Tuesday, July 15, 2014

LATİN AMERİKA NOTLARI I - ¡Vamos Argentina!

BirGün Pazar
13 Temmuz 2014


Arjantinli yazar Jorge Luis Borges, “Borges ve ben” adlı kısacık anlatısını bir ikilik üzerine kurar. Öykünün anlatıcısı, daha en başından olayların merkezinde duranın başka biri olduğunu söyler bize. Kendisi sadece izleyen, algılayan ve yaşayan kişidir. Öteki Borges ise, bizim anlatıcının yaşadığı her şeyi edebiyat haline getiren, ondan faydalanan ve bununla meşhur olan şahıstır.

Ben kum saatlerini, haritaları, on sekizinci yüzyıl baskılarını, kahvenin tadını ve Stevenson’ın düzyazılarını seviyorum. Öteki bu beğenileri benimle paylaşıyor, ama onları bir oyuncuya özgü davranışlara dönüştürerek sahtekârlıkla yapıyor bunu. İlişkilerimizin düşmanca olduğunu söylemek biraz fazla olacak: durum öyle ki ben yaşıyorum, yaşamı kabullenip sürdürüyorum, işte Borges böyle yaratıyor yazınını ve bu yazın benim varoluşumu doğruluyor.”

Böylece bir kez daha sanat ve hayat arasındaki karmaşık ilişkiye işaret eder, Borges. Bu hikayeden anladığımız kadarıyla, sanat hayatın “kötü ikizi”dir. Onu bir gölge gibi takip eder ve ondan beslenir. Ama beslenmenin de çeşitleri vardır tabii. Borges’e göre, bu vampirik bir ilişkidir. Sanat hayatın ışığını emer ve onu kendi malzemesine dönüştürür. Bu öyküde anlatıcının kendi sahiciliğini korumak için gösterdiği çaba acıklıdır. Tecrübe ettiği her şeyin bir bir elinden alındığını söyler bize. Çünkü anlatı haline geldiği andan itibaren tecrübenin gerçekliğinden bahsetmek olanaksızdır artık. Her şey gibi o da, “kötü ikiz”in – yani yazar Borges’in – malzemesi haline gelmiş ve “abartılıp çarpıtılarak” sahiciliğini yitirmiştir.

Ani bir rüzgar ile kendimizi Latin Amerika’da bulduğumuzdan beri, Borges’i ve bu hikayeyi düşünüyorum. Bunun bir nedeni, hikayenin anlatıcısı gibi, olayların başka bir kişinin başından geçtiği hissine kapılmış olmam ise, diğeri de bütün bunları sonunda yazmak zorunda kalacağımı bilmekten gelen rahatsızlık herhalde.

Mesele şu ki, çocukluktan beri görmek istediğim bu kıtaya sonunda ayak bastığıma inanmakta zorlanıyorum. Bazı hayallerin gerçekleşmesi hiç gerçekleşmemiş olmasından daha sarsıcı olabiliyor. Ben de buna hazır değildim galiba. Onun için, kendi tecrübeme kıskanç bir şekilde yapışacağımı ve onu anlatmakta her zamanki kadar istekli olmayacağımı hissediyorum. Anlattıkça bozulacak çünkü. Benim olmaktan çıkacak.

Fakat yazma arzusuna direnmek çok zor, çünkü bu olağanüstü şehirde dolaşıyorum ve birçok şey görüyorum. Yüksek tavanlı kasvetli binaları, o binaların akıl almaz bir taş işçiliği ile süslenmiş girişlerini, demir kapıların zarif detaylarını zihnime kaydediyorum. Her şeyden önemlisi insanları izliyorum. Yazmazsam belki hepsini unutabilirim. Sonuçta Borges’in dediği gibi, ben de kendime ihanet ediyorum işte: Uslanmak bilmez abartma ve yalan söyleme huyunun çok iyi ayrımında olsam da yavaş yavaş her şeyi açıklıyorum ötekine.”


İstanbul’un keşmekeşini andırıyor olmasına, Buenos Aires çok daha yavaş bir şehir aslında. Belki de bu benim gevşekliğimdir bilmiyorum. Alışkanlığı kırmanın kendine özgü bir yavaşlığı var. Sokaklarda amaçsız bir şekilde dolaşmanın da öyle. Burada bunu yapmak için şansımız oldu. Buenos Aires’de hayat, Arjantin maçlarının olduğu saatler dışında, hep tatil havasında geçiyor gibi geldi bana. Evet, sokaklarda ellerinde evrak çantaları ile dolaşan insanlar var. Ama onlar bile gerektiği kadar hızlı bir şekilde yürümüyorlar. Soğuk ve yağmurlu havaya rağmen herkesin üzerinde bir rehavet görüyorum. Yemekler uzun uzun ve sohbet eşliğinde yeniyor. Gençler sokak kahvelerinde aylaklık ediyor. Yaşlı teyzeler köpekleriyle bistrolarda oturuyor. Dükkanlar geç saatlere kadar kapanmıyor.

Bütün bunlara bakınca, burada ciddi bir ekonomik kriz yaşanmış olduğuna inanmak çok güç. Hala sonuçlarını hissettikleri siyasi ve ekonomik sorunlara rağmen, Arjantinlilerin keyfi yerinde görünüyor. Bunu belki de Dünya Kupası’na borçluyuz. Tek başına Messi bile bütün ülkeyi kurtarabilir sanki. Buenos Aires’te her yerde Messi’nin dev fotoğrafları var. Dükkanların vitrinleri bayraklarla kaplı. Çoğunda büyük harflerle “Vamos Argentina” (“Yürü be! Kim tutar seni, Arjantin!” diye de okunabilir herhalde) yazıyor.

Arjantin-Belçika maçını, zorla yer bulduğumuz bir kafede her sınıftan ve yaştan insanla izledik. Kadınlı erkekli neşeli bir kalabalıktı. Önümüzde oturan Arjantin bayrağına sarınmış amca, her gol pozisyonunda derin bir “Ah!” çekip eliyle gözlerini kapatıyordu. Sonunda ekrana sırtını döndü. Muhtemelen kalp krizi geçireceğinden korktuğu için. Neyse ki, sonunda Arjantin kazandı. Amca da bayrağı ile kafenin içinde küçük turunu attı.

O gece ıvır zıvır bir şeyler almak için uğradığımız büfedeki adam, “Dünya Kupası için mi geldiniz?” diye sorduktan sonra azıcık böbürlenerek “Zaten Arjantin hep kazanır,” dedi. Biz de “Si, si,” falan dedik. Pek İspanyolca bilmiyoruz.

Arjantin hakikaten kazanıyor. Brezilya içinse aynı şeyi söylemek mümkün değil. Kupanın bu kadar yakınına gelmişti halbuki. Takımının Almanya karşısında yaşadığı hezimetten sonra, Rio’da yaşayan arkadaşımız Marco’ya çok üzüldüğümüzü söyleyen bir mesaj attım. “Hangisi daha kötü olurdu bilmiyorum,” dedi “kazanması mı, yoksa kaybetmesi mi?” Brezilya’da bunca yoksulluk varken, kupayı düzenlemek için harcanan paranın büyüklüğünden söz etti sonra. “Yine de böyle bir fiyaskoyu hak etmedik,” diye ekledi. “Brezilya çok büyük takım. Yakında size bunu unutturur,” dedim ben de.  “Neyi unutturur?” diye bir cevap geldi. Böyle de komik bir arkadaşımızdır.

Edebiyatla başlayıp futbolla bitirdim. Kusura bakmayın. Bu coğrafyada başka türlüsü mümkün değil galiba. Hele de Dünya Kupası oynanıyorken.

Önümüzdeki birkaç hafta Uruguay’dan yazacağım. Haberlerimi bekleyin.



İçinden tren geçen romanlar...

BirGün Pazar
29 Haziran 2014





Geçen gece Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” adlı ödüllü filmini görmeye gittik.
Kalabalık bir grupla film izlemenin ne kadar zevkli olabileceğini unutmuşum. Bolca lafladık, ince eledik sık dokuduk falan filan.

Bir kısım arkadaşla filmden önce Türk sinemasında Rus etkisi konulu muhabbetler etmiştik. “Kış Uykusu”nu izlerken de elimizde olmadan filmdeki Ruslukların çetelesini tutmaya başladığımızı fark ettik. Hatta hikayenin ikinci yarısında, ilham alınanın hangi Rus olduğu konusunda değişik görüşler ortaya atıldı. Yönetmen her ne kadar referanslarını açık açık söylemiş olsa da, tartışmalar filmden sonra da devam etti.

Filmin iyi bölümlerinden biri olan istasyon sahnesinde, hikayenin baş kişisi Aydın Bey’in yanında kahyası olduğu halde istasyona gelmesi ve kar altında raylar boyunca yürümesi bu tartışmayı iyice alevlendirdi. “Çehov etkisi varsa, bu trene asla binemez,” dedim ben. “Dostoyevski ise biner, ama ancak sürgüne gider,” dedi biri.  “Tolstoy da olabilir bak!” dedi öteki, “O zaman sonu raylarda biter, söyleyeyim.”

Böylece bir tren yolunda insanın başına gelebilecek neredeyse bütün felaketleri sıralamış olduk. Rus ya da değil. İşin içinde tren olunca bunlardan biri ya da diğeri olmalıydı.

Bunun üzerine aklıma içinden tren geçen başka romanlar geldi. Sevdiklerim, sevmediklerim, bu niyetle düşünmesem belki de bir daha hiç hatırlamayacaklarım.

Önce çocukluk kitaplarımdan biri olan “Demiryolu Çocukları”nı düşündüm. Orada trenler çocukların hayatının merkezinde duruyordu. Mutlu ve refah içindeki yaşantılarını geride bırakıp anneleriyle birlikte küçük bir köye taşınmak zorunda kalan üç kardeşin hikayesiydi bu. Roberta, Peter ve Phyllis (çocukken bunu ‘pihilis’ diye okuyordum) uzaklara giden babalarını özlüyor ve kentteki hayatlarına geri dönmek istiyorlardı. Onun için her gün istasyonu gören tepeye çıkıp Londra’ya doğru giden trenleri izliyorlardı. Kitap tanıtımları bu romana dair hep neşeli şeyler yazar. Ama acıklı bir hikayedir bence. Araya bir erkek kardeş katıldığını ve akşam yemeklerinin İngiliz usulü zavallılığını saymazsanız, Çehov’un “Üç Kızkardeş”inin çocuk versiyonu gibi bir şeydir. Geri dönmek isteyip de dönemeyenlerin hikayesi yani.  

Sonraki trenli hikaye, “aslan okuyucu” olduğum ergenlik yıllarından kalma: “Şark Ekspresinde Cinayet.” Okuduğum iyi Agatha Christie’lerden biri. Neden iyi? Çünkü Hercule Poirot ve “küçük gri hücreleri” var. Çünkü tek mekanda geçiyor ve acayip klostrofobik. Üstelik bir de yetmiş iki milletten türlü çeşitli karakteri var. O kadar heyecanlı ki, ben de trende olmak istiyorum. Bunun için bir cinayeti çözmem gerekecekse, ona da hazırım. Daha sonra öğrendiğim şey ise, bu romanın gerçek bir olaydan esinlenerek İstanbul’da yazıldığı oldu. Romanda sözü geçen çocuk kaçırma olayı, 1932’de Charles Lindbergh’in oğlunun kaçılırılıp öldürülmesi olayından alındığı gibi, Agatha Christie’nin kendisi de 1929 senesinde Şark Ekspresi ile seyahat ederken bir kar fırtınası nedeniyle Çerkezköy’de altı gün mahsur kalmış.

Şark Ekspresi’nden söz etmişken, Graham Greene’in “İstanbul Treni”nde bahsetmemek olmaz. Siyasi ve ahlaki meseleleri felsefi bir derinlikle ortaya koyan romanları ile ünlü olan Greene, kendisini tanınır kılan bu romanı için “eğlenmek için yazdım” demiş. Ama yine de karanlık karakterler ve siyasi tartışmalardan uzak durmamış. Yine Şark Ekspresi’nde geçen bu roman, hepsi yeni bir başlangıç yapmaya çalışan bir avuç karakteri aracılığıyla Ostend’den İstanbul’a kadar süren bir yolculukta dönemin siyasi ikliminin de resmini çizer. 1930’ların başında bir yandan sosyalizmin Balkanlar’da yükselişini anlatırken, öte yandan da İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa’da kendini göstermeye başlayan Yahudi düşmanlığının işaretlerini verir. Agatha Christie’nin romanından çok daha derinlikli bir şekilde olsa da, suç ve tehlike bu romanın da merkezinde duruyor. Graham Greene’e göre anlaşılan bir tren yolculuğunda başınıza gelecek en fena şey hırsızlar ve katillerdir.

Aynı soruyu Patricia Highsmith’in üzerinde denemek isterseniz, cevap değişebilir. Highsmith size bunun “istenmeyen yakınlıklar” olduğunu söyleyecektir. Daha evvel de yazmıştım, en sevdiğim Highsmith romanlarından biri olan “Trendeki Yabancılar,” tam da bu mesele hakkındadır. Bir trende başınıza gelebilecek en büyük felaket, bir daha asla kurtulamayacağınız bir yakınlık tesis etmektir. Yanınızdaki kişi konuşur durur. Siz de yavaş yavaş istemediğiniz kadar çok şeyi anlatmaya başladığınızı hissedersiniz. Bu hoş değildir. Ama duramazsınız bir türlü. Karşıdaki sorular sormaktadır. Cevap vermemek kabalık olur. O ilk soruya cevap vermemiş olsaydınız belki. Ama şimdi artık çok geçtir. Ayrıca yolunuz da uzundur. Zaten bu kişiyi bir daha nerede göreceksinizdir! Böyle devam eder gider. Sonunda kendinizi sonu gelmez bir belanın içinde buluverirsiniz.

Trenli bir durumda bundan da büyük bir felaket var mıdır diye sorarsanız, o da yol arkadaşınızın size henüz basılmamış romanını okumaya başlamasıdır derim. Eğer yol arkadaşınız Murat Uyurkulak değilse tabii. Uyurkulak’ın ilk romanı TOL, tam da böyle bir hikayeyi anlatır. Romanın başında hayatla bağları iyice zayıflamış genç bir adam olan Yusuf, iyice içip küfelik olduğu bir gecenin sabahında bir tren vagonunda ayılır. Bir süre sonra yalnız olmadığını fark eder. Yol arkadaşı kendisi gibi bir kaçak olan Şair’dir. İstanbul’dan Diyarbakır’a uzanan bu yolculukta Yusuf, yol arkadaşının kendisine uzattığı hikayeleri okuyacak ve onlarda hem ülkenin hem de kendisinin tarihine dair gerçekleri bulacaktır. Şair’in hikayeleriyle birlikte roman da yavaş yavaş gözümüzün önünde şekillenir ve son halini alır. Güzel kitaptır. Hala okumadıysanız, hazır trenli mevzulara girmişken hemen alın derim.

Trenler, istasyonlar, romanlar falan derken bir torba dolusu laf ettim. Kusura bakmayın. Son bir şey ekleyip kapatacağım.

Haydarpaşa Garı’nın boşaltılmasından sonra, geçenlerde Kadıköy yakasındaki tarihi istasyonların da “dönüştürüleceği” haberi geldi. 1871 yılında yapımı tamamlanan 91 kilometrelik Haydarpaşa-Pendik banliyö tren hattı zaten bir senedir çalışmıyor. Marmaray çalışmaları kapsamında yenilenecek tren hattının bünyesinde olan tarihi istasyonlar da yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyaymış.  

Diyeceğim şu ki, trenler edebiyatın da sinemanın da ayrılmaz bir parçasıdır. İstasyonu olmayan milletin romanı da filmi de eksik kalır.

Hepinize iyi pazarlar.

Thursday, July 10, 2014

Ananas

BirGün Pazar
8 Haziran 2014




Tecrübe garip şey. Benimki size görünmez. Sizinki de bana. Onun için ortak bir geçmişten gelsek de, kendi tecrübemizin içinde yapayalnız oturuyor olabiliriz.

Hatıralar ise galiba en fenası. Onları her seferinde yeniden yazma, süsleyip püsleme ihtimali var çünkü. Oysa hatırladığımız her ne ise, bazen sadece bir kurgudan ibaret. Başkalarınınki ile aynı olmayabilir. Hatta gerçekten bizim bile olmayabilir.

Çocukluğumun en çok iz bırakan anılarından biri, Orta 1’de sıra arkadaşımın yanından kaldırılıp sınıfın arkasında bir yere sürgüne yollanmamdı. Bu benim ilk reddediliş hikayemdi. Daha sonra başka hatıralarla karıştı, harmanlandı, tanınmaz hale geldi. Ama bana hissettirdiklerini hiç unutmadım. Her reddedilişimde saklandığı yerden çıkıp geldi ve battık bir tırnak gibi kendini hatırlattı.

O sene yeni sınıfımla tanışmıştım. Sıra arkadaşım canlı ve sevimli bir kızdı. Sınıftaki diğer kızlarla da arası iyiydi. Birlikte teneffüse çıkıyor, konuşup gülüşerek bahçede bir ileri bir geri yürüyorlardı. Bazılarında genç kızlara özgü tatlı bir ağırbaşlılık vardı. Benim üzerimdense çocukluğun buğusu henüz kalkmamıştı. Hala Milliyet Çocuk dergisini okuyor, hayvan ansiklopedisi için sakızdan çıkan resimleri biriktiriyor ve bir gün mutlaka uzaya gideceğim hayaliyle oyalanıyordum.

Okuldayken zamanımın büyük bir kısmını, Bermuda Şeytan Üçgeni adlı grubumuzla geçiriyordum. Adından da anlaşılacağı gibi bu grup, (biz ona afili olsun diye “çete” diyorduk), birtakım gizemli olayların sırrını çözmekle uğraşıyordu. Aslında bütün yaptığımız, bir araya gelip hararetli hararetli konuşmak ve portakallara şişler batırarak dünya üzerindeki “simetrik çekim noktaları”nı tespit etmeye çalışmaktı. Bunun kimin fikri olduğu aklımda değil. Ama gruptaki tek kız olarak şişleri getirmek bana düşmüştü, onu hatırlıyorum. Annemin örgü sepetinden çalmıştım. Bunun için de sıkı bir azar işitmiştim. Fakat değmişti doğrusu. Çetedeki itibarım aniden artmıştı.

Sonra bir gün annemi okula çağırdılar. “Hah,” dedim kendi kendime, “Yine şişler yüzünden fırça yiyeceğim!” Annem döndüğünde suratı asıktı. Ama korktuğum gibi bağırmadı bana. Sadece şöyle dedi: “Sınıf öğretmeninle konuştum. Artık aynı sırada oturmayacaksın.” “Neden?” dedim. Önce mırın kırın etti. Sonra anlattı. Sıra arkadaşımın annesi okula gelmiş ve artık kızının yanında oturmamı istemediğini söylemişti. “Neden?” diye üsteledim. “Çünkü hep erkeklerle arkadaşlık ediyormuşsun,” dedi annem. “Bermuda Şeytan Üçgeni mi?” dedim. “Ne üçgeniyse artık!” diye söylendi ve sırtını dönüp gitti. Tam olarak anlamamıştım. Ama daha fazla sormadım. Annemin üzerine gidebileceğim durumları bilirdim. Bu, onlardan biri değildi.

Ertesi gün okula gittiğimde, öğretmen beni yerimden kaldırıp arkaya gönderdi. Aslında her şey biraz garipti. Kötü bir şey yapmamıştım. Yine de açıkça cezalandırılıyordum. Arkadaşlarımın şaşkın bakışları altında eşyalarımı toplayıp kalktım. Yerime başka bir öğrenci oturdu. Demek insanın yeri bir başkası tarafından hemen doldurulabiliyordu. Ben de gidip arka sırada bana gösterilen yere geçtim. Yeni sıra arkadaşım bana yer açmak için kibarca kenara çekildi. Güler yüzlü tatlı bir kızdı. Onunla senelerce birlikte oturduk. Ama onu düşündüğümde hep bu anı hatırlarım. Eteğini toplayıp sıranın üzerinde hafifçe kayışını.

Her şey gibi, o sene de geçip gitti. Bermuda Şeytan Üçgeni grubu dağıldı. Kızlar büyüyüp genç kız oldu. Oğlanlar biraz ayak sürüdü ama sonunda onlar da büyüdü. Ben “çetecilik” faaliyetlerine son verdim. Bir gün bir şiir yazdım. Okul dergisinde basıldı. Ondan sonra oybirliğiyle romantik biri olduğuma karar verildi. Herkes gibi şarkı defteri tutmaya başladım. Hayvan ansiklopedisini ve Milliyet Çocuk dergilerini kardeşime hediye ettim. Uzaya gitmek istediğimi ise tamamen unuttum. Böylece çocukluğum sona erdi.

Geçenlerde lise arkadaşlarımla yeniden buluştum. Mezuniyetten tam otuz sene sonra. Güzel de oldu. Çocukluğumdan kalan insanları bir arada görmenin iyileştirici bir tarafı vardı. Eski sıra arkadaşım da onların arasındaydı. Kalabalıkta birkaç kez göz ucuyla selamlaştık. Onu her gördüğümde, geçmişten kalan bir tedirginlikle irkildim. Sizi istemeyen birine bakmak kolay değildir çünkü. Bu olay çok geride kalmış bile olsa. O artık öyle hissetmiyor bile olsa.

Ayrılmadan önce, bir ara telaşla el salladı. “Gitmeden sana söylemem gereken bir şey var,” diye seslendi uzaktan. Bunu duyunca heyecanlandım. Herhalde sonunda bu garip hikayeyi konuşacağız diye düşündüm.

Kalabalığın içinde yol açarak birbirimize ulaştık. Arkadaşım hoş ve alımlı bir kadın olmuştu. Hal hatır sorma faslından sonra, sıra asıl meseleye geldi. Koluma hafifçe dokunarak şöyle dedi: “Ne zaman ananas yesem, seni hatırlıyorum.” “Nasıl yani?” dedim. Bunun üzerine şu hikayeyi anlattı. Orta 1’de olduğumuz o sene, bir sabah okula gelmişim ve daha evvel hiç yemediğim bir meyveyi tattığımdan söz etmişim. Anlaşılan babam bir iş seyahati dönüşü Almanya’dan ananas getirmiş. Ben de ballandıra ballandıra anlatmışım. Yok efendim, çok harika bir tadı varmış da, başka hiçbir meyveye benzemiyormuş da falan filan. Bunun üzerine, arkadaşım annesine gidip rica etmiş. Biz de alsak, demiş. Ama bulamamışlar. O dönemde ananas öyle her yerde satılan bir şey değildi. Bizim eve de normal koşullarda sadece elma armut falan girerdi. Bütün orta halli aileler gibi biz de muzu bile ancak yılbaşında görürdük.

Bu hikayeyi dinlerken renkten renge girdim. Kimin aklına gelirdi ki? Birinin üzerinde ananas travması yaratabileceğim yani? Hele anneannemin talim ve terbiyesinden geçmişken! Evde ne yediğimizi başkalarına anlattığımı bilse, beni küçük parçalara ayırıp bahçedeki kumrulara yem yapardı muhtemelen. Utandım. Çok utandım. Ne diyeceğimi bilemediğim için saçma sapan bir şeyler geveledim. Sonra da yarım yamalak vedalaşıp ayrıldık.

İlk şoku atlattıktan sonra oturup düşündüm. Tecrübelerimizin bu kadar farklı olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Üzülenin sadece ben olduğumu sanıyordum. Anladım ki hayat herkesi bir şekilde yaralıyor. Hele çocukken. Daha kanatlarımız çıkmamış, derimiz kalınlaşmamışken.

“İçinizde anlatılmamış bir hikayeyi taşımak kadar büyük bir eziyet yoktur,” diyor Maya Angelou. Arkadaşım ananas hikayesini anlatıp kurtuldu. Şimdi daha iyi hissediyordur herhalde. Neden sonra fark ettim ki, ben kendiminkini anlatmamışım. Benim ananasım hala duruyor. Halbuki bunca sene taşıdım onu. Küçük bir el bombası gibi. 

Belki de artık vazgeçmenin zamanı gelmiştir. Onun için, yavaşça yere bırakıp uzaklaşıyorum şimdi. Hemen burada. İzniniz olursa eğer...

Friday, June 06, 2014

Beklemek

BirGün Pazar
25 Mayıs 2014



Yorgunuz hepimiz. Üzgünüz. Gündelik hayatın gereklerini yerine getirmekte zorlanıyoruz. Bu kadar adaletsizlikten, bunca kayıptan sonra hayatımızın rengi soldu. Bir yerde hala ışıklı bir köşesi kaldıysa eğer, onun da üzerinde kara bulutlar dolaşıyor.

Sokaklarda gölgeli yüzler görüyorum. Kimi başını eğmiş hızlı hızlı yürüyor. Kimi bir banka çöküp oturmuş. Yüzünü avuçları arasına almış düşünüyor. Otobüste bazen biri o kadar dalmış oluyor ki, inmesi gereken durağı kaçırıyor. Sonra şoföre bağırıyor. Şoför de ona. Kavga çıkmasın diye birileri araya giriyor. Gönülsüzce yapıyorlar bunu. Çok mecbur kalmadıkça kimse hareket etmiyor. Bezgin bezgin sıraya giriyoruz. Markette, durakta, bankada. Sessizce bekliyoruz. Biri bize seslenene kadar yerimizden kıpırdamadan. Sonra bir rüyadan uyanır gibi silkinip ilerliyoruz.

Benim de yüzümde gölgeler var. Biliyorum. Herkes gibi ben de hayatı erteleyip duruyorum. Sadece yapmam gerekenleri yapıyorum. Dersler, kağıtlar, yazılar, notlar. Hayattaki sorumluluklarım. Onları yerine getirmeye çalışıyorum. Bunun dışında kalan her şey sarkıyor. Ya da sessizce geçiştiriliyor. Yaşamın mutlu olayları, mezuniyetler, doğumlar, yıldönümleri. Küçük başarılar, kutlamalar, buluşmalar. Hiçbiri olması gerektiği gibi değil. Hepsinin içi boşalmış, rengi solmuş.

İki arkadaş yan yana gelince susuyor bazen. En kötüsü de bu. Konuşacak bir şey olmadığı için değil. Artık söylenecek laf kalmadığı için. Bir masaya kollarını dayayıp oturuyorlar. İkisi de ötekinin söze başlamasını bekliyor. Ama yapamayacağını biliyor. Onun için susuyoruz. 

Bu kadar acı varken, hala yaşıyor olmak garip geliyor. Zaten çoğumuzun ağzını bıçak açmıyor. Devam etmek için mecalimiz kalmadı. Hayattayız elbette. Hayatta kaldık çünkü biz. Başkaları ölürken. Ama yaşıyor muyuz, orası şüpheli. Yaşarmış gibi yapıyoruz daha çok. Laflarımız, gülümsemelerimiz, sarılmalarımız hepsi havada asılı duruyor. En güzel anılarımızın bile seyircisi olduk artık. Hiçbir anın içinde değiliz. Tam olarak değiliz. Her şeye mesafe aldık. Bir misafir gibi köşede oturuyor ve sessizce hayatımızın akıp gitmesini izliyoruz. 

En çok beklediğimiz şeyler gerçekleşiyor halbuki. Özlediğimiz insanlar geliyor, çocuklarımız büyüyor, hastalarımız iyileşiyor. Sevinemiyoruz. İçimizden gelerek sevinemiyoruz.

Soma’nın hemen ertesinde, bir öğrencim uzun süredir beklediği doktora programına kabul aldığını söylemek üzere odama geldi. Suratından düşen bin parçaydı. “Sevinmedin mi?” dedim. “Hocam, işte…” dedi. Birbirimize baktık. Söyleyecek bir şey bulamadık.

Aynı hafta sonu, çocukluk arkadaşlarımla buluşmak üzere İzmir’e gittim. Ayağımı sürüyerek yaptım bunu. Söz vermiştim. Plan yapmıştık. Aylardır bunun hesabını yapıyorduk. Bazılarını 30 senedir görmemiştim. Birbirimizi bulduğumuzda kucaklaştık, sarıldık, kimileriyle güldük kimileriyle ağlaştık. Ama üzerimizde hep aynı gölge vardı. Aynı suçluluk duygusu. Birbirine artık sarılamayanların, kavuşamayacak olanların gölgesi.

Bu ülkede her gün cinayet işleniyor. Biz her cinayetle biraz daha soluyoruz. Her ölümle hayatımızdan bir parça daha eksiliyor.

Eskiden olduğu gibi yaşamamız mümkün değil artık. Yürümemiz, koşmamız, bahar gelince sevinmemiz falan mümkün değil. Sevgilimizin elini tutacak oluyoruz, aklımıza belki de bir kızın elini bile tutmadan ölmüş gençler geliyor. Ali İsmail geliyor, Ethem geliyor, Medeni geliyor. İnsanlar çocuklarına bile istedikleri gibi sarılamıyorlar artık. Evlatlarının yüzlerinde, Berkin’in gözlerini görüyorlar çünkü. O kocaman çocuk gözlerini. Soma’dan sonra huzurlu bir sofraya oturabilen var mı peki? Lokmaları boğazına dizilmeden yemek yiyebilen? Gece olup yatağa girdiğinde, sedyeyi kirletmemek için çizmelerini çıkarmak isteyen o maden işçisini düşünmeden uyuyabilen var mı?

Sahi, uyuyabilen var mı artık?

Hepimiz bekliyoruz şimdi. Kuyruklarda, istasyonlarda, otobüs duraklarında… Konuşmadan, dokunmadan, çoğu kez birbirimizin yüzüne bile bakamadan. Sabırla bekliyoruz.

Bu açgözlü iktidar ise bir türlü doymak bilmiyor. Her gün biraz daha küstahlaşıp arsızlaşıyor. Biz yeter artık dedikçe, başka canlara kastediyor. Hayatlarımızın rengini ışığını emiyor, onu kasvetli ve soğuk bir bekleme odasına çeviriyor.

Bizse bekliyoruz. Sabrediyoruz. Şimdilik.

Photo: Nejla Osseiran



Tuesday, May 20, 2014

Kadınlar ve Düşmanları

BirGün Pazar


Anton Çehov “Küçük Köpekli Kadın” adlı öyküsünün başında kırklı yaşlara yaklaşan geçkince bir çapkın olan karakteri Gurov’u şöyle tarif eder:

“Uzun zamandan beri karısına sadakatsizlik etmeye başlamıştı ve muhtemelen bu yüzden kadınlardan hep kötü biçimde söz ederdi. Ve kadınlar hakkında konuşurken onlardan “ikinci sınıf cins” diye bahsederdi.”

Gurov’a öyle gelir ki, kadınlardan yana çok çekmiştir. Onları yüzeysel, kaprisli ve güvenilmez bulur. Ama yine de “ikinci sınıf cins”ten iki gün bile uzak kalamaz. Onunla karşılaştığımızda, gençliğini birbirine benzeyen geçici ilişkilerle harcamış, canı sıkılmış ve yorgun bir adamdır. Moskovalı zenginlerin kaçamak ilişkiler için uğradıkları Yalta’ya yine “avlanmaya” gelmiştir. Kadınlar olmadan bir hayat düşünemez çünkü. Sadece erkeklerden oluşan bir cemiyette sıkılır ve suskunlaşır. Ama etrafında tek bir kadın bile olsa, birden canlanır ve onu etkilemek için değişik oyunlara girişir:  “Görünüşünde, karakterinde, tüm tabiatında kadınları cezbeden ve sıkılınca onları başından savan çekici bir şeyler vardı, bunu biliyordu ve bir güç sanki onu da kadınlara doğru çekiyordu.”

Gurov’un kişiliğinde kadın düşmanlarının çok incelikli bir tarifini buluruz. Bu karakter birçok kadına tanıdık gelecektir. Kadınların aşağılık bir cins olduğuna inanan, onlardan gizli gizli nefret eden ama ancak bu ilişki içinde var olabilen erkekler sanıldığı kadar nadir bir tür değildir. Üstelik çoğu kez kaba saba adamlar da olmazlar. Çehov, her zamanki ince görüşü ile şu gözlemini dile getirir: Kadın düşmanları aslında çekici adamlardır. Flörtçüdürler. Tatlı dillidirler. Hatta bazıları Gurov gibi kendilerini bu konuda uzman addederler. Kadınların etrafında fır döner, onları iltifatlara ve hediyelere boğarlar. Bu da kadınlara çekici gelir. Böylece kendilerini, karşılarına çıkan erkeğin arıza derecesi ile orantılı olarak, küçük düşürülmekten öldürülmeye kadar uzanan bir felaketler zincirinin içinde bulurlar.

Geçtiğimiz hafta gazetelerde korkunç bir haber okuduk. Muğla'da genç bir kadın, nişanlısı tarafından sokak ortasında dövülerek öldürüldü. Olaya tanık olanların ifadesine göre, yolda yürürlerken adam kadını birdenbire dövmeye başlamış, “tekme ve yumrukla saldırmış” ve kadın yere düştükten sonra hırsını alamayıp başını defalarca kaldırıma vurmuştu. Gazetedeki haber, genç kadının çevredekilerin müdahalesiyle hastaneye kaldırıldığı ama bütün çabalara rağmen kurtarılamadığı bilgisiyle sona eriyordu. Bir de fotoğraf vardı. Altında “mutlu günlerinde” yazmıyordu. Ama yazabilirdi pekala. Çünkü gülümseyen bir adam ve kadın birlikte objektife bakıyorlardı. 

Fotoğrafa uzun uzun baktım. Adamın suratında cani olduğuna dair bir iz aradım. Bulamadım. O genç kadın da bulamamıştı muhtemelen. Kafasını kaldırıma çarparak parçalayacak adamı görmemişti bu yüze baktığında. Kendisini seven, sahiplenen, belki biraz fazla talepkar, belki biraz asabi (kavga kıskançlık yüzünden çıkmıştı) ama “özünde iyi biri”ni görmüştü. Ne kadar yanılmıştı!

Bütün kadınlar yanılır. En az bir kere. Bu genç kadının korkunç hikayesini okuyup burun kıvıranlar, tedbirsiz davrandığı için başına gelenleri hak ettiğini düşünenler, “Bu psikopatı nasıl olmuş da hayatına sokmuş?” diyenler oldu. Sosyal medyada ve gündelik konuşmalarda bunun örneklerine şahit oldum. Bunları söyleyen kadınlara geçmiş tecrübelerini gözden geçirmelerini öneririm. Böyle bir felaketle sonuçlanmamış olsa da, kendi hikayelerinde benzeri bir şiddetin işaretlerini bulacaklardır. Hayatlarına temas etmiş irili ufaklı kadın düşmanlarını hatırlayacaklardır. Çünkü şişkin egoları, kafa karıştırıcı duygusal git-gelleri, akılalmaz talepleri ve “yüksek idealleri” ile bu adamlar her yerdedir. Hepsi canınıza kast etmez belki. Ama mutlaka sakatlarlar. Kimi zaman bedeninizi, kimi zaman da ruhunuzu.  

Kadın düşmanlarını tanımak o kadar da zor değildir halbuki. Kendilerini hemen ele verirler. Bir kadın düşmanı, sizi baştan çıkarmak için elinden geleni yapacaktır. Yanınızdan bir dakika bile ayrılmayacak, elinizi tutup gözlerinizin içine bakacak ve size dair büyük planları olduğunu hissettirecektir. Bunca kadın arasından sizi seçmiştir. Bundan mutluluk duymanız ve onun ilgisine layık olmanız gerekir. Fazla düşünmenize, o “küçük kafanızı yormanıza” gerek yoktur. O zaten sizin her şeyinizle ilgilenecek, neyi nasıl yapmanız gerektiğini söyleyecek, bütün hayatınızı tanzim edecektir. Hangi kıyafetleri giyebilirsiniz, kimlerle görüşebilirsiniz, nasıl yaşayabilirsiniz, bunları size o söyler. Siz de yaparsınız. Onun büyük aşkına karşılık bu kadarcık fedakarlık nedir ki?

Bir kadın düşmanı size asla güvenmez. Ona olan sevginizi her gün hayatınızın başka bir köşesinden vazgeçerek kanıtlamanızı bekleyecektir. Fazla parlamanıza, dikkat çekmenize, başkalarının ilgisine mazhar olmanıza tahammül edemez. İşler istediği gibi gitmezse, bir çocuk gibi surat asabilir. Daha ileri aşamalarda olay çıkarır, sizi toplum içinde rezil etmekle tehdit eder, hatta rezil eder de. Kadın düşmanları yanlarındaki kadını aşağılamaktan büyük keyif duyarlar. Sadece yanlarındaki kadını değil, bütün kadınları her fırsatta küçük düşürmekten hoşlanırlar. Trafikte kadınlara saldırgan davranlar, her fırsatta kadınlar hakkında ucuz şakalar yapanlar, başarılı kadınları özellikle hedef göstererek konuşanlar onlardır.

Mağdurdurlar. Hep mağdurdurlar. Bütün dünya onlara karşıdır. İstekleri hiçbir zaman yerine gelmemiş, beklentileri karşılanmamış, başarılar hep başkalarının olmuştur. Sizden onları hemen toparlamanızı, onarmanızı, sağaltıp düzeltip yeniden dünyaya salmanızı beklerler. Sadakatsizdirler. Değillerse bile ilişkinin kontrolünü ele alabilmek ya da kaybetmemek için öyle oldukları hissini yaratırlar. Belirsizlik kadınları tedirgin eder. Onlar da bu tedirginlikten beslenirler. Gözünüzün önünde başka kadınlarla flört etmeye kalkmaları bundandır. Sorumluluk almazlar, davranışlarının neticelerini kabul etmezler, asla özür dilemezler. Katil bile olsalar “kader kurbanı”dırlar. İki kadının canına kıydıktan sonra üçüncü kurbanlarını aramak için bir evlilik programına çıkabilirler. Karılarını “her zamanki kadar dövmüş”ler, o gün oracıkta ölüvereceğini akıllarından geçirmemişlerdir. Onların suçu yoktur. Hiç olmamıştır. Masumdurlar.

Kadın düşmanları her yerdedir. Herhangi birimizin koynunda, evinde, iş yerinde olabilirler. Hepsi Çehov’un karakteri kadar karmaşık ve derin değildir elbette. Gurov, öykü içinde değişir, dönüşür ve kendinin farkına varan bir adam haline gelir. Kadın düşmanlarının çoğu bunun yakınından bile geçemez. Genellikle size cepheden saldırıp kinlerini üzerinize boşaltmaya kalkacaklardır. Kiminin elinde sopa vardır, kiminin kalem. Dikkatlice bakarsanız en iyi gizlenmiş olanları bile tanıyabilirsiniz.


Emanet Şehir


BirGün Pazar

Levent Cantek’in senaryosunu yazdığı ve Berat Pekmezci’nin çizdiği Emanet Şehir, kırklı yılların sonunda Ankara’da geçen bir hikaye.

Bir gün yazar olmak hayaliyle yaşayan Şekip, bütün parasını kadınlara ve içkiye harcayan “sefih bir adam”dır. Hikayenin başında, “daireye pek uğramadığı” için başka bir kente sürülmek tehlikesi ile karşı karşıya buluruz onu. Halbuki Şekip, derbeder arkadaşı Şair Orhan’la gittiği meyhanelerden, bu küçük çevrede dönüp duran edebiyat sohbetlerinden, Ankara’nın gece hayatından, pavyonlarından, barlarından memnundur. Gündüzleri caddeleri dolduran şapkalı zarif kadınları da, geceleri kuytularda bekleyen fahişeleri de aynı tutkuyla sever. Bu şehri terk etmek, onun için umutlarını hayallerini geride bırakmak anlamına gelecektir.

Şekip bunu göze alamaz. Bu şehir onun değildir. Ama en azından bir köşesinde yer bulup yaşayabilmiştir. Gittiği şehirde muhtemelen bunu da bulamayacaktır. Sonunda, kendisi gibilere emanet edildiğini düşündüğü Ankara’da kalabilmek için bir yalan uydurur. Roman bu yalan üzerinden açılır ve olaylar gelişir.

Emanet Şehir, hepsi Şekip’in çevresinde toplanan diğer karakterler sayesinde, Ankara’nın bir dönemini gözler önüne seriyor. Hiçbiri birbirine benzemeyen bu bir avuç insan, yalnızca hikayeyi zengin ve akıcı kılmakla kalmıyor, Ankara’da aynı anda hüküm süren farklı hayatlara da göz atmamızı sağlıyor. Pavyon kadını Emel, amirin kızı Fahriye, Şair Orhan, Hacıağa’nın oğlu Faik, komünist Zeki Abi, yeraltı insanlarından biri olan Fakir Şükrü ve adamı Paçacı...

Bütün bu karakterlerin, hikayenin atmosferini sağlamlaştırmak için kullanıldığını görüyoruz. Yazar, hiç olmayacak kişileri yan yana getiriyor. Farklı Ankaraların birbirini görmesini, birbiriyle konuşmasını sağlıyor. Öyle ki, romanı okurken bunun aslında teker teker insanların değil, onların bir süreliğine “emanet aldığı” şehrin hikayesi olduğunu hissediyoruz.

Kitabın arkasında, bu senaryonun yazılış macerasının nakledildiği bölümde, bu hissimizde yanılmadığımızı anlıyoruz. Burada yazar, bu hikayeye ilham verenin kentin kendisi olduğunu anlatıyor. Kırklı yılların sonunda, büyük bir değişimin eşiğindeki Ankara’yı anlatmak istemiş. Demokrat Parti’nin sahneye çıkışından hemen önceki bu dönemin özellikle ilgisini çektiğini söyledikten sonra, şehrin el değiştiriyor olduğunun işaretlerini romanda da bulabileceğimizi de ekliyor:

“İyi polisiyelerde ‘parayı izleyeceksin’ derler ya… Mülkiyet değişimi olmuş, birileri satın almıştı bu evleri, o malları, o iş yerlerini… Eski Yahudi mahallesinde gezinirken, şimdi para etmeyen o lüks apartmanlara bakarken bunu düşünürdüm.”

Levent Cantek, bu noktada hikayeye yan karakter olarak eklediği kişilerden birine daha yakından bakmamızı istemiş: Adanalı bir zenginin oğlu olan Faik. Hayatta “karı-kız işlerinden” ve gezip tozmaktan başka hiçbir kaygısı olmayan genç adam bu. En azından başında öyle görünüyor. Zevzek ve tatsız bir tip. Ama hikaye genişleyip açıldıkça, onun, Şekip’in tabiriyle, “boşboğaz bir lagar”dan çok daha fazlası olduğunu görüyoruz. Faik, Yahudilerin Ankara’dan giderken yok pahasına sattıkları evleri tespit edip birer birer satın alacak ve zenginliğine zenginlik katacak. Böylece şüpheye meydan bırakmayacak şekilde anlıyoruz ki, şehrin bundan sonraki sahipleri onun gibilerdir. Ankara bundan sonra şair Orhan’dan, melankolik doktordan, komünist Zeki’den değil, fırsatçı Faik’ten sorulacaktır.

Emanet Şehir, kırklı yılları anlatıyor olmasına rağmen, günümüzdeki toplumsal gelişmeleri de hatırlattığı için iyice merak uyandıracak bir roman. Siyasi dönüşümün kendini iyice hissettirdiği, paranın yeniden el değiştirdiği ve tedirginliğin had safhada olduğu bir dönemde, bu romanın siyasi göndermelerini bulmaya çalışmak bile yeterince heyecanlı olacaktır.

Ama benim romanı sevmemin nedeni, çok çeşitli ve tanıdık detaylarla dolu olması. Emanet Şehir tam bir dönem romanı. Ankara’nın sokakları, güvercinleri, Teneke Mahallesi, sokaklarda top oynayan yalınayak başı kabak çocuklar. Hepsi incelikle düşünülüp hikayeye yerleştirilmiş. Savaş sonrası Ankara’nın ruh haline damgasını vuran irili ufaklı bütün ayrıntılar bir bir önümüze serilmiş. Dikkatli bir okuyucu, Gar’daki TCDD, hastanedeki Veremle Savaş afişlerini; Birinci sigarasını; Misket şarabını; o zamanlar “şinanay” denen idare lambasını ve – Emel’in korkunç “füze sütyeni” ve lastikli patiskadan donu da dahil olmak üzere – döneme özgü kılık kıyafetteki inceliği kaçırmayacaktır.

Hele bir iki sahne var ki, onları özellikle sevdim. Biri romanın ilk karesi: Şekip’in Gökçe Pastanesi’nde oturup “kıraat ettiği,” yani gazetesini okuyup kahvesini içtiği sahne. Duvar boyunca dizilmiş masaları, eğri büğrü soba borusu, sağda solda resimleri ilanları, bir tarafta pastaların sergilendiği tezgahı (içinde mozaik ve rulo pastadan başka bir şey bulunduğunu sanmıyorum) ve tam orta yere asılmış dev duvar saati ile hepinize tanıdık gelecek bir mekan bu. Hatta o kadar tanıdık gelecek ki, içine girip oturmak isteyeceksiniz. Zaten Şekip de öyle yapıyor. Belli ki o mekanın müdavimlerinden biri. Onu roman boyunca birkaç kez o pastanede otururken görüyoruz.

Bir diğeri ise, Pekmezci’nin maharetle çizdiği karakol/gizli servis sahnesi. Romanın bir yerinde “komünistlere katılmak” suçu ile itham edilen Şekip birtakım resmi kılıklı adamlar tarafından götürülür ve ifadesi alınır. Odaya girer girmez bir tabak, tabakta da bir dilim kavun görürüz. Soruşturmayı yürüten komiser, konuşma boyunca bu kavunu yavaş yavaş yiyecektir. Soruşturmanın nasıl neticelendiği önemsizdir. Komünist Tevkifatı’nın öncüllerinden biridir bu. Nasıl neticeleneceği bellidir zaten. Önemli olan yazarın bu sahne için böyle bir detay seçmiş olmasıdır. Kavun, öyle insan içinde dilimlenip yenecek meyve değildir. Akar kokar, insanın eline ağzına yapışır. Ama belli ki komiser buna aldırmaz. Karşısındaki adama bir nebze bile kıymet vermediği her halinden bellidir. Devletin adamıdır o. Kavununu da yiyecektir. Tehdidini de edecektir. Konuşmanın bütün gerilimini bir dilim kavuna yükleyen Cantek’i ve bu gerilimi çizgilerine yansıtmayı başaran Pekmezci’yi bu başarılı sahne için tebrik etmek gerek.


Bu sahneden de anlayacağınız gibi, Emanet Şehir dört dörtlük bir “kara roman” aslında. Memurlar, amirler, polisler, muhbirler... Kumarhaneler, batakhaneler, pavyonlar, hamamlar, horoz dövüşleri... “Kara Edebiyat” konusunda bilgisinden şüphe edemeyeceğimiz Levent Cantek, Emanet Şehir’de bu türün başarılı örneklerinden birini veriyor. Yeraltı dünyasının karanlık adamları, güven telkin etmeyen kadın karakterler ve özellikle de romanın yenilgiye mahkum baş kişisi Şekip vasıtasıyla, bu türün kimi özelliklerini devralıp kendine has bir üslupla kullanıyor. Pekmezci de kara filmlerin olmazsa olmazı gölgeli odalara, karanlık sokaklara ve yakın plan detaylara odaklanan çizgisi ile bu atmosferin güçlenmesine yardımcı oluyor.

Son olarak, bütün edebiyat-severlere kahramanımızın bir “rate” yazar olduğunu hatırlatmak isterim. Dönemin edebiyat dünyasını, Ankara’da yaşayan bir avuç aydının hayatını, girip çıktıkları çevreleri, buluştukları mekanları görmek isteyenler için de ilginç bir roman olacaktır Emanet Şehir.

Nurullah Ataç’ın sayfaların arasından aksi aksi bize baktığı, Orhan Veli’nin karakterlerden birine ilham verdiği, Nazım Hikmet’in şiirlerinin teksir kağıdına basılıp üniversitede gizlice dağıtıldığı, (F)eride Celal Hanımefendi’nin tefrika edilmek üzere “lütfedip bir his romanı takdim ettiği” bu romanı, sadece edebiyat referansları için bile okumak isteyebilirsiniz.



Monday, April 21, 2014

Koskocaman Kanatlı Çok Yaşlı Bir Bey

BirGün Pazar
20 Nisan 2014


Başka bir çok yazarla olduğu gibi, Gabriel Garcia Marquez’le de beni dedem tanıştırmıştı. Bir gün okuldan döndüğümde, elime ince bir roman tutuşturdu ve “Çok yetenekli bir yazar,” dedi. Dedemin böyle bir huyu vardı. Kendini çok yaşlı gördüğünden olacak, dünyanın en büyük yazarlarına, bestecilerine, düşünürlerine hayatlarının başında genç adamlar gibi davranır, onlardan öyle söz ederdi. O kadar ki, Lenin’e “Heyecanlı bir delikanlı” falan dese, ailecek hiç şaşırmayacaktık. Marquez de Nobelli meşhur bir yazar olabilirdi. Ama dedemin dünyasında “istidatlı bir genç” muamelesi görüyordu.

Dedemin bana verdiği kitap, Türkçede Kırmızı Pazartesi adıyla basılan ama aslında “Önceden Bilinen bir Cinayetin Vakayınamesi” diye çevrilebilecek uzun ama çekici bir ismi olan Marquez romanıydı.

Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez 1982 senesinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonra dünyada bir edebiyat fenomeni haline gelmiş ve eserleri birçok dile çevrilmişti. Türkçe de bu dillerden biriydi. Can Yayınları, Kırmızı Pazartesi başta olmak üzere Marquez’in romanlarını birer birer basmaya başlamıştı. Dedem de bu küçük ama ilginç kitaba bu şekilde ulaşmıştı.

Kırmızı Pazartesi, sonradan hepimizi serseme çevirecek olan Yüzyıllık Yalnızlık kadar hacimli bir roman değildi ama çok iyi anlatılmış bir hikayeydi. Okurken heyecanlandığımı hatırlıyorum. Muhtemelen büyük bir yazarın karşısında olduğumu hissettiğim için. Onca toyluğuma rağmen, dedemin bana verdiği bu kitaptaki benzersiz sesi duymuştum. İçimdeki tecrübesiz ama şevkli okuyucu, bambaşka bir dünyaya girdiğini fark etmiş ve bu büyüleyici edebi varlığın huzurunda hafifçe reverans yapmıştı.

O günden sonra Marquez, yazdığı her satırı sevinçle karşılayacağım yazarlardan biri olacaktı.

Kırmızı Pazartesi’nin basit ama sarsıcı hikayesinde beni etkileyen şey, Marquez’in sıradan insanların gündelik hayatlarında bulduğu şaşırtıcı detaylardı. Daha sonra Yüzyıllık Yalnızlığı okuduğum zaman görecektim ki, bu daha hiçbir şeydi. Bu romanla birlikte, o zamana kadar toplumsal gerçekçi romanlarla şekillenmiş ruh dünyam, birden sınırlarının dışına çıkacak ve bambaşka bir dünya ile tanışacaktı. Şimdi düşününce, yenden kuvvet alarak zıplayıp havalanıvermişim gibi geliyor bana. Çünkü Marquez’in anlatı tekniği tam da böyle bir şeydi. Yerden, yani toplumsal gerçeklikten, kuvvet alıyor, ama onunla sınırlı kalmayıp uçup gidiveriyordu.

Yüzyıllık Yalnızlık’la beraber anlamıştım ki, dünya sadece çamurdan, taştan ve eziyetten oluşmuyordu. Her yerde renk, ışık ve müzik vardı. Çünkü dünya hikayelerle doluydu. Acılar ve sıkıntılar da vardı elbette. Ama onların karşısında da edebiyat duruyordu. Hikayenin gücü buradaydı. Kirli bir su birikintisinde gökkuşağının yansımasını görebiliyor, karanlık bir odanın nemle ıslanmış duvarlarında çekici bir desen bulabiliyor, gıcırdayan iskemlelerin ritminde bir senfoninin ilk seslerini duyabiliyordu. Dünya büyüyle doluydu. Önemli olan bunu görebilmekti.

Yüzyıllık Yalnızlık’taki sahnelerden biri bize gündelik hayattaki büyünün nasıl bir şey olduğunu çok güzel bir şekilde gösterir. Romanın bir yerinde, çocukları Jose Arcadio’ya panayıra gitmek için yalvarırlar. Bütün dertleri çingenelerin kasabanın ortasına kurduğu çadıra girmek ve oradaki acayiplikleri, yani dünyanın değişik harikalarını, görmektir.

Öyle direttiler ki, sonunda Jose Arcadio Buendia 30 reali bastırıp onları çadıra soktu. Çadırda gövdesi kıllarla kaplı, saçları kazınmış, burnuna bakır halka, ayağına ağır bir demir zincir takılı dev gibi bir adam, bir korsan sandığının başında nöbet tutuyordu.

Dev sandığı açınca ortalığa bir serinlik yayıldı. Sandıkta, içindeki iğneciklerle güneş ışığını yansıtıp binlerce renkli yıldıza dönüştüren, kocaman saydam bir kütle vardı. Çocukların kendisinden hemen bir açıklama beklediğini bildiği için telaşa düşen Jose Arcadio ağzının içinde bir şeyler geveledi.

- “Bir elmas bu,” dedi. “Dünyanın en büyük elması.”
- “Hayır,” diye karşılık verdi çingene. “Buna buz derler.”

Marquez’in becerisi işte budur. Bizi büyünün ve ışıltının vaadi ile heyecanlandırır ve sonra karşımıza gündelik hayatın sıradan nesnelerinden birini çıkarır. Onu okurken çingenenin çadırına giren çocuklar gibi oluruz hepimiz. Marquez’in elinde sıradan bir nesne büyülü ve gizemli bir hale gelmiştir. Ya da tam tersini yapar bazen, tanıdık bir şeye yakından bakmamızı ister ve ardından onu bu dünyanın gerçekliği ile açıklamayacak bir şekilde görmemizi sağlar. Yine Yüzyıllık Yalnızlık’ta, bütün evi idare eden büyükanne Ursula’nın yaşlanınca küçülüp “kiraz sapı” kadar kalmasını, hatta torunları tarafından kundağa sarılıp bebek muamelesi görmesini, sonra da tam ölecekken yeniden dirilip evdeki iktidarı ele geçirmesini ancak böyle açıklayabiliriz. Ya da bu dünyaya ait olamayacak kadar iyi biri olan Güzel Remedios’un bir gün çamaşır asarken rüzgara kapılıp asamadığı çarşafla birlikte uçup gitmesini bu şekilde anlamlandırabiliriz.

Sonradan “Büyülü Gerçekçilik” adını alacak bu anlatı biçimi, toplumsal olayların katı ve acıtıcı gerçekliğini bize renkli bir prizmadan geçirerek göstermesi ile bilinir. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bazen bir buz kalıbı en büyük elmastan daha çekici olabilir, etrafında ondan çok daha fazla büyü yaratabilir. Marquez bu tür anlatıların yaratıcılarından ve ustalarındandır. Bu tekniği, iyi bir kılıç ustası gibi, maharetle ve incelikle kullanır.


Yazarlar iki gruba ayrılır derler: İyi yazarlar ve kötü yazarlar. Marquez ikisi de değildir. Dahi yazarlardan biridir. O kadar dışarıdan bir yerden konuşur ki, buralı olduğuna inanmakta bile zorlanırız bazen. Dünyaya düşmüş garip bir yaratık gibi gelir bize.

Kendi unutulmaz hikayesinde dediği gibi: Koskocaman kanatlı çok yaşlı bir beydir o. Bize uzak büyülü bir gezegenden gönderilmiştir. Sonra zamanı geldiğinde, Macondo’nun her daim yağmurlu semalarına doğru uçup gitmiştir.

Arkasında benzersiz bir dil ve yüzlerce hikaye bırakarak.

Wednesday, April 16, 2014

Direnmenin Adabı

BirGün Pazar
13 Nisan 2014

Geçen gün yine bir kafede oturmuş kağıt okurken, annesiyle gelen küçük bir kız dikkatimi çekti. Kapkara bukleleri ve pembe yanaklarıyla çok güzel bir çocuktu bu. En fazla üç-dört yaşında olmalıydı. Ama iri siyah gözlerinden düşünceli bir ağırbaşlılık akıyordu. Benim ilgimi çeken de buydu zaten.

Kafenin sahibi ve çalışanları bu anne-kızı tanıyorlardı belli ki. Hemen etraflarını sardılar. Küçük kızı sevdiler, anneyle şakalaştılar. Ardından kadın uzun uzun siparişini verdi. Kahve yapın ama sütü ısıtmayı unutmayın, suflenin sosu üzerinde değil yanında olsun ve, hayır dondurma değil, taze krema ile servis edilsin falan filan. Bütün bu konuşmalar gerçekleşirken küçük kız başka bir dünyada gibiydi. Yavaşça koltuğa yerleşti ve önüne konan boya malzemelerine pas vermeden pencereden dışarı bakmaya başladı.

Bir süre sonra kafenin çalışanlarından biri servisi yaptı. Sevimli genç bir adamdı bu. Anneye kahvesini uzattı. İstediği gibi olup olmadığını sordu. Olumlu cevap alınca gülümsedi.  Sonra elinde bir parça çikolata ile küçük kıza yanaştı. Ama çikolatayı hemen vermedi. Önce bir öpücük istedi ondan. Hatta kendinden emin bir şekilde yanağını uzattı. Neden böyle şeyler yaparlar, bilmem. Huzursuz huzursuz yerimde kıpırdandım. Kızın annesi de durumdan pek hoşlanmamış gibi görünüyordu. Ama o da oyuna katılıp “Öp abiyi kızım,” dedi. Herhalde kabalık olmasın diye.

Küçük kız çikolataya uzun uzun baktı. Sonra başını “hayır” anlamında birkaç kez salladı. Genç adam reddedildiği için çok şaşırmıştı. Annesine dönerek “Çikolata sevmiyor mu yoksa?” diye sordu. Kadın hafifçe omuzlarını silkti. Bu durumdan bir an evvel kurtulmak ister gibiydi. Bir süre ağır aksak konuşmaya çalıştılar. Baktılar ki olmuyor, garson gitmeye yeltendi. Tam arkasını dönmüştü ki, “Seni sevmiyorum,” dedi küçük kız. Yüzünde kararlı bir ifade vardı.

Genç adam neye uğradığını şaşırdı. Şakaya vurmaya çalıştı başaramadı. Gülmek istedi olmadı. Kız yüzünü çoktan pencereye dönmüştü bile. Konuşma bitmişti. Adam çikolatasını alıp gidebilirdi.

“Vay be!” dedim içimden. Dışımdan da söyleyebilirdim ama genç adamın duygularını incitmek istemedim. İnsan her gün üç yaşındaki bir çocuktan ayar almaz. Aldıysa da etrafta seyirci olmasa daha iyi olur. Ben de hemen başımı kağıtlarıma gömdüm. Biraz utançtan biraz da şaşkınlıktan.

Ama bu sahneyi unutamadım bir türlü. Eve dönerken, küçük kızın yüzündeki kararlı ifade bir kez daha aklıma geldi. Sevmediği şeyi ifade etmekte hiçbir sıkıntı duymamıştı. Kendisine dayatılan davranış biçimine karşı direnmiş ve kibarlık için bile olsa bir bedel karşılığında hoşlanmadığı birine sevgi göstermeyi kabul etmemişti. Yetişkinler çikolatayı sevmiyor olabileceği fikri ile oyalanırken, o kendi iradesini ortaya koymuş ve bu yanılgıyı düzeltmişti. Sevmediği şey çikolata değil, gerekli gereksiz öpülmekti. Belki de sadece rüşvetten hoşlanmıyordu. Sonuçta itirazını tereddüde meydan bırakmayacak şekilde dile getirmişti.

Yolda yürürken, bu türden bir itaatsizliğin kimliğimizin en önemli parçası olduğunu düşündüm. Kendimde bunun izlerini aradım bir süre. Yetişkin olmak ne berbat bir süreçti! Önüme konan seçeneklerden birini seçmek zorunda hissettiğim veya kolaycılıktan, yorgunluktan ya da kibarlıktan teslim olduğum alanlar geldi aklıma. “Hayır” demenin getirdiği sorumluluk ayrı bir meseleydi. Sadece sorumluluktan kaçmak için itiraz etme özgürlüğümü askıda tuttuğum anları utanarak hatırladım. Çoğumuza aynı şey oluyordu. Birer yetişkin haline gelirken ne tür toplumsal uyum süreçlerinden geçiyorsak, düpedüz ehlileşiyor ve sıradanlaşıyorduk.

Bunları düşünürken, öğrenciyken okuyup etkisinde kaldığım metinlerden birini hatırladım. “Psikolojik ve Ahlâkî Bir Sorun Olarak İtaatsizlik” adlı denemesinde Erich Fromm, insanlık tarihini başlatan ve sürdüren şeyin aslında “hayır” diyebilme özgürlüğü olduğunu söyler. Fromm’a göre bütün insanlık bir itirazla başlamıştır. Eski Ahit’te Cennetten Düşüş hikayesi ya da Yunan Mitolojisi’nde Prometeus efsanesi buna örnektir. Fakat bu itirazın etkisi anlaşılan modernlikle birlikte aşınmaya uğramıştır: “Kurumlaşmış insan ya da kurum insanı, itaat etmeme yeteneğini kaybetmiştir; hatta bir itaat eylemi içinde olduğunun bile farkında değildir.”

İtaatsizliğin, yani iktidar odaklarına “hayır” diyebilmenin, özgürlüğün temeli olduğunu söyler, Fromm. Ancak, bunun yanlış anlaşılmaması gerektiğini de ekler. İtaatsizlik başlı başına bir erdem sayılmamalıdır. Aynı şekilde itaat etmek de kendi başına kötü bir şey değildir. Çünkü insan iktidarın dayattığı anlayışa boyun eğmeyi reddederken, aslında kendi içsel ahlakına itaat etmektedir. Kalabalıkların ya da onları temsil eden iktidarın gücüne “hayır” demeyi başaran kişi, insan olmanın en temel yasasına, yani vicdanına, teslim olmaktadır.

Fromm böylece içteki ve dıştaki yasayı birbirinden ayırır: Bir kişiye, kuruma ya da güce itaat ediyorsam, boyun eğiyorum demektir. Ama kendi akıl ve inancım doğrultusunda hareket ediyorsam, iç yasaya itaat ediyorumdur, yani bir onaylama eylemi içindeyimdir. İtaatsizlik de işte bu ayrım içinde anlam kazanır: “Bir kimse yalnız itaat gösterip, itaatsizlik edemiyorsa bir köledir; eğer yalnız itaatsizlik gösterip, hiç itaat etmiyorsa, bir isyankârdır (devrimci değil). Böyle biri öfke, düş kırıklığı ve pişmanlıkla hareket eder, ama hiç bir zaman bir inanç ya da ilke adına değil.”

Sonuç olarak, inancım ve kararım beni ben yapan şeylerdir. Eğer onların peşinden gidersem, kendim olabilirim. Aksi takdirde, sahiciliğimi kaybederim ve kalabalıkların bir parçası haline gelirim. Bu anlamdaki itaatsizlik, özgürlüğümün ve dolayısıyla insan olarak kimliğimin yegane garantisidir. 


Elbette direnmenin türlü çeşitli şekilleri vardır. Geçen gün gördüğüm ilanda dediği gibi, her türlü rezistans bulunur. Ama bence itaatsizlik bunların en güzelidir.

Küçük kızın örneğine geri dönersek, bazen sadece “hayır” demek bütün oyunu bozabilir. Toplumsal baskı ve beklenti hep kendi kalabalıklarını yaratacaktır. Ama küçük kız gibiler de her zaman var olacaktır. İnsanlık tarihini başlatanlar da yazanlar da onlardır çünkü.



Monday, March 31, 2014

Hakiki Sahte Saatler

BirGün Pazar
30 Mart 2014

-->
Geçen kış yıllardan sonra ilk kez Efes’e gittim. Sakin puslu bir havaydı. Ortalıkta pek fazla insan yoktu. Sadece bir iki Japon turist grubu. Onlar da çok sessiz ve kibardılar. Bütün şehir bizimmiş gibi gezdik tozduk. Uzun uzun yürüdük, ağaçların altında oturup dinlendik, umumi tuvalete dair şakalar yaptık, kütüphanenin duvarlarına bakıp hayal kurduk.

Harabeler hep aynıydı tabii. Ama benim bu seferki tecrübem farklıydı galiba. Çocukluğumda defalarca gördüğüm bu mekana ilk kez kendimi bu kadar yakın hissettim. Hatta bir ara şehir canlıymış gibi geldi bana. Sanki bir köşeden togası ve sandaletleriyle soylu bir efendi çıkacak ve elimizi sıkıp bizi kent meydanına götürecekti.

Neyse ki böyle bir şey olmadı. Eski Yunancam berbattır çünkü.

Fakat başka bir şey oldu. Harabelerden çıktıktan sonra, çay içecek bir yer ararken, turistlere hediyelik eşya satan bir dükkanda şöyle bir tabela gördüm: “Hakiki Sahte Saatler.”

Tabelanın önünde uzun uzun durdum. Böyle bir ifadeye tav olmamak mümkün değildi. Hem komik, hem akıllı, hem de doğruydu. Evet, adam sahte saat satıyordu. Ama bunu bizden saklamıyor, göstere göstere yapıyordu. Dükkanın önünde neşeyle kıkırdayan iki Japon turist vardı. Onlar da bu mesajı almış olacaklar ki, tabelaya işaret edip gülüşerek içeri girdiler.

Efes’te gördüğüm bu tabela sık sık aklıma geliyor şimdi. Çünkü hiçbir şeyin masumiyetini koruyamadığı bu dünyada, en azından kendi sahteliğinin farkında olan bir yerden konuşuyordu. Artık lekesiz ve pürüzsüz bir hakikatin talep edilemeyeceğini teslim ediyor ve hiç olmazsa bu tespit için takdir bekliyordu. Dürüst ve cesur bir tutumdu bu. Bir saat alarak onu ödüllendirmeyi düşünür müydük acaba?

O gün harabeleri dolaşırken görebildiğim kadarıyla, Japon turistler de tam olarak bunu yapıyorlardı. Okyanus ötesindeki evlerine üzerinde Efes görüntüleri olan duvar saatleri ile döneceklerdi. Ya da belki kendilerine “hakiki sahte” bir Rolex alacaklar ve memleketlerine gittiklerinde arkadaşlarına bu tabelayı gülerek anlatacaklardı. Onlar bu ilanın gerçek muhataplarıydı. Saati değil, tabelanın sattığı eğlenceli fikri satın alıyorlardı aslında.

Bense bunu yapmak için fazla Türk’tüm. En fazla gülüp geçecek ve “Bravo valla adama!” diyecektim. Öyle de yaptım zaten.  Fakat şimdi fark ediyorum ki, saati değilse de lafı almışım yanıma. Bir sene kadar sonra hatırlamak ve yeniden kafamda evirip çevirmek üzere.

Aslında elbette, bu lafı önemsemeyebiliriz. Onu sadece cin fikirli bir girişimcinin muzipçe planlayıp sahnelediği bir oyun olarak görebiliriz. Satışları arttırmak için düzenlenmiş küçük bir numara, turistleri çekmek için düşünülmüş bir başka tuzak. Bunların hepsini söyleyebiliriz. Ve haklı da oluruz.

Fakat hakikatle kurduğumuz ilişkinin bir daha tamir olmamak üzere bozulduğu şu günlerde, bu lafın her zamankinden daha da anlamlı olduğunu düşünmeye başladım. Hiçbir şeyin sandığımız gibi olmadığı, bildiğimizi düşündüğümüz hikayelerin bile elimizde patladığı, tanıdığımızı umduğumuz insanların akıl almaz şeyler söylediği çılgın bir dönemden geçiyoruz.

Bundan önce aklımız başımızdaydı demek istemiyorum, yanlış anlaşılmasın. Hayatımız zaten matah değildi. Şehirlerde kısılmış olanlarımız, bir vakittir aynı sentetik hayatı sürdürüyoruz. Tavanı gökyüzü hissi verecek şekilde aydınlatılmış alışveriş merkezlerine gidiyor, ahşap görünümlü plastik sandalyelerde oturuyor ve çaya benzeyen kehribar rengi sıvılar içiyoruz. Arada biri kalkıp “Bu da çay mı yahu!” diyor. Ama sonra nasıl olsa unutuluyor. Yapay çimlerin üzerine yerleştirilmiş naylon çiçeklerle bezeli lokantalarda, tavuk olmayan tavuklar yiyoruz. Çocuklarımızı dört duvar arasında ekran karşısında büyütüyoruz. Başkalarının hayatlarını seyrettikçe onların da yaşamış kadar olacaklarını umuyoruz.

Bence bunların hepsi delice şeyler. Ama bize normal geliyor. Böyle yuvarlanıp gidiyoruz.

Fakat şimdi işler iyice zıvanadan çıktı. Sahtelik bile bambaşka bir boyut kazandı. Bazen birinin insan boyundaki karton modeli gerçeğinden daha çok prim yapabiliyor mesela. Hatta alkış bile alabiliyor. Demek derinlik sanıldığı kadar makbul bir özellik değil.

Gerçekten ölmek de öyle. Hiç tercih edilir bir durum değil. Bir televizyon dizisinde öldürülen evlat için günlerce yas tutanlar, gerçekten hayatını kaybeden bir başka çocuk için kıllarını kıpırdatmayabiliyor. Eğer yüzyıllarca önce şüpheli bir şekilde öldüyseniz, biri kalkıp sizin için suç duyurusunda bulunabiliyor. Ama gerçekten bir cinayete kurban gittiyseniz, sizi sevenlerin adaletin tecelli etmesini talep etmesi bir tür safdillik olarak algılanabiliyor.

Her şeyin görüntülerden ibaret olduğu, hiçbir şeyin gerçek olduğundan emin olamadığımız, çoğumuzun gündelik hayatını sosyal medya üzerinden gerçekleştirdiği bir hayat sürüyoruz. Sosyal medyada ortaya çıkan bir sahte isim bir iki hafta içinde memleketin en tanınan kişilerinden biri haline gelebiliyor, yüz binlerce takipçi edinebiliyor, sözü dinlenip ciddiye alınabiliyor. Hatta o kadar popüler oluyor ki, onun bile taklitleri çıkıyor. Böylece görüntüler sonsuz sayıda çoğalıyor ve izlenemez hale geliyor.

Öyle bir zaman ki, neye elimizi atsak dağılıp gidiyor, ne tarafa yaslansak arkası boş çıkıyor, kopyaların böğründen başka kopyalar fışkırıyor. Bir dala tutunup nefes almak istiyoruz. Bunu beğendim gitmesin kalsın diyesimiz geliyor. Ama nafile. Her şeyin cilası var. Söktüğünüz zaman altından hiç görmek istemediğiniz şeyler çıkıyor.

“Hakiki sahte saatler” meselesine gelince, bir daha Efes’e gidersek mutlaka bir tane alacağım. Neye güveneceğimizi bilemediğimiz bu günlerde bana bir sürü şeyden daha gerçek görünüyor.