Saturday, April 02, 2016

Adrienne Rich (1929-2016)




27 Mart geçtiğimiz yüzyılın en büyük şairlerinden biri olan Adrienne Rich'in ölüm yıldönümüydü.  Onu anmak için bir yazı yazmaya başlamıştım ama sonra vazgeçtim. En iyisi kendi sesinden dinlemektir diye karar verdim. Rich'in bu şiirini çok zaman önce çevirmiştim. Hala en sevdiklerimden biri.


Kırklarında ölmüş bir kadın

1.

Göğüslerin/ ---kesilip atılmış --- Yara izleri
solmuş ---yıllarca sonra görünecekleri
gibi

Birlikte büyüdüğüm bütün kadınlar
kayaların üzerinde oturuyor yarı çıplak ---güneşin altında
birbirimize bakıyor
ve utanmıyoruz

ve sen de çıkarmışsın bluzunu
ama istediğin bu değildi aslında:

yara izleriyle dolu, alınmış göğsünü göstermek için

Gözlerimi senden kaçırıyorum
bakışlarım seni incitecek sanki
oysa seni seven kişiyim ben

Parmaklarımı gezdirmek istiyorum
bir zamanlar göğüslerinin olduğu yerde
ama hiç böyle şeyler yapmazdık ki biz

Herkesin bu kadar mükemmel göründüğü
hiç aklına gelmemişti
yara almadan önce

üzerine geçiriyorsun
bluzunu yeniden: ---kararlı bir şekilde diyorsun ki:

Herkesle paylaşamayacağım şeyler var
hayatta

2.
Kendi yaralarımı yolluyorsun bana
paylaşmak için ---herkesten önce
kendimle

Ondan neler sakladım
ondan neler esirgedim
ne acılar çekildi

nasıl saklandı
bu habersiz bedende
salınacağı anı bekleyerek gümrah bir ışık
taşana kadar

her yaradan her dikişten
ve bütün kutsal deliklerden

3.
Savaş zamanı. ---Sıcak, solmuş
gri ahşabın üzerinde oturuyoruz

sülüklerin yüzdüğünü söylediğin yerlerde
basamaklar pırıl pırıl parlıyor

Gazyağı alevinin kokusunu
alıyorum ---çam

tahtaların üzerinde uyuyoruz
daracık kamp yataklarında yan yana

adaçayı kokulu gece
karanlığını üflüyor ---sesleniyor

çocuktan kadına
çocuktan kadına
kadın

4.
Dokuz yaşından itibaren sevgimiz
daha çok şakalarla beslendi, bir de sessiz

bir sadakatle: ---beni yere yıkacağını söyleyen
bir kıza kafa tuttun sen

birbirimizin ödevlerini yaptık
mektuplar yazdık --- teması kaybetmedik, hiç temas etmeden

hayatlarımıza dair yalanlar söyledik: --- Ben düzgün
bir evliliğin yüzünü takındım

sen bağımsız kadınınkini
Boşluğu baştan başa yararak birbirimize doğru uzandık

Parmaklarımızla yoklayarak
aşk ve yabancılaşmanın ağlarını ---ta ki

o jinekolog göğsüne dokunup
ele gelen o kitleyi bulana kadar

5.
Sen kahramanca
oyunlar oynadın ölümle, gerekliydiler

çünkü senin yeni-protestan kabilende
boşluğa yer yoktu

revaçta bir kavram olmadığı sürece
senin umrunda olmazdı bunlar gerçi

Keşke burada olsaydın bu gece ---Haykırmak
istiyorum suratına

Kabul etme
Vazgeçme

Ama senin o cesur ulaşılamaz hayatını,
Kadınlar Dekanı olarak seni mi kastediyor olacağım, yoksa

o haksız, uygunsuz ve affedilemez
kadınca ölümünü mü?

6.
Sen benim sevdiğim ve sevdiğimi inkar ettiğim
bütün kadınlarsın

seneler öncesinden, mesafeler ötesinden gerilmiş
kanlı kızgın bir telsin

Nasıl birleştirebilirim bu tutkuyu
o kalender halimizle

kalvinist mirasımızla
kalıplara dökülüp taşlaşmış genç kızlığımla

nasıl devam edebilirim bu misyona
sensiz

sen ki, bana muhtemelen şöyle derdin
ne hissediyorsan doğrudur.

7.
Zaman zaman rüyalarıma giriyorsun
dudak bükerek

bir keresinde babanın ittiği bir tekerlekli sandalyedeydin
ölümcül bir tren yolunda

Bütün ölülerimden bana dönen
bir tek sensin, bitmemiş

Bana kehribar boncuklar bıraktın
turkuaz taşlarla dizilmiş, bir Mısır mezarından

Takıyorum onları
Sana sadık mıyım diye düşünerek

Şiir yazmaya korkar gibiyim
senin için---pek de okumazdın ki!

geride kaldım, başa çıkmak zorundayım
sırlarla ve sessizlikle

İşte olduğu gibi diyorum: ---Seni ne kadar sevdiğimi hiç söylemedim sana
ölüm döşeğinde ölümden söz etmedik hiç

8.
Bir sonbahar gecesi bir trende
günbatımının elmas-parıltılarını yakaladım

Hudson’da su birikintilerinin üzerinde yansıyan
Düşündüm ki: ---Anlıyorum

hayatı ve ölümü şimdi, seçimleri
Senin seçimini bilmiyordum

Ya da o zamana kadar bir seçiminin kalmadığını
insanın bedeninin hücrelerle büyüyerek gerçeği söyleyiverdiğini

Aşkımız daha çok sessiz bir
sadakatti

ölüm döşeğinde ölümden söz etmedik hiç

ama şu andan itibaren
kapkara matem istiyorum, daha çok uluma, daha çok ağıt

Biz sessiz ve sadık kaldık
çünkü korkuyorduk

Parmaklarımı gezdirmek isterdim
bir zamanlar göğüslerinin olduğu yerde
ama hiç böyle şeyler yapmazdık ki biz

1974-1977


Wednesday, March 30, 2016

Dikkatli Rıfat'ın Hayatı ve Hayalleri





Barış Bıçakçı’nın yeni kitabı Seyrek Yağmur, yazarın daha önceki işleri kadar büyük bir heyecanla karşılanmadı. Adı gibi “seyrek” bir şekilde oraya buraya serpilmiş düşünce kırıntılarından, anı parçacıklarından ve dağınık hayallerden oluşan bu sıra dışı anlatı, yazardan daha kuvvetli ve bütünlüklü bir roman bekleyen okuyucuları hayal kırıklığına uğratmış gibi görünüyor.

Barış Bıçakçı, kitapları özlemle beklenen ve okuyucuları tarafından aşkla sevilen bir yazar. O zaman, bu kitabın neden böyle mesafeli bir şekilde karşılandığı ve bunun haklı bir tepki olup olmadığı üzerine biraz düşünmek gerekiyor.

Seyrek Yağmur’un maruz kaldığı en önemli eleştirilerden biri, gündelik hayatın hiç durmayan tekdüze mırıltısı içinde derin anlamlar bulmayı başaran ve hikayelerini bunların üzerinden açan Barış Bıçakçı’nın, bu kitapta genellemelere, güncel siyasete göndermeler yapması ve hatta “aforizmalara” başvurmayı tercih etmiş olması. Kimileri roman içindeki göndermeleri yersiz bulurken, kimileri de romanın baş kişisi Rıfat’ın yalnız ve “kadınsız” bir adam olarak resmedilmesini bir “Issız Adam” anıştırması olarak görüp düpedüz sinirlenmiş. Barış Bıçakçı okuyucusu hakikaten böyle. Talepkar ve kaprisli bir aşık gibi. Çok kolay öfkelenip küsebiliyor.

Fakat herhalde Seyrek Yağmur’a yöneltilen en büyük eleştiri, bu kitabın sağlam bir örgüsünün olmadığını söyleyenlerden geliyor. Bu okuyucular, kitabın roman olamayacak kadar dağınık bir yapısının olduğunu ve birbiriyle alakası olmayan bölük pörçük parçalardan oluştuğunu iddia ediyorlar. Gerçekten de kitap ilk bakışta dağınık görünüyor. Hatta bazı bölümlerin kitabın başında olmak yerine sonunda yer alabileceği hissine kapılıyoruz. Ancak işin aslı öyle değil. Bana kalırsa, Barış Bıçakçı kitabın üst katmanını oluşturan bu dağınıklığı gayet planlı bir şekilde tasarlamış ve kitabın içeriğini aktarmak için en iyi yöntemi ararken sonunda bunda karar kılmış. Bu kararı verirken, romanının ana karakteri Rıfat’ın kişiliği kadar içinde yaşadığımız zamanın ruhunu da dikkate aldığını düşünüyorum.

Seyrek Yağmur’u okuyan biraz dikkatli ve sabırlı bir okuyucu, ilk bakışta birbiriyle ilişkisiz gibi görünen bütün bu parçacıkların kendi içinde bir izleği takip ettiğini fark edecektir. Hayatın savrukluğu ve acımasızlığı etrafında şekillenen bu izlek bizi kitabın hem siyasi hem de varoluşsal temaları ile buluşturuyor. Barış Bıçakçı, diğer romanlarında da rastladığımız bu izleği kurgularken, her zaman yaptığı gibi, sevdiği yazarlarla söyleşmeye devam ediyor. Flannery O’Connor’dan Coetzee ve Cortazar’a, Ahmet Hamdi’den İkinci Yeni’ye ve Oktay Rıfat’a birçok yazar ve şairle diyaloğunu sürdürüyor. Bunların bazıları ismi ve cismi ile karşımıza çıkıyor. Bazıları doğrudan bizimle konuşuyor (kitabın finalindeki harika mektuptan bahsetmemek için kendimi zor tutuyorum). Kimilerinin ise hayaletleri sayfaların arasında bir görünüp bir kayboluyor: Güzel bir günde uyumak arzusuyla dolanlar Fernando Pessoa ile, çamaşır deterjanı ve ütü kokan bir pazar öğleden sonrasında radyodan gelen futbol maçına kulak verenler Tezer Özlü ile, sinemanın önünde bekleşenler de Sait Faik ile buluşuveriyor.

Fakat bu yazarlardan biri var ki, bütün kitaba damgasını vurmuş: Seyrek Yağmur başından sonuna kadar Yannis Ritsos’un unutulmaz kitabı Dikkatli Ariostos ile konuşmayı sürdürüyor. Ondan ilham alıyor, onu yankılıyor. Şiirsel dili, gündelik hayata yayılan ağır hüznü anlatmaktaki becerisi ve özellikle de dünyanın acıları karşısında algısı bölünerek dağılmış kahramanı ile bu kitabı kendine bir yol haritası olarak almış sanki. Dolayısıyla, Bıçakçı’nın Rıfat’ı da, iyice keskinleşmiş farkındalığı ile Ritsos’un anlatıcısı gibi okuyucunun önünde kederli bir şaşkınlık içinde kalakalmış gibi görünüyor.

Bu şaşkınlık bize tanıdık geliyor. Barış Bıçakçı’nın daha önceki romanlarından biliyoruz onu: Hayatın öngörülemezliği karşısında duyduğumuz korkuyla karışık şaşkınlık bu. Dünyanın bize tamamen kayıtsız olduğunu hissettiğimiz anlarda sersemliyoruz. Her şeyin tamamen raslantısal olduğunu fark ediyoruz çünkü. Dünya irademize boyun eğmiyor. Varlığımız hiçbir gereklilik taşımıyor. Bu varoluşsal endişe Seyrek Yağmur’un önemli temalarından birini oluşturuyor. Yeğeni Ali ile yaptığı bir pinpon maçında, Rıfat onun topu kaybettiğinde nasıl afalladığını anlatıyor mesela:

“Top masanın kaplamasının kabardığı yerlere geldiğinde ya hiç zıplamıyor ya da beklenmedik yönlere doğru aşırı zıplıyor. Ali böyle zamanlarda bildiği her şeyi unutmuş gibi elinde raketiyle kalakalıyor.”

Hayatın pek de idare edemediğimiz bir maç olabileceği fikri romanın daha ilerideki bölümlerinden birinde yeniden karşımıza çıkıyor. Rıfat’ın huzurevindeki bunak babası her gün içindeki canavarı oyalamak için onunla pinpon maçı yaptığını söylüyor. “Bazen top kayboluyor, maç duruyor,” diyor oğluna. İşte o günlerde zihnini bulandıran canavar geri çekiliyor ve baba oğlunu yeniden tanıyabilir hale geliyor: “Top kaybolduğu zaman oğlumsun!”

Gerçek şu ki, arada bir durmuş gibi görünse de, aslında maç hep devam ediyor. Top durmadan dönüyor dönüyor. Vurduğu yerde iz bırakıyor üstelik, geçmeyen yaralar açıyor. Barış Bıçakçı bunun farkında. Onun için karakterini hiç bitmeyen bu maçın anlatıcısı haline getiriyor. Hayatın dinmeyen acıları üzerine düşünen biri yapıyor onu. Onunla beraber bizi de tabii. Sonuçta, üzerinde hiçbir kontrolümüz olmayan ve tamamıyla acımasız (en çok da ölmemize izin verdiği için acımasız) bir dünyayla karşı karşıya bırakıyor bizi.

Halbuki bu böyle olmasın istiyoruz. Acılar ve ölümler sona ersin istiyoruz. Mücadelemiz bu yönde. Rıfat’ın babasının kaldığı huzurevinde imza toplayan yaşlılardan birinin dediği gibi: “Kederin zorunlu olmaktan çıkarılıp seçmeli hale getirilmesini istiyoruz.”

İşte böyle anlarda, Barış Bıçakçı’nın varoluşla ilgili eski meselesine artık siyasi bir anlam da yüklediğini görüyoruz. Bunun için ona çıkışabilir miyiz? Şu anda Türkiye’de yazan herhangi biri ülkeye yayılan kedere ve umutsuzluğa kayıtsız kalabilir mi? Elini uzatıp sağaltmak istemez mi? En azından bunun ruhunda yarattığı parçalanmaya dair bir şey söylemek istemez mi? Barış Bıçakçı da bunu kendi yöntemiyle yapmış. Usul usul ve derinden. Bildik hamasi laflara başvurmadan, meseleyi basitleştirmeye kalkmadan ve dünyanın acısını varoluşun acısından ayırmaya teşebbüs etmeden.

Dikkatli Ariostos’u neden çok sevdiysem, Seyrek Yağmur’u da aynı sebeple alıp bağrıma basıyorum. Yağmur suyu gibi kuytularda biriktiği için, sesini hiç yükseltmediği ve tamamen şirazesinden çıkmış bir dünyayı pırıl pırıl bir su birikintisi gibi sakin ve telaşsız bir şekilde okuyucuya yansıttığı için.


En güzel direniş kalbi temiz tutmaktır.*






Kötülük meselesini konuşmaya hazır Dostoyevski ile başlamışken, bu hafta da bu konuda yine çok kafa yormuş bir başka yazarla, Iris Murdoch ile devam edelim isterim. Murdoch, hem uzun felsefi tartışmaların hakim olduğu kalabalık sahneleri kurgulamaktaki becerisi açısından hem de en küçük karakterine kadar karmaşık kişiler yaratması nedeniyle gerçekten de Dostoyevski’yi çok andırır. Ama aralarındaki yüzyıldan fazla farka rağmen bu iki yazarı kardeş kılan aslında aynı ahlaki meseleleri kendilerine dert etmeleridir. Bunun nedeni belki de her ikisinin de dünyanın büyük acılarına yakından şahit olmuş olmalarıdır.

1919 senesinde doğan Iris Murdoch, 2. Dünya Savaşı sırasında gencecik bir kadındır. Savaşın sonuna doğru UNRRA’da (Birleşmiş Milletler Yardım ve Rehabilitasyon İdaresi) çalıştığı dönemde, bu büyük felaketin insanlar üzerinde yarattığı duygusal aşınmayı çok yakından gözleme fırsatını bulur. Buna bir fırsat denebilirse tabii. Bir romancı için belli ki çok değerli bir tecrübedir. Ama bir insan olarak hiç şüphesiz orada tanık olduğu şeylerin hiçbirini görmemiş olmayı tercih edecektir. Murdoch’un bu zor yıllarda fark ettiği şey şudur: Acılar, insanları daha şefkatli ve duyarlı kılacağına onları kayıtsızlaştırmakta ve hatta kimi zaman zalimleştirmektedir. Uzun süren kötülüğe maruz kalmak, kişileri duygusal olarak yıpratmakta ve çoğu kez dayanışma yerine yalnızlaşma ve duyarsızlıkla sonuçlanmaktadır.

Bu durum, Murdoch’u savaş sonrası kötülüğün yayılışına dair düşünmeye sevk eder. Dostoyevski gibi o da, romanlarında dünya üzerindeki acının ve eziyetin insanı nasıl dönüştürdüğü ile ilgilenir. Murdoch’un dünyasında, en iyicil insanların bile istemeden de olsa başkalarını incittiklerine ya da güç ilişkileri içinde kendi benliklerini yitirip akıl almaz işler yaptıklarına sık sık rastlanır. Ama esas mesele bundan çok, maruz kaldığımız büyük kötülükler karşısında ne yapacağımızdır. Bu mesele bir ahlaki soru olarak hemen her zaman Murdoch karakterlerinin geçirdiği dönüşümün temelinde yer alır.

Iris Murdoch gibi bir felsefeci olan Simone Weil, bir makalesinde bu konuda şunları söyler:

“Bir insana zarar verildiği zaman, gerçek kötülük onun kanına girer: Sadece acı ve eziyet değil, kötülüğün kendisi de ruhuna işler. İnsanlar iyiliği birbirlerine aşılama gücüne sahip oldukları gibi, kötülüğü de başkalarına bulaştırabilirler. Kişi bir diğerini gereksiz yere överek ya da lükse boğarak da kötü yola sevk edebilir elbette. Ama çoğu kez insanlar birbirlerine zarar vererek kötülük bulaştırırlar.”

Murdoch, Simone Weil ile kötülüğün bulaşıcılığı konusunda hemfikirdir. Fakat ikisi de sonuçta benzer bir çıkış yolu sunarlar bize: Kötülüğün sona ermesi ancak ona maruz kalan kişilerin bunu başkalarına bulaştırmayı tercih etmemeleri ile mümkündür. Bu da kişinin zarar görmüş olmasına rağmen zarar vermeyi reddetmesi anlamına gelir.

Kötülüğe maruz kalıp ona direnmek ancak ermişlerin yapabileceği bir iş gibi görünebilir. Ama Murdoch bu konuda o kadar karamsar değildir. Aslında romanlarında kendini tekrar eden kötücül ve bencil karakterlere rağmen, kendisi kötümser bir yazar da sayılmaz. Daha çok iyiliğin her şeye rağmen nasıl hayat bulduğunu ve devam ettiğini anlatan bir yazar bile sayılabilir hatta.

Murdoch’a göre iyilik, iktidar ilişkilerinin dışında kalan şeydir. Çünkü iktidar tesis ettiği ilişkinin her iki tarafında da kötüyü yaratır. Gücü kullanan da güce tabi olan da bir şekilde kötülüğün bulaşıcı etkisine maruz kalacaktır. Zalim gibi mazlum da iktidarın hastalığından nasibini alacaktır. Güç gibi kötülük de sürekli elden ele dolaşacak ve kendisine yaklaşanları hasta edecektir. İyilik ise güçsüzlük demek değildir. Çünkü güçsüz olmak, yani kurban durumunda bulunmak, başka bir tür güce sahip olmak anlamına gelir. Bu ilişkinin iki tarafı, denge bozulduğu anda, hızla yer değiştirebilir. Oysa iyilik, iktidara gönül indirmemekten gelir. Murdoch’taki iyi kişilerin hemen hepsi, güç ilişkilerinin dışında kalmayı tercih edenlerdir. Zalim olmayı reddettikleri gibi, kurban olmanın insana sağladığı gizli imtiyazı da kabul etmezler. Kötülüğü bir başkasına bulaştırmayı ve bu yolla ruhlarını sağaltmaya çalışmayı istemezler. Bu kimi zaman kendilerine yapılan büyük bir fenalığı sineye çekmeyi gerektirse bile.

“Deniz, Deniz”deki James, “Oldukça Onurlu bir Yenilgi”deki Tallis, “Rahibeler ve Askerler”deki Anne, “Tek Boynuzlu At”taki Alice bunların sadece birkaçıdır. Aynı Dostoyevski romanlarında olduğu gibi, bu karakterlerden bazıları dünyanın gerçeğine vakıf kişilerdir bazıları ise tamamen sıradan insanlar. Çoğu “Suç ve Ceza”nın Sonya’sı gibi nasıl iyi olabileceği üzerine düşünmez bile. İyilik onların basit yaşantısının bir parçasıdır zaten. Kimileri ise, geçen hafta da sözünü ettiğimiz Zossima Dede gibi ermiş sayılacak kadar bilgedirler. O kadar bilgedirler ki, onların da düşünmeleri gerekmez.

Murdoch’un şaşmaz temalarından biri olan bu iyilik fikri, bazı romanlarda kişilerin varlığında vücuda gelirken, diğerlerinde hayatın karmaşık ve çoğu kez karanlık akışını bölen birer aydınlanma anı olarak karşımıza çıkar. Karakterler geçirdikleri dönüşümün etkisiyle kısa bir süre için bile olsa dünyayı bambaşka bir şekilde görür ve kendilerini ilk defa daha büyük bir bütünün parçası olarak algılarlar. “Kızıl ve Yeşil”de Barney Drumm’un kendi ruhsal kurtuluşuna dair düşünceleri, “Melekler Zamanı”nda dünyayı aydınlatan kutsal ışık ve “Hoş ve İyi”de ölüm anında kendini sonsuz bir sevgi içinde bulma hali bunun örnekleridir. Bunların hepsi bize, Dostoyevski’nin Budala’sını ve Prens Mişkin’in epilepsi krizi geçirdiği anlarda varoluşun gerçeğini tümüyle hissettiği o büyük kavrayışını hatırlatır.

İyilik konusundaki mistik düşünceleri bir yana, Murdoch’un kötülüğün bulaşıcılığı üzerine görüşleri önemlidir. İyiliği bütün iktidar ilişkilerinden bağımsız bir durum olarak tarif ederek ona ayrıcalıklı bir konum ve hatta bir tür dokunulmazlık sağlar. Romanlarının kuvveti de bence buradan gelir.

*Bir duvar yazısından.

Hayır Sonya, bu o değil!


“Hayır Sonya, bu o değil!”

Dostoyevski’nin olgunluk döneminin ilk büyük eseri sayılan Suç ve Ceza, bundan tam 150 sene önce yazıldı. 1866’da Russkiy Vestnik adlı dergide 12 tefrika halinde yayımlandığı günden beri, hem sıra dışı hikayesi hem de bu hikayeyi aktarmaktaki akıl almaz derinliği açısından eşsiz bir kitap olarak roman tarihinin unutulmaz örnekleri arasında yer aldı.


Suç ve Ceza, benim gözümde her şeyden önce bir kötülük anlatısıdır. Kötülüğün doğasını anlamaya çalışan, suçun ve günahın ne anlama geldiğini kavramak isteyen bir romandır. Dostoyevski bu romanda, kötülüğün aslında genellikle varsaydığımız gibi iyiliğin tersi olmadığını söyler. Kötülük ona göre çok daha karmaşık bir şeydir.

Kötülük, her bir şeyin başka her şeyle bağlantılı olduğunu, dünyanın büyük bir okyanus gibi su damlacıklarından oluştuğunu ve bu okyanusun aslında tek bir şarkı ile hareket ettiğini anlayamamaktan gelir. İnsan denen varlık, kendini evrenin bu büyük gerçeğinden bağımsız kılmak istediği için esas olarak kötüdür. İnsanın laneti budur. Kendini başkalarından – ya da daha büyük bir ölçekte -- evrenin geri kalanından ayırmak. Dostoyevski buna inanır. Sadece Suç ve Ceza’da değil, diğer romanlarında da böyle bir kibirden ve onun beraberinde getirdiği kötülükten söz edecektir.

Bu açıdan bakıldığında, Suç ve Ceza’nın kahramanı Raskolnikov’un kendi varlığına ayrıcalıklı bir yer atfeden, Yeraltı Adamı’ndan, Stavrogin’den ya da Ivan Karamasov’dan pek farkı yoktur. O da umutsuzca kendini başkalarından ayırmak ve bir birey olarak eşsiz kılmak ister. Böylece varlığının temelini kendi elleriyle kurabilecek ve hayatına anlam verebilecektir. Amaçsızca oradan oraya sürüklenen, önlerine konana razı olan, kendilerine buyrulanı yerine getiren kalabalıklardan uzak durmak istemesinin nedeni tam olarak budur. Ona göre, şan şöhret, iktidar insanın önündedir aslında. Bütün mesele elini uzatıp almaya cesaret etmektedir. Bunun için kan dökmek gerekse bile.

Romanın sonuna doğru, onu içine düştüğü karanlıktan kurtarmak isteyen Sonya’ya işlediği korkunç cinayeti itiraf ederken şunları söyler:

“O zaman şunu anladım, Sonya: iktidar, ancak eğilip onu almak cesaretini gösterenlere verilir. Bir tek şey söz konusuydu burada: cesaret! Böylece, hiç kimsenin, hiçbir zaman düşünmediği bir şey geldi aklıma! Evet, hiç kimsenin! [...] Ben... işte bu cesareti göstermek istedim ve... öldürdüm... Ben yalnızca cesaret göstermek istedim, Sonya, hepsi bu!"

Raskolnikov işlediği cinayeti Sonya’ya anlatmaya çalışırken bir türlü doğru sözleri bulamaz. Sebebinin tefeci kadını soymak olduğunu söyler önce, ama sonra “Hayır Sonya, bu o değil!” diye haykırır. Katil olmasının nedeninin varlığını başkalarından ayırma arzusu olduğunu kabul eder böylece. Bu cinayetle birlikte kimsenin cesaret edemeyeceği işe el uzatmış ve sürüden ayrılmış olacaktır. Bunu ne para ne de itibar için yapar aslında. Sadece “dev karınca yığınının bir parçası” olmadığını kanıtlamak ister. “Ahlâki, vicdani herhangi bir nedene dayanmaksızın, yalnızca kendim için öldürmek istedim!” der üstüne basa basa. Maddi olanaklara ya da iktidara kavuşmak ve böylece insanlığa yardım etmek değildir amacı. Ailesine daha iyi bir gelecek sağlamak için de işlememiştir bu cinayeti. Öğrenmek istediği tek bir şey vardır: “Ben de herkes gibi bir bit miydim, yoksa bir insan mı?”

Romanın sonunda, Raskolnikov eyleminde kendi varlığını anlamlı kılamadığını anlamıştır. Tarihin akışını değiştiren büyük adamlardan biri, mesela bir Napolyon değildir o. Bu muktedirlerin vicdanları ve tereddütleri yoktur. O sayede ileri gidebilmişlerdir zaten. Kan dökerek ve döktükleri kanın açtığı yolda yürüyerek ilerlemişlerdir. Raskolnikov onlardan biri değildir.

“Her şeyin içine tükürmekte, aldırmazlıkta en ileri gidenler, yasa koyucu olurlar. Herkesten daha gözüpek olan, herkesten daha haklıdır! Bugüne kadar böyle gelmiş bu, bundan sonra da böyle gidecek! Bu gerçeği ayırt edemeyenler, kördür!”

Yine de esas mesele, Dostoyevski’nin kahramanının bu eylemin altından kalkabilecek kadar güçlü olmaması, hayranlıkla bahsettiği o büyük adamlardan biri olmadığını fark etmesi değildir. Raskolnikov bu cinayeti işlerken çok önemli bir gerçeği göz ardı etmiştir. İnsanın kaderi başkalarınınki ile sıkı sıkıya bağlıdır. Birinin felaketi sonunda gelip öbürünü bulacaktır. Öldürdüğü tefeci kadın “bir bit, sıradan bir parazit” değil, kanlı canlı bir insandır. Onun da hayalleri, hırsları ve belki ümitleri vardır. Raskolnikov, işlediği cinayetle kendinden bir parçayı da öldürmüştür aslında. Sonya’nın “İtiraf edin, belki Tanrı size yeniden can verir” demesi de bundandır. Çünkü Raskolnikov romanın sonunda yürüyen bir ölü haline gelmiştir artık.

Bu sahneyle birlikte, Dostoyevski kara sularında kötülüğün tanımı şaşmaz bir kesinlikle yapılmış olur. Ona göre, herkes her şeyden sorumludur. Kötülük, bunun göz ardı edildiği her yerde kendini gösterir. Başkalarına dair sorumluluğumuzu reddettiğimiz, kendimizi onların acılarından ayırdığımız anda ortaya çıkar.

Dostoyevski bilir ki, dünyanın acıları sonsuzdur. İnsanın kibri ve acımasızlığı da öyle. Ama yine de kötülüğe teslim olmamıza gönlü razı olmaz. Onun için romanlarında iyiliğin varlığını hep bildirir bize. Kimi zaman Suç ve Ceza’nın Sonya’sı gibi çelimsiz bir sokak kızının küçük şefkatli yüzünde, kimi zamansa bir Rus ermişi olan Zosima Dede’nin erdemli varlığında. Ama her zaman ve mutlaka insanın kalbini başkalarının acılarına açtığı yerde.

Bizi ne kadar karanlık sularda dolaştırırsa dolaştırsın, Dostoyevski okurken bunu hiç unutmamak gerekir.

Sunday, December 06, 2015

Dünyayı güzellik kurtaracak...

BirGün Pazar
15 Kasım 2015




Dünyayı güzellik kurtaracak…

Bu başlığı görünce belki de bu yazıyı atlamak istediniz. Haksız değilsiniz. Şu aralar hiçbirimizin böyle “hülyalı” lafları duymaya tahammülü yok. Her gün insanların öldürüldüğü, şehirlerin kuşatma altında tutulduğu ve bu olanlara itiraz eden insanların hapse atıldığı ülkemizde güzellikten söz etmek bir tür küstahlık bile sayılabilir. Yine de, ilk bakışta nafile bir teselli gibi görünen ve gerekli gereksiz tekrar edildiği için artık kulağa anlamsız gelen bu sözlerin, dünyanın gidişatına dair çok karamsar hisler besleyen bir romancının elinden çıktığını hatırlatmak isterim.

Geçtiğimiz hafta 194. doğum gününü kutladığımız Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, umut ve heves ilham eden bu lafı İppolit Terentyev’e söyletir. Budala’nın unutulmaz kişilerinden biri olan bu veremli genç adam, keskin zekası, aşırı hassasiyeti ve akıl almaz derecede karmaşık kişiliği ile tipik bir Dostoyevski karakteridir. Ivan Karamasov ya da Raskolnikov gibi onun da, Tanrı’nın kendisiyle değil yarattığı dünyayla bir meselesi vardır. Ona göre, insanlar özünde zalim, dünya da adaletsiz bir yerdir. Yaklaşan vakitsiz ölümünü de bunun bir işareti olarak görür, İppolit. Heyecanlı, sivri dilli ve gururlu bir gençtir. Çok zamanı kalmadığının farkındadır. Bir insan olarak onurunu koruyabilmek için, kendisine kalan son özgürlüğü kullanarak canına kıymak ister. Ama bundan önce, romanın ana karakteri olan Prens Mışkin’in de hazır bulunduğu bir toplulukta, bir veda mektubundan çok bir manifestoyu andıran uzun bir konuşma yapar. İşte Budala’nın çok önemli sahnelerinden birini oluşturan bu konuşma onun Prens Mışkin’e sorduğu şu soruyla başlar.

Bir gün konuşurken, dünyayı güzellik kurtaracak demişsiniz, bu doğru mu?”

İnsanın dünyadaki yalnızlığı ve terk edilmişliği Budala’nın temel meselelerinden biridir. İppolit de romanda bu fikrin vücuda gelmiş halidir. Bunu en iyi hissettiğimiz sahnelerden biri, onun Mışkin’in “Bu resme bakan inancını kaybeder” dediği “Mezarındaki İsa” adlı bir tabloya dair söyledikleridir. Holbein’ın bu meşhur tablosu, İsa’nın çarmıhtan indirilip tabuta konduğu anı resmeder. İsa’yı çarmıhtayken bile tanrının kutsal ışığının güzelliği altında resmetmek yolundaki genel eğilimin tersine, bu tablo dövülmüş, yaralanmış ve çeşitli işkencelere maruz bırakılarak öldürülmüş bir insan bedenini en acınası haliyle temsil eder. Bu İsa’nın en insan halidir. Ölü bedeninde güzellikten en ufak bir iz bile yoktur. Kardeşlerinin zalimliğine maruz kalmış ve babası tarafından ölüme terk edilmiş bir adamın resmidir aslında. Ippolit intihar notu olarak yazdığı uzun mektubu okurken bu tablodan şöyle söz eder:

Bu tabloda belki de, özellikle, herkesin boyun eğdiği ve sizi de ister istemez etkisi altına alan o karanlık, küstah, anlamsız-sonsuz güç canlandırılmış. Ölünün çevresinde yer alan ve hiçbirini tabloda görmediğimiz insanlar o akşam bir anda bütün umutlarını, hatta belki de inançlarını paramparça eden korkunç bir acıyı ve kuşkuyu yaşamış olmalıydılar. Asla kurtulamayacakları bir düşünceyi de içlerinde götürerek her biri bir yana dağılıp gitmişti belki de. İsa da öldürülmeden önce kendisinin şu tablodaki halini görebilseydi, çarmıha kendiliğinden çıkar ve şimdi olduğu gibi ölür müydü? Tabloya baktığınızda işte bu soru da karşınıza dikiliyordu.


Dostoyevski, Budala’nın ana karakteri güzel ruhlu Prens Mışkin’in karşısına bu genç ve asi delikanlıyı yerleştirerek, her zaman yaptığı gibi yine bir çatışma ile çıkar önümüze. Dünya bir nihilistin baktığı yerden göründüğü gibi karanlık ve umutsuz bir yer midir? Yoksa insan için bir kurtuluş umudu var mıdır? Eğer varsa bu neden güzellik olsundur?

Bu soru düşünmeye değerdir. Cehennemin öteki dünyada değil burada yanı başımızda olduğuna inanan İppolit, insan olmanın tanım itibarıyla acı çekmek anlamına geldiğini ve bunun ötesinde pek de bir şey beklemememiz gerektiğini söyler bize. O zaman “dünyayı güzellik kurtaracak” ifadesi sadece bir safsata mıdır? Kulağa hoş geliyor diye söylenmiş bir şey midir? İlk olarak Prens Mışkin’in ağzından çıktığına göre, bu sözler bir budalaya mı yoksa bir peygambere mi aittir?

Bu sorulara en güzel cevabı, 1970 senesinde Nobel ödülü aldığında yaptığı konuşmada Aleksandr Soljenitsin verir. Bu meşhur konuşmasında, Soljenitsin uzunca bir süre Dostoyevski’nin bu sözlerinin pek de derinliği olmayan bir laf salatası olduğunu düşündüğünü söyler önce. Sahi, ne demektir “dünyayı güzellik kurtaracak”? Güzelliğin insanın ruhunu yücelttiği doğrudur belki. Sanat çoğu zaman algımızı keskinleştirir, hayata bakışımızı derinleştirir. Ama dünyayı kurtarmak? O tamamen bambaşka bir şeydir. Dünyanın kan gölüne döndüğü, milyonlarca insanın bir hiç yüzünden yok edildiği, kişisel hırsların ülkeleri savaşlara götürdüğü yakın tarihimize bakmak bile bunun doğru olmadığını görmek için yeterlidir. Güzellik bu vakte kadar kimsenin hayatını kurtarmamıştır.

Ancak, der Soljenitsin, güzellikte – ya da onun sanat şeklinde tezahür eden halinde – karşı koyamayacağımız bir kuvvet vardır. “Gerçek bir sanat eserinin ikna gücü inkar edemeyeceğimiz kadar büyüktür. O kadar büyüktür ki, onun dile getirdiği fikre karşı olanların bile önünde diz çökmesini sağlayabilir.” Oysa, mesela siyasi bir iddiaya dayanan bir fikir eserine karşı çıkmak mümkündür. Onu yerden yere vurabilir, tamamen karşı görüşler dile getirerek çürütebiliriz. İnsanlar bir konuda farklı taraflar seçebilir ve tümüyle uzlaşmaz fikirlere sahip oldukları için sonsuza dek ayrı kamplara düşebilirler. Bir makaleyi birkaç mantık hatası yüzünden çöpe atabilirsiniz. Bir siyasi argümanı, sizin görüşlerinize ters düştüğü için, kökünden reddedebilirsiniz. Bir sanat eseri ise, yalnızca aklınızla kavrayabileceğiniz bir şey değildir. Sizi savunduğunuz fikirlerin ötesinde bir yerden yakalayacak ve sunduğu güzelliğin büyüklüğü ölçüsünde kendine tabi kılacaktır. Üzerinizde yarattığı etki de, bu nedenle, akıllıca yapılmış bir siyasi konuşmadan ya da iyi yazılmış bir makaleden çok daha kuvvetli olacaktır.

Dostoyevski’nin bu sözü için “Dikkatsizce söylenmiş bir laf değil, bir kehanettir bu,” der Soljenitsin. Bu büyük romancı, karakteri Mışkin’e atfettiği cinsten bir aydınlanma anında belki de bütün dünyayı böyle bir güzelliğin ışığı altında görmüştür ve onu söylemektedir bize.

Budala’nın başlarında bir yerde, sara krizi geçiren Prens Mışkin kutsal bir yükselme anı yaşar ve kendini ancak “zamansız bir güzellik” olarak tarif edebileceği bir anın içinde bulur. Mışkin, burada gündelik hayatın ve belki de aklın sınırları içinde kaldığı sürece asla ulaşamayacağı bir yere dokunmuş ve varlığından şüphe edilemeyecek bir hakikatin karşısında durduğu hissiyle donup kalmıştır.

Dostoyevski, bu sahneden hemen sonra Prens Mışkin’in ağzından “İnsan hakikatin karşısında ne yapabilirdi ki?” diye sorar bize. Böylece onun nezdinde hakikat ile güzelliğin tamamen aynı olduğunu anlarız. Belli ki, Soljenitsin’in okuması isabetlidir. Dostoyevski “Hakikat, İyilik ve Güzellik” şeklinde özetlenebilecek antik üçlemeyi, tek bir fikirde birleştirmiş ve bu fikre Prens Mışkin’in kişiliğinde can vermeyi tercih etmiştir.

Ne yazık ki, Holbein’in İsa’sı gibi, Mışkin de romanın sonunda taşıdığı ışığı kaybeder ve sıradan bir insanın çaresizliği içinde bulur kendini. Kimseyi kurtarmayı başaramamış, başkalarının acılarına çare olamamıştır. Her şey bittiğinde onu Rogojin’in yanında görürüz. Arkadaşını düşmek üzere olduğu dipsiz uçurumdan kurtarmaya çalışırken hem aciz hem de acınacak haldedir. Güzelliğini ve diğerleri üzerindeki gücünü yitirmiş, sonunda zavallı bir budala haline gelmiştir. 

O zaman, Dostoyevski’nin romanın başında Mışkin’in ağzından bize sunduğu “Dünyayı güzellik kurtaracak” kehaneti yerle bir mi olmuştur? Mışkin’in yıkılmasını bu umudun sonsuza kadar yok olması olarak mı anlamalıyız?

Hiç sanmıyorum. Mışkin yıkılmıştır belki. Ama Budala hala ayaktadır. Dostoyevski’nin romanı, edebiyatın karşı konulmaz güzelliği ile hala kalbimize dokunmakta ve bize başkalarının acılarına kayıtsız kalamayacağımızı hatırlatmaktadır.

Kalbe dokunmayanı tekrar etmenin anlamı yoktur, der Soljenitsin.

O zaman sanatın gücünü teslim edelim. Dünyayı değiştirecek olan güzelliktir. Çünkü güzel olanın önünde hepimiz aynı saygıyla eğileceğiz bir gün. Kendimizden daha büyük bir şeyin karşısında olduğumuzu bilerek yapacağız bunu. Zamansız bir şeyin önünde olduğumuzun farkında olarak duracağız orada. Çünkü güzel olan aşkın olandır. Kendi küçük dertlerimizden çıkıp dünyanın acısına doğru ilerlememizi sağlayandır.



NAİF

BirGün Pazar
14 Haziran 2015


Seçimden sonraki sabah gülümseyerek uyandım. Harika bir rüya gördüm çünkü. Rüyamda kül rengi bir dağ birden yeşilleniyordu. Taş toprak renk değiştiriyor, yerden ağaçlar fışkırıyordu. Yanımda eski bir öğrencim vardı: "Bizim memlekete bahar işte böyle gelir, hocam!" dedi.

İnsan kabusların en korkunç tarafını anlatamadığı gibi, bu kadar güzel bir rüyanın verdiği ferahlık hissiyle de baş edemiyor. Ben de ne yapacağımı bilemeden bir süre dolandım evde.

Tam o sırada, bir arkadaşım telefon etti. Seçim sonucuna dair kimi analizler yaptı. Belli ki o benim kadar iyimser değildi. Bense o kadar şaşkındım ki daha tam sevinememiştim bile. Ama rüyanın buğusu hala üzerimdeydi. Telefonu kapatmadan önce ona rüyamı anlattım. “Her zamanki gibi naifsin,” dedi bana “Boşuna ümitlenme, bu devran öyle kolay kolay değişmez!”

Bu naif lafını ne zaman duysam irkilirim. Daha iyi bir dünya istiyorsanız bu hep bir miktar şüphe ile karşılanır. Size hayalperest derler, romantik derler ve işte en fenası “naif” derler. Tırnak içinde yazdım, çünkü çoğu kez müstehzi bir şekilde söylenir bu. “Pek zeki biri değil” demektir, “hayaller dünyasında yaşıyor” demektir, “kolayca kandırılabilir” demektir. Bu liste böyle uzar gider. “Naif,” en iyi ihtimalle, iyi niyetli ama biraz saf anlamına gelir.

Dünyayı çözüp kenara koyduğunu zanneden bir tür insan vardır. Bu yargı genellikle onlardan gelir. Zaten yargıların çoğu onlardan gelir. Onlar hayatlarının bir döneminde bir sille yemiş ve bunun neticesinde dünyanın iyi bir yer olmadığını fark etmişlerdir. Hala o sillenin hatırası ile yaşarlar. Sanırlar ki, dünyanın fena bir yer olduğunu sadece onlar görmüştür. Tek bir sillenin etkisiyle yere düşmüş ve bir daha kalkamamış olduklarını anlamazlar bir türlü. Onlara göre yola devam edenler ya dayak yememiş ya da silleleri saymayı becerememiştir.

Bu kişiler kendilerine “gerçekçi” derler. Bunu söyleyerek kötülük dışındaki bütün olasılıkları öldürdüklerini fark etmezler. Çoğu kez aksini iddia etseler de, dünyayı bütün pisliği ile kabul ederler aslında. Kötülüğün mimarı değillerse bile zamanla ortağı haline gelirler. İyilik ancak bilgisizlikle ya da aptallıkla eşdeğerdir onlar için. Daha iyi bir dünya isteyenler, ya safiyane ütopyalar peşinde koşanlar ya da dağ başında yaşayan cahil çobanlardır. “Omelas’ı Terk Edenler” adlı öyküsünde Ursula LeGuin bu yanlış anlamayı çok güzel anlatır:

Ukalalarla züppelerin kışkırttığı kötü bir alışkanlığımız var bizim, mutluluğu aptalca bir şey gibi görüyoruz. Sadece acı entelektüel, sadece kötülük ilginç geliyor bize. Sanatçının ihaneti bu: Kötülüğün sıradan ve acının müthiş sıkıcı olabileceğini bir türlü kabul edememek. Onlarla baş edemiyorsan onlara katıl. Canını yakıyorsa yinele. Oysa acıyı yüceltmek sevinci lanetlemektir, şiddeti kucaklamak bütün diğer şeyleri elden kaçırmaktır.”

Le Guin haklıdır. Kötülük banal ve tekdüzedir. İyilik ise çok daha şaşırtıcıdır. Her seferinde farklı bir renk ve şekilde gelir. Hayalgücü ister. Cesaret ister. Zeka ve incelik ister. En çok da tevazu ister. Yoksa Fukushima’da radyoaktif bölgenin içinde terk edilmiş hayvanlara dört yıldır bakan Naoto Matsumura’yı nasıl anlayabiliriz? Hindistan’da 2002 yılındaki kıtlıktan sonra hayatını yoksul, evsiz, kimsesiz ve yardıma muhtaç insanlara adayan ve o zamandan bu yana 1,2 milyon kişiyi doyurmuş olan Narayanan Krishnan’ın yaptıklarına nasıl anlam verebiliriz?

Dünyayı değiştirmeyi isteyen insanlar aptal ya da cahil değildir. Bunu kötülüğü bilmedikleri için yapmazlar. Kötülüğü tercih etmedikleri için yaparlar. Daha iyisini istemeye cesaretleri olduğu için yaparlar. Aradaki fark budur.

Komplo teorileri, felaket senaryoları ve hayatı basite indirgeyen açıklamalarla uğraşanlar ise kolaycıdır çoğu kez. Ezberlerini bozmak istemezler. Kendi güvenli alanlarını bırakmaz, risk almayı tercih etmezler. Bulundukları o konforlu köşeden dünyanın geri kalanına dair ahkam keserler. Oysa hayatın büyülü tarafı o güvenli alanın dışına çıkınca başlar. Hayal gücünün alanı bu sınırdan başlayarak açılır. Hiç bilmediğiniz bir yere adım atmaya cesaret ettiğiniz andan itibaren siz de değişime açılmış olursunuz. Yeni ve daha iyi bir dünyanın olasılığını bulursunuz orada.

Gezi’de bize olan da buydu. O küçücük parkın içinde iyiliğin hakim olduğu bir dünyanın olasılığı ile karşılaştık. Bir ütopyayı ucundan bile olsa gördük. Evet, bu bir hayaldi belki. Ama o hayal bir süre için gerçek oldu. Bu seçim, o hayali meclise soktuğumuzun resmidir. Olduğu gibi kalır mı, buradan nerelere evrilir, bunları konuşmanın anlamı yok. Gezi için söylediğimiz şeyi, meclise girmeyi başardığımız bu tarihi seçim için de söyleyebiliriz: Bu oldu. Bunu artık bizden alamazlar.

Boşuna umutlanmayın diyenlere, seçim sonucu kalıcı bir birlikteliğin işareti değildir diye ahkam kesenlere, bir gecede ne değişecek sanıyorsunuz diye akıl verenlere ise şunları sormak lazım: Diyarbakır’da birkaç gün içinde öldürülen, kollarını bacaklarını kaybeden, yanıp kavrulan Kürtlere mi söylüyorsunuz bunu? Onlar da “naif” midir sizce? Evlerinde oturup boş hayaller mi kurmuşlardır? Her gün şiddete maruz kalıp öldürülen, taciz edilen, dövülen, o da olmazsa aşağılanan kadınlara mı söylüyorsunuz? Irkçı saldırılara maruz kaldıkları için senelerdir tedirginlik içinde yaşamaya mahkum edilmiş azınlıklara mı sesleniyorsunuz? Peki ya LGBT, alternatif bir hayat arayan romantik gençlerden mi oluşuyor sizce? Bunlardan hangisi her şeyin bir gecede değişeceğini düşünüyordur? Mücadele hangisi için şimdiye kadar kolay olmuştur ki, bundan sonrası öyle olsun?

Onun için, karar verdim, umutlanacağım ben. Bu anı gerçek kılabilmek için, kolunu bacağını gözünü vermiş, sevdiklerini kaybetmeyi göze almış insanlar umutlarını bırakmıyorsa, ben neden bırakayım? En karanlık günlerde bile bırakmadıysam, şimdi neden bırakayım?

Arkadaşıma gelince, niyetinin kötü olmadığını biliyorum. Bana “naif” derken amacı ukalalık etmek ya da akıl öğretmek değildi. O sadece beni düş kırıklığına karşı korumak istedi. Keşke ben de ona şunu söyleyebilseydim: Düş kurmaya cesaret edemeyenlerin kırılacak düşleri bile olmaz ki, arkadaşım!

Thursday, July 30, 2015

The Open Veins of Turkey





It was the spring of 1984. My first year at college. Born and raised in a humble town by the Aegean sea, I was amazed by the intensity of life in Istanbul. Thinking back, I realize now that I was kind of shell-shocked by the immense variety of images, sounds, and smells this rapidly changing city provides on a daily basis.

Life was confusing for everybody in those days. It was a period of transition, a time of change. The military rule was over, but its effects were still felt everywhere in the country. The 1980 coup had brought a regime of horror. The military had arrested thousands of people who were then tortured, with hundreds killed or went missing. It was a difficult period. But it was over. Or so we were told. In the year 1983, when the parliamentary elections were held and the neoliberal Özal government came to power, newspapers announced that democracy had returned to the country. But from what I saw in Istanbul, democracy seemed to be taking its time.

The year I went to college, there were portraits of Kenan Evren (the leader of the military coup who was later elected president) hanging everywhere: in state offices, shop windows, even apartment entrances. There were still hundreds of missing people. Their mothers had started gathering in squares chanting slogans. Expelled academics had returned to the campus with long and tired faces. Nobody asked where they had spent the last couple of years. Everybody knew. Those who had managed to keep their positions in academia had carefully avoided talking politics in class. A certain style of mustache was deemed ideological and was banned on campus. There was a new dress code to ensure “appropriate clothing” of the state officials. In fact, there were regulations for almost everything. It seemed that the military had taken a step back but still kept an eye on Turkish democracy – like an overbearing father letting his daughter go on her first date. Reluctantly. Very reluctantly.

Of course, later we would find out that worse was to come. The military was going to be replaced by its even more evil twin: The capital holders and warlords guarded by an army of specially trained police forces would take over the country in the 90’s. But it was 1984 and none of this had happened yet. The only signs of the country’s changing economy were observed in the appearance of imported whiskey and cigarettes on the shelves – an outcome of the lifting of the ban on foreign trade. Turkey was entering a new era, a new form of capitalism, but very little of this was known to me. I would sit around and smell the faint scent of freedom in the air.

In 1984, in the girls’ dormitory on the university campus, I remember lying down in my bunk bed, and thinking about the infinite possible ways my life could go. When I look back now, I feel that somehow my fate was linked to that of my country. After long years of suppression (my teenage years spent in the hands of my protective parents seemed no different from living under a military regime), I had finally landed on freedom—and I was at a loss about what to do with it.

The upper bunk belonged to a girl from the Political Science Department. She was friends with the coolest people on campus, and while I was always distracted and given to flights of fancy, she seemed as focused as a clear summer day. She was also a member of the Students’ Cooperative – the most popular campus hangout for leftists at the time. The Cooperative was a mysterious place. Nobody knew what it was they did exactly. Their only activity seemed to be the monthly book club meetings, where they talked about the works of some socialist thinkers. One day, this girl from the upper bunk asked me whether I would like to join her for one of those meetings. I guess she was tired of watching me lie in my bed all day. She said it was going to be “fun.” I was not particularly keen on reading theory (I was an ardent reader but my taste was for fiction). What is more, the somber atmosphere of the Cooperative did not really correspond to my idea of fun. But there was this boy (dark wavy hair, thick mustache, piercing green eyes)… and before I know, I found myself asking: “What book is on for this month?” “Something on Latin America,” she said. She did not know who the author was, but the book itself was supposed to be really good. “Everybody is talking about it,” she added. Still toying with the idea of meeting the boy with the thick mustache, “Yes,” I said, “I will be there.”

The book turned out to be Eduardo Galeano’s “Open Veins of Latin America.” It was translated into Turkish and printed in 1983. On the book's cover was a detail from Diego Rivera’s famous mural “History of Mexico” depicting the early years of what is called “The Age of Discovery” with conquistadores enslaving the natives of the continent. Even then I could sense the artist’s contempt for the triumvirate of “Banker, Army, Church” which dominates the whole picture.

 “Open Veins” was a revelation. No wonder everybody was talking about it! I was expecting to be drowned in yet another boring piece of theory. But this book was different. Galeano’s story-telling skills had turned Latin America’s history of cruelty and violence into a gripping narrative. I shed tears for the natives of Haiti who committed suicide in groups upon realizing their grim fate. I could not stop thinking of how they had poisoned their own children rather than have them suffer at the hands of their white oppressors. I was horrified to find out that the unsuspecting natives of the continent had fallen prey to the epidemic diseases brought by the Europeans, and that the small pox alone had killed hundreds of thousands of men, women, and children. I could not believe my eyes when I read that half of the population of America died from contamination after their first contact with white men.

I grasped the scope of colonialism when I found out about how many Bolivian miners had to die with rotten lungs so that the Europeans may consume cheap tin. Galeano, with his skilled language and vivid depictions, took my hand and led me through the graveyard in Catavi, “where blind people solicit pennies to pray for the dead, a forest of white crosses stands over small graves scattered among the dark headstones of adults.” I learned in terror that “of every two children born in the mining camps, one dies soon after opening its eyes.” The other one is bound to become a miner when he grows up, and “before he is thirty-five,” Galeano says, “he will have no lungs.”

At times, I was entertained by the way Galeano tells the stories of the European conquerors trying to adjust to their new lives in America, particularly the ones that talk about how they failed to handle their newly acquired wealth. I still remember the episode of the two señoras that engage in a contest to show off their income from the mines in Potosi. In a lively fashion, Galeano tells the reader how they used to end their lavish fiestas by throwing their silver service and golden vessels from their balconies to be picked up by lucky passersby. I also appreciated the author’s subtle humor, as in the case of a former Jesuit church, turned into a movie theatre in the 70’s, which advertises its forthcoming attraction as “It’s a Mad, Mad, Mad World.”

In Galeano I found a great story-teller. Thirty years after my first encounter with “Open Veins,” I am still of the same opinion. However, the book does not owe its value only to the author’s narrative skills. To me what is more important even today is that “Open Veins” made me see the world under a different light. Not only did I get an insight into the mechanism of global capitalism and imperialism, I started suspecting that our veins in Turkey might be “open” as well.

I began to understand that our new liberal government is actually a continuation of the previous system. I got a glimpse of the fact that the ideological discourse of the military intervention, which rested on the establishment of law and order in the country, served the internationalization of capital. The military dictatorship acted as a facilitator to implement neoliberal policies in Turkey, which would initiate privatization and enable multinational companies to get hold of the resources of the country. It would also mean the silencing of the workers’ and socialist movements as well as the rise of a more conservative and religious society.

Lying in my bunk bed reading “Open Veins,” I felt for the first time that things might not get better in Turkey—that the apparent winds of freedom may in fact be poisonous. And indeed, they had already started smelling of corruption.

I still admire Galeano for that valuable insight. Though it would have felt better if he were proved to be wrong.


As for the book club, I never went to the meeting. Because the boy with the thick mustache started dating the girl in the upper bunk the very same week I bought “Open Veins.”



Not. Bu yazının İspanyolcası 2015 Mayıs ayında Uruguay'da LENTO adlı dergide yayımlandı.

Thursday, April 02, 2015

DÖNÜŞÜM


BirGün Pazar
22 Mart 2015




Bu sayfayı takip edenler, hemen her zaman aynı kahvede oturduğumu biliyorlar. BirGün Pazar için yazdığım yazıların çoğu bu kahveden çıkıyor. Hatta hikayeler bu kahvede geçiyor.

“Hey Jude” çalarken şarkıya kaptırıp “Nah na naaaa nanana naaaa!” diye bağıranlar buradaydı mesela. “İyi notlar, küçük kardeşler ve ayak parmakları” yazısının kahramanı küçük Melis de bu kahvenin müdavimlerinden biriydi. Hatta karşısındaki ufak tefek sarışının gözlerini yakalamaya çalışarak “Peki sence, maddede boşluk var mı?” diye soran oğlan da pencere önündeki masalardan birinde oturuyordu.

Başka bir yazıda söylemiştim, bu kahveyi Calamity Jane dobralığı ile Adile Naşit anaçlığı arasında gidip gelen çok tatlı bir kadın işletiyor. Kahvenin çalışanları da müşterileri de genellikle öğrencilerden oluşuyor. Eski çay bahçeleri ile yarışamaz belki. Açık hava alanı yok çünkü. Ama kendine göre bir cazibesi var. Arka plandaki çatal bıçak takırtısı, insan sesi ve müzikten oluşan karışım tam olması gerektiği gibi. Ne dikkati dağıtacak kadar yüksek, ne de insana kendini yalnız hissettirecek kadar cılız. Üstelik kahvesi lezzetli, çayı demli, hatta ev yemeği bile var. Bu haliyle Beyoğlu’nun göbeğinde gerçek bir vaha sayılır.

Bir de burada başınıza çok acayip şeyler gelebiliyor. Mesela yemeğinizi tabağınızda bırakırsanız, o yemeği yapan hanım üzülebiliyor. Mecburen oturup hepsini yiyorsunuz. Bir başkası, kahvaltı ısmarladığınızda “Peynir yalnız kalmasın diye yanına biraz portakal reçeli de koydum,” diyebiliyor. Kuru kuru iki çay içip kalkan bir öğrencinin cebine fırından yeni çıkmış poğaçadan tıkıştırdıklarını görüyorsunuz. “Okula gidiyor, aç kalmasın. Belki parası yoktur,” diyor Adile Naşit. Ona hak veriyorsunuz. Belki yoktur hakikaten. Hastaysanız ıhlamur yapıyorlar, elinizde ağır bir şey varsa “Bununla dolaşmayın, sonra gelip alırsınız” diyorlar, portakal reçelini sevdiyseniz küçük bir kavanoza koyup yanınıza veriyorlar. Hatta tuvalete diye kalkıp geri döndüğünüzde masanızda iki tane mandalina bulabiliyorsunuz. “Yahu yapmayın!” diyecek oluyorsunuz. “Çalışıyorsun, hocam! Vitamin lazım!” diye cevap geliyor.

Geçen hafta öğrendim ki işte bu kahveyi kapatacaklar, bu kadınları buradan çıkaracaklarmış. Bir sabah geldiğimde bunun gerçekleşmemesi için imza topluyorlar ve herkese bir bir dertlerini anlatıyorlardı. O kadar afalladım ki, önce duyduğum şeyi anlayamadım. Sonra elime tutuşturdukları broşürü okumaya başladım.

Beyoğlu Kent Savunması Esnaf Komisyonu tarafından hazırlanan bu broşürde, Beyoğlu’nda önümüzdeki ay içinde birçok dükkanın kapanacağı, bunların arasında bu bölgenin sembolü haline gelen tarihi birtakım mekanların da bulunduğu yazıyordu.  Beyoğlu Kent Savunması, “6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu'nun 347. maddesinde yer alan "10 yılını dolduran kiracının tahliye edilebileceği" maddesi ile 6306 sayılı afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi hakkında kanunların gerekçe gösterilerek tahliye edilmesine” tepki olarak bir inisiyatif başlatmış ve bölgedeki küçük esnafın planlı bir şekilde yok edilmesine karşı mücadeleye girişmişti.

Beyoğlu Kent Savunması Esnaf Komisyonu, geçtiğimiz Perşembe günü bu meseleyi duyurabilmek amacıyla bir basın toplantısı düzenledi. Bu toplantıda Mücella Yapıcı uzun süredir varlığından haberdar olduğumuz ama boyutlarını hiçbir zaman tam olarak kestiremediğimiz kentsel dönüşüm projesinden söz etti. Bu proje sadece Beyoğlu'nda değil, Beşiktaş, Kadıköy ve Şişli'de de uygulanmaktaydı. Amaç insanları bir an önce yerlerinden etmek ve bu mekanları daha çok rant getirecek şekilde düzenlemekti. Yasalar bu dönüşümü hızlandırmak üzere kasten getirilmişlerdi.

Beyoğlu Kent Savunması Esnaf Komisyonu adına konuşan Onur Taş’ın anlattıkları da dikkat çekiciydi. Taş, bu yasalarla birlikte Beyoğlu’nun tarihi dokusunu ve kültürel çeşitliliğini kaybetmek tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu hatırlattıktan sonra, şunları söylemişti:

“Beyoğu esnafı olarak, bir hanın butik otel yapılmak üzere satıldığını, yükselen kirayı ödeyemediği için bir berberin kapatıldığını görüyoruz, farkındayız. Beyoğlu, gözü dönmüş sermaye sahiplerinin bir parça kapabildiği için üşüştüğü büyük bir pasta. Her gün zincir mağazalara bir halka eklenirken, sinema, bar ve kafeleriyle Beyoğlu'nu Beyoğlu yapan esnafın yerini yurdunu terk etmesi isteniyor. Bu bir sürgün, kabul etmiyoruz. Beyoğlu'nun çeşitliliği yok olmadan, herkese açık kamusal alan olarak savunmaya hazırız. Çünkü artık son noktadayız.”

Siz de son noktaya geldiğinizi hissetmiyor musunuz? Berbere gittiğinizde, her yeri kapı duvar buldunuz. En sevdiğiniz kitapçı çoktan kepeklerini kapattı. Her zaman gidip dolaştığınız handaki küçük dükkanlar da öyle. Hani girişten ucuza şapka, eldiven, kaşkol falan alıyordunuz ya? Orası da yok artık. Beşiktaş’taki kasabınız başka bir yere taşınmak zorunda kaldı. Kaymakçıyı yerinden ettiler, ağlayarak gitti. Baharatçı, saatçi, peynirci... Hepsi birer birer kapandılar.

Bunların hepsi bitti gitti. Şimdi benim kahveme göz diktiler.

Ama burası bana insan olduğumu hatırlatan son birkaç yerden biri. Kimsenin kapıları yüzüme bırakmadığı, omuz atıp önüme geçmeye çalışmadığı, yemeğimi önüme fırlatır gibi koymadığı tek mekan. Burada bildiğim bir havayı soluyor, her gün gördüğüm tanıdık yüzlerin arasında oturuyorum. Bu kahve benim İstanbul ile kurduğum bağın son düğümlerinden biri. Yoksa bu şehirde artık kim olduğumu bilmiyorum.

Bu da giderse kentin dönüşümü benim için tamamlanacak. Çünkü artık ben de kendim olmaktan çıkacağım. Bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığımda, kendimi yatağımda dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulacağım.


Canım benim...


BirGün Pazar
15 Mart 2015



Her zaman gittiğim kahvede yine kağıt okumaya çalışıyorum. Sabahın erken saatleri olduğu için kahve bomboş. Üzerime baharın ilk güneşi vuruyor. Sessizliğin tadını çıkarıyorum.

Biraz sonra yanımdaki masaya genç bir kadın oturuyor. Üzerinde rahat bir kıyafet var. Belki de spordan geliyordur diyorum kendi kendime. Kahvenin sahibini tanıyor olmalı. Herkesle selamlaşıyor. Tatlı tatlı hal hatır soruyor. Sonra siparişini verip masasına geri dönüyor. Sipariş verirken hep rica ediyor, teşekkür ediyor, zahmet verdiği için özür diliyor. Pek kibar biri olduğunu düşünüyorum.

Masaya oturduktan sonra telefonunu çıkarıyor ve numaraları çevirmeye başlıyor. İlk numara bir arkadaşının olmalı. “Canım benim,” diyor ona, “Nasılsın, canım benim?” Arkadaşı başka bir şehirde. Uzun süredir görüşmemişler. Hatta bir zamandır telefonlaşmamışlar belli ki. Hal hatır kısmı geçtikten sonra ortak bir tanıdıklarına dair uzun uzun konuşuyorlar.

Benim dikkatim çoktan dağıldı. Kahvede başka kimse olmadığı için ortalık tamamen sessiz. O saatte daha müziği bile açmamışlar. Bu kadın da gelip hemen yanıma oturdu. Bütün konuşmayı duyuyorum. Duymak da ne kelime! Sesler kafamda patlıyor. Çaresiz bir şekilde sağıma soluma bakıyorum. Yapacak bir şey yok. Eninde sonunda bir telefon diye kendimi teselli ediyorum. Bir ara bitecek nasıl olsa!

Hakikaten kadın biraz sonra telefonu kapatıyor. Ama o da ne? Hemen yeni bir numara çeviriyor. Bir başka arkadaşını aradı. “Canım benim,” diyor ona. “Biraz önce bilmemkim ile konuştum. Anlattıklarını duysan inanamazsın!” Bu sefer bir önceki telefon konuşması üzerine bir konuşma başlıyor. Kız daha önce benim de duyduğum hikayeyi bir bir yeniden anlatıyor. Bu arada çayı geliyor. Garsona teşekkür üzerine teşekkür ediyor. Ona da “Canım benim!” diyor. Karşılıklı gülüşüyorlar.

Ben hafiften tırnaklarımı kemirmeye başlıyorum. Önümdeki kağıtta yazanlara bir daha bakıyorum. Ama okuduğumu anlamıyorum. Sözcükler görüyorum sadece: “süreç,” “distopya,” “gelecek,” “kurgu”...

Karar verdim. Beklemeye devam edeceğim. Bir insan sabahın bu saatinde kaç konuşma yapabilir?

Biraz sonra bu sorunun cevabını öğreneceğim. Bu genç kadın, kimi uzun kimi kısa tam yedi (sayıyla 7) telefon konuşması yapıyor. Aradığı herkese (arkadaşları, temizlikçi kadın, komşusu ve sevgilisi) tatlı tatlı hal hatır soruyor. Hepsine bir diğerinden duyduğu şeyleri anlatıyor, haberler veriyor. Hatta galiba temizlikçiye yeni bir iş bile buluyor. En son telefonda sevgilisiyle konuşurken sesi biraz daha yüksek perdeden çıkıyor. “Canım benim,” diyor ona da, “Sabah telefonlarımı etmek için evden çıkıyorum biliyorsun. Evde konuşursam, kedi rahat vermiyor. Ne zaman telefonu elime alsam, hop diye üzerime atlıyor.”

Kediyi anlıyorum. Aslında ben de aynı şeyi yapmak istiyorum. Galiba kadın da bunun farkında.  Bana bakıp sesini biraz kısıyor, “Kusura bakma, rahat konuşamıyorum,” diyor sevgilisine, “Burası bugün biraz sessiz de.”

Garson gelip çayımı tazeliyor. “İyi misiniz?” diyor fincanı bırakırken. Ufaktan inlemeye başlamışım. O sorunca fark ediyorum. “İyiyim, sorun yok,” diyorum. Sesim biraz tiz çıkıyor.

“Canım benim” biraz sonra kalkıyor. Aslında daha otururdu ama muhtemelen benim inlemelerime dayanamadı. Giderken herkese tek tek veda ediyor. İyi günler diliyor, yakında görüşeceklerinin sözünü veriyor, hatta kahvenin sahibi ile kucaklaşıp öyle ayrılıyor. Bana da uzaktan bir gülücük fırlatıyor. Biraz özür diler gibi.

O kadar “şeker” biri ki, ona kızamıyorlar. Ben bile neredeyse düşündüklerimden dolayı suçluluk duyacağım. O kadar da kötü biri değildi, diyorum. Sadece konuşmaya ihtiyacı vardı. Bir yandan da, bütün bunlarda çok tanıdık bir şey olduğunu hissediyorum. Bana bir yerden aşina geliyor. Ama bir türlü çıkaramıyorum. Bir süre yerimde huzursuz bir şekilde kıpırdanıp duruyorum.

Sonra birden her şey çözülüyor. Anlıyorum ki, bir kez daha hayat edebiyatı taklit ediyor. İşte yine karşıma çok iyi bildiğim bir karakteri çıkardı ve benim ruhum bile duymadı. “Yazıklar olsun sana,” diyorum kendi kendime. “40 yıllık Olenka’yı tanımadın!”

Anton Çehov’un 1899’da yayımlanmış “Tatlım” adlı öyküsünün kahramanı Olga Semyonovna, ya da öyküde sıkça geçen ismiyle Olenka, edebiyatta karşılaşacağınız en iyi yürekli karakterlerden biridir. Yardım severdir, kibar ve sevimlidir. Karşılaştığı herkeste şefkatle karışık sevecenlik uyandırır. Rusçada “tatlım, canım cicim,” anlamına gelen “Duşeçka” lafını çok sık kullandığı için, ona da öyle derler. “Merhabalar Olga Semyonovna! Nasılsınız tatlım?” diye selamlarlar onu. Olenka da “Ah canım,” der onlara, “Biliyor musunuz ki, tiyatro dünyanın en zor işi!” Sonra oturup bir gezici kumpanyanın sahibi olan kocasının söylediklerini kelimesi kelimesine tekrar eder: Hayatta en önemli şey tiyatrodur ama kimse gerçek sanattan anlamamaktadır. Halbuki kısa bir süre sonra kocasını kaybedip başka bir adamla evlendiğinde, bunun tam tersini söyleyecektir Olenka. Çünkü yeni kocası Pustovalov dindar bir kerestecidir ve her türlü eğlenceyi bir tür hafiflik olarak görür. Böylece, Olenka artık tiyatronun lafını etmez olur. Onun yeni sohbet konusu kereste alım satımı, odun fiyatları, depolama ücreti falan filandır. Yani bu sefer de Putovalov’un hikayelerini anlatmaya başlamıştır.

Bundan sonrası acıklı bir hikayedir aslında. Etrafındaki kişiler azaldıkça, Olenka kendi ruhunun ıssızlığı ile baş başa kalır. Çarşıya pazara çıktığında konuşacak bir şey bulamaz olur. Çünkü aslında konuşacak bir şeyi yoktur. Yavaş yavaş anlar ki, hiçbir zaman kendine ait düşünceleri olmamıştır. Bunca zaman etrafındakilerin söylediği şeyleri tekrar ederek yaşamıştır. Bunu anladığı ölçüde acılaşır ve sessizleşir. Belli ki Çehov’un fark etmemizi istediği şey de budur: Yaşamını başka insanların hikayeleri üzerine kuran kadınlar bir gün hikayesiz kalırlar. Yaşlandıkça yalnızlaşırlar. Hayatlarının sonunda “pelin otunun acılığı” gibi bir tat kalır ağızlarında. 

Tolstoy bu öykü üzerine yazdığı bir denemede, Çehov’un Rus toplumundaki geleneksel kadınlık rollerine dair bir eleştiriyi dile getirmek isterken, elinde olmadan çok sevilesi bir karakter yarattığı söyler. Ona göre, sevimliliği ve kibarlığı ile Olenka herkesin kalbini çalacak ve nesiller boyu okuyucular tarafından iyi hislerle hatırlanacaktır.

Tolstoy haklı mıdır bilmem. Ama bütün bunları düşünürken, biraz önce hissettiğim kızgınlık buharlaşıp yok oldu. Anladım ki, “canım benim” de bir gün Olenka gibi yaşlanacaktır. Belki o da bir gün pencerenin önünde oturacak ve kendine ait bir hikayesi olup olmadığını soracaktır.

Hepimizin bazen sorduğumuz gibi.