradan maceraya koşarken bir çok badirelerden geçseler de bunlardan duygusal yaralar almadan sıyrılıp çıkarlar. Roman kişisi olarak pek bir derinlikleri yoktur. Sevimli ve eğlenceli olanları vardır. Daha pratik ve hesapçı olanları vardır. Ama hepsi neticede yalınkat karakterlerdir. Çünkü esas olan onların kim olduğu değil, maceranın kendisidir.

Roman bir edebi biçim olarak yerleştikçe, bu karakterler de boyutlanır ve değişir. İşte işleri içinden çıkılmaz hale getiren de budur. Oysa bu vakte kadar, roman kişileri de biz okuyucular da neyin ne olduğunu bilerek gelmişizdir. Karakterin duygularına dair pek bir derdimiz olmamıştır. Neyle karşı karşıya olduğumuzu biliriz: Athos, Porthos ya da Aramis varoluşa dair endişeleriyle kafamızı ütülemeyecek, Moll Flanders birden duygusallaşıp sahtekarlıktan vazgeçmeyecek, Tom Jones ise yol boyunca karşılaştığı kadınlarla cilveleşirken sevgilisini aklına getirmeyecektir.

Ama buradan sonra yavaş yavaş başka bir roman biçimine geçilir. Karakterler gitgide duygusal bir boyut edinirler. Maceralar birer içsel yolculuğa dönüşür, olaylardan çok kişiler önem kazanır ve karakterlerin gelişimi öykünün merkezi haline gelir.

Böylece başka bir çok yenilikle birlikte, edebiyat tarihinin en büyük klişelerinden biri olan ‘duygusal serseri’ efsanesi de doğmuş olur. ‘Picaro’ sahneyi terketmemiştir. Fakat şimdi bilinen bütün özelliklerinin yanı sıra bir de içsel derinlik edinmiştir. Serseri olmasına serseridir yine, ama artık gizli bir duygusallığın ihtimalini ufak ufak sezdirir olmuştur.

Duygusal serseri, kadınların düşünmekten hoşlandıkları şekliyle, çokomel gibi bir şeydir: dışı sert kabuk kaplı, içinde pırıl pırıl bir yürek saklı! Kimi zaman soğuk ve aldırışsız, kimi zaman oyuncu ve numaracıdır. Yani hem Alain Delon hem de Jean-Paul Belmondo’dur. Üstüne bir de gizli bir romantiktir.

Bu imge o kadar çekicidir ki, kadınlarda bir tür akıl tutulması yaratır.

Duygusal serseri tiplemesinin gücü tamamen hayal ürünü olmasından gelir. Sonsuz bir mutlulukta ahenkle salınan Hollywood aileleri gibi, bu tipleme de şiirsel bir olanaksızlığın ifadesidir: arzu nesnesinin üzerimizdeki gücünü kaybetmeden bize teslim olduğu bir durumu anlatır. Efendinin dize gelip köleliği kabul ettiği anın resmidir bu. Hem de efendiliğine halel gelmeden.

Hemen her kadın, bu fanteziye teslim olur, ele avuca gelmez belâlı bir adamı kendine bağlayıp ehlileştirme fikriyle bir zaman oyalanır. Herkes er geç dersini alır elbette. Ancak en fenası, romanların filmlerin ve şarkıların hiç usanmadan yeniden ürettiği bu bildik hikayeden yola çıkarak yanındaki adama bir derinlik atfetmek isteyenlerdir. O adam çoğu kez bir gözleme kadar düzdür halbuki. Ama bu, sonucu pek değiştirmez.

Kocalarının saldırganlığını ‘seviyor da ondan’ diyerek geçiştirenler gibi, çocuklarına ‘baban sana vurdu, ama sonra odaya gidip ağladı’ diye yalan söyleyenler de maalesef bu gruba girer. Babaları onları uykudayken sevmiştir. Sevgilileri aslında canlarını yakmak istememiştir. Özür de dilemiştir zaten. Oğulları hassas ince ruhlu bir çocuktur, o kıza tecavüz etmiş olamaz. Belli ki bir yanlış anlama vardır ortada.

Oysa gerçek bu kadar karmaşık değildir. Gerçek, kıskanç adamların zorba olduğu, uykuda seven babaların uyanıkken dövdüğü, egoları anneleri tarafından besiye çekilmiş genç erkeklerin suç işleyebildiğidir.

Duygusallaştırdığımız adam, aslında serserinin tekidir. Ama buna inanmak istemeyiz.

Çünkü efsane gerçeğin kendisinden çok daha etkilidir.

Tuesday, March 08, 2011

Charlotte'un Kızkardeşleri


8 Mart 2011 - BirGün

Ondokuzuncu yüzyılın ortaları. İngiltere’de Yorkshire yakınlarında Haworth adlı bir küçük kasaba. Bu kasabada İrlandalı bir rahip olan babası ile yaşayan otuzlarında bir kadın. Soğuk ve nemli bir kış gecesi. Genç kadın, ocağın başında oturmuş ayaklarını ısıtmaya çalışan babasının eline bir kitap tutuşturuyor. Bir roman yazmış. Adam sanki hayatında ilk kez bir kitap görmüş gibi elinde evirip çeviriyor romanı. Ardından okumaya başlıyor. Bir zaman sonra oturma odasında içi içini yiyen kızının yanına gidiyor ve şöyle diyor: “Çok daha kötü olacağını düşünmüştüm.”

O kadın Charlotte Brontë’dir. Babasına verdiği roman ise ‘Jane Eyre’dir. Yani o dönemde İngiltere’nin en çok satan kitabı.

Charlotte’un romanına dair babasından duyacağı tek yorum bu olacaktır. Mektuplarından anladığımız kadarıyla bu onu incitmiş olmalı. Halbuki, Brontë ailesinin altı çocuğundan üçüncüsü olan Charlotte Brontë tam bir çetin cevizdir. Bir şair olan Anne ve en az kızkardeşi kadar iyi bir romancı olan Emily gibi, Charlotte da hayatının neredeyse tümünü yazarak geçirir. Ailenin duygusal merkezini oluşturan erkek kardeş Branwell de dahil olmak üzere, bütün kardeşlerini aynı sene içinde veremden kaybeder. 1849’a gelindiğinde aileden geriye sadece Charlotte ve babası kalmıştır.

Patrick Brontë, sinirlendiği zaman verandaya çıkıp karanlığa doğru bir iki el ateş eden ve kadınları terbiye etmek için arada bir şiddete başvurmanın kaçınılmaz olduğuna inanan bir adamdır. Charlotte, babasının bütün kaprislerini sabırla çeker. Hatta hayatının sonuna doğru evlenmeye karar verdiğinde, düğün günü kiliseye gelmek yerine kasabanın meyhanesinde arkadaşlarıyla içki içmeyi tercih ettiği için ona gönüllenmez bile.

‘Jane Eyre’ 1847’de basıldığında ülkenin en çok satan romanı haline gelir. Ama Charlotte da kızkardeşleri gibi, romanını bir mahlas kullanarak yayınlamıştır. Bir erkek ismi seçmiştir kendine: Currer Bell. Yani kimse yazarın aslında bir kadın olduğunun farkında değildir. Daha da fenası, kimse yazarın aslında o olduğunun farkında değildir. Sonunda belki de babasının da “cesaretlendirmesi” ile ortaya çıkmaya karar verir Charlotte. Bundan sonra da başına gelmedik kalmaz. O vakte kadar, eleştirmenlerin övgüsüne mazhar olan roman, bir kadının elinden çıktığı anlaşılınca yerden yere vurulur. Ne konunun kabalığı kalır, ne de karakterin basiretsizliği. Dönemin önemli edebiyat dergilerinden biri olan Rambler’da romanın “insanın aşağılık ve hayvani duyguları”na hitap ettiği ve düşük bir ahlâkın temsilcisi olduğu yazılır.

Charlotte Brontë 1855 senesinde 38 yaşındayken tifodan ve muhtemelen biraz da hayalkırıklığından ölür. Dokuz ay karnında taşıyıp doğuramadığı bebeğini ve yazamadığı kimbilir kaç romanı da yanında götürür.

Charlotte Brontë’nin yaşam öyküsü, bir kadının yazabilmek için kaç erkeğin iradesini hiçe sayması gerektiğinin hikayesi gibi gelir bana hep. Eğer bir kadınsanız ve yazmak istiyorsanız, babanızdan başlayarak hayatınıza giren erkeklerle birer birer hesaplaşmanız gerekecektir.

Kadından şair olmaz, diyeceklerdir size. Demeseler bile hissettireceklerdir. Felsefeciyseniz, kadın filozofların kıtlığından dem vuracaklardır. Mizah yapıyorsanız, en iyi ihtimalle gülümsetebilirsiniz insanları. Kahkahalarla güldürmek “uygunsuz” kaçacaktır. Roman yazıyorsanız, romandaki erkek karakterleri yeterince iyi temsil edip etmediğinize bakılacaktır hemen. Kadınların kendilerinden başka kimseyi anlatamadığı ve sadece kadın hikayeleri yazabildikleri düşünülür çünkü.

Kötüyseniz, hiç acımadan yerden yere vururlar. İyiyseniz, ağızlarının içinde yuvarlayarak “kadın romancı” derler. İyi romancı deseler yetecektir halbuki.

Erkeklerin hakim olduğu her yere desturla gireceksiniz, oranın esas sahibi olmadığınızı hiç bir zaman unutmayacaksınız, tartışmalarda mümkün olduğu kadar sessiz kalacaksınız ve asla büyük meselelere el atmayıp önünüze konan kırıntılarla oyalanmayı bileceksinizdir. Neyinize yetmez?

Ama bazı kadınlar yazmaya devam ederler. Bazen küçük ama unutulmaz bir öykü, bazen jilet keskinliğinde bir şiir, bazen de insanın yüreğine oturan bir roman. Bazen Füruzan, bazen Birhan Keskin, bazen de Tezer Özlü olurlar.


8 Mart Kadınlar Gününüz kutlu olsun!

Tahkikatın Son Perdesi

Shakespeare’in kimi oyunlarında bana çok ilginç gelen bir özellik vardır. Oyunun finaline gelindiğinde, sahnede yalnızca yan karakterler kalır. Bilhassa trajedilerde böyledir bu. Çünkü olan olmuş, felaketler gerçekleşmiş, esas adamlar ya başkaları tarafından ya da kendi elleriyle ortadan kaldırılmıştır. Son perdede sahneye çıkan karakterler nispeten daha az önemli kişilerdir. Bunlar bize genellikle oyunun bir özetini verirler; kimi zaman olan bitenden çıkarmamız gereken dersleri söylerler, ya da bundan sonra neler olabileceğini anlatırlar.

İlginç olan şudur ki, bu yan karakterler hikayeyi çoğu kez yanlış anlamışlardır. Anlattıkları şey bizim biraz önce sahnede izlediğimizle uzaktan yakından alakalı değildir. Mesela Danimarka’nın yeni kralı Fortinbras, Hamlet’in bir askere layık bir şekilde uğurlanmasını ister, çünkü ona göre genç prens yaşasaydı savaş alanında büyük cesaret gösterecektir. Oysa, gönüllerimizin prensi olsa da, Hamlet için söylenecek en son şey budur herhalde. Hamlet gözükara bir askerden çok bir düşünce adamıdır. Üstelik oyun tam da bu fikrin üzerine kuruludur.


Diğer oyunlarda da kimi örneklerini görebileceğimiz bu durumu hep biraz yadırgarım. Bütün bu karakterler, sanki oraya vaziyeti kurtarmak için konmuşlardır. Sanki birinin oyunu kapatması ortalığı toparlaması gerekiyordur da, bunlar da ellerinden geldiği kadar görevlerini yerine getiriyorlardır. Onun için iyi ihtimalle teamüle uygun bir şeyler söylerler. Ya da öyle bildik şeyleri tekrarlarlar ki, aslında hiç bir şey söylememiş olurlar.

Hükümetin önde gelen iki bakanı Bülent Arınç ile Cemil Çiçek gazetecilere yönelik operasyona ilişkin beyanatlar vermişler.

Arınç, basın mensuplarının tahkikata uğramalarının üzücü olduğunu ama bunun sonuçta herkes gibi onların da başına gelebileceğini söylemiş. Tam olarak alıntılamak gerekirse: “Şüphesiz her meslek mensubu, gazeteci de olsa, avukat da olsa, doktor da olsa, siyasetçi de olsa, suç işleme hakkına sahip değildir,” demiş. Cemil Çiçek de benzeri bir beyanat verdikten sonra, kendisine gazetecilere destek için yapılan yürüyüş ile ilgili bir şeyler sorulduğunda, “Ben onunla ilgili bir şey demem. Ben buraya gelirken ne sorulacağını biliyorum. Vereceğim cevabı da biliyorum ve verdim,” diye cevap vermiş.

Yani Shakespeare cenahından bakarsak: “Bunlar beni aşar, zaten böyle bir repliğim de yok, müsadenizle sahneyi kapatıp çıkacağım,” anlamına gelen bir şeyler söylemiş.

Şimdi bu iki devlet bakanı ve başbakan yardımcısının söylediklerine biraz daha yakından bakalım. Arınç’ın sırasıyla şunları söylüyor: 1) suç işleyen herkes tahkikata uğrar, 2) suç adi ya da siyasi olabilir, 3) yeterli delil bulunursa dava açılır, 4) dava ise ya mahkumiyetle ya da beraatle sonuçlanır.

Bülent Arınç sayesinde hukukta neyin ne olduğunu öğreniyoruz. Neyin ne olmadığını öğrenmek içinse, Cemil Çiçek’in söylediklerine bakmamız gerekiyor. O da çok önemli iki konuya parmak basmış: 1) tutukluluk mahkumiyet değildir, 2) tahliye beraat değildir.

Peki ya konu nedir gerçekten? Yılan hikayesine dönen bu oyunun son perdesinde, bize bu boş cümlelerden daha fazlasını söyleyebilecek birileri yok mu?

Maalesef yok. Hikayeyi anlatacak olanlar sessiz şimdi. Çünkü onları birer birer tutukluyorlar. Evlerinden, işyerlerinden alıp götürüyorlar. Sorgusuz sualsiz. Bazılarını içeri atarken diğerlerine gözdağı veriyorlar. Etrafa korku ve endişe salıyorlar.

Ama yüreğimizi ferah tutalım, her şey kanunlara uygun işliyor. Sayın Bülent Arınç’ın söylediği gibi, arama kararını verenler de, gözaltına alma kararını verenler de, tutuklayanlar da, iddianameyi hazırlayanlar da, hepsi “hakim sınıfından insanlar.”

Ne hoş bir kelime oyunu! Ama ben yan karakterlerde olduğu gibi, bu konuda da Shakespeare’i tercih ederim.