Saturday, September 09, 2017

Kadınlar Kenti Juchitan


Türkiye’de yetişmiş çoğu kadın gibi ben de, sokakta yürürken kendimi sakınmam gerektiğini düşünerek büyüdüm. Bizim memlekette kadınlar, kafalarını öne eğerek ve bedenlerini koruma altına alarak yürürler. Dışarıdan gelen herhangi bir tehdide meydan vermemek için yaparlar bunu. Hepimiz üç aşağı beş yukarı aynı beden dilini kullanırız. Omuzlarımızı kasar, gözlerimizi hedefe doğru diker ve mümkün olduğu kadar hızlıca ilerlemeye gayret ederiz. Kalabalık bir sokakta yürüyorsak gereksiz temaslardan kaçınmak için sırtımızı duvara vermeye çalışırız. Sokak ıssızsa daha da kötü. Sürekli sağımızı solumuzu kontrol etmek, birilerinin etrafımızda dolaşmadığından emin olmak için dönüp bakmak zorunda kalırız. Onun için, çoğu zaman kötü bir Hollywood filminden çıkma gizli ajanlar gibi yürürüz dışarı çıktığımızda. 

Artık hayal gücü eksikliği mi dersiniz, yoksa daha elle tutulur sosyolojik bir açıklama mı ararsınız bilmiyorum, dünyanın başka yerlerindeki kadınların da sokakta benzer şekilde davrandığına dair kuvvetli bir hissim vardı. Ta ki, Latin Amerika’yı görene kadar.

Bundan bir iki sene önce kocamla birlikte Meksika’ya gittik. Orada geçirdiğimiz bir aya yakın süre içinde, beni en çok şaşırtan kadınların davranışları oldu. Kendilerini taşıyışlarında, vücut dillerini kullanışlarında, yere sağlam basarak yürüyüşlerinde daha önce rastlamadığım bir şey vardı. Başlarını dik tutuyorlar, cinselliklerinden utanmıyorlar ve içlerinden gelen bir melodiye eşlik edermiş gibi yürüyorlardı. Kendi bedenlerinin içinde rahat görünen ve dişiliklerini gururla taşıyan kadınlardı bunlar. Yaşını başını almış teyzelerin ellerindeki pazar torbalarına aldırmadan sokak orkestrasının çaldığı müziğe uyarak dans etmeye başladığını gördüğümde, kendisine laf atan adama pazılarını göstererek cevap veren bir genç kızla karşılaştığımda, ya da “Gel benim mangomdan ye!” diye bağırarak yoldan geçen genç erkeklere takılan bir kadın satıcı gördüğümde hayretler içinde kaldığımı hatırlıyorum.

Seyahatin bir noktasında kendimizi Oaxaca’da bulduk. Şansımıza o gün yaz festivali başlamıştı. Sokaklar renkli giysileri içinde yürüyen, dans eden, şarkı söyleyen insanlarla doluydu. Onların peşinden nefesli sazlardan büyük orkestralar yürüyordu. Biz de bir süre onlarla beraber şehri arşınladık. Ama sonunda yorulduk ve meydana bakan masalardan birine kurulup yiyecek bir şeyler ısmarladık. Hava limonata gibiydi. Uzaktan müzik sesi gelmeye devam ediyordu. Keyfimiz yerindeydi. Gece ilerledikçe etrafımızdaki masalar doldu ve sağdan soldan neşeli sesler yükselmeye başladı.

Derken masamıza dalgalı kısa saçlarını renkli bir eşarpla bağlamış gözlerinin içi gülen bir kadın yanaştı. Kırklı yaşlarının başında olmalıydı. Sanki içinde çok büyük bir kahkaha varmış da onu güçlükle zapt ediyormuş gibi duruyordu. “Ne içiyorsunuz?” diye sordu bize kırık dökük bir İngilizceyle. Elimizdeki bira bardaklarını gösterdik. “Burada bu içilmez!” dedi bir elini beline koyarak. Sonra içeride bir adama seslendi ve masamıza iki mezcal yollattı. “Bunlar benden,” dedi yine gülerek. Bu bölgeye özgü olduğunu bildiğimiz ama daha önce hiç denemediğimiz bu içecek önümüze gelince birbirimize baktık. “Korkmayın ısırmaz,” diye takıldı bize. Arkadaki masada oturan arkadaşları bunu duyunca alkışlayıp tezahürat yaptılar. Çaresiz birer yudum aldık. Bunun üzerine, sonradan adının Lupita (Guadalupe’nin kısaltılmışı) olduğunu öğreneceğimiz bu cevval kadın, kendine de bir mezcal söyleyip bir hamlede kafaya dikti. “Böyle içilir,” dedi ardından. Sonra da konuşmanın başından beri tutuyor gibi göründüğü kahkahayı patlattı.

O geceyi Lupita ve arkadaşlarının masasında bitirdik. Onların İngilizcesi çok kötüydü, bizim İspanyolcamız ise düpedüz berbattı. Ama Türk olduğumuzu anlayınca bizi hemen evlat edindiler. Sonuçta o masada konuşmadığımız pek bir şey kalmadı. Memleketlerimizin halinden girdik, hiçbir hükümete güvenilmeyeceğinden devam ettik, machismo’nun fenalığından çıktık. Üstüne bir de şarkı söyleyip geceyi kapattık. Ya da ben öyle hatırlıyorum, çünkü üçüncü mezcalden sonra ruhumu tatlı bir bulut sardı ve ayaklarım yere basmaz oldu.

Masadakilerin çoğu gibi Lupita da gazeteciydi. El Sur adında bir yerel gazetede çalışıyordu. O gecenin sonunda, ertesi gün doğup büyüdüğü şehre gideceğini ve orada gazetesinin onuncu yıl kutlamalarına katılacağını söyledi. Onu ziyaret etmek ister miydik? Eğer kabul edersek bizi kendi evinde ağırlamak istiyordu. Ayrıca çok büyük bir fiesta olacaktı, bunu kaçırmak istemezdik. Aslında başka planlarımız vardı. Ama Lupita’ya hayır demek çok zordu. Onun için teklifini kabul ettik ve ertesi gün tam ismi Juchitán de Zaragoza olan bu Zapotek şehrine doğru yola çıktık.  

Bu küçük şehre girer girmez başka türlü bir yere geldiğimizi hissettik. Juchitán’da kadınların yoğun varlığını fark etmemek mümkün değildi. Zocalo denen meydanı hemen hepsi kadınlardan oluşan satıcılarla doluydu. Tezgahlar birbiri ardına dizilmişti. Kurutulmuş balık, bölgenin tropik iklimine özgü çeşitli meyveler ve atole adı verilen mısırdan yapılmış içeceği satıyorlardı. Lupita’nın evinin bulunduğu mahalleye vardığımızda, yine kadınlar ve çocuklar karşıladı bizi. Kadınlar evlerinin önüne oturmuş, Tehuantepec Boğazı’nın nemli havasından kurtulup biraz rahatlayabilmek için yelpazeleniyorlardı. Çocuklar kapının önünde bir kedi bulmuş onunla oynuyorlardı. Lupita’yı görünce çığlıklar atarak ona doğru koştular. O da onlara cebinde taşıdığı şekerlerden verdi.

Sonradan öğreneceğimiz gibi, Orta Amerika’nın en eski yerli kabilelerinden biri olan Zapotekler anaerkil bir topluluktu. Kent ekonomisinin çoğunu kadınlar üstlenmişti. Küçük yaştayken çalışmaya başlıyorlar ve evi onlar geçindiriyorlardı. Erkeklerse ya daha geri planda roller benimsiyorlar ya da eşleriyle birlikte çalışıp ev ekonomisine katkıda bulunuyorlardı. Evde günlük hayat annelerin ve büyükannelerin etrafında dönüyor, kadınların idare ettiği büyük aileler halinde yaşanıyordu. Toplumsal roller de bununla birlikte şekillenmişti. Kadınlar sosyal hayatın her alanında aktif bir şekilde yer alıyor, kentin yönetimine doğrudan katılıyorlardı.

Lupita’nın evinin bulunduğu bölgede bir komün hayatı yaşanıyor gibiydi. İnsanlar birbirlerinin evine rahatça girip çıkıyor, eşyalarını ve yemeklerini paylaşıyordu. Hiç tanımadığımız birileri bize hem yiyecek hem de bir vantilatör getirdi. Fiesta zamanına kadar o vantilatör sayesinde biraz nefes aldık. Sonra yıkanıp temizlendik ve seyahat çantasında bulabildiğimiz en iyi kıyafetleri giyip hazırlandık. Lupita bana şöyle bir göz attı ve “Bu şekilde gidemezsin,” dedi. Üzerimdeki yazlık elbiseye şüpheyle baktım. “Neden?” diye sordum. Cevap vermek yerine beni elimden tutup yakınlarda bir yerde oturan kız kardeşinin evine doğru sürüklemeye başladı.

Lupita’nın kız kardeşini mutfakta muz kızartırken bulduk. Tek başına yaşıyor ve dikiş dikerek geçiniyordu. Önce bana bir tabak kızarmış muz ikram etti. Sonra arka odada duran koca bir sandığın başına götürdü ve “Seç!” dedi. Sandıktan renk renk etekler, işli bluzlar ve kurdeleler çıktı. İkisi bir olup beni bir güzel giydirdiler. Saçlarımı toplayıp çiçekler taktılar. Giyinme faslı bitince, Lupita bana şöyle bir baktı ve “Şimdi oldu!” dedi. Kahkahası yine ağzının kenarında bir yerde duruyordu. “Kocam ne olacak peki,” diye sordum ona. Onun kıyafeti fiesta için uygun muydu? “Erkekler önemli değil,” diye cevap verdi bana, “Beyaz gömlek nesine yetmez?”



Böylece sonunda partinin yapılacağı mekana doğru yola çıktık. Fırfırlı eteğim ve işli bluzumla biraz fazla süslü olduğumu düşünüyordum. Ama alana girer girmez yanıldığımı anladım. Bütün kadınlar saçlarını kurdelelerle süsleyip örmüşlerdi. Genç kızlar saten kumaştan yapılma bluzlar ve eteklerini iyice kabarık gösteren dantel jüponlar giymişlerdi. Hepsinin parlak altın takıları vardı. Bilezikler, küpeler, kolyeler göz alıyordu. Saçlarına gerçek çiçekler takmış güzel bir kadın bana yanaşıp “Hoş geldiniz!” dedi. Lupita kulağıma eğilip onun bir milletvekili olduğunu söyledi. Bir başkası El Sur’un editörüydü. Belediye Meclisi de neredeyse tamamen kadınlardan oluşuyordu ve tam kadro oradaydılar. Lupita bize Juchitán’ın 80’li yıllardan beri solcu bir yerel yönetim tarafından idare edildiğini anlattı. Bundan gurur duyduğu belli oluyordu. 


 Selamlaşma faslı bittikten sonra bizi en itibarlı masaya oturttular. Masamızda kadınlı erkekli bir grup vardı, neşeyle yiyip konuşuyorlardı. Müzik başladığı anda, konuşmalar kesildi. Orkestranın çaldığı neşeli şarkılarla birlikte herkes kendini ortadaki piste attı. Kadınlar yine ortamın kayıtsız şartsız hakimi gibi görünüyordu. Kaygısızca flört ediyor ve erkekleri dansa kaldırmaktan çekinmiyorlardı. Yalnızca saçları kurdelelerle süslü genç kızlar değil, geniş kalçaları ve iri göğüsleriyle geçkince hanımlar da dans etmekten geri kalmıyor, piste doğru ilerlerken gözlerine kestirdikleri birini çekip yanlarında götürüyorlardı. Yelpazeler hızla çevriliyor, etekler savruluyor, müzik hiç kesilmiyordu.

Yanımda oturan yaşlıca bir bey de beni dansa kaldırdı ama çok beceriksiz bulmuş olmalı ki hızlıca kocama iade etti. Bir başkası bütün gece bana Zapotek kültürüne dair bir şeyler anlatıp durdu, arada bir de ağzıma zorla bir şeyler tıkıştırdı. Yarım yamalak İspanyolcam yüzünden anlattıklarının çoğunu anlamadım, ama ayıp olur endişesiyle bana ikram ettiği yemekleri geri çevirmedim. Ta ki yediğim şeylerden birinin haşlanmış kaplumbağa yumurtası olduğunu anlayana kadar. 

 
Sonunda müzik sustu ve ödül töreni başladı. Gazetenin editörü olan bey ile bizim de tanıştığımız milletvekili birer konuşma yaptılar. Lupita ile birlikte bir başka gazeteciye plaket verildi. En çok alkışı Lupita aldı. Bizim yanımıza geldiğinde, “Bu kağıt parçası beni duygulandırıyor,” dedi. Biraz düşündükten sonra, “Yine de bunun yerine biraz para verselerdi fena olmazdı,” diye ekledi, “O zaman ben de Istanbul’a sizi görmeye gelebilirdim.”

Ertesi gün Lupita’nın evinde geceledik. Gece acıkabiliriz diye bize yiyecek bir şeyler bıraktı. Ertesi gün bizi otobüs garına bırakırken ikimize de sıkıca sarıldı ve geldiğimiz için teşekkür etti. Kim bilir belki o da bir gün İstanbul’a gelirdi. Ama önce Oaxaca’daki evine dönüp kocasına iyi davranması gerekiyordu. Çünkü gazetenin ödül töreni yüzünden onu biraz ihmal etmişti. “Deli adamın teki!” dedi kocası için. Ama bunu sevgiyle söylediği belli oluyordu.

Lupita bizi otobüse bindirdikten sonra bir süre el salladı. Sonra da bir elini kalçasına dayayıp yürüdü gitti. Bütün sokaklar onundu sanki. Ayaklarını yere sağlam basıyor, dimdik ve heybetli bir şekilde ilerliyordu.

Ardından öylece bakakaldık.





No comments: