Monday, May 13, 2013

Görmek

BirGün Pazar
12 Mayıs 2013


Uruguaylı yazar Eduardo Galeano, Ateş Anıları Üçlemesi’nin son kitabı olan Rüzgarın Yüzyılı’nda, Amerikalı romancı James Baldwin ile ilgili bir hikâye anlatır:

Öğlen saatleridir ve James Baldwin bir arkadaşı ile birlikte Manhattan’ın caddelerinden birinde yürümektedir. Kırmızı ışıkta dururlar.

‘Bak,’ der arkadaşı kaldırımı göstererek.

Baldwin bakar. Hiçbir şey göremez.

‘Bak, bak!’

Bir daha bakar. Kaldırımda bulanık bir su birikintisinden başka hiçbir şey yoktur.

Arkadaşı israr eder. “Bak! Görüyor musun?”

O zaman Baldwin dikkatlice bakar ve bu sefer görür: Su birikintisinin üzerinde yayılmakta olan bir yağ lekesi vardır. Sonra hepsini birer birer görür. O yağ lekesinin ortasında beliren gökkuşağını, su birikintisinin biraz daha aşağısında hareket eden caddeyi, caddede yürüyen insanları: talihsizleri, delileri, büyücüleri, sürekli bir devinim içindeki dünyayı, dünyada yansıyan sayısız dünyalarla dolu akılalmaz bir dünyayı. Baldwin görür. Hayatında ilk kez görür.

Yazabilmek için öncelikle görmek gerekir. Hiç şüphe yoktur ki, Baldwin bu beceriden kendine düşen payı almıştır. Bütün iyi yazarlar gibi o da, dünyayı yepyeni bir ışık altında görmüş ve onu bize anlatacak cesareti kendinde bulmuştur.

Biz sıradan insanlar ise, çoğu kez o çamurlu su birikintisinin karanlığında yaşarız. Hayatı dinlemeye kalktığımızda duyduğumuz şey genellikle yoğun bir statik sesidir. Esas şey o tekdüze sesin altındadır. Fakat onu bir türlü duyamayız. Hayatımız bildik bir tempoda akar gider. Her gün aynı yollardan geçerek döneriz eve. Aynı otobüslere biner, aynı insanlara selam verir, aynı apartman dairesine gireriz. Aynı tavana bakarak uyuruz geceleri.

Bu durum günlerce, aylarca, hatta senelerce böyle devam edebilir. Ta ki algımızda bir delik açılana kadar. Böylece daha önce görmediğimiz şeyleri fark eder oluruz. Bu farkındalık için mutlaka kuvvetli bir duygu gerekmez. Çoğu kez hafifçe yer değiştirmek bile yeterlidir.

İşte o zaman, o bulanık suyun içinde bir yerlerde bambaşka bir hayat olduğunu fark ederiz. Parazitin arkasındaki sesi duyar gibi oluruz. Nesneler şekil değiştirir. Ya da bize öyle gelir. Belki sadece ışık farklı bir açıdan düşer üzerlerine. Ama sonuçta, bunun bir önemi yoktur. Önemli olan, daha önce görmediğimiz bir dünyaya bakıyor olduğumuzdur.

Geçenlerde, eve dönerken yine trafik sıkıştı. Otobüsün camına başımı dayayıp senelerdir teptiğim bu okul yolundan kim bilir kaç kez gidip geldiğimi düşündüm. Sonra da bu düşüncenin bu yoldan geçerken kim bilir kaç kez aklımdan geçtiğini. Ardından da bunu düşündüğümü kaç kez düşünmüş olabileceğimi. “Yaşlanıyorum,” dedim kendi kendime, “Yaşlı biri gibi listeler yapıyor, kayıt tutuyor, dünyanın envanterini çıkarmaya çalışıyorum.”

Trafik açılacak gibi görünmüyordu. Bunun üzerine, küçük bir oyun oynamaya karar verdim. Bir sonraki duraktaki detayları bir bir hatırlamaya çalıştım. Sonra onları zihnimde evirip çevirdim ve sokakta olmaları gereken köşelere yerleştirdim. Durağın arkasında küçük bir büfe var, köşede içerlek bir yerde kuaför, onun yanında renkli lambalar satan mağaza, karşıda da şu eski pastane. Bunun gibi bir şeyler işte.

Zaman geçmek bilmiyordu. Otobüs akşam trafiğinde adım adım ilerledi. Durağa yaklaştıkça her şeyi yerli yerinde bulacak mıyım diye meraklandım. Olduğum yerde kıpırdanmaya başladım.

Huzursuz bir şekilde sağa sola bakarken, şoförün yanındaki aynadan yansıyan görüntüler ilişti gözüme. Onların arasından bir kadını seçer gibi oldum. Saçlarını ensesinde üstünkörü toplayıvermiş, ellerini kucağındaki çantasının üzerinde birleştirmiş, gömleğinin bir yakası kazağından dışarı fırlamış orta yaşlı bir kadındı bu. “Hayat ona iyi davranmamış,” diye düşündüm önce, “Ne derbeder bir kadın!"


Başımı biraz daha çevirince, kadınla göz göze geldik. Aynadan bana bakan büyük yorgun gözleri tanıyınca nefesimi tuttum. Hayretle geri çekildim. Kadın da geri çekildi. Sonra ikimiz de durup yakamızı kazağımızın içine soktuk. Sanki bu her şeyi düzeltecekmiş gibi.

Hiçbir şeyi düzeltmedi.

Demek bu yorgun bakışlı kadın bendim. Ne zamandan beri, diye sordum kendi kendime. Bir cevap gelmedi.

Başımı cama dayadım. Pencereden dışarıya baktım. Durağa gelmeye daha çok vardı. Zaten artık ne fark ederdi ki? Ben göreceğimi görmüştüm. Derken statik yeniden başladı. Belki motorun sesiydi. Ya da şehrin uğultusu. “İki istasyon arasındayım,” diye düşündüm, “Radyodaki gibi.”

Sunday, May 05, 2013

Pembe çiçekli bir meyve ağacı...

28 Nisan 2013
BirGün Pazar



“Deniz Feneri” bence Virginia Woolf’un en dokunaklı romanıdır. Bu romanda Woolf, İngiliz dilinde yazılan en güzel metinlerden birini ortaya çıkarmakla kalmamış, yepyeni bir zaman algısı yaratarak annesinin ölümüyle birdenbire sona eren çocukluğunu da geri getirmek istemiştir.

Romanın ortalarında bir yerde, annesini örnek alarak yarattığı ve yoğun bir şefkatle sevdiği karakteri Mrs Ramsey’in ölümünü okuyucuya tek bir cümleyle haber verir:

“Mr. Ramsey, bir karanlık gece, koridorda tökezleyerek kollarını uzattı, ama Mrs Ramsey bir gece önce ansızın öldüğü için, uzatılmış oldukları halde, kolları boş kaldı.”

Bu sahne bana hep dokunmuştur. Woolf, eşlerden birinin ölümünü diğerinin duyduğu eksiklik hissi üzerinden anlatmayı tercih eder. Tek bir cümle ile ifade edilmiş olsa bile, Mr. Ramsey’in çektiği acıya kayıtsız kalmak mümkün değildir. Karısı olmadan ayakta bile duramayan, onun yokluğunda hayatı sonsuz bir tökezleme haline gelecek olan bir adamın resmidir bu. Oysa o ana kadar Mr. Ramsey’e sempati duymamızı gerektirecek bir durum yoktur. Sert, bencil ve hatta anlayışsız bir adama benzer daha çok. Ancak karısının ölümünden sonraki çaresizliğinde sevmeye başlayabiliriz onu. Acı çekerken gözümüzde daha evvel hiç olmadığı kadar insanlaşmıştır çünkü.

Ne zaman birbirine bağlı bir çift görsem, aklıma hep Mr. Ramsey’in koridorda karanlığı kucakladığı sahne gelir. Korkuyla ürperirim.

Herkes bilir ki, birine bağlanmak dünyanın en tehlikeli işidir. Sadece o kişiye hayatınızı açtığınız, en derin yaralarınızı gösterdiğiniz, ya da onun tarafından sevilmeye olduğu kadar incitilmeye de açık olduğunuz için değil.

Sevmek tehlikelidir, çünkü kaybetmeyi göze almak demektir.

Çok sevdiğim bir çocukluk arkadaşım var. Ayrı şehirlerde yaşadığımız için istediğim sıklıkta göremiyorum onu. Oysa günde bir saat görsem, bir ay neşemi koruyabilirim. Öyle güzel bir insandır. Onunla vakit geçirdiğiniz zaman, nedenini bilmediğiniz bir mutlulukla dolar, eve döndüğünüzde şarkı falan söylemek istersiniz. Işığı bir süre yanınızda kalır, elinizi tutar ve sizi bırakmaz.

İşte o arkadaşım bu hafta büyük bir acı yaşadı. Uzun bir hastalığın ertesinde hayat arkadaşını kaybetti. Halbuki kısa bir süre önce telefonda konuşurken ne kadar umutlu olduğunu anlatmıştı. Bahçesinde açan şeftali ağacının fotoğraflarını çekip yollamıştı. Küçük pembe çiçekleri vardı ağacın.

Onu yeniden arama cesaretini bulduğumda şunu sordu bana: “Kitaplar böyle zamanlarda işe yarıyor mu? Onların bu acıya çare olacak gücü var mı?”

Buna verecek cevabım yoktu. Onunla birlikte ağlamaktan başka. Oturup ağladık biz de.

Arkadaşımın sesi günlerdir kulağımdan gitmiyor. Başka zaman olsa, karanlıkta tökezleyerek yürüyen ve boşluğa kollarını açan Mr. Ramsey’den bahsederdim. Ne var ki, onun için artık bunun hükmü yok. O kendi koridorunda kendi karanlığı ile baş etmeye çalışıyor şimdi. Keşke elini tutabilsem. Ama belli ki o koridorda tek başına yürünüyor.

Evet, edebiyat çok güçlü bir araçtır. Hayatı anlamayı kolaylaştırır. Kimi zaman acıları da hafifletebilir. Ama o bile gidenleri geri getiremez.

Halbuki Woolf, “Deniz Feneri”nde tam da bunu yapmaya çalışmıştır. Yazının gücünü kullanarak zamanı tersine çevirmeye ve bir ölüyü diriltmeye teşebbüs etmiştir. Annesinin imgesinde yarattığı Mrs Ramsey, sonsuz iyi niyeti ve içten gelen ışığı ile o kadar gerçektir ki, kız kardeşi Vanessa Bell, romanı okurken fenalaştığını söyleyecektir. Çünkü annelerinin ölümden döndüğü hissine kapılmış ve heyecanlanmıştır.

Bizim içinse, bütün dillerde yaratılmış en güzel ruhlu karakterlerden biridir Mrs. Ramsey. Küçük oğlu James’in söylediğine bakarsak, “pembe çiçekli bir meyve ağacı”na benzer. Sevgisini kimseden sakınmayan, herkesin birbirini anlamasını kolaylaştıran, uzlaştırıcı ve cömert bir kadındır. Duygularında sahici ve içtendir. Hayatta da edebiyatta da tamamen hakiki olan çok az insandan biridir.

Benim arkadaşım da öyledir. Pembe çiçekli bir meyve ağacı. Ağaçların meyve verdiği kadar kolaylıkla verir etrafına. Hiçbir duygusunu sakınmaz. Aynı doğallıkla sever ve acı çeker.

Soğuk bir rüzgar bütün çiçeklerini döktü şimdi. İnanıyorum ki, bir gün yeniden açacaktır. Kırık dalı koynunda. Hep koynunda.

Wednesday, April 17, 2013

İtaat

BirGün Pazar
14 Nisan 2013


Dün bir arkadaşımla oturuyorduk. Giderayak bir çocukluk hikayesi anlattı.  Bir seferinde yemek yerken üstünü başını iyice berbat etmiş. Galiba yağlı bir şeymiş yediği. Belki de çikolatalı pasta falan gibi şekerli bir şey. Sonuçta kollarına kadar yağa ya da şekere bulanmış halde bir komşu teyze tarafından yakalanmış. 
Teyze belli ki otoriter biriymiş. Benim arkadaşı bir köşeye dikmiş. Ellerini havaya kaldırmasını ve kendisi dönene kadar yerinden kıpırdamamasını söylemiş. Sonra gözlerine bakarak “Söz mü?” demiş ona. O da çaresiz kafasını sallamış.
Kadın çıkınca, bizimki elleri havada öylece kalakalmış. Oyalanmak için sağa sola bakınmış. Bir iki ayak değiştirmiş. Ama zaman geçmek bilmemiş. Teyze bir türlü geri dönmemiş. Belki birileriyle konuşmaya dalmış. Ya da başka bir işe girişmiş. O kadarını bilemiyoruz. Sonuçta mutfaktaki çocuğu unutup ortadan kaybolmuş.  
Arkadaşım bunu anlatırken, hâlâ o anın korkunçluğunu yaşar gibiydi. “Dışarıdan diğer çocukların sesleri geliyordu. Onlara katılmak için can atıyordum. Ama söz vermiştim. Yapacak bir şey yoktu. O kadar uzun süre bekledim ki, sonunda kollarım ağrımaya başladı. Ellerimi birazcık oynatırsam, ne olur diye düşünmeye başladım. Dünya yıkılır mıydı acaba?” 
Bunları dinlerken içim ezildi. İnsanı bir çocuğun çaresizliği kadar üzen başka hiçbir şey yoktur.
Arkadaşımın söylemek istediği bu değildi gerçi. Bu anıyı aslında kurallara riayet eden biri olduğunu söylemek için anlatıyordu. Oysa bence hikayenin ana fikri bu değildi. Bana kalırsa esas mesele, yukarıdaki soruyu sormuş olmasıydı. Yani hikayedeki çocuk aslında otoriteyi sorgulamaya başlamış biriydi. Bu hikayeyi itaat ederek ve bekleyerek bitirmiş olabilirdi. Fakat bir dahaki sefere köşede sessizce beklediğini hiç sanmıyorum.Yoksa şimdi tanıdığım insan haline gelemezdi. Çünkü arkadaşım, kurallara ne kadar saygı duysa da, haksızlık ya da kaba kuvvet karşısında sinecek biri değildi.
Birer birey olarak otorite ile kurduğumuz ilişkide temel kaide de budur bence. Bir toplum olarak hayatımızı sürdürebilmek için kurallara uymak gerekiyor olabilir. Ancak, her zaman aklımızda tutmamız gereken şey şudur ki, bir gün bütün o kuralları yeniden yazmak ihtiyacı doğabilir. Onun için demokratik bütün sistemler (ve de vicdanlı komşu teyzeler), bireylerden koşulsuz bir itaat beklemek yerine, onların içinde yaşayacakları dünya üzerinde söz hakkına sahip oldukları bir modeli tercih etmelidir. Kurallara uymak ile kayıtsız şartsız itaat ediyor olmak arasındaki fark da budur zaten. 
Bunlara dair kafa yorarken, arkadaşımla yaptığımız konuşmanın Emek Sineması eyleminin hemen ertesine rast gelmesinin garip bir tesadüf olduğunu fark ettim. 
Sinemanın hikayesi malum. Fakat hala duymamış birileri kaldıysa kısaca yeniden anlatalım. Emek Sineması’nın 2009 yılında kapatılmasından ve yıkımını içeren projenin kamuoyu ile paylaşılmasından bu yana bir dizi protesto eylemi yapıldı. Hepsi barışçıl birer gösteri olan bütün bu eylemlerde, sinemanın bir kültür mirası olduğu dile getirildi ve olduğu gibi korunması talep edildi. Buna cevap olarak iddia edilen ise şuydu: Emek Sineması yıkılmayacak, var olan haliyle yeni yapılacak alışveriş merkezinin üst katına ‘aynen’ taşınacaktı. 


Ancak, iki hafta önce sinemanın içine giren tanıkların çektiği fotoğraf ve videolarla sinemanın yıkılmaya başlandığı kayıt altına alındı. Bunun üzerine, bir grup sinemasever geçtiğimiz Pazar günü yeni bir yürüyüş düzenledi ve  İstanbul’un en eski ve görkemli salonu olan Emek Sineması’nın mevcut haliyle restore edilerek korunması gerektiğini barışçı yöntemlerle dile getirmek istedi. 
Sonrasını biliyorsunuz: Televizyonlara yansıyan görüntülerden de anlaşılacağı gibi, aralarında yerli yabancı sinemacıların da bulunduğu bu grup, polisin biber gazı ve tazyikli su içeren müdahalesi ile karşı karşıya kaldı. Dört kişi gözaltına alındı. Şehrin en kalabalık yeri olan İstiklal Caddesi birden savaş yerine döndü. Sinemalarını korumak üzere sokağa çıkan ve barışçı bir şekilde gösteri yapan yüzlerce insan, şehrin göbeğinde en akıl almaz biçimde polis şiddetine maruz kaldı.
Bu durumda şunu sormak gerekmez mi? Emek’i savunanlar hangi kuralı ihlal etmişlerdir de böyle bir muameleye maruz kalmışlardır? Yaptıkları, şehrin en önemli sinemalarından biri olan bir binanın yıkılmasını engellemeye çalışmaktır. En temel demokratik haklarını, yani “Hayır” deme seçeneğini, kullanmaktadırlar.
Fakat polis marifetiyle susturulduklarına bakılırsa, onlardan beklenen bu değildir. Peki o zaman, istenen nedir? Kamuoyunu “tamirat” hikayeleri ile oyalayan ve sonra sinemayı iş makinaları ile dümdüz eden bu zihniyetin karşısında ne yapmak gerekir? Bir köşede sessizce durup olan biteni izlemek mi?
Anlaşılan, birileri bizi şehrin bir köşesinde tek ayak üzerinde tutmak konusunda kararlıdır. Onlara cevabımız şudur:
Aslında bir kamu mülkü olan ve isminin de ima ettiği gibi bir “emekçi” sineması olarak belleklerimizde yer etmiş bu mekanın, kamunun fikri sorulmadan yıkılması kabul edilebilir bir şey değildir.
Emek yıkılırken, bir köşede ellerimizi kaldırıp “hiçbir şeye dokunmadan” duracağımızı düşünenlere, o yaşı çoktan geride bıraktığımızı hatırlatmanın zamanıdır. 

Not: “Emek Bizim” grubu,  14 Nisan Pazar günü saat 16.00’da, İstanbul Film Festivali’nin kapanış programının Emek Sineması önünde yapılacağını duyurdu. Bu Pazar orada görüşmek umuduyla.

Tutarsız Biri

BirGün Pazar
7 Nisan 2013


Önümüzdeki bir iki hafta boyunca bir grup öğrencim ile birlikle Dostoyevski’nin “Budala”sını okuyacağız. Bu konuda bayağı heyecanlıyım. Onun için, geçen hafta hummalı bir telaş içinde bir yandan romanı okumaya başladım, bir yandan da konuyla ilgili makaleleri toparlamaya çalıştım. Kimi zaten evde vardı, sorun olmadı. Ama bazıları için kütüphaneye gitmek gerekti. 
Bunlardan bir tanesini uzun uzun aradım. Birisi, makalenin bulunduğu kitabı almış ama aldığı yere koymak ya da iade raflarından birine bırakmak yerine, kafasına göre bir köşeye sokuşturmuştu. Sonunda bir tesadüf eseri bulup çıkardım onu. Ama çok zamanımı aldığı için canım sıkıldı. 
Söylene söylene kitabı alıp çıktım. Bir yere oturup romanla ilgili bölümü bulmaya çalıştım. Aradığım bölümü bulunca, sinirim iyice tepeme çıktı. Çünkü birisi hiç üşenmemiş satır satır bütün makalenin altını çizmişti. Makul yerleri çizse neyse. Kimi sayfalarda neredeyse işaretlenmemiş cümle bırakmamış, hatta bazı yerlerde hızını alamayıp satırların altını iki kere çizmişti. 

Ne biçim insanlarlar var, dedim kendi kendime. Belki fotokopi çektirip sınıfa yollarım diye düşündüğüm bölüme şöyle bir göz gezdirdim. Tamamen okunmaz hale gelmişti. Olayın tek iyi tarafı, hezeyanlar içindeki bu okuyucunun kitabı çizerken kurşun kalem kullanmış olmasıydı. Bir süre, iyi bir silgim olsaydı belki kitabı temizleyebilirdim diye düşünerek oyalandım. Ama sonra, bu projenin imkansızlığı ortaya çıktı. Rakibimi küçümsemekle hata ettiğimi anladım. Sayfalar ilerledikçe anlaşıldı ki, bu kitabı temizlemek için yalnızca iyi silgi değil on saat bıkmadan çalışabilecek şevkli ve pazulu kişiler gerekiyordu. 
Sonra garip bir şey oldu. Sayfalardan birinin kenarında küçük bir not gördüm. Dostoyevski karakterlerinden biriyle ilgili bir analizin yanına, yine kurşun kalemle şöyle yazılmıştı: “Tutarsız biri.”
Bu küçük nota hayretler içinde bakakaldım. Yazıyı tanımıştım. Benim el yazımdı. Senelerce önceki ve belki en ham haliyle. Benzetiyor muyum acaba, diye düşündüm önce. Ama “z”nin göbeğine attığım çizgiyi, “T”lerin birer harften ziyade “+” işaretine benzer halini tanımamak mümkün değildi. Kitabı yüzüme yaklaştırıp bir de yakından baktım. Hiç yanılma payı yoktu. Bu bendim.
Kendi gençliği ile sokakta karşılaşmış birinden pek farkım yoktu. Uzun uzun sayfaları çevirdim. Demek bu bölümü mahveden bendim! Belki başka izler de bırakmışımdır diye bütün kitabı gözden geçirdim. Bunun dışında bir şey bulamadım. Anlaşılan, o zaman da sadece “Budala” ile ilgili bölümü okumuştum. 
Yine de bu kitabı aldığıma, bu bölümü okuduğuma dair bir anı uyanmadı zihnimde. Yazının acemiliğine bakılırsa, öğrenciliğimin erken yıllarında olmalıydı. Belki de bölüme başladığım ilk sene. On dokuz yirmi yaşlarındaki “ben”in nasıl biri olduğunu hatırlamaya çalıştım. Aklıma pek bir şey gelmedi. Kitabın inatla çizilmiş sayfalarına bakarsanız, bildiğiniz vandaldı. Tutarlı vandal. Metin bize başka bir şey söylemiyordu.
Bariz bir küçümsemeyle yazılmış o küçük nota yeniden gözüm takıldı: “Tutarsız biri.” Bunu yazan kişiyle aramda bir bağ olup olmadığını anlamaya çalıştım. Fakat  bütün dünyadan  tutarlılık bekleyen bu şahısla kendi aramda bir ilgi kurmayı başaramadım. Bu kişi her an değiştiğimizi, dönüştüğümüzü ve bunun yaşamın en temel yasası olduğunu bilmiyor muydu? Asla kendisiyle örtüşemeyecek bir Dostoyevski karakterinden tutarlılık beklemenin abesle iştigal etmek olduğunun farkında değil miydi?  
Kütüphane kitaplarını karalayan, sayfaların kenarına ukalaca yorumlar yazan bu kızı tahammül edilmez bulduğuma karar verdim. Dünyayı anladığını sanması iyice sinirime dokunuyordu. O yaşta ve o berbat kurşun kalemle mi? 
Sonra düşündüm de, o benimle karşılaşsaydı ne olurdu acaba? Zamanın çizgisel ve geleceğe dönük akışında mümkün değildi bu belki. Ama ya mümkün olsaydı? 
Bütün hayatımı şöyle bir gözden geçirdim. Yeniden okumak istediğim bölümü ararken elimdeki kitabın sayfalarını çevirdiğim gibi. Hızlı hızlı. Çokça tereddüt, bir sürü hata, bir kısmı yarım bırakılan işler, bazı geri dönüşler ve hiç gidemeyişler. On dokuz yaşında kendinden beklediklerinin bir kısmını gerçekleştirememiş, diğer kısmını da zaten gülünç bulup çöpe atmış biri. Kim bilir kaç kez parçalanıp yeniden birleşmiş, her seferinde bambaşka bir insan olarak yoluna devam etmiş biri. 
Öteki ben’in bunlara aldırmayacağından eminim. Dudak bükerek sırtını döndüğünü görür gibi oluyorum. Belki de elinde kurşun kalemiyle çoktan yürüdü gitti. Ama köşeyi dönmeden kısaca durduysa eğer,  o da mutlaka  “Tutarsız biri,” demek içindi.

Monday, April 01, 2013

Düşünen Varlık

BirGün Pazar
31 Mart 2013


Şu aralar hep bir noktadan diğerine doğru hareket eder durumdayım. Bu dönem o kadar çok işim var ki, herhangi bir konuda sakin sakin oturup düşünecek zamanım olmuyor. Fakat neyse ki öğrenciler var. Onlar sayesinde her zaman zihnimi meşgul edecek bir şeyler çıkıyor.

Geçen gün yine derse doğru koşarken, iki öğrencinin arkamda konuştuğunu duydum.
Biri ötekine dedi ki: “İnsan düşünen varlık değildir, oğlum. Bu laf hep yanlış anlaşılıyor. Aslında insan düşünebilen varlıktır. Ama düşünür mü düşünmez mi, bu onun bileceği iş tabii.”

Bunun üzerine durup gülmeye başladım. Dönüp baktığımda çoktan bir köşeyi dönüp gözden kaybolmuşlardı. Yoksa bu genç filozofu da derse götürecektim. Çünkü benim sınıfın ihtiyacı olan tam da buydu.

Her sene, dünyayı yalnızca akıl üzerinden kavrayan bir felsefi gelenekle aylarca uğraştıktan sonra, sonunda sıra varoluşçulara geliyor ve öğrencilerle birlikte bambaşka bir dünyaya ışınlanıyoruz. İşte bu geçiş kısmı bayağı sancılı oluyor. O vakte kadar, düşünüyorum öyleyse varım, gökyüzündeki yıldızlarla içimdeki ahlaki kanunu bilsem bana yeter, yok efendim dünyaya akıl gözüyle bakarsam, dünya da bana akıl gözüyle bakar falan diye oyalanmışken, birden gündelik hayatımızın içindeki kararların ve seçimlerin yarattığı endişe ile yüz yüze buluyoruz kendimizi. Anlıyoruz ki, bütün o öğrendiklerimizin “şimdi” “burada” ve “ben” diye özetlenebilecek halimize pek bir faydası yok. Bu halle karşılaştırıldığında hepsi soyut genellemeler olarak kalıyorlar.

İşte o zaman, insanın aslında düşünen bir varlık olmanın da ötesinde “seçen bir varlık” olduğunu hatırlamak gerekiyor. Düşünmenin bile bu seçimin bir parçası olduğunu anladıkları zaman, öğrenciler bir dünya algısından bir diğerine geçmiş, varoluş meselesinin temelinde yatan o baş döndürücü özgürlük fikriyle yüz yüze gelmiş oluyorlar.

Mesele bundan ibaret değil elbette. Ama bir dünya algısından bir diğerine sıçramayı sağlayacak anahtar bu. Aklın hayatın içindeki halimizi açıklamaya yetmediği meselesi yani. Bunu anlamak için çok uzağa gitmeye gerek yok. İstanbul trafiğinde bir saat geçirmeniz yeter. Sizce direksiyonun arkasında duran o kadar insan, bu kadar hatalı davranışı doğrusunun ne olduğunu bilmedikleri için mi yapıyor? Hiç sanmam. Bile bile kuralları ihlal edenlerin çoğunlukta olduğunu bile söyleyebiliriz. Hatta bu o kadar yaygın bir davranış ki, durumu önce ilan edip sonra arabasını ters istikamete sokan taksi şoförleri dernekleşseler yeridir.

O zaman, insanları böyle davranmaya sevkeden şey nedir? Hatalı sollama yapanları, çok iyi bildikleri bu kuralı ihlal etmeye iten nedir mesela? Üstelik canları pahasına. Aptallık deyip geçebilirsiniz elbette. Haklı da olursunuz. Ama bence bundan fazlasıdır. Sorsanız size farklı bir şey anlatacaklardır çünkü. Bir çoğu bu kuralın başkaları için konduğunu, ama kendisini bağlamadığını söyleyecektir. Çünkü başkaları körce itaat ederken, o özgür iradesini kullanıp o özel koşul için karar vermektedir. Seçme hakkını kullanarak kendisini genel ahlâktan (ya da bir kurallar bütününden) ayırmaktadır. Böylece farklılığının altını çizmekte ve anonim olmaktan kurtulmaktadır. O özel koşul için doğru bulduğu manevra hakkını kullanarak, kendine bir ayrıcalık atfetmektedir.

Bunu çok yanlış bir mecrada yapmaktadır. Orası ayrı. Fakat direksiyonun arkasında duran kişiyle bunu o anda tartışmak istemeyebilirsiniz.

Öyleyse, insanoğlunun “arada bir düşünen varlık” olduğunu söyleyen şu muzip çocuğun sesine kulak vermemiz gerekiyor. Evet, şakayla söylenmiş bir şey, komik de gerçekten. Ancak daha da önemlisi, doğru bir tespit bu. Düşünebiliyor olmamız doğru olanı seçeceğimiz anlamına gelmiyor. Seçebiliriz elbette. Ama genellikle bunun tersi oluyor.

Halbuki geleneksel Batı felsefesi, Plato’dan bu yana doğru ile yanlışı ayırt edecek akla sahip olduğumuz sürece, ahlâki olanı yapacağımızı varsayıyor. Öyle ya! Akla uygun olmayanı neden seçelim ki?

Ne var ki, seçim dediğimiz şey de tam burada yatıyor. Akla uygun olmayanı seçebilecek olmamızda yani. Yoksa gerçek bir seçimden söz etmemiz mümkün olmayacak çünkü. Her zaman akılcı davranan, her zaman doğru olanı yapan birinin, özgür iradesinden söz edebilir miyiz? Gerçekten bir seçim yaptığını söyleyebilir miyiz? Olsa olsa öngörülebilir bir hayat yaşadığını söyleyebiliriz. Her köşesi ve anı tahmin edilebilir bir hayat.

Oysa, herhangi bir insan için bunu söylemek bile mümkün değildir. Çünkü tanıdığınız insanlar arasından en sistemli, akılcı, metodik olanlar bile bir gün tamamen akıldışı bir şey yapacaktır. Elbette insanların en nihayetinde aptal olduklarını da varsayabiliriz. Ama bir an için böyle olmadıklarını düşünelim. Bir an için herkesin, özgür iradesi olan biri olduğunu kendine ispat etme arzusu içinde olacağını hayal edelim. O zaman, birer mekanik oyuncak gibi görünen bu kişilerin bile, bir gün tamamen saçma bir şey yaparak bizi şaşırtacaklarından emin olabiliriz.

Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”da söylediği gibi, insanın en önemli işi budur: “Çılgınca hayallerini, en beter aptallıklarını bırakmak istemez; çünkü bir piyano tuşu değil de insan olduğunu ispat etmek derdindedir.” Dostoyevski bununla, bizi belirleyen en temel meselenin akıldışı olanı seçebilecek olmamız olduğunu söyler. Yani kendini başta doğa kanunları olmak üzere bütün kurallardan (ve bu kurallara itaat eden kalabalıklardan) ayırmak arzusu, insan olmanın belirleyici koşuludur ona göre.

Düşünen varlık fena bir tanım değil elbette. Ama bence insan olmanın ne olduğunu gerçekten anlamak istiyorsak meseleye bir de bu taraftan bakmalıyız.

Kim bilir belki o zaman İstanbul trafiğini bile anlayabiliriz.

Ulysses: Dünyanın Romanı


BirGün Kitap
30 Mart 2013

Jacques Derrida, Ulysses’i değerlendirirken, Joyce’un romanının Batı düşüncesinin gelip dayandığı sınıra işaret ettiğini söyler. Derrida’ya göre, felsefede Hegel’in Fenomenoloji’si ne ise, edebiyatta da Ulysses odur: Yani insan deneyiminin tümünü tek bir solukta ifade etmeye yönelik “devasa bir teşebbüs”tür.
Bana kalırsa Derrida bunu söylerken, Ulysses’in saygıdeğer bir çabanın ürünü olduğuna işaret etmekle beraber, bu romanda delice bir şeyler olduğunu da ima ediyordu. Sonsuz çağrışımlar, sayısız gönderme ve anıştırmalar, akıllara zarar kelime oyunları ve dilsel cambazlıklarla dolu bu roman, gerçekten de aklı başında birinin (mesela Henry James’in) yazacağı türden bir kitap değildir.
Aslına bakarsanız Ulysses, insanın ancak çocukken sahip olacağı türden bir inadın ürünüymüş gibi gelir bana hep. Romanın tümünde, bir yeniyetmenin yalnızca dünyaya dair her şeyi kayda geçirme hevesi değil, günbegün uğraşarak oluşturduğu bu hayat ansiklopedisiyle duyduğu gurur da hissedilir. Futbolcu kartlarını, çocuk dergilerini, dünya atlasını, gazoz kapağı koleksiyonunu önümüze serer gibi davranır bazen, Joyce. Bütün o oyunculuğu ve mizah duygusu da bence bu çocuksu (“her dem taze” mi demeliyim?) heyecanından gelir. Her olasılığın peşinden koşar, her ayrıntıyı açıklamaya çalışır ve kimi zaman sonsuz gibi görünen listeler ve kataloglarla sabrımızı denemeye kalkar.
Elbette Ulysses bütün bunlardan ibaret değildir. Bir başka açıdan baktığımızda, müthiş incelikli, ölçülü ve yer yer neredeyse lirik bir metinle karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Ancak, Joyce’un romanında, dünyanın tümünü aynı anda anlamak ve bilmek isteyen açgözlü bir anlatıcının varlığı inkar edilemez. Bu anlatıcı, bizimle durmadan oynar ve metnin sınırlarını zorlar. Aslına bakılırsa, aklın sınırlarını da zorlar – ki herhâlde Derrida’nın da kastettiği budur.
Joyce’un romanında, dünyanın bütün tecrübesini bir bütün olarak ifade etme arzusuyla birlikte, bunu yapmanın olanaksızlığı da dile gelir. Dünya bunun için fazla büyük, fazla zengin ve fazla karmaşıktır. Onun için, bu çabanın yazıya dökülmesi bile romanı komik bir roman hâline getirmek için yeterlidir. Sonsuz bir arzuyla dünyayı yeniden ve yeniden kataloglayıp tanzim etmeye çalışan bir anlatıcı ile, kendini bir türlü ona teslim etmeyen dünyanın ilişkisi gülünçtür çünkü. Joyce bunu kazara değil, bilerek yapar gerçi. Bu çabanın altını çizerek onun olanaksızlığını bir kez daha göstermek ister bize.
Gerçekçiliğin ne olduğu sanatta her zaman tartışmalı bir meseledir. Picasso’nun bile kendisini gerçekçi bulduğu düşünülürse, son tahlilde buna karar vermek zordur hakikaten. Fakat edebiyatta bir akım olarak düşündüğümüzde, Joyce’un kendinden önce gelen gerçekçi yazarların çizdiği sınırlarla oynadığını, onlara yeni boyutlar kazandırdığını ve hayatın (ya da onun bir kısmının) bir çerçeve içine yerleştirilip temsil edilebileceğine inanan bu dünya görüşünü tiye aldığını, nesnesine tümüyle hakim olabileceğini iddia eden bu kontrolcü zihinle alttan alta dalga geçtiğini söylemek mümkündür.
Klasik romanın yazarı, akşam eve geldiğinde sürekli ışıkları söndüren bir baba gibidir. Bir takım odalarda ışık yanmasını gereksiz bulur çünkü. “Lütfen makul ol,” der size, “Mutfağın lambasının yanmasına gerçekten ihtiyaç var mı?” Gerekli olanı gereksiz olandan ayıran ve sadece o anda işini görecek malzemeyi kullanan bir anlatıcıdır bu. Düşünceler belli bir amaca yöneliktir, detaylar ise ancak bir resmi tamamladıkları sürece anlamlıdır. Oysa, Joyce bütün odalardaki bütün ışıkları yakmak ister. Bir düşünceyi bütün çağrışımlarına kadar takip etmeye niyet ettiği gibi, bir görüntüyü de bize aynı anda bütün perspektiflerden göstermeyi dener. (İtalyan roman kuramcısı Franco Moretti, çok doğru bir tespit yaparak, bunun dilde bir tür kübizme yol açtığını söyler.) Fakat bir nesneyi görebileceğimiz sonsuz sayıda bakış açısı vardır ve bunların hepsini aynı anda okuyucuya göstermek mümkün değildir. İşte Ulysses’de bunun yarattığı acıklı ve gülünç durumlar hep el eledir. Olaylar birbirine halkalanır, çağrışımlar sarmallar oluşturur, listeler ve kataloglar uzar gider. Ama anlatıcı değişik ses ve üslupları deneyerek yorulmak bilmeksizin sayfalarca devam eder.
Dolayısıyla, bu romanın bir tür deli işi olduğunu söylemek mümkündür. Joyce da çılgının tekidir zaten. Bence aynı yargı, kitabın çevirmenleri için de geçerlidir. Akıllı adam gidip Ulysses’i çevirmeye kalkmaz. Kendine boyutları da içeriği de daha az talepkâr olan başka bir metin bulur, oturup onunla uğraşır. Edebiyat âleminde pek söylenmeyen ama bilinen bir gerçektir bu.
Fakat bu mesaj herkese ulaşmamış olsa gerek ki, geçenlerde Joyce’un romanı Türkçede bir kez daha basıldı. İlk kitap, Yapı Kredi Yayınları’ndan Nevzat Erkmen’in çevirisiyle çıkmıştı. Yeni çeviri ise Armağan Ekici’nin elinden çıkmış ve Norgunk Yayınları tarafından basılmış. Her iki çevirmeni de tebrik etmek gerekiyor bu kadar meşakkatli bir işe soyundukları için. Nevzat Erkmen’in çevirisini daha önce almış ve okumuştum. Onun yaklaşımını çok sağlam ama bir o kadar da akademik bulduğumu hatırlıyorum. Armağan Ekici’nin çevirisi ise daha akıcı ve eğlenceli göründü bana. Belki de bu nedenle biraz daha kolay ısındım yeni çeviriye.
Halbuki başında hemen okuyamadım yeni Ulysses’i. Arada bir karıştırmakla yetindim. Önce şüpheyle, ardından gitgide artan bir ilgiyle. Sonra geçen gün bir de baktım ki, romanı gerçekten okuyorum. Hem de Türkçesinden. Üstelik kafamda birtakım eşleştirmeler yapmak zorunda kalmadan, “bu kitabın İngilizcesini biliyorum da, o sayede anlıyorum olup biteni” diye düşünmeden.

Armağan Ekici dikkatli ve özenli bir çevirmen. Bunlar çeviri için gereklidir elbette. Ama Ulysses gibi bir romanı çevirmek için yeterli değildir. Bundan çok daha fazlası lazımdır. Ne mutlu ki, Ekici bu romanı çevirmek için gereken hayal gücüne de sahip. Yeni sözcükler icat etmek, dille karmaşık oyunlara girmek, belli ki hoşlandığı şeyler arasında. Yeni yetme bir oğlan çocuğunun dünyaya duyduğu merak demiştik, Ekici’de bundan da gani gani var bence. Tek bir ayrıntı için on iki tane ansiklopedi karıştıracak, hatta bütün gününü kütüphanede geçirecek birine benziyor. Joyce’a Ulysses’i yazdıran heyecandan olduğu kadar sebattan da payını almış yani.
Onun için, başka çevirmenlerin elinde dağılıp dökülebilecek “Sirenler,” “Circe” ve “Ithaca” gibi kimi zor bölümler, Armağan Ekici’nin çevirisinde orijinal metne yakın bir doğallıkta akıp gidiyor, rahatça okunuyor.
Rahatça diyorsam da, bu sizi yanıltmasın. Ulysses, çevirmene olduğu kadar okuyucusuna da meydan okuyan bir romandır. Okurken kimi zaman sizi yoracak, bezdirecek ve hatta kızdıracaktır. Ama onun için harcadığınız bütün emeklere değecektir. Zor bir sevgili gibi, eğer kaprislerini çekebilirseniz, sizi daha önce hiç karşılaşmadığınız yoğunlukta bir aşkla ödüllendirecektir.
Norgunk Yayınları’ndan Armağan Ekici çevirisi ile çıkan Ulysses’in Türkçede yeniden basılmasının, başta James Joyce hayranları olmak üzere bütün edebiyat-severler için büyük bir haber olduğunu söylemeye gerek yok. Yazarın daha önce Türkçeye aktarılmış kitaplarını, Dublinliler’i ya da Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi’ni, okumuş ve beğenmiş olanlar için artık yeni bir maceranın kapıları açılıyor.
Ulysses, bütün ihtişamı ve eğlencesi ile, onları bekliyor.

ULYSSES, James Joyce, Çev. Armağan Ekici, Norgunk Yayınları, 2012.


Wednesday, March 27, 2013

Hem öyle hem böyle...

24 Mart 2013
BirGün Pazar

Geçen gün kuzenimle balkonda sohbet ediyorduk. O sigarasını tüttürüyordu. Ben de, bir süredir sigara içmememe rağmen, onunla birlikte yoldaşlık içinde titriyordum. Buz gibi havada tek başına nöbet tutmasına içim elvermemişti.

Tam artık içeri gireceğiz diye düşünürken, sigaranın filtresini sıkıp “çıt” diye bir ses çıkardı. “Hayırdır,” dedim, “Boğmaya mı çalışıyorsun?” “Yok, böyle yapınca mentollü oluyor,” diye cevap verdi. Dalga mı geçiyor diye şöyle bir yüzüne baktım. Bakışımı tanığı için bir gülme tutturdu. “Gerçekten!” dedi bir daha üsteleyerek. Bu sigara son modelmiş meğer. Sıkınca içinden nane kokusu çıkıyormuş. “Peki ya sıkmazsan?” diye sordum O zaman da herhangi bir sigara gibi içip gidiyormuşsun. “Hem öyle hem böyle,” dedi kuzen.

Hiç hoşlanmadım bundan. Bence sigaranın ne olduğu başından belli olmalı. Hem öyle hem böyle olmaz. Ya öyle ya da böyle olur. Bir sigara sade midir, mentollü müdür önceden bilir insan. Sert bir sigarayı tüttürürken, yarı yolda fikrini değiştirip naneye geçmek de nedir? Suçluluk duygusu mu?

Bunları kuzene de söyledim. Öfkeli halim onu eğlendirmiş olacak ki, uzun uzun güldü. “Dünya değişiyor, abla” dedi, “Artık bütün seçimleri birden yapabiliyor insan. Hem de hemen şimdi.” Bunun üzerine, “çocuk da yaparım kariyer de” şarkısını hatırladık. Ardından da onu söyleyip gülüşerek salona girdik.

Kuzen bu tespitinde haklı elbette. Yine de “hem öyle hem böyle” olan şeylere dair şüphe duymaktan vazgeçeceğimi sanmıyorum. Çok amaçlı eşyalar hiç bana göre değil. Açılınca yatak olan divanlar, ters yüz edip giyebileceğiniz yağmurluklar, fermuarını çekince kolları bacakları sökülüp yelek ya da şorta dönüşen pantolon ve ceketler, ne çok şey vardır böyle. Hiçbirine güvenmem.

Mesele şu ki, her durumda her işe yarasın diye tasarlanmış bu eşyalar, hiçbir halde bir şeye benzemezler genellikle.

Pantolondan dönme şortlar bir derece de, ne yatak ne de divan olmayı başarabilen bir çekyata insan nasıl saygı duyabilir? Bir düşünün. Sırtınızı yaslamaya kalksanız beceremezsiniz. Çünkü rahat bir kanepenin doğal eğimine sahip değildir. Yatak olarak kullanmaya kalksanız, oturağı ile sırtının birleştiği yerdeki boşluk tadınızı kaçırır, ya da nereden peyda olduğunu anlayamadığınız gereksiz bir çıkıntı oranıza buranıza batar. Ben bunların aniden katlanıp adam yutanını bile gördüm, inanmazsınız.

En kötüsü de, on sekiz değişik şekilde bağlayabileceğiniz (bunların resimli grafikli tarifleri de olur) ipli kuşaklı bluzlardır. Yanılıp da bunlardan bir tanesini almaya karar verdiyseniz, elinizde önünü arkasını kestiremediğiniz eşarp kılıklı bir bez parçasıyla kalakalırsınız. Bağlamayı deneseniz bir türlü: İplere dolanıp boğulma tehlikesi var. Vazgeçip çekmeceye koymaya kalksanız başka türlü: Neresinden tutup da katlayacaksınız? Hadi diyelim ki katladınız, bir dahaki sefere onu bir bluz haline getirmek mümkün olacak mı? Bir bluzu bluz yapan şey nedir, diye düşünmeye başladığınızda ise işler çoktan şirazesinden çıkmış olabilir. Bu konuda dikkatli olmanızı öneririm.

Demem o ki, aynı anda birçok şey olmaya aday nesneler, genellikte hiçbir şey olamayanlardır. Neresinden tutsanız elinizde kalırlar.

Bunları düşünürken benim kuzenin söylediği aklıma geldi: Artık seçmek gerekmiyor, demişti. Ne kadar doğru söylüyor, dedim kendi kendime. Aynı anda her şeyi birden isteyen genç insanlarla çok sık karşılaşıyorum artık. Hiçbir yoksunluğa tahammülleri yok. Onlara seçmeleri gerektiğini söylediğinizde öfkeleniyorlar. Bütün dünyayı aynı anda istiyorlar. Hem de hemen şimdi.

Geçenlerde bir öğrencime, bu kadar çok sayıda ve ağır programı olan dersi aynı anda almamasının daha akıllıca olacağını anlatmaya çalıştım. Bırakın evde yapacağı hazırlığı, o kadar ders saatiyle baş etmek için bile insanüstü bir performans sergilemesi gerekiyordu. “Hepsini almam lazım,” dedi bana. Çünkü aynı anda hem dil öğrenmek, hem sanat okuluna gidecek malzemeyi biriktirmek, hem de geleceğini maddi olarak garanti altına alacak hamleleri yapmak istiyordu. Yani hem bohem bir hayat yaşayacak, hem de gerekirse bankacı falan olup çok para kazanacaktı. “Bunlar ne zamandır birlikte yapılabiliyor?” diye sordum ona. Çünkü benim zamanımda bu iki yaşam biçimi karşılıklı olarak birbirini dışlayan anlayışlar sayılırdı. Sanatçı olacaksanız, aynı zamanda iş kadını olma hayalleri de kurmazdınız.

Oysa şimdi anlıyorum ki, herkes daha başından çok satacak işler yapmanın hayalini kuruyor. Bunda ilk bakışta bir fenalık yok tabii. Neden olsun ki? Sanatçı dediğin de yaşayacak ve yaptığı işle para kazanacak. Ama hiçbir eksikliğe, yenilgiye ya da sıkıntıya tahammülü olmayan bu genç insanların uğrayabileceği hezimeti düşündükçe ürküyorum. Bu çocukların arasında başarılı olanlar da olacaktır elbette. İyi ihtimalle sanatla da uğraşan iş adamları ve kadınları çıkacaktır onlardan. (En iyi ihtimalin bu olması da ayrı bir felaket tabii ama neyse.) Kötü ihtimalle ise, kendinden aynı anda birçok şeyi birden beklediği için hiçbirini gerçekleştiremeyen ve bu nedenle mutsuz olan bireylerle karşılaşacağız.

Çocuklarımız, onların çocukları böyle derin bir düş kırıklığı içinde yaşayacaklar.

Bunun yanında ara sıra nane tadı veren bir sigara nedir ki?



Sunday, March 24, 2013

Vefa/t


BirGün Pazar
17 Mart 2013
Kitaplığımın en değerli bölümünde bir ansiklopedi duruyor. Aslında serinin tek bir cildi: Gökkuşağı Ansiklopedisi’nin Mitoloji ve Efsaneler adlı bölümü.

Bu kitapla aramda çocukluktan kalma bir bağ var. Okumayı yazmayı onun sayesinde öğrenmiştim. Babam bu ansiklopediyi alıp getirdiğinde, bir süre mitoloji cildini karıştırıp durdum. İçindeki çizimler çok güzeldi çünkü. Sonunda hikâyeleri o kadar merak ettim ki, ıkına sıkına okumayı söktüm. Ardından evdeki bütün ansiklopedileri birer birer okudum.

Fakat evde geceleri sıkıyönetim olduğu için, saat sekiz dedi mi annem gelip odamın ışığını kapatıyordu. Ben de herkes uyuyana kadar bekliyor, sonra kalkıp sessizce salona gidiyor ve okuma lambasını açıp kaldığım yerden devam ediyordum. Birkaç saat sonra yine usulca yatağıma dönüyordum. Zor bir hayattı ama uzunca süre böyle idare ettim. Ne var ki, bir keresinde sabaha karşı uyuyakalınca, annem beni yakaladı. Salondaki gece hayatım da böylece sona ermiş oldu.

Mitoloji ansiklopedisi ile böyle bir ilişkimiz var yani. Onun için atamıyorum da satamıyorum da. Öyle tek başına bir köşede duruyor. Geçenlerde bizde yatıya kalan yeğenime oradan bir iki hikâye okumaya kalkmasaydım, kapağını yeniden açacağım da yoktu aslında.

Şimdi ansiklopedi bir kez daha kıymetli oldu. Defne bize geldiğinde, onu kapıp odaya kapanıyor. Tıpkı benim çocukluğumda yaptığım gibi. Onun kitabın üzerine eğilmiş meraklı yüzünü seyredenken, hiçbir şeyin değişmediği hissine kapılıyorum.

Halbuki zaman geçiyor. Hem de hızlı bir şekilde. Tıpkı benim o kitapta okuyup sevdiğim efsanelerden birinde olduğu gibi.

Efsaneye göre, şafak tanrıçası Eos çok güzel bir kadındır. En hoş tarafı da pespembe parmaklarıdır. Eos bu parmaklarla, gecenin perdesini aralar, günışığının bize ulaşmasını sağlar.

Troya prensi genç Tithonus’un Eos’a aşık olmasının nedeni de güzel elleri olabilir belki. Sonuçta bu ikisi birbirlerini severler. Hatta Habeşistan’a kadar kaçar ve orada yaşamaya başlarlar. Birlikte çok mutludurlar. Fakat sevgilisinin ölümlü oluşu Eos’u korkutmaktadır. Onun da kendisi gibi sonsuza kadar yaşamasını ister. Bunun için Zeus’a gider. Tanrılar tanrısından sevgilisini ölümsüz kılmasını ister. Zeus da şafak tanrıçasının bu dileğini yerine getirir.

Ancak bir sorun vardır. Eos sevgilisi için sonsuz hayat talep etmiş, ama sürekli gençlik istemeyi unutmuştur. Onun için, Tithonus günden güne yaşlanır. Zamanla yerinden kıpırdayamayan, ne dediği anlaşılmayan bir ihtiyar haline gelir. Ne kadar ölmek istese de bir türlü ölemez, çünkü ona sonsuz hayat bağışlanmıştır. Sonunda Tithonus’u daha fazla görmeye dayanamayın Eos, onu bir çekirgeye çevirerek bronz kapılı bir odaya kapatır.

O bronz kapılı oda herhalde cehennemin ta kendisidir. İnsanların sonsuza kadar kapatıldıkları ve ölümün saadeti ile kutsanmadıkları yer.


Çocuk aklımla bu kadarını düşünemedim elbette. Ama bu hikâye, o zamana kadar boğazıma çöken ölüm korkusuna pek iyi geldi. O yaşlardayken, geceleri uykumu kaçıran sadece okuma aşkı değildi çünkü. Ailedeki bir ölümün ardından oldukça sarsılmıştım. Galiba sonlu varlıklar olduğumuzu da kavrar gibi olmuştum. Ben de ölecek miyim, diye sordum anneme. O da, evet ama daha değil, dedi. Mecbur muyum, diye üstelediğimde de, bunun tutmamız gereken bir söz gibi olduğunu söyledi.

Bunun üzerine, geceleri yatağımda oturup beklemeye başlamıştım. Öleceğim günün  ne zaman geleceğine dair pek bir fikrim yoktu. Annem daha çok zamanım olduğunu söylemişti ama ben işimi sağlama almak istiyordum. Oyuncaklarımla vedalaşmış, kaydırak taşımı anneannemin bahçesine gömmüş (onu kimseye vermeye kıyamamıştım) ve kendimi kaderin eline bırakmıştım. İşte mitoloji ansiklopedisi tam da böyle bir anda imdadıma yetişmişti.

Annem, uykularımın yeniden düzene girmesini, beni salonda yakalayıp yatağa yolladığı geceden beri olayları kontrol altına almasına bağlıyordu. Neticede, sadece gündüz saatlerinde okumama izin vardı artık. Geceleri hayalet gibi ortalıkta dolaşmıyordum. Oysa onun bilmediği şey şuydu: Mitoloji ansiklopedisi varoluşsal meselelere ilaç gibi geliyordu.

Tithonus’un hikâyesi, esas korkunç olanın ölüm değil, ölememek olduğunu göstermişti bana. İnsanlar yaşlanır ve ölürdü. Çünkü anlaşma böyleydi. Asıl tahammül edilmez olan sonsuza kadar yaşamak fikriydi. Uzayan bir hayatın ne tür felaketler getireceğini kimse bilemezdi çünkü.

İnsanın sonsuzluğu kaldırabilecek bir varlık olmadığını anlamıştım. Tanrılar için hediye olan ölümsüzlük insanlar için ancak bir lanet olabilirdi.

Bu olaydan seneler sonra, vefat sözcüğünün vefa ile aynı kökten geldiğini öğrendiğimde bütün taşlar yerine oturmuş oldu. Annem haklıydı. Sözümüzü tutmamız gerekiyordu. Vefa borcumuzu ödemek için ölüyorduk.

Hayatta olmanın bedeli buydu.


Tuesday, March 12, 2013

Jo'nun Çocukları

BirGün Pazar
10 Mart 2013

Çocukken dönüp dönüp yeniden okuduğum kitaplardan biri “Küçük Kadınlar”dı. Bu herhalde beklenen bir kız çocuğu davranışı olsa gerek ki, herkes bu durumdan memnun görünüyordu.

Bunun üzerine, serinin ikinci kitabı olan “İyi Hanımlar”ı da okudum. Fakat ilk roman kadar beğenmedim onu. Kitap dedemin kütüphanesinden çıktığı için dili çok eskiydi. Hatta “İyi Zevceler” adı altında çevrilmişti. O nedenle biraz mesafe almış olabilirim. Ama bence daha önemli bir mesele vardı: Bu romanda herkes sürekli evlenip duruyordu. Sevgi ve hayranlıkla bağlı olduğum Jo March bile. Bense sadece on bir yaşındaydım ve bu durumu tahammül edilmez buluyordum.

Üniversitede bir arkadaşıma ilk rol modelimin Jo March olduğundan söz etmiştim. Dört kız kardeşin içinde kendime en yakın bulduğum kişi oydu. Dünyaya duyduğu merak, “kibar bir genç hanım” haline gelmenin fikrine bile dayanamıyor olması, edebiyatla kurduğu sıkı fıkı ilişki gibi birçok ortak yönümüz vardı. Benim gibi yazar olma hayalleri kuruyordu. Tavan arasında pencereye oturup elma yemesinde bile kendimden bir şeyler buluyordum. “Evet Jo,” dedim arkadaşıma, “Benim karakterim oydu.”

Arkadaşım akıllı bir kızdı. “Herkesinki odur zaten,” diye cevap verdi gülerek. “Başka kim olacaktı ki? Meg çok geleneksel ve sıkıcıdır. Beth o kadar iyi kalplidir ki, gencecik ölmesi gerekir. Amy ise süsünden püsünden yanına varılamayacak kadar kokettir.” Haklıydı tabii. Hepimiz elma yiyerek kitap okuyan küçük kızlardık. Kendimizi Jo March ile birlikte hayal etmemizden daha doğal ne olabilirdi? Hem belki yazarın istediği de buydu.

Jo March, birçok kaynağın da ifade ettiği gibi, Louisa May Alcott’un ta kendisidir aslında. Onun için belki de kendi karakterini hikayenin merkezine koymuş olmasını yadırgamamalıyız. Alcott da kızlarla dolu bir ailede büyümüştür, edebiyat sever bir ailenin çocuğudur. O da haksızlıklara tahammülü olmayan ve özgürlüğünden taviz vermeyen bir kadındır. Kadın hakları ve köleliğin kaldırılması mücadeleleri içinde aktif olarak yer almasına hiç şaşırmayız mesela. Bir yandan aile bütçesine katkıda bulunabilmek için öğretmenlik, hemşirelik, dadılık, temizlikçilik gibi işler yaparken, bir yandan da yazarlık hayalinden hiç vazgeçmemiştir. “Küçük Kadınlar” ve onu takip eden üç devam kitabının yayınlanmasından sonra iyice meşhur olduğunda, bu başarıyı çoktan hak etmiştir aslında.

Nesiller boyu “hanım hanımcık” olma fikriyle barışamayan kaç kız çocuğu, Jo ile birlikte tavan arasındaki o pencerenin içine oturmuş ve başka bir dünyanın hayalini kurmuştur? Benim gibi kim bilir kaç çocuk, anneleri onların arkasından “Küçük adımlarla yürü!” diye seslenirken, ama Jo olsa koşardı diye düşünmüştür.

Jo’yu bu kadar ilginç yapan nedir? Geleneksel kadınlık rollerini reddetmesi mi?

Jo’nun bu cinsiyet rolleriyle bir derdi olduğu bellidir. Çocukluktan kadınlığa geçiş dönemini anlatan ilk kitapta erkek olmadığı için sık sık hayıflandığına şahit oluruz. Josephine olan ismini kısaltıp Jo yapmıştır. Babası onu şakayla karışık “oğlum Jo” diye sever. Hatta arkadaşı Laurie bile ona arada bir “sevgili dostum Jo” diye hitap eder. Romanın bir yerinde ablası Meg, artık genç bir kadın olduğunu ve saçına başına dikkat etmesi gerektiğini söylediğinde, Jo birdenbire patlar: “Hanımefendi falan değilim. Eğer saçlarımı toplamak beni o hale sokacaksa, ben de yirmi yaşına gelene kadar iki örgü yapar öyle dolaşırım. Büyümekten, Küçükhanım March olmaktan, uzun elbiseler giyip porselen bir biblo gibi köşede durmaktan nefret ediyorum.”

Önce bunun sadece Jo’nun tam bir “Erkek Fatma” olmasıyla ilgili olduğunu düşünürüz. Öyledir de. Ama bundan çok daha fazlasıdır aslında.  Jo, büyüdüğünde iyi bir şeyler yapmak ister, dünyayı değiştirecek bir şeyler: Bir roman yazmak gibi mesela. Ve bunu geleneksel kadınlık rollerinin içinde kaldığı müddetçe yapamayacağının farkındadır. Yapacağı her ne ise, bunun evlenmekle, güzel kılıklar giyip ortalıkta salınmakla ve bir eve sıkışıp kalmakla ilgisi olmamalıdır.

Jo bunlardan fazlasını talep eder. Büyümeyi, değişip dönüşmeyi ve dünya ile ilişkisi içinde kendini tanımayı ister. Bu anlamda gerçek bir oluşum romanı karakteridir. Ne var ki, o dönemde romanların merkezinde duranlar kadınlar değildir. Onlar olsa olsa yan karakter olabilirler. Birkaç istisna dışında, o yıllarda böyle bir yolculuk ve onun getireceği dönüşümü anlatan hikayelerin kahramanları hep erkeklerdir. Dünya onlarındır çünkü. Gerçek hayatta olduğu gibi kurguda da böyledir bu.

Halbuki Jo dünyayı ister. Romanın içinde bir kişi olarak kendisi için, romanın ötesinde bir sembol olarak ise bütün kadınlar için. Mesele budur.

Louisa May Alcott hiçbir zaman evlenmez. Hayatını yazmaya ve kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi için yürütülen siyasi mücadeleye adar. Öldüğünde bu mücadelenin önde gelen isimlerinden biri haline gelmiştir. Kitapları ise Amerika’nın her yerinde okunmakta ve birçok genç insana ilham vermektedir.

Onları etkileyen Jo’nun hikayesidir. Çünkü Alcott’un cesur, hevesli ve neşeli karakterine kayıtsız kalmak mümkün değildir. Çünkü Jo March, dünyaya karşı dinmek bilmez bir merakla ve istekle doludur. Ama yazar onu kitabın sonunda bir eş ve anne rolüne yerleştirmeyi tercih eder. Böylesi çok daha kolay kabul edileceği için mi? Yoksa gerçek hayatta tecrübe etmediği bir durumu, kurgulamaktan hoşlandığı için mi? Bunları hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Yine de Jo’yu sevmekten hiç vazgeçmeyiz. Kitaplar boyu bağlı kalırız ona. Çünkü hala aynı harika insandır. “Jo’nun Çocukları”nda görürüz ki, güzel çocuklar yetiştirmiştir. Dünyayı değiştirecek çocuklar. Ama yine de içimiz şöyle bir burkulur. Çünkü gençliğinde hayal ettiği hayatı süremez.

Halbuki o dünyayı çoktan hak etmiştir. En az annelerimiz kadar.