Tuesday, March 03, 2015

RÜYA

BirGün Pazar
22 Şubat 2015






“Ne olur bu bir rüya olsun!” demiş Nuh Köklü. Kalbine saplanan bıçaktan hemen sonra. Özgecan Aslan da öyle demiştir herhalde. “Bu bir kabus olmalı,” demiştir. “Bitsin artık!” demiştir. Onu da bıçakladılar biliyorsunuz. Bir de ellerini, o güzel ellerini…

Bu hafta korkunç bir haftaydı. Ben çoğunu uyuyarak geçirdim. Mutsuz uzun uykular. Kabuslardan uyanıp başka kabuslara daldım. Uyanık olduğum zamanlarda da hayaletlerle uğraşıp durdum. Özgecan’la birlikte katledilmiş bütün kadınların suretleri geri döndü. Baktığım her yerde, Güldünya’nın, Ayşe’nin, Mehtap’ın yüzlerini görür oldum. Bana bir şey söyleyecek gibi duruyorlardı.

Halbuki hayaletlerle konuşarak vakit kaybetmemem gerekiyordu. Oturup yazı falan yazmam gerekiyordu. Bir keresinde neredeyse bir sayfa kadar yazdım. Ama sonra hepsini sildim. Geçmişten bir şeyler çıkıp gelmişti. Ve geçmişten gelen şeyler her zaman iyi olmuyordu. Ben de oturup hepsini sildim. Keşke her şeyi böyle silebilsek diye düşündüm sonra.

Sizi bilmiyorum ama erkeklerle de uzun uzun konuşamadım ben bu hafta. Kötü bir niyetim olduğundan değil. Dayanamadığım için. Onlar da dinlemeye çok niyetli değillerdi zaten. Daha çok kendi kendilerine konuştular. Ders verdiler, akıl verdiler, tahlil yaptılar. Eğitimli olanlar, onları yabancılaştıracak şekilde davranmamamız gerektiğini hatırlattı. Diğerleri, bazı ihtiyaçları olduğunu ama bunları “iyi aile kızları” üzerinden tatmin etmemeleri gerektiğini söyledi. Bazıları da “Sizin yanınızda durmak istiyoruz ama izin vermiyorsunuz,” diye darılıp gittiler. Ben bunlara dayanamadım. Bu hafta dayanamadım.

Nasıl barışacağım diye düşündüm. Ben bu dünya ile nasıl barışacağım? Zalimlerin cinsiyeti olmazmış. Öyle diyorlardı. Her şeyi ama her şeyi biliyorlardı. Bense emin değildim artık. Hiçbir şeyden emin değildim.

Bunları düşüne düşüne uyuduğum gecelerden birinde garip bir rüya gördüm. Rüyamda hangar gibi bir yerde dikilmiş duruyorum. Karanlık kötü bir yer burası. Bayağı pis kokuyor üstelik. Bir bankonun önünde sıraya girmiş bekliyorum. Eğer sicilim temizse beni içeri alacaklar. Nereye? Emin değilim. Ama oraya gitmek istiyorum. Göçmen gibi bir şeyim galiba. Elimde küçük bir çıkınım var. Bakıyorum herkesin elinde bir tane var onlardan. Pek bir şey götürmemize izin yok anlaşılan. Ama bunu dert etmiyorum. Mutluyum. Herhalde göçüyorum, diyorum kendi kendime.

Böyle beklerken beklerken sonunda sıra bana geliyor. Tam bankoya yaklaşacakken önüme bir adam dikiliyor. Eliyle beni göstererek “O giremez,” diyor. Ben yaşlarda bana benzeyen bir adam bu. Saçı gözü kara. Ben kara değilim halbuki. Ama yine de bana benziyor. Ya da ben öyle düşünüyorum. Meğer adam Ermeni imiş. Onun da elinde bir çıkını var. Çıkından pabuçlarına kan damlıyor. Adamın pabuçları kan içinde. Bunu neden daha önce fark etmedim? Korku içindeyim. “Ben yapmadım,” diyorum görevlilere. “Benim hiç suçum yok.” Bunun başıma geldiğine inanamıyorum. Gerçekten suçsuzum ben. Bunun üzerine, adam çıkınını alıp çekiliyor. Görevliler bana inandı. Yolu açıyorlar. O güzel ülkeye gidebilirim. O adamı bir daha hiç düşünmeyebilirim.

Ama ayaklarım beni götürmüyor. Olduğum yerde dönüyorum. Adamı arkada bir yerde kalabalığın içinde görüyorum. Ailesi ile bir köşeye oturmuş. O da benim gibi sırasını bekliyor. Yürüyüp yanına gidiyorum. Bir süre ne yapacağımı bilemeden öylece duruyorum. Sonra birden önünde diz çöküyorum. Yere öyle hızlı iniyorum ki, dizlerim sızlıyor. Bir şey söylüyor muyum emin değilim. Ama galiba konuşmaya gerek yok. O beni anladı. Biz yaptık. Hepsini biz yaptık. Ben de diğerleri kadar suçluyum. Kendi payımı kabul ediyorum. Adam oturduğu yerden kalkıyor. Beni çekip yanına oturtuyor. Birisi çıkınından ekmek çıkarıyor. Aynı sofraya oturup yiyoruz. Ben ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorum. Gözyaşlarım elimdeki ekmeğe akıyor. O güzel ülkeye girmişim artık. Biliyorum.

O kadar kabusun içinde bir de bu rüya. Bir süre ne düşüneceğimi bilemedim. Sonunda anladım ki bu Özgecan ile ilgilidir. Bu rüyanın kadın cinayetleriyle ne alakası var diyeceksiniz? Bir büyük haksızlığın başka bir adaletsizliğin yarasını kaşıması şaşırtıcı mı geldi size? Bana hiç öyle gelmiyor. Sonuçta bütün adaletsizlikler aynı yerden besleniyor. Sadece cinsiyetçilik ile ırkçılık arasındaki ilişkiye bakmak bile bunu anlamak için yeter.

Ama bu rüya bence daha önemli bir şey söylüyor: Mağdurların tarafında olduğunuz zaman bir haksızlığa dair fikir yürütmek kolaydır. Ama ya herhangi bir nedenle zalimlerin tarafında kaldıysanız? Dahil olduğunuz sınıf, etnik köken ya da cinsiyet sizi ayrıcalıklıların arasına yerleştirdiyse? O zaman ne olacak? İşte o zaman, önce karşı tarafın acılarını tanımanız gerekir. İleri geri konuşup onlara fikir veremez, yol gösteremezsiniz. Çünkü onların acısında sizin de payınız vardır. Önce durup bunu kabul etmeniz gerekir.

Hafta boyunca erkekler değişik platformlarda şunu sordular: “Sadece biyolojik olarak dahil olduğumuz bir cinsin zalimliğinden sorumlu tutulabilir miyiz?” Onlara göre bu çok büyük bir adaletsizlikti. Onlar bir şey yapmamıştı. Bunların hepsi bir iki münferit olaydı. Saldırganlar belli ki cinsel sorunları olan sapık adamlardı. Hepsi en ağır cezalara mahkum edilmeli, hatta asılmalıydı. Kendileri ise, iyi erkeklerdiler. Böyle taraklarda bezleri yoktu. Onun için, bu tür eleştirilerden muaf olmalıydılar. Kimileri daha karmaşık bir tonda ilerlese de, tartışmaların özü üç aşağı beş yukarı buydu.

Mesele şu ki, kimse kendi cinsine, sınıfına ya da etnik kökenine sadece fiziksel olarak dahil olmaz. Herkes kendi toplumsal kimliğinin avantajlarından yararlanır, onun sağladığı kolaylıkları kullanır. Erkekler de erkek olmanın nimetlerinden faydalanırlar. Daha da önemlisi kadın olmanın getirdiği tehlikelerden ve sınırlamalardan uzak yaşarlar. Kadınlarla aynı koşullarda bulunsalar bile, onlardan çok daha hızlı serpilir ve gelişirler. Erkekler ait oldukları cinsin davranışlarından sorumlu tutulamazlar elbette. Ama kendi cinslerinin sebep olduğu adaletsizliği sorgulamadıkları sürece onu büyütmüş ve beslemiş olurlar. Bu durumu kabul etmedikleri sürece de suçludurlar. Çünkü görmezden geldikleri adaletsizlik sonunda bu katilleri yaratır.

Yukarıdaki soruyu soran arkadaşlara buradan selamlarımı yolluyorum. Ayrılmadan önce onlara sevgili Rakel Dink’in sözünü hatırlatmak istiyorum: “Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılmaz kardeşlerim!”


 

Her yanık iz bırakır...

BirGün Pazar
15 Şubat 2015


Partileri, büyük buluşmaları, kalabalık toplantıları sevmiyorum. Bunu daha önce de yazmıştım. Ama belki şunu söylememişimdir: Partileri sevmememin bir sebebi de, hepsinden illa ki bir şeyler kaybederek çıkıyor olmamdır. Böyle ne eldivenler, ne şapkalar gitti. Zaten dalgın insanım. Üstüne bir de kalabalığın yarattığı sersemlik eklenince, bir türlü toparlanamıyorum anlaşılan. Peki ya yırtılıp delinenler? Sigara yanıklarıyla zalimce işkence görenler? Bunlar da başımdan eksik olmuyor.

Geçen gün yine böyle kalabalık bir toplantıdan sonra eve geldiğimde, paltomun sırtında bozuk para büyüklüğünde bir delik olduğunu fark ettim. Eve doğru yürürken arkadan arkadan bir serinlik geliyordu. Demek bu yüzdenmiş! Bir ara paltoyu vestiyere asmıştım, o zaman mı delinmişti? Biraz daha dikkatli bakınca bunun bir yanık olduğunu fark ettim. Evet, birisi sigarasına hakim olamamıştı. Hatta sonra birkaç kez daha hakim olamamış olmalıydı ki, delik büyümüş ve bozuk para boyutlarına ulaşmıştı.

Bunun çaresi var mıdır diye düşünürken, Beşiktaş’ta bir ara gözüme ilişen “ÖRÜCÜ” tabelasını hatırladım. Ertesi gün dükkanı elimle koymuş gibi buldum. Nur yüzlü yaşlıca bir adam en fazla üç metre kare kadar bir odacıkta oturuyordu. Paltomu çıkarıp gösterdim. O da bana odanın içindeki ikinci iskemleyi gösterdi. “Otur, üşüme!” dedi. İkimiz birden oturunca oda tamamen doldu zaten. Sürgülü kapıyı itip kapattı. Böylece iki iskemle, bir elektrikli radyatör ve askıda tamir edilmeyi bekleyen bir iki kıyafetten oluşan dekorun parçası haline geldim.

Paltoyu bir süre inceledikten sonra, “Nasıl yaktın bunu?” diye sordu. “Ben yapmadım,” dedim. “Sen yapmışsın işte, hanım abla,” dedi, “Buraya böyle getirdiğine göre.” Sonra da muzip muzip güldü. Alışkın hareketlerle arkaya doğru uzandı, bir yerlerden bir makas çıkardı. Paltonun eteğinden astarını biraz kesti. Oradan bir iki iplik söktü. Sökerken de azıcık söylendi. “Sentetik bunların hepsi,” dedi. “Artık hiçbir şeyin doğrusunu yapmıyorlar. Onun için böyle çıra gibi yanmışsın.”

Burhan amca (konuşurken ismini de öğrenmiş oldum) paltomu onarırken, ben de onu seyrettim. Ellerimi kucağımda bitiştirip kibar biri gibi oturdum. Dükkanın içinde elimi kolumu oynatacak kadar yer yoktu çünkü. “Kendi ipliği ile örmek lazım. Yoksa belli olur,” dedi. “Şimdi belli olmayacak mı peki?” diye sordum. “Eskisi gibi olmaz tabi,” diye cevap verdi, “Her yanık iz bırakır.”

Bu lafın ağırlığı altında susmak zorunda kaldım. Bir süre sessizce oturduk. O çalıştı. Bense uzun uzun pabuçlarımı inceledim.

İşi bitince paltoyu bana uzattı. Delik tamamen kapanmıştı. Uzaktan bakıldığında yandığını anlamak mümkün değildi. “Neredeydi ki?” diye sordum. “Bak, burası,” diye gösterdi. Elimi paltonun sırtında gezdirdim. Eskiden yanığın olduğu yerde kumaş kalınlaşmış pütür pütür olmuştu. “Başkası göremez, yalnız sen bileceksin,” dedi bana. Yine aynı muziplikle güldü. Teşekkür edip parasını ödedim. Sürgü kapıyı açtı. Ben toparlanıp çıkarken “Bir daha yakma,” diye seslendi, “Tamiri zor oluyor.”

Onu küçük dükkanında bırakıp çıktım. Ayrılırken arkamdan el salladı. Örgü iğnesini, bir şövalye gibi göğsüne çaprazlama takmıştı.

Dükkandan çıktıktan sonra, ne yapacağımı bilemeden dalgın dalgın yürüdüm bir süre. Paltoyu kurtardığıma seviniyor olmam lazımdı. Ama pek de öyle sevinçli sayılmazdım. Burhan amca paltoyu onarmasına onarmış ama bunu yaparken başka şeyleri yerinden oynatmıştı. Hayatımın pürüzlü yerleri görünür hale gelmişti birden. Hepsi bir biri ardından gözümün önünden geçiyordu.

Bunların birinde, ilk okulda beslenme saatinde elimde yemek çantası ile sıramda duruyorum. Öğretmen çantalarımızı açmamızı söylüyor. Önümdeki sırada dalgalı kumral saçlarıyla çok güzel bir oğlan çocuğu oturuyor. O saçlarla aynı Küçük Prens’e benziyor. Çantamdan bir sandviçle bir de portakal çıkıyor. Portakalı ona uzatıyorum. Yanındaki arkadaşı dürtüp beni gösteriyor. Çocuk dönüp bakıyor. Bahçedeki köpek pisliklerine bakar gibi. Belki de arkadaşının yanında onu utandırdığım için kızgın bana. Elinin tersi ile itiyor portakalı. Yanındaki oğlanla itişip gülüşüyorlar. Küçük Prens bunu yapmazdı. Çocuk gözümden düşüyor. Ama bana bakışını unutamıyorum. Bu kadar güzel biri nasıl böyle zalim olabilir? Anlayamıyorum.

Bir başkasında, zihnime kazınmış bir veda sahnesi var. Çocuk değilim artık, yetişkin biriyim. Otobüs garında genç bir adama sarılmışım. O bana sarılmıyor. Ellerini cebine sokmuş, öylece duruyor. Çünkü biliyor, belki de bir daha görmeyecek beni. Biraz sonra otobüse binip gidecek. Ben zaten çoktan gitmişim. İlişkimiz biteli bayağı bir zaman olmuş. Ama genç olduğumuz için bunu anlayamamışız. Bir süre öyle duruyoruz. Sonra “Ben gideyim,” diyor. Sesi uzun zaman hasta yatmış biri gibi çatallı çıkıyor. Şoför çoktan koltuğuna atlamış, “Ankara yolcusu kalmasın!” diye bağırıyor. Otobüse binerken gömleğimin yakasının sırılsıklam olduğunu fark ediyorum. Ağlamış. Hiç ağlamaz halbuki. O anda dünyanın en zalim insanı benim artık. Platformda kaskatı duruyorum. Otobüs yavaş yavaş manevra yapıyor. El sallamak istiyorum. Ama kollarım kalkmıyor. Daha fazla orada duramayacağım. Arkamı dönüp gidiyorum.

Bunları düşünerek daha ne kadar yürüdüm bilmiyorum. Dolmuş durağına geldiğimde, aklımda en son bu sahne vardı. “Küçük Prens bunu da yapmazdı,” dedim kendi kendime, “Asla yapmazdı.”

Akşam trafiğinde ortalık karışmış, Beşiktaş yine cehennem yerine dönmüştü. Dolmuş durağındaki sıra ip gibi uzamıştı. Uzunca bir bekleyişten sonra bir araba geldi ve bindim. Eve doğru giderken elimle paltodaki pütürlü yeri şöyle bir yokladım. Evet, Burhan amca iyi iş çıkarmıştı. Dışarıdan hiç fark edilmiyordu. Üstü örtülmüş, izleri mümkün olduğu kadar gizlenmişti. Ama ben biliyordum. Yanık orada duruyordu. Ruhumdaki diğer bütün yanıklar gibi.




Saturday, February 28, 2015

POE'DAN DOSTOYEVSKİ'YE "KÖTÜ İKİZ" MESELESİ

NOTOS 48
Ekim 2014



Mitolojik kökenleri açısından eski bir hikaye olan Doppelgänger, yani “kötü ikiz” teması, XIX. Yüzyılda Avrupa’da hakim olan romantik edebiyat geleneği ile birlikte yeniden ortaya çıkan izleklerden biridir. Romantik dönem, ya da bizi ilgilendiren kısmıyla “gotik romantik” edebiyat, sadece aşk ve romansı değil aynı zamanda dünyanın “tekinsiz” bir yer olabileceği meselesini de konu eder. Evet belki güzel ve dokunaklı olanı anlatır, ama bunu her zaman ürkütücü bir bilinmeyenin karşısına koyarak yapar. Kötü ikiz teması, bu iki özelliği de aynı anda barındırdığı için gotik yazarlara mükemmel bir malzeme sağlar. Bu izleği taşıyan hikayeler, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı, dahası hiçbir şeyin kendisi ile aynı kalamadığı, tedirginlik verici bir gerçekliği yeniden ve yeninden kurarlar.

Almanca bir sözcük olan Doppelgänger, tam olarak çevirmek istersek, “çift-gezen” gibi bir anlama gelir. Yani öncelikle birlikte yürüyen iki kişi ya da birbirinin içine geçmiş iki ayrı benlik hayal etmemiz beklenir. Korkunçluk da buradan başlar ya zaten. Hikayenin kahramanı, kendisine tıpatıp benzeyen bir kopya-karakterin varlığına maruz kalır. Onu “içinde” (ya da “yanında”) taşımaya mahkum olur. “Öteki” bir gölge gibi onunla birlikte dolaşır, yavaş yavaş hayatını ele geçirir ve sonunda yerini alır. Ben olmayan ama bana benzeyen şey felaketimdir. Çünkü eşsiz ve tek olmak isterim. Kötü ikiz teması bu felaketin dile gelmiş halidir. Onunla birlikte iyiler kötülere dönüşür, ışık karanlıkla ve yaşam ölümle yer değiştirir. Kabuslarımızın en korkunç tarafı da böylece edebiyatta karşılığını bulur.

Robert Louis Stevenson'ın Dr. Jekyll ve Mr. Hyde  adlı kitabına ismini veren kahramanı, Oscar Wilde’ın Dorian Gray'in Portresi’nin şeytani karakteri “kötü ikiz” temasının başarılı örnekleri arasında sayılabilir. Aslına bakarsanız, dönemin edebiyatı, kimi zaman açık kimi zaman da üstü örtülü bir şekilde, tümüyle bu temanın etkisi altındadır denebilir. Heinrich Heine, bir şiirinde ruhunu şeytana satan ve gerçekten satıp satmadığından bir türlü emin olamayıp eziyet çeken Peter Schlemihl adında bir adamdan bahseder. Aynada yansıması olmayan aynı zavallı Schlemihl, Jacques Offenbach’ın komik operası Hoffman’ın Masalları’nda da karşımıza çıkar. Fransız öykücü Guy de Maupassant’ın meşhur öyküsü Le Horla ise, tek başına yaşadığı büyük evde hayatını çalmak üzere gelen kötü ikizine karşı direnmeye çalışan bir genç adamı anlatır.

Amerika’ya doğru gittiğimizde ise, o dönemde kendi yurttaşları tarafından pek de anlaşılmayan ve hatta deli muamelesi gören Edgar Allan Poe çıkar karşımıza. Amerikalı öykücü Poe, klasik doppelgänger hikayelerini klişelerden ayıklayıp sıradan korku hikayeleri olmaktan çıkarmış ve onlara psikolojik bir derinlik ekleyerek insan ruhunun karanlığını anlatan unutulmaz metinler yaratmıştır. Büyük romancı Dostoyevski’nin dünyanın öbür ucundan kalkıp Poe’yu savunmaya çalışması ve “Bu adam bir dâhidir!” demesinin sebebi de ancak bu olabilir bizce.

Poe’nun “Gammaz Yürek” (The Tell-tale Heart), “Kara Kedi” (The Black Cat) ve “Çan Kulesindeki Şeytan” (The Devil in the Bellfry) adlı öykülerinin Rusçada yayınlanmasının ardından yazdığı kitap yazısında, Dostoyevski “Bay Poe ne yetenekli ve garip bir adam!” diye başladıktan sonra bu genç yazara duyduğu hayranlığı açık bir şekilde ifade eder. Ona göre, sıra dışı olayları anlatmasına rağmen Poe asla fantastik metinler üreten bir yazar değildir. En azından Hoffmann’ın anladığı anlamda değildir. Hoffmann büyülü bir dünyayı esas alır ve metinlerinde onun gerektirdiği gerçek üstü olaylardan yararlanır. Poe ise bunu yapmaz. İlginç olan da budur zaten. Kullandığı gündelik detaylar ve karakterlerini içine soktuğu karmaşık psikolojik durumlar nedeniyle, Dostoyevski ona neredeyse gerçekçi bir yazar diyecek olur. Ama sonra vazgeçer ve aşağıdaki tanımı yapmakta karar kılar:

“[Poe]... fantastik değil kaprislidir daha çok. Üstelik onun hayal gücünün iniş çıkışları ne kadar değişken, ne kadar şaşırtıcıdır bazen! Hemen her zaman en inanılmaz gerçekliği seçer, karakterlerini en sıra dışı en yadırgatıcı durumlara sokar, ondan sonra da bu kişilerin iç dünyasını müthiş bir incelik ve inandırıcılıkla tarif eder.”

Poe’nun büyük bir incelikle anlattığı bu iç dünyada tutarsızlıklar ve çatışmalar olması Dostoyevski’yi rahatsız etmez. Çünkü Poe gibi o da gayet iyi bilir ki, insan ruhu birbirine zıt eğilimlerden beslenir. Gerçek hayatta olduğu gibi, romanlar ve öykülerde de kişiler kendileri ile örtüşemez ve aynı kalamazlar. Karakterlerin iç dünyaları hemen her zaman içsel çatışmalara gebedir. Benlik dediğimiz şey de, ölçülemez ve sabitlenemez bu karmaşık bilincin vücuda gelmiş halidir.

Dostoyevski ve Poe, temel meseleleri ve üslupları hiç benzemese de, benliğin tanımı açısından birbirlerine yakın bir yerde dururlar. Her ikisi de, karakterlerini hep bir bölünmüşlük içinde temsil etmeyi tercih ederler. Bunun edebi olduğu kadar felsefi bir seçim olduğunu söyleyebiliriz. Bu ikilik (ya da bölünmüşlük), bu yazarların ontolojik açından “tek ve bütün” bir benlik fikriyle barışık olmadıklarının göstergesidir. Bu bakış açısının izlerini neredeyse bütün eserlerinde görebiliriz. Ama bu durum, kendini en açık bir şekilde Dostoyevski’nin Türkçeye “Öteki” adı ile çevrilen Dvojnik/The Double adlı eseri ile Poe’nun meşhur öyküsü William Wilson’da gösterir.

“Öteki,” Dostoyevski’nin erken dönem eserlerinden biridir ve eleştirmenler tarafından diğer romanları ile karşılaştırıldığında genellikle zayıf bir hikaye olarak değerlendirilir. Ancak, daha sonra yaratacağı birçok roman kişisinin habercisi olarak görebileceğimiz Golyadkin karakteri ve bu karakterin iç dünyası üzerine kurduğu anlatı tekniği ile Dostoyevski daha bu dönemde bile felsefi olarak nerede duracağının işaretini vermiştir. Ona göre insan kolayca çözümlenebilecek, bir tren tarifesi gibi hızla okunup kavranabilecek bir varlık değildir. Aksine kendisi ile aynı kalmayı başaramayan, kendisini hep “öteki”nin tehdidi altında bulan bir varlıktır.

Mektuplarından birinde Dostoyevski, “Öteki” adlı hikayesinde hayatının en önemli fikirlerinden birini dile getirmeye çalıştığını söyler. Daha sonra geliştireceği ve mesela Yeraltından Notlar’da olduğu gibi karşımıza başka şekillerde yeniden çıkaracağı bu çelişkili karakterde, kötü ikiz temasını kullanarak aslında insan ruhunun esaslı bir resmini çizmek istemiştir.

“Öteki,” Golyadkin adlı dokuzuncu dereceden bir küçük memurun, bütünüyle birbirinden bağımsız iki varlığa dönüşmeden önce, iç dünyasında yaşadığı bölünmeyi anlatarak başlar. Bütün Dostoyevski karakterleri gibi ağır bir aşağılık duygusu ile iflah olmaz bir gurur arasında gidip gelen Golyadkin, yükselme ve iyi bir yere gelme arzusu ile doludur. Daha zengin, daha itibarlı görünmek ve Klara Olsufyevna’nın takdir edip sevebileceği biri olmak ister. Ancak bunu istediği ölçüde, kendini maskeler dünyasının içinde bulacak ve bu maskelerden birine, yani kendi kötü kopyasına, mağlup olacaktır.

İlk bakışta Golyadkin’in meselesi, kişilik bölünmesine uğramış ve yavaş yavaş delirmekte olan bir karakterin trajedisi gibi görünebilir. Ama bu hikaye aslında bundan çok daha karmaşık bir durumu anlatır. Romanın bir yerinde, Golyadkin’in kabuslarını okuruz. Bunlardan birinde, kendi kötü ikizinden kaçmak isteyen Golyadkin utanç ve korku içinde sokağa fırlar ama sokakta yüzlerce binlerce başka kopyayla karşılaşır. İçinde yaşadığı dünyanın tamamen bir taklitler – ya da roman içinde birkaç kez söylediği gibi “maskeler” – dünyası olduğunu fark eder. Böylece, kötü ikiz teması kişisel bir yarılmanın belirtisi olmaktan çıkıp evrensel bir soruna işaret eder hale gelir: Bütün dünya bir görüntüler dünyasıdır. Gerçek ulaşılamaz bir yerdedir.

Benzer bir temayı Poe’nun William Wilson adlı öyküsünde de görürüz. Görüntüler gerçeğe galebe çalar. Kötü ikiz temasının en önemli işaretlerinden biri olan, birinin diğerinin yerine geçmesi ve böylece “dünyanın gölgeleşmesi” meselesi ortaya çıkar.

Öykünün başında, adının William Wilson olduğunu söyleyen anlatıcı ile tanışırız. Bize biraz heyecanlı ve duygusal bir kişiliği olduğunu, soylu bir aileden geldiğini ve çocukluğundan beri fazlaca kuvvetli hayal gücü nedeniyle sıkıntı çektiğini söyler. Katı kuralları ile meşhur bir yatılı okula gönderilmiş ve orada kendisiyle aynı isme ve aşağı yukarı aynı görünüşe sahip başka bir oğlan çocuğu ile karşılaşmıştır. Dostoyevski’nin hikayesinden farklı olarak, Poe’nun hikayesindeki anlatıcı kopyasına iyi özellikler atfeder ve onun kendisinden her açıdan daha üstün olduğunu düşünür. Ama kötü ikizin en fena hali de bu değil midir? Bize benzeyen ama bizden çok daha başarılı, çok daha yetenekli, çok daha akıllı biri? Aynı olasılıklarla başlamış ama onları çok daha iyi değerlendirmiş biri? William Wilson’un gölgesi de ondan çok daha iyidir. Ve bunda sinir bozucu bir yan vardır.

Öykü boyunca gölgesi William Wilson’u her yerde takip eder. Genç bir adam olduktan sonra da peşini bırakmaz. Bütün davranışlarını, giyinişini ve konuşmasını taklit etmekle kalmaz, bir de ona tavsiyeler vermeye kalkar. William günaha ve suça battıkça, ikizi daha da iyi ahlaklı ve erdemli bir karakter haline gelir. Her düşkün halinde William’ın karşısına maskeli bir şekilde çıkar ve ona kendini hatırlatır. Yani sonuçta, Golyadkin’in kopyası gerçeğine ne kadar işkence ettiyse, William’ın kısık sesli gölgesi de onu o kadar taciz eder.

Yine de hayatı boyunca peşini bırakmamış ikizine bir türlü açıklayamadığı bir yakınlık duyar William:  “Garip olan şu ki, üzerimde yarattığı bitmez tükenmez endişeye, sürekli rekabet etme arzusuna ve hep bana karşı çıkıyor olmasına rağmen, Wilson’dan nefret etmeyi başaramıyordum.” Onun varlığına dair ilk hatırasının “hafızanın ortaya çıkmasından da eski” olduğunu söyler bize. Karmaşık duygularla geriye gidip bebekliğine dair anıları geri çağırmaya çalışır ama “öteki”nin hep orada olmuş olabileceğine dair bir histen başka bir şey geçmez eline. O zaman anlarız ki, bu çatışma ve rekabet onun varlığının temelidir. Kötü ikizini de bilinçaltından çıkarıp gerçek dünyaya dahil etmiştir. Öykü, hangisinin gerçek hangisinin görüntü olduğunu bilemediğimiz bir sahne ile sona erer ve bizi sonsuz yansımalarla dolu bir aynanın tekinsizliği içinde bırakır.

Böylece Dostoyevski’nin sürekli önümüze koyduğu bölünmüş kişilik, Poe ile birlikte bir kez daha karşımıza çıkar. Bu yalnızca insan ruhunun karmaşıklığının ifadesi değil, her iki yazarın da aklın birliğine ve tekdüzeliğine itirazı olarak da okunabilir. Gerçek ile görüntünün birbirine dönüştüğü bu hikayeler, öncelikle bilinçaltının karanlık labirentlerini anlatır elbette. Ama bir yandan da, Plato’dan Kant’a kadar uzanan akılcılık geleneğine bir itirazı dile getirir. Keskin çizgilerle birbirinden ayrılmış ve her ikisi de gayet iyi tanımlı iki dünyanın tahayyülü üzerine kurulu böyle bir anlayış, her iki yazara göre de insan ruhunu tasvir etmekten uzaktır. Poe böyle bir akılcılığı her zaman reddedecek ve bizi onun arkasında yatan ve açıklanamaz dürtülerle belirlenen bir dünyaya bakmaya zorlayacaktır. Dostoyevski de olduğu gibi, onun dünyasında da kötülük nedensiz bir şekilde ortaya çıkar. Kökeni belirsiz ama varlığı bizimkine bağlı bir gölge gibi bizi takip eder ve hayatımızı cehenneme çevirir.

Hem de sadece William Wilson’da değil. Benzer bir “ikilik” Poe’nun hemen her hikayesinde karşımıza çıkacaktır. Kara Kedi’nin iyicil ve şefkatli karakteri nasıl bir canavar haline geldiğini bir türlü anlayamamamız bundandır mesela. Ya da Gammaz Yürek’in anlatıcısının hikayesine “Yaşlı adamı severdim” diye başlamasına şaşırırız. Amontillado Fıçısı’nda birbirinin benzeri olan iki karakterin (Montresor ve Fortunado’nun isimleri bile birbirini andırır) iktidar savaşı olarak; Oval Portre’de gerçeğinin yerini alan bir tablo ile; Morella’da bir dünyadan ötekine, Eleonora’da bir kişiden diğerine geçişi hikaye ederek; Berenice’de takıntılı bir anlatıcının çatışmalar içindeki iç dünyasını okuyucuya göstererek aslında hep aynı şeyi yapar Poe. Hikayeyi insan zihninin karmaşık labirentlerine doğru sürer ve bize ruhumuzun karanlıkta kalan “öteki” tarafını gösterir.

Poe’nun öykülerini okurken irkilmemiz de bundandır. Her seferinde bize aynı şeyi söylüyor gibidir. Sandığımız kişi değilizdir aslında. İyi, güzel ve sevecen yüzümüzün hemen arkasında duran, omzumuzun üzerinden bakan kötücül ve bencil ikizimiz resme girmek için sırada beklemektedir. Hem de en umulmadık anda.


Wednesday, February 11, 2015

Bir “POZ” daha alabilir miyim?

BirGün Pazar
1 Şubat 2015



Uzun zamandır tiyatroya gitmiyorum. Sevmediğimden değil. Ama tiyatro incelik isteyen bir şey ve iyisi nadir bulunuyor. Son birkaç seferdir beni girdiğime pişman eden oyunlar seyrettim. Eğer metni tanıyorsanız, vasat bir işle karşılaştığınızda mutsuz oluyorsunuz. Değişik bir yorum getirebilmek uğruna zevksiz uyarlamalar yapıldığında da öyle. Sinirden tırnaklarımı yediğim ve bazı sahnelerine ancak gözümü kapatarak dayanabildiğim Alman yapımı bir Macbeth’i hala irkilerek hatırlıyorum mesela. Metin yeniyse, o zaman da başka sorunlar olabiliyor: Boş sokaklar gibi uzayıp giden diyaloglar, bir türlü kurulamayan dramatik gerilim, iyice gösterilemediği için inandırıcı olamayan karakterler falan filan. İyice zor iş yani.

Halbuki bir oyunun iz bırakabilmesi için her şeyin yerli yerinde olması lazım: Sağlam bir hikaye, zeki bir yönetmen, iyi oyuncular, kostüm, dekor... Bunların hepsi şart. Ama yeterli mi? Galiba değil. Bir de hepsinin birbiriyle en uyumlu biçimde bir arada durabilmesini sağlayan her ne ise ondan gerekiyor. Böyle deyince Leibniz metafiziğine giriş gibi oluyor, ama aslında o kadar karmaşık bir şey değil. Gündelik hayatta çok iyi tanıdığımız anlardan bahsediyorum. Bedenleri birbirine yakınlaştığında sıkıntı duymayan insanların rahatlığı gibi bir durum mesela. Ya da aynı anda konuşsalar bile diğerinin sesini duyabilen ve diyaloğu sürdürebilen kişilerin doğal ritmi gibi. Bazen böyle bir uyum sahnede de gerçekleşebiliyor. İşte o zaman, “Yaşasın tiyatro!” diye bağırmak istiyorsunuz.

Geçenlerde bana böyle hissettiren bir oyun izledim. Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine, ne zamandır ismini duyduğum İkincikat’ta POZ adlı oyunu görmeye gittik.

İkincikat’ı muhtemelen benden başka herkes biliyordur. Onun için burada yeniden anlatmayacağım. Ama 2010’dan beri, birçok ödüllü oyun sahneye koyan bu topluluğun “Yarının Oyunları” adı altında yeni bir proje başlattığını söyleyelim. Sami Berat Marçalı’nın önderliğinde yürütülen bu proje, ‘Dönüşüm’, ‘Ahlak’, ‘Adalet’ ve ‘Medya’ başlıkları altında dört oyun hazırlanmış.  Deniz Madanoğlu’nun yazdığı POZ da bu projenin bir parçası olarak ortaya çıkmış ve geçen yazdan beri İkincikat’ta sahneleniyor. 

Oyunun öyküsü gayet basit: Gençken çektiği bir fotoğraf ile dünyayı bir katliamdan haberdar etmiş ve bu sayede meşhur olmuş Profesör Rıdvan Kahraman bir trafik kazasında ölmüştür. Fazilet Kahraman ise bunun bir kaza olduğuna inanmaz, kocasının muhalif görüşleri nedeniyle bir suikaste kurban gittiğini düşünür. Bunun üzerine siyasete atılmaya ve onun “davasını” devam ettirmeye karar verir. Olaylar profesörün hayatına dair bir belgesel çekmek isteyen gazeteci Betül’ün eve gelmesiyle açılır. O gün evde iki kişi daha olacaktır: Rıdvan Kahraman’ın emektar asistanı Azra ile biraz garip bir genç kadın olan manevi kızı İrem. Bir erkeğin hayaleti etrafında toplanmış dört kadının hikayesini anlatan bu oyunda bir iktidar mücadelesi olabileceğini daha başından hissederiz. Fakat sonrasında olacaklar için hazırlıklı değilizdir. Hikaye açıldıkça herkesin sırları olduğunu fark ederiz ve odadakilerden hiçbirine tam olarak güvenemeyeceğimizi anlarız.

Sonradan öğrendim ki, POZ Madanoğlu’nun ilk oyunuymuş. Temposu iyi ayarlanmış, sağlam bir olay örgüsü üzerine kurulmuş ve zekice diyaloglarla örülmüş bu metnin bir ilk eser olduğuna inanmak kolay değil. Madanoğlu, kadınlar arasındaki gerilimleri çok iyi anlamış ve onları izleyiciye göstermek için tiyatroya özgü yollar bulmuş. Daha oyunun başında sahnenin ortasına yerleştirilen kamera bunlardan biri mesela. Seyircinin baktığı açıdan sahneyi gören kamera, bir süre sonra bir kontrol aracı haline geliyor ve birbirlerinden rol çalmak için yarışan bu karakterlerin çözülmesine neden oluyor. Kabuklar çatlıyor, maskeler düşüyor, gizlenen düşmanlıklar ortaya çıktığı gibi beklenmeyen yakınlıklar da kuruluyor.

Fazilet Kahraman rolünde Selen Uçer, kadınca tereddütlerin vücuda gelmiş hali olarak karşımızda. Asker kızı, profesör karısı ve evinin kadını. O ana kadar hep birilerinin bir şeyi olmuş. Ama artık kontrol onun elinde. Yoksa değil mi? Fazilet her şeyi adabına uygun bir şekilde yapmak isteyen bir kadın. Ama nasıl yapacak, işte onu bilemiyor. Samimi mi olsa, mesafeli mi? Gülümsemesi mi doğrudur, yoksa ağırbaşlı durması mı? Ağlarsa makyajı akar mı? Bütün bu endişeler, Selen Uçer’in abartısız oyunculuğu sayesinde kolayca izleyiciye ulaşıyor. Dikkatsiz bir oyuncunun elinde rahatlıkla karikatürleşebilecek bu karakter, hayal kırıklıkları ve hırslarıyla gerçek bir insan olarak karşımıza çıkıyor.

Rıdvan Kahraman’ın ölümünden sonra Fazilet’in sırdaşı haline gelen Azra ise, ilk bakışta geçkince bir mürebbiyeyi andırıyor. Esra Dermancıoğlu sanki bu rol için yaratılmış gibi duruyor. Ayaklarını yere basışından saçını düzeltişine, dudaklarını büzüp oturmasından elbisesini çekiştirmesine kadar bütün ayrıntıları maharetle kullanıyor. Sesini idare edişi mükemmel. Zamanlaması ise harika. Gergin anlardan genellikle gülerek çıkarıyor izleyiciyi. Bu sayede, aslında çok acıklı olabilecek sahnelere mizahi bir yön de kazandırıyor. Zaten bir türlü acıyamıyorsunuz Azra’ya. Belki de odadaki kadınların en güçlüsü o çünkü. Dermancıoğlu dikkatli oyunculuğu ile karakterin bu tarafının altını çizip görünür kılıyor.  

Bu arada, Selen Uçer ile Esra Dermancıoğlu’nu bir arada seyretmenin çok zevkli olduğunu eklemek istiyorum. Birbirlerine tehlikeli bir şekilde yakın bu iki kadını oynarken sahnede yarattıkları gerilim, sevdiğim bazı filmleri hatırlattı bana. Mesela “Küçük Bebeğe Ne Oldu?” (Whatever happened to Baby Jane? – 1962) sahneye konsa ve başrollerde onlar oynasa ne kadar müthiş olur diye düşündüm. Neyse ki bunun için daha bir sürü zaman var. İkisi de hala çok genç.

Cabbar gazeteci Betül rolünde Banu Çiçek Barutçugil ile Rıdvan Kahraman’ın manevi kızını canlandıran Gülce Oral da karakterlerinin hakkını veren oyunculuklar çıkarmışlar. Oyunun dönüm noktalarından biri olan ve Dermancıoğlu ile teke tek oynadığı bölümde, Barutçugil gerilimli bir sahnenin altından rahatça kalkıyor. Gülce Oral ise genç bir oyuncu olmasına rağmen rahatlığı ve doğallığı ile dikkat çekiyor. Karakterini gayet iyi anlamış. Sosyal uyumsuzluğu ve hırçınlığıyla uzatmalı ergenliğe özgü bir ruh halini başarıyla aktarıyor.

Bir de bu yönetmenin mi, oyuncuların mı, yoksa kostümcünün başarısı mıdır bilmiyorum, oyuna dair çok fazla detay hatırlıyorum. Oyunu izlerken bir ara bir de baktım ki, oturmuş bütün bu karakterlerin ayaklarını seyretmeye dalmışım. Hayır, ayaklara özel bir ilgim olduğundan değil. Sadece hepsi bedenlerinin alt kısmını çok iyi kullanıyorlardı. Fazilet Kahraman’ın bacaklarını neredeyse kanepeye paralel duracak şekilde bitiştirmesi ve topuklu pabuçları, Azra’nın yanlış basmaktan hafifçe içe dönmüş babetli ayakları, Betül’ün “4” sayısını andıran oturuşu ve erkeksi ayakkabıları ve İrem’in yıpranmış soluk renkli çizmelerini hep bir çocuk gibi çarpık bir şekilde yerleştirmesi. Her karakterin iç dünyasına dair birer ipucu olarak görülebilecek bu ayrıntıların hepsini bir resim gibi hatırlıyorum. Demek ki birileri uğraşmış ve bunların akılda kalıcı bir şekilde sunulmasını sağlamış.

POZ’un hikayesi ve oyuncuları için ne yazsam az olacak. En iyisi gidip kendi gözlerinizle görün. Ben bile bir daha gideceğim ve “Bir POZ daha alabilir miyim, lütfen!” diyeceğim.


VAGON


BirGün Pazar
4 Ocak 2015


Çok sevdiğim bir arkadaşım var. Birbirimize hiç benzemeyiz. Ben iyi bir sebep olmadıkça evden çıkmamayı tercih ederim. Onun hayatı ise yollarda geçer. Arkadaşım gerçek bir seyyahtır. Dünyanın hemen her yerini görmüştür. İki kuruşu bir araya getirir getirmez gözünü kapıya diker. Seyahatin dışında her şey geçicidir onun için. Yaptığı işi bile buna göre seçmiştir. Evi, arada bir dinlendiği rahat bir duraktır sadece. Her yerde uyuyabilir. Her yemeği yiyebilir. Bir de galiba hemen her dilde “Seni seviyorum” diyebilir.

Seyahat dönüşlerinde onunla buluşmaya bayılırım. Her zaman benim için küçük bir şey getirir. Genellikle sürprizli bir şey olur bu: Budist rahiplerin kullandığı cinsten bir dua çantası, küçük bir ikona, boyanmış tohumlardan yapılmış bir kolye. Ama onun yolunu gözlememin asıl nedeni bu değildir. Başkaları birbirine benzeyen yüzlerce fotoğrafla sizi boğarken, arkadaşım seyahatlerden hikayelerle döner. Çoğu kez eğlenceli, bazen de iç burkucu hikayelerdir bunlar. Onu sofralar, çaylar, kahveler boyunca dinlemişliğim vardır. Bazen sevdiğim hikayeleri yeniden anlattırırım. Kendi de anlatmayı sevdiği için olacak, hiç ikiletmez böyle durumlarda. Oturup hepsini bir daha anlatır. Yetmezse kalkar bütün sahneyi tarif eder, kimin nerede durduğuna kadar gösterir, sesleri görüntüleri en ince detayına kadar canlandırır.

Bu hikayelerden biri şöyledir: Polonya’da bir şehirden diğerine giderken, tren bir istasyonda duruyor. İnenler oluyor. Arkadaşım pencereden platformda bekleyenleri, birbirine kavuşup sevinenleri seyrediyor. Sonra kitabına geri dönüyor. Aradan uzunca bir zaman geçiyor. Tren bir türlü hareket etmek bilmiyor. Bir ara düdükler çalıyor. Birtakım anonslar yapılıyor. Etrafta telaşla koşuşturan yolcular görünüyor. Sonra gözden kayboluyorlar. Platform yavaş yavaş boşalıyor. Sonunda ortalığa garip bir sessizlik hakim oluyor. Arkadaşım başını kitaptan kaldırdığında vagonda tek başına kaldığını fark ediyor. Merak edip koridora çıkıyor. Yine kimse yok. Sonunda dayanamayıp inmeye karar veriyor. Birilerini bulup trenin neden kalkmadığını soracak. Fakat platforma indiğinde onu bomboş bir istasyon karşılıyor. Rayların üzerinde tek bir vagon var. Kendi vagonu. Trenin önü ve arkası yok. Başka lokomotiflere takılıp gitmiş onlar. Onun vagonu ise öylece kalakalmış.

Yeni yıl için bir yazı yazmam istendiğinde neşeli bir şeyler anlatmak istedim. Ama bu hikaye bana musallat oldu. Bir süre düşündükten sonra sebebini anlar gibi oldum. Bu seneki ruh halimin özeti buydu: Her iki yöne uzanıp giden raylar ve onların üzerinde yapayalnız duran bir vagon. Sanki bir anons yapılmış ve ben duymamışım. Ya da duymuşum ama yabancı bir dilde olduğu için anlamamışım. Sonra işte herkes yoluna gitmiş ve ben rayların üzerinde kalmışım. Elimde yarısı okunmuş bir kitap ve eski püskü bir valizle platformda duruyorum.  

Bu hissimde yalnız olmadığımı biliyorum. Siyasetçiler sabah akşam aynı trende olduğumuzu söyleyip duruyorlar bize. Sanki bu ülke herkes için bir eşitlikler ülkesiymiş gibi yapmaya devam ediyorlar. Memleketin treni bir şekilde yoluna devam ediyor ama hepimiz o trende miyiz acaba? Bazılarımız yolda bir yerde, kıyıda köşede kalmış küçük bir istasyonda kalmış olabiliriz. Belki daha tam olarak farkında bile değilizdir. Belki henüz kitabımızdan başımızı bile kaldırmamışızdır. Az sonra yerimizden kalkacağız, perona ineceğiz ve trenin bizsiz gittiğini göreceğiz. Zaten biz o istikamete gitmek istemiyorduk. O trenin yolcusu değiliz belli ki. Onun için çok da üzülmeyeceğiz. Ama bu istasyonda inmişiz işte.

Kalkan tren ne yöne gitti? Yolcuları kimlerdi? Bunları yeniden anlatmanın anlamı yok. Zaten bütün sene onları yazıp durduk. Gazeteleri, televizyonları onlar işgal ettiler. Ben trene binemeyenlerden, geride kalanlardan, hatta hareket halindeyken camdan fırlatılanlardan söz etmek istiyorum. Bu tren, kar soğuğunda ayaklarını otobüsün egzozuna tutarak ısıtmaya çalışan evsiz adamın treni değildi mesela. Öğretmeni yeni sene için dileklerini sorunca, “Büyüyünce işsiz kalmak istemiyorum” diye yazan işçi çocuğunun da değildi. Madende ölen oğlunun cenaze namazında ayağında yırtık lastik ayakkabıyla saf tutan Recep amcanın da değildi. “O zeytinler boğazınızdan nasıl geçecek?” diye soran Yırca köyü muhtarının da değildi. Alevilerin ya da Kürtlerin treni de değildi. Hele kadınların treni hiç değildi.

Şunu kabul edelim: 2014 Türkiyeli kadınlar için korkunç bir sene oldu. Bu ülke kadınlar için her gün biraz daha yaşanmaz hale geliyor. Bu sene de, ilgili ilgisiz her türlü mevki sahibi erkek tarafından aşağılandık, horlandık, hırpalandık. Bakanından rektörüne, imamından yargıcına kadar herkesin kadınlara dair söyleyecek bir lafı vardı. Hamileyken sokakta dolaşmamamız gerektiğinden tutun da çalışma hayatımızın nasıl seyretmesi gerektiğine kadar türlü çeşitli konularda fikirlerini bizimle paylaştılar. Bununla da bitmedi. Bütün bu kadın düşmanı politikalar sokakta, evde, iş yerindeki şiddeti de artırdı.    

Bu şiddeti önlemek için bir araya gelmiş kişilerden oluşan Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun raporuna göre, 2014 senesinde 294 kadın öldürüldü. Yine aynı kuruluşun verilerine göre, bu kadınların %47'si kendi yaşamlarına dair karar almak – yani insan olmanın gereği olan özgür iradelerini kullanmak – istedikleri için canlarından oldular. Çoğu gencecik kadınlardı ve sadece hayatlarına devam etmek istiyorlardı. Ama yaşam hakları erkekler tarafından ellerinden alındı. Koskoca devlet, mahallenin abisi gibi dükkanın önüne oturup gelene geçene ayar vermeye başlamışken, sokaktaki adamların kendilerinde bu cesareti görmelerinde şaşılacak bir şey yoktu.

Ama işte bu kadınlar öldüler. İş kazalarında hayatını yitiren yüzlerce işçi ile birlikte onlar da geride kaldılar. Bizim dalgın bir şekilde indiğimiz trenden hoyratça fırlatıldılar.

Trenden atılanlar, düşenler, yolda kaybedilenler... Yeni seneye bunun ağırlığı ile başlıyoruz. Dilerim ki, Türkiye’nin bu uzun kışı artık sona ersin. Bu sene değişik istasyonlarda bekleyen bütün bu yalnız vagonlar birleşip yepyeni bir yol çizsin. Trenimiz güzel bir Haziran sabahında ışıklı bir istikamete doğru yola çıksın.

2014’te kaybettiklerimizin anısı ile birlikte...

Friday, December 26, 2014

Banyo




BirGün Pazar
7 Aralık 2014

Eskiden yaşadığım evlerden birinde bayağı kötü bir banyo vardı. Sağı solu akar kokar, nemli küflü berbat bir yer. Ama evin geri kalanı iyiydi, onun için fazla dert etmemeye karar vermiştim. Zaten zavallı bir öğrenci eviydi ve daha iyisini beklemek şımarıklık sayılırdı.

O kötü banyoyu adam etmek için çok uğraştım. Kırık fayansları yapıştırdım. Aydınlığa bakan pencereyi su geçirmez bir boya ile boyadım. Hatta içerideki havayı değiştirsin diye bir köşeye renkli bir resim bile astım. Fakat yaptığım en doğru iş, tepedeki floresanı yok saymaktı. Onun yerine aynanın üzerine küçük bir lamba koymuştum. Sarı sıcak bir ışık yayıyordu etrafa. O ışık sayesinde renkler değişmiş, banyo korkunç bir yer olmaktan çıkmıştı. Oraya koşar adım girip çıkmama ve diş fırçalarken bildiğim bütün duaları okumama gerek yoktu artık.  

O lamba birkaç sene beni idare etti. Sonra bir gün bozuldu. Ne yaptıysam tamir edemedim. Bunun üzerine teslim olup tavandaki floresanı açtım. İşte o zaman çok garip bir şey oldu. Birden her şey değişti. Bildiğim, alışkın olduğum, her gün girip çıktığım mekan gitmiş, yerine başka bir yer gelmişti. Ama asıl rahatsız edici olan, bu banyonun bir yandan da eskisini andırıyor olmasıydı. Eşyalar her zamanki yerlerindeydiler ama artık eskisi gibi tanıdık görünmüyorlardı. Soğuk, katı ve sağırdılar. Bardağın içinde duran diş fırçasına, tutacağından kaymış havluya, gazeteliğin içindeki dergilere bakarken duyduğum ürküntüyü hala hatırlıyorum. Bu eşyalarla aramda bir bağ bulamıyordum. Sanki her şey bir benzeri ile değiştirilmiş, dünya tamamen yabancı ve düşman bir yer haline gelmişti.

Buna benzer bir duyguya bir de annem öldüğünde kapıldım. Dünya yine aynıydı. Yani herhalde başkaları için öyleydi. Ama bana hafifçe yerinden oynamış gibi görünüyordu. Hiçbir şey benimle bir daha eskisi gibi konuşmayacak gibiydi. Koltuklar bedenime yer açmayacak, kılık kıyafet üzerime uymayacak, diş fırçası bir daha hiç elime oturmayacaktı. Diğer bütün ışıklar sönmüş, dünya floresanlı banyo olmuştu.

O zamanlar sık sık aklıma gelen bir sahne vardı. “Suç ve Ceza”da Svidrigaylov’un öteki dünyayı anlatırken kullandığı benzetmeydi bu. Dostoyevski’nin bu garip karakteri, romanın başkişisi Raskolnikov’un hezeyanlar içinde olduğunun farkındadır. Bir görüşmelerinde, insanın bu dünya ile ilişkisi bozulursa öteki dünya ile bağının kuvvetleneceğini söyler ona. Svidrigailov’a göre, bu dünya ile bağlarımız ne kadar zayıflarsa öteki dünyaya yakınlığımız da o ölçüde artar. İki dünya arasındaki sınır sanıldığı kadar keskin değildir. Ruhumuzun çektiği acılarla beraber cehennem bu dünyaya sızmaya başlar. İşte o zaman kendimizi küçük karanlık bir odanın küf kokan duvarlarının arasında buluveririz.

“Öteki dünyayı aklımızın eremeyeceği, çok çok büyük bir şey olarak düşünürüz. Peki ama niçin özellikle çok büyük? Bir de şöyle düşünün bakalım: Küçük bir odadır orası, köy evlerindeki banyolara benzeyen bir yer, her yanı isten kapkara, her köşesinde örümcekler... Alın size öteki dünya işte!”

Sevilen birinin kaybının insanın dünya ile bağını zedelediği doğrudur. Ben de annemin ölümünün ardından, kendi örümcekli banyomun yakınlarda bir yerde olduğunu hissettim. Dönüp dolaşıyor ve oturacak bir yer bulamıyordum. Sonsuza dek bu küçücük ve havasız yerde ayakta kalacağımı düşündüm.

Gerçek şu ki, karanlık oda uzun zaman benimle kaldı. Fakat hayatla bağım kuvvetlendikçe bu korkunç sahnenin anısı gitgide soldu ve belli belirsiz bir rüya gibi bir süre sonra hatırlanmaz oldu.

Bu hafta, TBMM'de düzenlenen basın toplantısında oğlunun vurulma anını gösteren videoyu izlerken baygınlık geçiren Gülsüm Elvan’ı ekranda görünce, karanlık odanın varlığını yeniden hissettim. İnsan bütün acılara kendi yarasından bağlanıyor. Ben de bu korkunç tecrübeyi hayal etmeyi denedim. Olmadı. Benim hayal bile edemeyeceğim kadar büyük bir acıyı bu küçücük kadın nasıl taşıyordu? Bir zamanlar beni teselli edenler, her şeyin bir sırası var demişlerdi. Doğru olan buydu. Evlatlar analarını gömmeliydi. Ya tersi olsaydı? Buna kim dayanabilirdi? Peki ya, Gülsüm Elvan nasıl dayanıyordu? Nasıl dayanmıştı?

Sonra birden Gülsüm Elvan’ın yüzünde o karanlığın izlerini gördüm. Anladım ki, o da kendi örümcekli banyosunun içinde kapalı kalmıştır. Oğlunu kaybettiğinden beri, floresan lambasının ölü ışığının altında göz kırpan o yabancı dünyaya bakıp durmaktadır. Onu bu karanlığın içinden çekip çıkaracak şeyin gelmesini bekleyerek ağlamakta, ağlamakta, ağlamaktadır.

Gülsüm ve Sami Elvan, bu dünyayla yeniden bir bağ kurabilmek için, Berkin’i vuran polislerin mahkemeye çıktığını görmek istiyorlar. Yeniden biraz umut duyabilmek için, bu ülkede hala adaletin var olduğuna inanmak istiyorlar.

Hepimiz biliyoruz ki, adalet sağlansa bile Berkin geri gelmeyecek. Ne Berkin ne de diğer çocuklar. Hiçbiri aramıza dönmeyecek. Ama adaletin yerini bulması gerekiyor. Bu davanın önünün açılması ve sonuçlanması gerekiyor.

Ancak o zaman, Gülsüm Elvan kısılıp kaldığı o karanlık odadan çıkabilecek.


Monday, December 01, 2014

Valiz

BirGün Pazar
30 Kasım 2014




Geçenlerde elime çok güzel bir kitap geçti: Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun kaleme aldığı ve İspanyol illüstratör Isidro Ferrer’in resimlediği “Helena’nın Rüyaları.” Bir kısmı daha önce Galeano’nun meşhur üçlemesi “Ateş Anıları”nın bir parçası olarak da yayınlanan rüyalar, bu baskıda bir araya getirilmiş ve Altuğ Akın’ın sade ve güzel çevirisi ile Türkçeye kazandırılmış.

Kitabın başında Galeano, karısı Helena’nın her sabah kahvaltıda kendisine anlattığı rüyaları kıskandığını ve sonunda yazarak onlardan kurtulmaya karar verdiğini söylüyor. İşin içinde kıskançlık olmasa bile biraz gıpta var sanıyorum. Çünkü her gece uykusunda başka dünyalara giden ve rüyalar ülkesinden inanılmaz hikayelerle dönen Helena, bir süre sonra yazarın hayal gücüne meydan okur hale geliyor. “Ben de intikamımı onun rüyalarını yazarak alıyorum,” diyor Galeano. Rüyalar hakikaten harika. Kıskanılacak kadar var yani. Ressam Isidro ise, ayrı bir hikaye. Ben resimden grafikten pek anlamam. Ama şunu söyleyebilirim: Malzemeden kaçmamış. Akla hayale gelmeyecek ne kadar materyal varsa onu kullanarak rüyaların anlamını kuvvetlendirecek bir görsel dil oluşturmayı başarmış.

Ben de iflah olmaz bir rüyacı olduğum için kitaptan çok etkilendim. Rüyaların hepsini okudum. Resimlere alıcı gözle baktım. Bazıları o kadar güzeldi ki, sayfaların üzerinde parmaklarımı gezdirdim. Bütün arkadaşlarını kucaklayabilmek için kollarını uzatınca kendisi ufacık kalan Cortazar çizimine bayıldım mesela. Bir göçmen gemisinde, torunun kucağında Buenos Aires limanına ilk kez bakan büyükannenin hikayesini okurken gözlerim yaşardı. Kaybettiği arkadaşı Pepa ile rüyasında yeniden karşılaşan Helena’nın acısını ise içimde hissettim. Arkadaşının dibi delik bir tencerede yemek pişirmeye çalıştığını görmüştü çünkü. Yemek pişmek bilmiyordu ve Pepa ölü olmaya hiç alışamamıştı.

Hiçbir şey rüyaların dili kadar acımasız olamaz. Herkes gibi Galeano da bunu biliyor. Rüyaları anlatırken Helena’nın diline sadık kalması ve bu kadar sade bir üslup kullanması da bundan.

Birinci turu bitirdikten sonra geri dönüp sevdiğim rüyaları bir kez daha okumak istedim. Derken gözüme bir detay takıldı. Sayfalardan birinin kulağı kıvrıktı. Benim yapacağım gibi yukarıdan işaretlenmemişti, aşağıdan bir yerden kıvrılmıştı. Sanki biri o sayfadaki rüyaya dikkatimi çekmek için özel bir çaba göstermişti. Galeano’nun “Sürgünün Sonu 1” adını verdiği bu kısa metni yeniden okudum. Helena rüyasında valizini kapatmak istediğini ama bunu yapamadığını görmüştü. Ne kadar uğraştıysa bunu bir türlü başaramamıştı: “Elleriyle bastırmış, dizleriyle yüklenmiş, valizin üstüne oturmuş, hatta ayaklarıyla üstüne basmış ama valiz hiç oralı olmamış. Valiz kapatılmaya izin vermemişti.”

Birçok Latin Amerikalı aydın gibi, gençliklerinin büyük bir kısmını sürgünde geçirmek zorunda kalan Eduardo ve Helena’nın hayatında valizlerin önemli bir yer tutmamasına şaşırmadım. 1973'teki askeri darbe nedeniyle Uruguay'daki siyasi iktidar el değiştirince Eduardo Galeano’nun önce hapse atıldığını, sonra da sürgüne yollandığını biliyordum. Bunun üzerine Arjantin'e yerleşen yazarın, 1976'da orada gerçekleşen askeri darbenin sonucunda, bu sefer karısı Helena ile birlikte İspanya'ya gitmek zorunda kaldığını da okumuştum. 

Senelerce süren bu sürgün hayatının, Galeano ve karısı Helena Villagra üzerinde derin izler bıraktığını görmek mümkün. Eduardo Galeano, kendisinin de bir keresinde söylediği gibi, hatırlamayı çok önemsiyor. Hatta neredeyse tümüyle hafızaya odaklanarak yazıyor. Onun elinden çıkan metinlerde geçmişi hatırlamak, insanın nereye ait olduğunu unutmamak için gösterdiği bir çaba halini alıyor. Helena’nın rüyalarının ana izleği ise, bir yolculuk hikayesi aslında. Bir göçmen gemisi ile başlayan ve toplanıp boşaltılan valizlerle, bir türlü yerleşilemeyen odalarla, açılamayan kapılarla devam eden bir yolculuk bu.

Bunu bir işaret olarak gördüğüm için mi yoksa bir zamandır gitmek üzerine kafa yorduğumdan mı bilmiyorum, Helena’ın valiz rüyası uzun süre benimle birlikte dolaştı durdu. Onu kafamda o kadar uzun süre evirip çevirdim ki, sonunda benim rüyalarımdan biri gibi oldu.

Önce geride bıraktığım evleri ve insanları hatırladım. Üniversite için İstanbul’a gelirken, annemin güzelce hazırladığı ve en üstüne benim için ördüğü kazağı yerleştirdiği lacivert bavulum. Ayrılırken annemin “Bu bavul evden bir kere çıktı mı bir daha zor girer,” deyişi. Bizimkilerden habersiz ilk evimi tutuşum. Eşyasız bir evde ne yapacağımı bilemeden valizin üstüne oturuşum. Sonra bir öğrenci evinden diğerine taşınıp dururken sadece bir bavulu dolduracak kadar eşyaya sahip olmakla övünüşüm. Gitmekten vazgeçtiğim için boşalttığım valizler, kalacağımı düşünürken toplayıp gittiklerim, istasyonlarda otobüs garlarında havaalanlarında senelerce peşimden sürüklediklerim. Kitaplarla doldurduğum için külçe gibi olup yerinden kalkmayanlar, arkadaşların evlerinde unutulup çürümeye bırakılanlar, fermuarı bozulunca atılanlar. Ne çok valizim oldu. Ne çok gittim. Hepsini bir bir hatırladım.

Sonra geleceği hayal ederken buldum kendimi. O valizler bir daha o raflardan inecek, o dolaplardan çıkacak mıydı? Ben yine bütün hayatımı derleyip toplayıp bir valize tıkıştıracak mıydım? Eşyalarım artık bir bavula sığmayacak kadar fazlaydı. Gerçi eşya neydi ki? Bırakıp giderdi insan. Ama arkadaşlar öyle miydi? Onlar öyle kolay kolay derdest edilip toplanacak gibi değildi. Seneler içinde kişiler, yerler, ilişkiler biriktirmiştim. Hayatım dallanıp budaklanmıştı. Şehrin bir sürü köşesinde izler bırakmıştım. Ne zaman bu kadar kök salmıştım? Ne zaman bu kadar yerleşik, bu kadar kalabalık olmuştum?

Bütün bu anıları, bu insanları bir valize koysam kapanır mıydı? Hepsini alıp yanımda götürsem olur muydu? Koca İstanbul bu valize sığar mıydı?

Mümkün değil, diyordu Helena’nın sesiyle Galeano. Olmazdı, valiz bütün bunları almazdı. Bir şeyler mutlaka geride kalacaktı.

O zaman geride kalan ben olayım dedim kendi kendime. En azından şimdilik. Valizi kapatmanın bir yolunu bulana kadar.





Ayraç

BirGün Pazar
16 Kasım 2014


 

1990 senesinde, Kitap Fuarı için büyük hayaller kurmuştuk. O sene kazandığımız bütün parayı biriktirecek ve yıl boyu beklediğimiz ne kadar kitap varsa hepsini alacaktık. Ama olaylar umduğumuz gibi gelişmedi. Yazın paralar suyunu çekti. Bir kısmını tatile harcadık, geri kalanı da sonbaharda okul masraflarıyla uçtu gitti.

O zamanlar Ankara’da yaşayan bir sevgilim vardı. O ufak tefek işler yapıyordu, ben de özel dersten kazandığım parayla geçiniyordum. Özel ders verenler bilirler, eylül ve ekim en kötü aylardır. Eski öğrenciler zaten adam olup gitmiştir. Yeniler de henüz ortaya çıkmamıştır. Ekim gelip de ilk notlar alınmadan, kimse çocuğuna özel ders aldırmayı düşünmez. En zayıf çocukların anneleri bile, “Belki bu sene kendi kendine çalışır,” diye bir umuda kapılır ve ilk sınavların geçmesini beklerler.

Bana da her sene aynı şey oluyordu. Fakat o sene işler iyice kötü gitmişti. Kasım ayı geldiğinde henüz ufukta bir öğrenci belirmemişti ve durum pek parlak görünmüyordu. Kasımın ilk haftasında, en fakir zamanlarımızdan birine girdiğimizi resmi olarak kabul etmek zorunda kaldık. Evde zeytinyağlı pırasa ile mercimek yemeği pişiyor, o zamanlar yeni çıkmış olan filtreli Bafra sigarası içiliyor ve arada bir çaysız bile kalınabiliyordu. Kirayı denkleştirip verebildiğimiz için kendimizi şanslı sayıyorduk.

Ama işte Kitap Fuarı gelip çatmıştı. Sevgilim bir yolunu buldu ve Ankara’dan kalkıp geldi. Önce uzun uzun mercimek yemeğini nasıl geliştirebileceğimize dair konuştuktan sonra (o, havuç ve patates eklemeyi öneriyordu, bense Erzurumlu bir arkadaşımdan mercimekli bulgur diye bir şey öğrenmiştim), sonunda beklenen an geldi ve Kitap Fuarı meselesi açıldı.

Fuar, o dönemde hâlâ Odakule’deki eski yerindeydi. Gitmek sorun değildi yani. Ama o kadar parasızdık ki, ikimiz de hiç kitap alamayacaktık. Birinin bunu söylemesi lazımdı. Ben sonunda dayanamayıp söyledim.
 
“Olsun,” dedi, “Biz de kitaplara bakarız. Bunu bir ön çalışma gibi düşün. Sonra nasıl olsa hepsini alacağız.”

O sene bir sürü yeni kitap basılmıştı. Hepsini çok iyi hatırlamıyorum. Ama bir ikisi aklımda. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı o sene Can Yayınları tarafından basılmıştı mesela. Ben henüz alamamıştım. Iris Murdoch’ları Ayrıntı basıyordu ve Kesik Bir Baş kısa bir süre önce Serdar Kırkoğlu’nun çevirisi ile çıkmıştı. Onu da daha almamıştım. AFA Yayınları, bütün dünyadan kadın yazarların kitaplarını çevirtip basmaya o yıllarda başlamıştı. Sonradan çok sevdiğim Margaret Atwood ve Fay Weldon’la böyle tanışmıştım.

Fakat kitap fuarının asıl numarası, birtakım dergi ve kitapları toplu bir şekilde alabilmek ihtimaliydi. O sene de herkesin gönlünde yatan bir aslan vardı. İletişim Yayınları bir iki sene önce Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’ni çıkarmış. Tam sekiz cilt. Şahane bir şey. Sevgilimin derdi onları ele geçirmekti. Bense daha çok Metis Çeviri’leri almak istiyordum. Onları da takım halinde ve indirimli satıyorlardı. Metis Çeviri, o dönemin en iyi dergilerinden biriydi. İçinde ağırlıklı olarak edebiyat çevirileri olduğu gibi, bir de her sayının sonunda hepimizin bayıldığı “Eşek Arısı” bölümü vardı. Bu bölüm çeviri hatalarından bahsediyordu ama bunu o kadar eğlenceli bir şekilde anlatıyordu ki, Metis Çeviri’nin bir kısmını artık mizah dergisi niyetine okumaya başlamıştık.

İşte bunları konuşa konuşa evden çıktık, vapura binip karşıya geçtik. Kitap Fuarı’nın önüne geldiğimizde, yaptığımız şeyin garipliği hafif hafif kendini hissettirmeye başladı. Kapının önünde uzun bir kuyruk vardı. “Boş ver girmeyelim,” diyecek gibi oldum ama buraya kadar gelmiştik artık. Bu noktadan sonra dönmek mümkün değildi. Bir müddet bekledikten sonra içeriye girebildik. Her şey aynen bir önceki sene bıraktığımız gibiydi. Havasızlık, kalabalık, gürültü. Aynı insanlar aynı köşelerde duruyordu sanki. Biz de onlarla birlikte, yayın evlerinin masaları arasında yavaş yavaş sürüklenmeye başladık.

Önce İletişim’i geçtik. Ansiklopedi orada duruyordu. Karıştırmaya izin vardı. Biraz oyalandık. Metis’e geldiğimizde, Metis Çeviri’leri gördük. Ama Defter’lerin de orada olacağını hesap etmediğimizi fark ettik. Evet, bir de Defter Dergisi vardı. Üstelik varlığından haberdar olmadığımız daha bir sürü kitap çıkmıştı. Alt katta merdivenlerin hemen sonunda sağda AFA vardı. Oradan da ayrılmak zor oldu. Çünkü rafta gıcır gıcır bir Bozkırkurdu duruyordu. Yepyeni bir çeviri. Tamamen zararsız gibi görünen Altın Kitaplar’ın önünden geçmek bile bir meseleydi, çünkü orada da Mina Urgan’ın İngiliz Edebiyatı Tarihi vardı.

Bir süre sonra, ben daha fazla devam edemeyeceğimi anladım. Durumumuz pek vahim bir hal almıştı. Lokantanın camekânına gözlerini dikmiş yutkunup duran kılıksız çocuklar gibiydik. Tam pes ediyordum ki, sevgilim elinde bir tutam kitap ayracıyla çıkıp geldi. Metis’in kargalarından kendine bir buket yapmıştı. “Bak, ne kadar güzeller,” dedi bana, “Hadi, gidip diğerlerinden de alalım.” Bunun üzerine, aynı yoldan geri döndük ve bir sürü ayraç topladık: Metis’in kargası, Ayrıntı’nın dinozoru, İletişim’in kirpisi, Cem Yayınları’nın güvercini. Küçük bir hayvanat bahçesi. Sonunda o kadar çok ayracımız oldu ki, yayınevlerinden biri bize onları taşımak için torba verdi. Eve iki torba ayraçla ve mutlu bir şekilde döndük.

Ertesi sene gidip bütün Metis Çeviri’leri aldık. Artık mezun olmuştum ve para kazanıyordum. Ama öğrenciliğimin kaygısızlığı ve rahatlığı geride kalmıştı. Bir dönem bitmiş ve bir başka dönem başlamıştı. Ve bunun iyi bir şey olduğundan pek emin değildim. Hep meşguldüm, hep yorgundum. Büyümüş ve sıkıcı biri olmuştum sanki.

Metis Çeviri’ler taşınmalardan birinde yağmur altında kalıp küflendi. Ayraçlar hâlâ bir yerlerde duruyor. Bazen eski kitapların arasından çıkıveriyorlar. Onları görünce gülümsüyorum. Patatesli mercimeğe talim ettiğimiz, çayları haşlayarak içtiğimiz ve her zaman gülecek bir şeyler bulduğumuz o seneyi hatırlatıyorlar bana. Hayatımın önemli sayfalarından birine işaret koymuşlar sanki. Gençliğin tasasızlığını ve neşesini, geri kalan her şeyden ayırıyorlar.

Omelas'ı Terk Edenler

BirGün Pazar



Amerikalı bilimkurgu yazarı Ursula LeGuin hikayelerinden birinin ismini, Salem’den dönerken şehrin tabelasını gördüğünde uydurduğunu söyler. Tabelayı aynada görünce, aklına bu ismi tersten okumak gelmiş ve ondan esinlenerek türettiği Omelas adlı kentin öyküsünü yazmıştır.

“Omelas’ı Terk Edenler” bir kaç sayfalık kısa bir hikayedir. Ursula LeGuin’in en iyi metinlerinden bile değildir belki. Fakat önemlidir, çünkü yazarın temel meselelerinden birini çok sade ve etkileyici bir şekilde anlatır.

Öykü deniz kenarındaki parlak kuleleri masmavi gökyüzünün altında ışıl ışıl parlayan Omelas adlı bu güzel kentte bir yaz şenliğinin tasviri ile başlar. LeGuin, Omelas’ın sakinlerinin basit insanlar olmadığını söyler bize. Mutlu insanlardır bunlar. Refah içinde yaşamaktadırlar. Hayatın kimi nimetlerinden faydalandıkları gibi, bu lüksleri sorumluluk içinde kullanmaktadırlar. Yönetimleri baskıcı ve ceberrut değildir. Hatta merkezi bir idare bile yoktur ülkelerinde.

“Kılıç kullanmıyorlar, kimseyi esir etmiyorlardı. Barbar değildiler. Toplumlarının kurallarını ya da yasalarını bilmiyorum ama muhtemelen çok az sayıdaydılar. Monarşi ve kölelik olmadan yaşadıkları gibi borsaya, reklamlara, gizli polislere ve bombalara ihtiyaç duymadan da gayet rahattılar.”

Yazar böylece kendi ütopyasını kurar. Özgür ve mutlu bir toplumu hayal edebilmemiz için yüreklendirir bizi. Kimi detayları da bizim eklememizi ister. Sonra bu benzersiz ülke ortaya çıktığında, dönüp şunu sorar bize: “İnanıyor musunuz artık? Festivali, şehri, neşeyi kabul ediyor musunuz?”

Bunun üzerine, “Hayır!” cevabı alacağını düşünerek devam eder. Der ki, madem inanmıyorsunuz, o zaman durun size tek bir şey daha açıklayayım.

Sonra hikayesinin en vurucu yerini anlatmaya başlar. Bir rüya şehri gibi görünen Omelas’ın güzel kamu binalarından birinin bodrumunda kilitli bir oda, bu odada da küçük bir çocuk vardır. Bir oğlan ya da kız çocuğudur bu. Altı yaşlarında görünür. Ama neredeyse on yaşındadır. Belki sakat doğmuştur belki korku, yetersiz beslenme ve bakımsızlık yüzünden böyle görünmektedir. Günde sadece yarım kâse lapa verilir ona. Çırılçıplak bir şekilde soğuk ve küflü taşlar üzerinde oturur. Bedeni yaralarla kaplıdır.

Omelas’ın tüm sakinleri onun orada olduğunu bilirler. Hatta belli bir yaşa geldiklerinde gidip görürler bu çocuğu. Ama kimse onu bu odadan çıkarmaya teşebbüs etmez. Hepsi onun orada tutulması gerektiğine inanır. Çünkü bu ayrıcalıklı toplumun sürekliliği ancak o çocuğun bodrumda tutulması ile mümkün olacaktır. Omelaslılar, “mutluluklarının, şehrin güzelliğinin, arkadaşlarının şefkatinin, çocuklarının sağlığının, bilginlerinin zekasının, zanaatkârlarının maharetinin hatta hasadın bolluğunun ve yumuşak havanın bile oradaki çocuğun berbat yaşamına bağlı olduğunun farkındadırlar.”

Belli ki LeGuin dünya üzerindeki birçok refah ülkesinin durumunu bu benzetme üzerinden düşünmeyi tercih etmiştir. Bazılarının rahatı için başkalarının hayatının feda edildiği bir toplumu, sayıları abartarak yeniden kurmayı denemiştir. En ideale yakın toplumlarda bile, eğer çoğunluğun refahı azınlığın acıları üzerinden tarif ediliyorsa, bunun bir ütopya sayılmayacağını söylemek istemiştir.

İçinde yaşadığımız toplumu, ideale yakın bir toplum olarak tarif etmek elbette mümkün değil. Bizim ülkemiz Omelas’tan kim bilir kaç ışık yılı uzaktadır. Ama hükümetimiz kendince ideal bir toplum inşa etmektedir. Sosyal hayatın bütün alanlarına müdahale ederek sistemli bir şekilde toplum mühendisliği yapmaktadır. Bütün bu politikalarını da, ülkenin ekonomik kalkınmasını garanti altına alarak bize yutturmaya çalışmaktadır.

O zaman bizi Omelaslılardan farklı kılan nedir? Ne kadar rahat yaşadığımız mı? Az refah ya da çok refah fark eder mi? LeGuin’in örneğinde mutluluğun ve huzurun yaygın, acıların ve eziyetin ise yok denecek kadar az olduğu bir durumla karşılaşırız. Bizde hal böyle değildir. Ama işleyiş tamamen aynıdır.

Devlet eliyle sunulan refah, her zaman toplumu denetleme biçimlerinden biri olarak kalacaktır. Onun içindir ki, rahat içinde yaşamaya başladığımız andan itibaren, başkalarının yoksullaştırılmasına, yerinden yurdundan edilmesine, ya da zindanlara kapatılmasına göz yummamız istenir.

Aynı Omelaslılar gibi.

Her zaman birilerinin hapislerde çürümesi, birilerinin bombalamalarda canını kaybetmesi, birilerinin yanıp gitmesi gerekir. Bizim de bütün bunlara sırtımızı dönmemiz, ama memleket ekonomik olarak iyiye gidiyor, istatistikler harika, rakamlar mükemmel, dememiz beklenir.

Genellikle de olan budur. Birçokları, bu korkunç adaletsizliği fark ettiğinde onu kabullenmeyi seçer. Hatta kimileri için bodrumdaki çocuğun varlığı sadece ödenmesi gereken bir “maliyet”tir.

Ama bazıları vardır ki, işte onlar bu durumu kabul edemezler. LeGuin bunu çok güzel anlatır:

“Bazen çocuğu görmeye giden genç bir kız veya erkek eve gözyaşları içinde ya da öfkeyle dönmez. Aslında eve hiç dönmez. Kimi zaman da yaşlı bir adam veya kadın birkaç günlüğüne sessizleşir, sonra evini terk eder. Bu insanlar tek başlarına sokağa çıkar ve yürümeye başlarlar. Omelas’ın güzel kapısından dışarı adım atar tarlalardan geçerek yürümeye devam ederler. Hepsi tek başınadır, genç yaşlı, kadın erkek…”

Bu kişilerin sayıları azdır. Ama kendi refahları için başka birinin acı çekmesine dayanamayanlardır. Onlara göre çocukların bodrumlarda ölmeye bırakılmadığı bir yer vardır. Bunu aramak için yola çıkarlar.

“Size orayı anlatabileceğimi bile sanmıyorum,” der LeGuin. Hatta belki de yoktur böyle bir yer. Ama nereye gittiklerini bilir gibi görünür, Omelas’ı terk edenler.”

Sunday, September 28, 2014

Boksörlerin Belirişi: İki Yeni Yazar


BirGün Pazar
28 Eylül 2014

“Hemingway, a Title Fight in Ten Rounds” (Hemingway: On Rauntta Ünvan Maçı) adlı kitabında, yazarın yakın arkadaşlarından biri olan Jed Riley, onunla ilgili anılarından birini aktarır.
Riley ve Hemingway savaştan hemen sonra bir barda yeniden karşılaşır ve oturup konuşmaya başlarlar. Konuşma ilerledikçe, Hemingway’in geçen seneler içinde bir gıdım bile değişmemiş olduğunu düşünür, Riley. Sonra onun çok iyi bir amatör boksör olduğunu hatırlar. Hatta bir gün dünya şampiyonu olacağını söylediği gelir aklına. Belki de olmuştur, der kendi kendine. Sonunda bunu ona sormaya karar verir.
"Hala şampiyon olacak mısın?" dedim ona.
"Evet," dedi, "Ama boksta değil."
"Güreş mi?" dedim.
"Hayır," dedi.
"Ne peki?" dedim.
"Edebiyat," dedi.
Bana bu konuşmayı yeniden düşündüren, İletişim Yayınları’nın geçenlerde arka arkaya bastığı iki kitap oldu. Biri, Ankaralı yazar Giray Kemer’in yaz başında çıkan öyküleri: “Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı.” Diğeri ise, ismiyle müsemma Aylin Balboa’nın daha bir iki hafta önce dağıtıma giren “Belki Bir Gün Uçarız” adlı anlatısı. Dövüşmekten vazgeçmemiş ama yumruklarını edebiyatta konuşturmaya karar vermiş iki genç yazar ilk kitaplarıyla ringe çıktılar. O zaman kırılıp dökülen kemiklerden, satılmış maçlardan, darbeleri savuşturma metotlarından, ve de en önemlisi şampiyonlardan söz etmenin zamanı gelmiştir.
Şampiyon deyince, illa ki kazananlardan söz edeceğimizi düşünmeyin. Bu kitaplarda tanışacağınız kişiler, en beklemedikleri anlarda yumruk yiyip yerle yeksan oluyorlar. Mezarlıklarda terk ediliyorlar, sakatlanıp dövüş dışı kalıyorlar, ölülere sarılmak isteyip sarılamıyorlar. Ana karakterler dışındakiler de kaybetmeye mahkum gibi görünüyor. Genç adamlar sevdikleri kızları başka erkeklere kaptırıyor, yeni evli kadınlar pencerelerde iç çekip ağlıyor. Arada bir gerçek şampiyonlar da çıkıyor gerçi. Ama onlar da bir gün uyuyup bir daha hiç uyanmıyorlar. 

Aylin Balboa’nın “Kramp” adlı hikayesinin anlatıcısı, motordan düşüp komaya giren abisini görebilmek için yoğun bakım monitörlerinin önünde bekliyor: “Günler geçiyor. Abim kameralara el sallamıyor, bu bir şaka değil. Yok be şakadır yine de, aklımız yerinden çıkmadan uyanırsa eğlencesi azalacak, iyice kanırttıktan sonra el sallar diyoruz. Ama Niyazi amca kesin ölür. Çünkü söylemiş miydim, Niyazi amca çirkin, üstelik katil, yetmezmiş gibi intihar etmiş. Benim abim şampiyon... Benim abim şampiyon... Benim abim şampiyon...”
Ama abiler uyanmıyor. Sevgililer dönmüyor. Ölüler bizimle konuşmuyor. Çünkü, Balboa gibi söylemek gerekirse: “Hayat satılmış bir maç, oğlum!”
Sürprizli dili ve kıvrak zekası ile, anlattığı mesele ne kadar dramatik olursa olsun, okuyanın yüzünde çiçekler açtıran Aylin Balboa, tabiri caizse, dans ederek dövüşüyor. Sözcükleri birbiri ardına dizerken o kadar çevik ve becerikli ki, bütün o darbeleri nasıl aldığına akıl erdiremiyorsunuz. Etrafınızda dönüp duruyor, birtakım akıl almaz ayak hareketleri yapıyor. Bu durum, özellikle “Tımarhane Notları” için geçerli. Tam kasvet basacak gibi olurken, size öyle bir şey söylüyor ki, gülesiniz geliyor. Kendinizi bıraktığınızda da, gülle gibi bir lafı hiç acımadan karnınıza çakıveriyor. Bazen başınızı tatlı tatlı okşadığını göreceksiniz. Sakın aldanmayın. Her an bir yerden bir yumruk çıkarabilir. Şimdiden söyleyeyim, bazen o yumruk boğazınıza da oturabilir.
Giray Kemer ise kelimenin tam anlamıyla bir ağır sıklet. Yeteneği çevikliğinde değil atmosfer kurma becerisinde. Yavaş olmaktan korkmuyor, çünkü biliyor ki bazen yumruklara direnmek için sadece olduğun yerde durabilmen gerekir. Durur durur, sonra iyi bir tane vurursun. Bir söyleşisinde, boksun edebiyatla ilgisi olmayabileceği imasına karşılık şunları söylüyor: “Bilakis öykünün boksla çok benzeştiğini düşünüyorum. Cortazar’ın dediği gibi romanda puanla kazanabilirsin ama öyküde knock-out gerekir. O noktada yakınlar. Hep beklenmeyen olur, her an her şey olabilir.”
Kemer’in öykülerinde sürprizli sonlar, dramatik finaller, inişli çıkışlı sahneler yok gerçi. Onun yerine kitabın her yerine sinmiş ağır bir yenilgi hissi var. Ritmi, kıvamı ve gitgide koyulaşan hüznü ile, üçüncü sınıf dumanlı bir barda boş masalara çalınan ağır aksak bir şarkıyı anımsatıyor. Türü de belki o kadar önemli değil. Neşet Ertaş da olabilirdi, Orhan Gencebay da. Ama bana kalırsa, bu kitap bir Ankara blues.

Dimitrakopulo bulamayıp onun yerine Erim şarabı içen, birbirinin “mimiklerini, konuşmasını, edeceği küfürleri, sigarayı tutuşunu, ne zaman gülüp ne zaman ağlayacağını” ezbere bilen erkeklerin aynı hikayeleri yeniden ve yeniden anlattığı sofralarda oturuyoruz. “Sarhoş iki erkeğin futbol konuşmasından daha romantik bir şey yoktur,” diyen Sedat ağabeyi duyuyoruz. Birinin anılarından fırlayıp geliyor ve o da sofraya oturuyor. Herkes hep bir dövüşten çıkmış gibi. Birbirlerinin yaralarına pansuman yaparken bile, hiçbir şey yokmuş gibi davranan, sanki dünya berbat bir yer değilmiş gibi davranan bu genç adamlara kulak veriyoruz.

“Hep arıyoruz ya... Aramasak aslında.”
Bir süre önce: “Kesince kanıyor ya... Kanamasa...” demişti.
“Ne çok şey istiyorsun,” diyorum.
“Haklısın,” diyor.

Islak saçlarına havlu dolayıp kahvaltı hazırlamaya girişen; eski sevgililerinin aldığı eldivenleri giyen; kalçaları dudakları kolları hep başkalarına ait olan kadınlar. Pis evlerde, havasız odalarda yaşayan, halı saha maçlarından ya da antrenmandan sonra bu kadınlara dair konuşan genç erkekler. Herkesin özel ve benzersiz olmak istediği ve kimsenin bunu başaramadığı hayatlar. Yani dayak atanların değil, dayak yiyenlerin hikayeleri bunlar. Tıpkı Balboa’nınkiler gibi. 

Edebiyat Haber’e verdiği bir söyleşide Aylin Balboa, isminin nereden geldiğini şöyle anlatıyor:Dünya vurdukça tamam diyorum abi büyüksün bi şey demedik. Fakat nefis dayak yiyorum. Soranlara ‘Balboa benim kızlık soyadımdır’ diyorum. Ama esasen Balboalığım bu dövülme kısmından gelir.”
Dayak yemek olur tabii de... Bir de kanamasa...