Monday, April 21, 2014

Koskocaman Kanatlı Çok Yaşlı Bir Bey

BirGün Pazar
20 Nisan 2014


Başka bir çok yazarla olduğu gibi, Gabriel Garcia Marquez’le de beni dedem tanıştırmıştı. Bir gün okuldan döndüğümde, elime ince bir roman tutuşturdu ve “Çok yetenekli bir yazar,” dedi. Dedemin böyle bir huyu vardı. Kendini çok yaşlı gördüğünden olacak, dünyanın en büyük yazarlarına, bestecilerine, düşünürlerine hayatlarının başında genç adamlar gibi davranır, onlardan öyle söz ederdi. O kadar ki, Lenin’e “Heyecanlı bir delikanlı” falan dese, ailecek hiç şaşırmayacaktık. Marquez de Nobelli meşhur bir yazar olabilirdi. Ama dedemin dünyasında “istidatlı bir genç” muamelesi görüyordu.

Dedemin bana verdiği kitap, Türkçede Kırmızı Pazartesi adıyla basılan ama aslında “Önceden Bilinen bir Cinayetin Vakayınamesi” diye çevrilebilecek uzun ama çekici bir ismi olan Marquez romanıydı.

Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez 1982 senesinde Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonra dünyada bir edebiyat fenomeni haline gelmiş ve eserleri birçok dile çevrilmişti. Türkçe de bu dillerden biriydi. Can Yayınları, Kırmızı Pazartesi başta olmak üzere Marquez’in romanlarını birer birer basmaya başlamıştı. Dedem de bu küçük ama ilginç kitaba bu şekilde ulaşmıştı.

Kırmızı Pazartesi, sonradan hepimizi serseme çevirecek olan Yüzyıllık Yalnızlık kadar hacimli bir roman değildi ama çok iyi anlatılmış bir hikayeydi. Okurken heyecanlandığımı hatırlıyorum. Muhtemelen büyük bir yazarın karşısında olduğumu hissettiğim için. Onca toyluğuma rağmen, dedemin bana verdiği bu kitaptaki benzersiz sesi duymuştum. İçimdeki tecrübesiz ama şevkli okuyucu, bambaşka bir dünyaya girdiğini fark etmiş ve bu büyüleyici edebi varlığın huzurunda hafifçe reverans yapmıştı.

O günden sonra Marquez, yazdığı her satırı sevinçle karşılayacağım yazarlardan biri olacaktı.

Kırmızı Pazartesi’nin basit ama sarsıcı hikayesinde beni etkileyen şey, Marquez’in sıradan insanların gündelik hayatlarında bulduğu şaşırtıcı detaylardı. Daha sonra Yüzyıllık Yalnızlığı okuduğum zaman görecektim ki, bu daha hiçbir şeydi. Bu romanla birlikte, o zamana kadar toplumsal gerçekçi romanlarla şekillenmiş ruh dünyam, birden sınırlarının dışına çıkacak ve bambaşka bir dünya ile tanışacaktı. Şimdi düşününce, yenden kuvvet alarak zıplayıp havalanıvermişim gibi geliyor bana. Çünkü Marquez’in anlatı tekniği tam da böyle bir şeydi. Yerden, yani toplumsal gerçeklikten, kuvvet alıyor, ama onunla sınırlı kalmayıp uçup gidiveriyordu.

Yüzyıllık Yalnızlık’la beraber anlamıştım ki, dünya sadece çamurdan, taştan ve eziyetten oluşmuyordu. Her yerde renk, ışık ve müzik vardı. Çünkü dünya hikayelerle doluydu. Acılar ve sıkıntılar da vardı elbette. Ama onların karşısında da edebiyat duruyordu. Hikayenin gücü buradaydı. Kirli bir su birikintisinde gökkuşağının yansımasını görebiliyor, karanlık bir odanın nemle ıslanmış duvarlarında çekici bir desen bulabiliyor, gıcırdayan iskemlelerin ritminde bir senfoninin ilk seslerini duyabiliyordu. Dünya büyüyle doluydu. Önemli olan bunu görebilmekti.

Yüzyıllık Yalnızlık’taki sahnelerden biri bize gündelik hayattaki büyünün nasıl bir şey olduğunu çok güzel bir şekilde gösterir. Romanın bir yerinde, çocukları Jose Arcadio’ya panayıra gitmek için yalvarırlar. Bütün dertleri çingenelerin kasabanın ortasına kurduğu çadıra girmek ve oradaki acayiplikleri, yani dünyanın değişik harikalarını, görmektir.

Öyle direttiler ki, sonunda Jose Arcadio Buendia 30 reali bastırıp onları çadıra soktu. Çadırda gövdesi kıllarla kaplı, saçları kazınmış, burnuna bakır halka, ayağına ağır bir demir zincir takılı dev gibi bir adam, bir korsan sandığının başında nöbet tutuyordu.

Dev sandığı açınca ortalığa bir serinlik yayıldı. Sandıkta, içindeki iğneciklerle güneş ışığını yansıtıp binlerce renkli yıldıza dönüştüren, kocaman saydam bir kütle vardı. Çocukların kendisinden hemen bir açıklama beklediğini bildiği için telaşa düşen Jose Arcadio ağzının içinde bir şeyler geveledi.

- “Bir elmas bu,” dedi. “Dünyanın en büyük elması.”
- “Hayır,” diye karşılık verdi çingene. “Buna buz derler.”

Marquez’in becerisi işte budur. Bizi büyünün ve ışıltının vaadi ile heyecanlandırır ve sonra karşımıza gündelik hayatın sıradan nesnelerinden birini çıkarır. Onu okurken çingenenin çadırına giren çocuklar gibi oluruz hepimiz. Marquez’in elinde sıradan bir nesne büyülü ve gizemli bir hale gelmiştir. Ya da tam tersini yapar bazen, tanıdık bir şeye yakından bakmamızı ister ve ardından onu bu dünyanın gerçekliği ile açıklamayacak bir şekilde görmemizi sağlar. Yine Yüzyıllık Yalnızlık’ta, bütün evi idare eden büyükanne Ursula’nın yaşlanınca küçülüp “kiraz sapı” kadar kalmasını, hatta torunları tarafından kundağa sarılıp bebek muamelesi görmesini, sonra da tam ölecekken yeniden dirilip evdeki iktidarı ele geçirmesini ancak böyle açıklayabiliriz. Ya da bu dünyaya ait olamayacak kadar iyi biri olan Güzel Remedios’un bir gün çamaşır asarken rüzgara kapılıp asamadığı çarşafla birlikte uçup gitmesini bu şekilde anlamlandırabiliriz.

Sonradan “Büyülü Gerçekçilik” adını alacak bu anlatı biçimi, toplumsal olayların katı ve acıtıcı gerçekliğini bize renkli bir prizmadan geçirerek göstermesi ile bilinir. Hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Bazen bir buz kalıbı en büyük elmastan daha çekici olabilir, etrafında ondan çok daha fazla büyü yaratabilir. Marquez bu tür anlatıların yaratıcılarından ve ustalarındandır. Bu tekniği, iyi bir kılıç ustası gibi, maharetle ve incelikle kullanır.


Yazarlar iki gruba ayrılır derler: İyi yazarlar ve kötü yazarlar. Marquez ikisi de değildir. Dahi yazarlardan biridir. O kadar dışarıdan bir yerden konuşur ki, buralı olduğuna inanmakta bile zorlanırız bazen. Dünyaya düşmüş garip bir yaratık gibi gelir bize.

Kendi unutulmaz hikayesinde dediği gibi: Koskocaman kanatlı çok yaşlı bir beydir o. Bize uzak büyülü bir gezegenden gönderilmiştir. Sonra zamanı geldiğinde, Macondo’nun her daim yağmurlu semalarına doğru uçup gitmiştir.

Arkasında benzersiz bir dil ve yüzlerce hikaye bırakarak.

Wednesday, April 16, 2014

Direnmenin Adabı

BirGün Pazar
13 Nisan 2014

Geçen gün yine bir kafede oturmuş kağıt okurken, annesiyle gelen küçük bir kız dikkatimi çekti. Kapkara bukleleri ve pembe yanaklarıyla çok güzel bir çocuktu bu. En fazla üç-dört yaşında olmalıydı. Ama iri siyah gözlerinden düşünceli bir ağırbaşlılık akıyordu. Benim ilgimi çeken de buydu zaten.

Kafenin sahibi ve çalışanları bu anne-kızı tanıyorlardı belli ki. Hemen etraflarını sardılar. Küçük kızı sevdiler, anneyle şakalaştılar. Ardından kadın uzun uzun siparişini verdi. Kahve yapın ama sütü ısıtmayı unutmayın, suflenin sosu üzerinde değil yanında olsun ve, hayır dondurma değil, taze krema ile servis edilsin falan filan. Bütün bu konuşmalar gerçekleşirken küçük kız başka bir dünyada gibiydi. Yavaşça koltuğa yerleşti ve önüne konan boya malzemelerine pas vermeden pencereden dışarı bakmaya başladı.

Bir süre sonra kafenin çalışanlarından biri servisi yaptı. Sevimli genç bir adamdı bu. Anneye kahvesini uzattı. İstediği gibi olup olmadığını sordu. Olumlu cevap alınca gülümsedi.  Sonra elinde bir parça çikolata ile küçük kıza yanaştı. Ama çikolatayı hemen vermedi. Önce bir öpücük istedi ondan. Hatta kendinden emin bir şekilde yanağını uzattı. Neden böyle şeyler yaparlar, bilmem. Huzursuz huzursuz yerimde kıpırdandım. Kızın annesi de durumdan pek hoşlanmamış gibi görünüyordu. Ama o da oyuna katılıp “Öp abiyi kızım,” dedi. Herhalde kabalık olmasın diye.

Küçük kız çikolataya uzun uzun baktı. Sonra başını “hayır” anlamında birkaç kez salladı. Genç adam reddedildiği için çok şaşırmıştı. Annesine dönerek “Çikolata sevmiyor mu yoksa?” diye sordu. Kadın hafifçe omuzlarını silkti. Bu durumdan bir an evvel kurtulmak ister gibiydi. Bir süre ağır aksak konuşmaya çalıştılar. Baktılar ki olmuyor, garson gitmeye yeltendi. Tam arkasını dönmüştü ki, “Seni sevmiyorum,” dedi küçük kız. Yüzünde kararlı bir ifade vardı.

Genç adam neye uğradığını şaşırdı. Şakaya vurmaya çalıştı başaramadı. Gülmek istedi olmadı. Kız yüzünü çoktan pencereye dönmüştü bile. Konuşma bitmişti. Adam çikolatasını alıp gidebilirdi.

“Vay be!” dedim içimden. Dışımdan da söyleyebilirdim ama genç adamın duygularını incitmek istemedim. İnsan her gün üç yaşındaki bir çocuktan ayar almaz. Aldıysa da etrafta seyirci olmasa daha iyi olur. Ben de hemen başımı kağıtlarıma gömdüm. Biraz utançtan biraz da şaşkınlıktan.

Ama bu sahneyi unutamadım bir türlü. Eve dönerken, küçük kızın yüzündeki kararlı ifade bir kez daha aklıma geldi. Sevmediği şeyi ifade etmekte hiçbir sıkıntı duymamıştı. Kendisine dayatılan davranış biçimine karşı direnmiş ve kibarlık için bile olsa bir bedel karşılığında hoşlanmadığı birine sevgi göstermeyi kabul etmemişti. Yetişkinler çikolatayı sevmiyor olabileceği fikri ile oyalanırken, o kendi iradesini ortaya koymuş ve bu yanılgıyı düzeltmişti. Sevmediği şey çikolata değil, gerekli gereksiz öpülmekti. Belki de sadece rüşvetten hoşlanmıyordu. Sonuçta itirazını tereddüde meydan bırakmayacak şekilde dile getirmişti.

Yolda yürürken, bu türden bir itaatsizliğin kimliğimizin en önemli parçası olduğunu düşündüm. Kendimde bunun izlerini aradım bir süre. Yetişkin olmak ne berbat bir süreçti! Önüme konan seçeneklerden birini seçmek zorunda hissettiğim veya kolaycılıktan, yorgunluktan ya da kibarlıktan teslim olduğum alanlar geldi aklıma. “Hayır” demenin getirdiği sorumluluk ayrı bir meseleydi. Sadece sorumluluktan kaçmak için itiraz etme özgürlüğümü askıda tuttuğum anları utanarak hatırladım. Çoğumuza aynı şey oluyordu. Birer yetişkin haline gelirken ne tür toplumsal uyum süreçlerinden geçiyorsak, düpedüz ehlileşiyor ve sıradanlaşıyorduk.

Bunları düşünürken, öğrenciyken okuyup etkisinde kaldığım metinlerden birini hatırladım. “Psikolojik ve Ahlâkî Bir Sorun Olarak İtaatsizlik” adlı denemesinde Erich Fromm, insanlık tarihini başlatan ve sürdüren şeyin aslında “hayır” diyebilme özgürlüğü olduğunu söyler. Fromm’a göre bütün insanlık bir itirazla başlamıştır. Eski Ahit’te Cennetten Düşüş hikayesi ya da Yunan Mitolojisi’nde Prometeus efsanesi buna örnektir. Fakat bu itirazın etkisi anlaşılan modernlikle birlikte aşınmaya uğramıştır: “Kurumlaşmış insan ya da kurum insanı, itaat etmeme yeteneğini kaybetmiştir; hatta bir itaat eylemi içinde olduğunun bile farkında değildir.”

İtaatsizliğin, yani iktidar odaklarına “hayır” diyebilmenin, özgürlüğün temeli olduğunu söyler, Fromm. Ancak, bunun yanlış anlaşılmaması gerektiğini de ekler. İtaatsizlik başlı başına bir erdem sayılmamalıdır. Aynı şekilde itaat etmek de kendi başına kötü bir şey değildir. Çünkü insan iktidarın dayattığı anlayışa boyun eğmeyi reddederken, aslında kendi içsel ahlakına itaat etmektedir. Kalabalıkların ya da onları temsil eden iktidarın gücüne “hayır” demeyi başaran kişi, insan olmanın en temel yasasına, yani vicdanına, teslim olmaktadır.

Fromm böylece içteki ve dıştaki yasayı birbirinden ayırır: Bir kişiye, kuruma ya da güce itaat ediyorsam, boyun eğiyorum demektir. Ama kendi akıl ve inancım doğrultusunda hareket ediyorsam, iç yasaya itaat ediyorumdur, yani bir onaylama eylemi içindeyimdir. İtaatsizlik de işte bu ayrım içinde anlam kazanır: “Bir kimse yalnız itaat gösterip, itaatsizlik edemiyorsa bir köledir; eğer yalnız itaatsizlik gösterip, hiç itaat etmiyorsa, bir isyankârdır (devrimci değil). Böyle biri öfke, düş kırıklığı ve pişmanlıkla hareket eder, ama hiç bir zaman bir inanç ya da ilke adına değil.”

Sonuç olarak, inancım ve kararım beni ben yapan şeylerdir. Eğer onların peşinden gidersem, kendim olabilirim. Aksi takdirde, sahiciliğimi kaybederim ve kalabalıkların bir parçası haline gelirim. Bu anlamdaki itaatsizlik, özgürlüğümün ve dolayısıyla insan olarak kimliğimin yegane garantisidir. 


Elbette direnmenin türlü çeşitli şekilleri vardır. Geçen gün gördüğüm ilanda dediği gibi, her türlü rezistans bulunur. Ama bence itaatsizlik bunların en güzelidir.

Küçük kızın örneğine geri dönersek, bazen sadece “hayır” demek bütün oyunu bozabilir. Toplumsal baskı ve beklenti hep kendi kalabalıklarını yaratacaktır. Ama küçük kız gibiler de her zaman var olacaktır. İnsanlık tarihini başlatanlar da yazanlar da onlardır çünkü.



Monday, March 31, 2014

Hakiki Sahte Saatler

BirGün Pazar
30 Mart 2014

-->
Geçen kış yıllardan sonra ilk kez Efes’e gittim. Sakin puslu bir havaydı. Ortalıkta pek fazla insan yoktu. Sadece bir iki Japon turist grubu. Onlar da çok sessiz ve kibardılar. Bütün şehir bizimmiş gibi gezdik tozduk. Uzun uzun yürüdük, ağaçların altında oturup dinlendik, umumi tuvalete dair şakalar yaptık, kütüphanenin duvarlarına bakıp hayal kurduk.

Harabeler hep aynıydı tabii. Ama benim bu seferki tecrübem farklıydı galiba. Çocukluğumda defalarca gördüğüm bu mekana ilk kez kendimi bu kadar yakın hissettim. Hatta bir ara şehir canlıymış gibi geldi bana. Sanki bir köşeden togası ve sandaletleriyle soylu bir efendi çıkacak ve elimizi sıkıp bizi kent meydanına götürecekti.

Neyse ki böyle bir şey olmadı. Eski Yunancam berbattır çünkü.

Fakat başka bir şey oldu. Harabelerden çıktıktan sonra, çay içecek bir yer ararken, turistlere hediyelik eşya satan bir dükkanda şöyle bir tabela gördüm: “Hakiki Sahte Saatler.”

Tabelanın önünde uzun uzun durdum. Böyle bir ifadeye tav olmamak mümkün değildi. Hem komik, hem akıllı, hem de doğruydu. Evet, adam sahte saat satıyordu. Ama bunu bizden saklamıyor, göstere göstere yapıyordu. Dükkanın önünde neşeyle kıkırdayan iki Japon turist vardı. Onlar da bu mesajı almış olacaklar ki, tabelaya işaret edip gülüşerek içeri girdiler.

Efes’te gördüğüm bu tabela sık sık aklıma geliyor şimdi. Çünkü hiçbir şeyin masumiyetini koruyamadığı bu dünyada, en azından kendi sahteliğinin farkında olan bir yerden konuşuyordu. Artık lekesiz ve pürüzsüz bir hakikatin talep edilemeyeceğini teslim ediyor ve hiç olmazsa bu tespit için takdir bekliyordu. Dürüst ve cesur bir tutumdu bu. Bir saat alarak onu ödüllendirmeyi düşünür müydük acaba?

O gün harabeleri dolaşırken görebildiğim kadarıyla, Japon turistler de tam olarak bunu yapıyorlardı. Okyanus ötesindeki evlerine üzerinde Efes görüntüleri olan duvar saatleri ile döneceklerdi. Ya da belki kendilerine “hakiki sahte” bir Rolex alacaklar ve memleketlerine gittiklerinde arkadaşlarına bu tabelayı gülerek anlatacaklardı. Onlar bu ilanın gerçek muhataplarıydı. Saati değil, tabelanın sattığı eğlenceli fikri satın alıyorlardı aslında.

Bense bunu yapmak için fazla Türk’tüm. En fazla gülüp geçecek ve “Bravo valla adama!” diyecektim. Öyle de yaptım zaten.  Fakat şimdi fark ediyorum ki, saati değilse de lafı almışım yanıma. Bir sene kadar sonra hatırlamak ve yeniden kafamda evirip çevirmek üzere.

Aslında elbette, bu lafı önemsemeyebiliriz. Onu sadece cin fikirli bir girişimcinin muzipçe planlayıp sahnelediği bir oyun olarak görebiliriz. Satışları arttırmak için düzenlenmiş küçük bir numara, turistleri çekmek için düşünülmüş bir başka tuzak. Bunların hepsini söyleyebiliriz. Ve haklı da oluruz.

Fakat hakikatle kurduğumuz ilişkinin bir daha tamir olmamak üzere bozulduğu şu günlerde, bu lafın her zamankinden daha da anlamlı olduğunu düşünmeye başladım. Hiçbir şeyin sandığımız gibi olmadığı, bildiğimizi düşündüğümüz hikayelerin bile elimizde patladığı, tanıdığımızı umduğumuz insanların akıl almaz şeyler söylediği çılgın bir dönemden geçiyoruz.

Bundan önce aklımız başımızdaydı demek istemiyorum, yanlış anlaşılmasın. Hayatımız zaten matah değildi. Şehirlerde kısılmış olanlarımız, bir vakittir aynı sentetik hayatı sürdürüyoruz. Tavanı gökyüzü hissi verecek şekilde aydınlatılmış alışveriş merkezlerine gidiyor, ahşap görünümlü plastik sandalyelerde oturuyor ve çaya benzeyen kehribar rengi sıvılar içiyoruz. Arada biri kalkıp “Bu da çay mı yahu!” diyor. Ama sonra nasıl olsa unutuluyor. Yapay çimlerin üzerine yerleştirilmiş naylon çiçeklerle bezeli lokantalarda, tavuk olmayan tavuklar yiyoruz. Çocuklarımızı dört duvar arasında ekran karşısında büyütüyoruz. Başkalarının hayatlarını seyrettikçe onların da yaşamış kadar olacaklarını umuyoruz.

Bence bunların hepsi delice şeyler. Ama bize normal geliyor. Böyle yuvarlanıp gidiyoruz.

Fakat şimdi işler iyice zıvanadan çıktı. Sahtelik bile bambaşka bir boyut kazandı. Bazen birinin insan boyundaki karton modeli gerçeğinden daha çok prim yapabiliyor mesela. Hatta alkış bile alabiliyor. Demek derinlik sanıldığı kadar makbul bir özellik değil.

Gerçekten ölmek de öyle. Hiç tercih edilir bir durum değil. Bir televizyon dizisinde öldürülen evlat için günlerce yas tutanlar, gerçekten hayatını kaybeden bir başka çocuk için kıllarını kıpırdatmayabiliyor. Eğer yüzyıllarca önce şüpheli bir şekilde öldüyseniz, biri kalkıp sizin için suç duyurusunda bulunabiliyor. Ama gerçekten bir cinayete kurban gittiyseniz, sizi sevenlerin adaletin tecelli etmesini talep etmesi bir tür safdillik olarak algılanabiliyor.

Her şeyin görüntülerden ibaret olduğu, hiçbir şeyin gerçek olduğundan emin olamadığımız, çoğumuzun gündelik hayatını sosyal medya üzerinden gerçekleştirdiği bir hayat sürüyoruz. Sosyal medyada ortaya çıkan bir sahte isim bir iki hafta içinde memleketin en tanınan kişilerinden biri haline gelebiliyor, yüz binlerce takipçi edinebiliyor, sözü dinlenip ciddiye alınabiliyor. Hatta o kadar popüler oluyor ki, onun bile taklitleri çıkıyor. Böylece görüntüler sonsuz sayıda çoğalıyor ve izlenemez hale geliyor.

Öyle bir zaman ki, neye elimizi atsak dağılıp gidiyor, ne tarafa yaslansak arkası boş çıkıyor, kopyaların böğründen başka kopyalar fışkırıyor. Bir dala tutunup nefes almak istiyoruz. Bunu beğendim gitmesin kalsın diyesimiz geliyor. Ama nafile. Her şeyin cilası var. Söktüğünüz zaman altından hiç görmek istemediğiniz şeyler çıkıyor.

“Hakiki sahte saatler” meselesine gelince, bir daha Efes’e gidersek mutlaka bir tane alacağım. Neye güveneceğimizi bilemediğimiz bu günlerde bana bir sürü şeyden daha gerçek görünüyor.



Saturday, March 15, 2014

Hûn

9 Mart 2014
BirGün Pazar



Her gece uzun uzun rüyalar görüyorum. Zihnim fazla mesai yapıyor şu aralar. Gündüz sağdan soldan topladıklarıyla gece bir daha sergi açıyor. Her seferinde yepyeni bir tezgahta sunuyor onları. Bazen ucu bucağı görünmeyen yığınların üzerinden atlamaya uğraşıyorum, bazen etrafa dağılmış paketleri toplamaya çalışıyorum. Kimi zaman da birtakım bohçaları çözüp bağlıyorum.
Uyurken de çok tedirginim aslında. Gecede birkaç kez uyanıyorum. Sabahları gözlerimin altında koyu renk halkalar oluyor. Çoğu kez güne başlamakta zorlanıyorum.
Bütün bunlar sadece bana oluyor sanıyordum. Meğer öyle değilmiş.
Geçen gün bir arkadaşım rüyasında saatini geri almaya çalıştığını ama bir türlü başaramadığını söyledi. Birkaç dakika bile geriye gitse her şey düzelecekmiş ama yapamamış bir türlü. Bir başkası bağırmaya çalıştığı ama başaramadığı bir rüyayı anlattı bana. Hiç sesi çıkmıyormuş. Onun yerine dişlerinin arasından sular akmış. “Galiba gözyaşlarıydı,” dedi ürpererek. “Galiba ağzımdan ağlıyordum ben.”
Ben de bir süredir çiğneyip yutamadığım lokmalar görüyorum. Masada annemin yanında oturuyorum. Ağzımda büyüdükçe büyüyen bir lokma var. Herhalde balık yiyoruz. Kılçıklar ağzıma dilime batıyor. “Yutamıyorum,” diyorum anneme. Annem başımı okşayıp “Biraz daha çiğne,” diyor. Kılçıkların boğazımı yırttığını, içimi kanattığını hissediyorum. Gözlerimden yaşlar dökülüyor. “İçime hûn oldu, anne!” diyorum. Yine ondan öğrendiğim bir laf bu:  Hûn. Yani yara.
Yutamadığımız, sindiremediğimiz, bir türlü kendimize izah edemediğimiz şeyler var bizim. Bu kadar kadının hep birlikte rüya görmesi hayra alamet değil. İçimizde yaralar var.
Haftalardır akıl almaz haberlerle boğuşuyoruz. Kaygılıyız, tedirginiz. Gazetelerde okuduklarımız, televizyonlarda izlediklerimiz ruhumuzun ayarını bozdu, bizi düpedüz hasta etti. Öyle ki, artık adaletsizliğe alıştığımızı, kötü haberlerle şerbetlendiğimizi bile düşündük. Ama geçen hafta, hepimizi derinden yaralayan, ruhumuzu inciten bir şey oldu. Üstesinden gelemeyeceğimiz, bir daha kolay kolay unutamayacağımız bir şeydi bu.
Gözaltında gördüğü işkence ve uğradığı cinsel taciz sonucu intihar eden Onur Yaser Can'ın annesi Hatice Can kendini öldürdü. Bir anne evladının kaybına dayanamayarak kendi eliyle canını aldı. Geride bir çocuk ve bir acılı eş bırakarak bu dünyadan ayrılıp gitti.
Aslında hikaye neredeyse dört sene evvel başlamıştı. 28 yaşındaki mimar Onur Yaser Can, 2 Haziran 2010 yılında İstanbul Harbiye'de esrar satın aldığı iddiasıyla narkotik polisi tarafından gözaltına alındı. Onur, götürüldüğü Narkotik Şube Müdürlüğü'nde polisin işkence, cinsel taciz ve aşağılamalarına maruz kaldı. Avukatının söylediğine göre, daha sonra karakolda yaşadıklarını şöyle anlatacaktı:  “Gözaltında çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler... Bir süre çömeltilerek bekletildim. Bu süreçte ağlayan, polislere yalvaran bir kişinin sesi dinletildi, tokatlandım, sözlü olarak aşağılandım. Polislerden biri beni telefonla emniyete çağırdı ve önceki ifademden farklı bir ifade imzalattılar. Muhbirlik yapmam söylendi.”
Bunları okumak bile insana ağır geliyor. İlk kez okuduğumda da aynı şeyi hissetmiştim. Onur Yaser Can’ın ölümünü ve ailesinin onun ardından girdiği hukuk mücadelesini hatırlıyorum. Ölüm ilanında annesi Onur’a “Ey oğul, maviş oğul” diye sesleniyordu. Aynı ilanda bir de fotoğraf vardı. Pırıl pırıl gencecik bir çocuk ta gözümüzün içine bakıyordu. Öyle güzel bakıyordu ki, bir süre sonra dayanamayıp gözlerinizi kaçırmak zorunda kalıyordunuz.
Bu hikayeyi takip edenler hatırlayacaktır: Onur’un ailesi, Narkotik Şube hakkında işkence ve cinsel saldırı suçlamalarıyla şikâyetçi oldu ama olaya karışan dört polis memuruna işkence suçundan takipsizlik kararı verildi. Ailenin, sorgu odasının kamera kayıtları ve bilgisayarların imaj kayıtlarının incelenmesi talepleri kabul görmedi.
Oğlunun ölümünden tam 3,5 sene sonra Hatice Can intihar etti. Bir pazar sabahı kahvaltıdan sonra gidip kendini balkondan attı. Gazeteler bunca zamandır sürdürdüğü hukuk mücadelesinden umduğu sonucu alamadığı için hayatına son verdiğini yazdılar.
Oğlu ruhundan işkencenin izini silemeyeceğini düşündüğü için kıymıştı canına. Arkadaşlarına böyle söylemişti. Onurumu incittiler, demişti. Annesi de aklından oğlunun gözlerini çıkaramadığı için gitti belli ki. Kendisine “Ben niye öldüm, anne?” diye soran gözlerini.
Hatice Can ve mavi gözlü oğlu ışıklı bir günde çekilmiş eski bir fotoğraftan bize bakıyorlar şimdi. Birbirlerine yaslanmış öylece duruyorlar. Kim bilir belki de huzurlu bir Pazar gününün rehavetiyle gülümsüyorlar. Hatice Can’ın yüzünde oğluyla ne kadar gururlandığının izi var. Onur’un gözleri ise, bir daha hiçbir Pazar eskisi gibi olmayacak diyor sanki.
Bu haberi okuduğumdan beri hep aynı şeyi düşünüyorum: Bütün bunları kendimize nasıl izah edeceğiz? Ruhumuzdan bu acıları nasıl temizleyeceğiz? Roboski’de bir hiç uğruna çocuklarını kaybeden aileleri, Gezi’de öldürülen evlatlarının davalarını takip etmek için şehir şehir dolaşıp duran anne babaları, senelerdir her hafta kayıplarını aramak üzere Galatasaray’da toplanan Cumartesi Anneleri’ni nasıl içimize sindireceğiz?
Bu ülkede adalet arayanlar için delirmekle ölmekten başka bir seçenek yok mu?
Hepimizi hasta eden bu korkunç hikayelerin sonu gelmeli artık. Çünkü bilin ki, bu lokmaları yutamıyoruz. Zihnimizde dönüp duran resimlerle her gün yenileri ekleniyor. Bunlarla başa çıkamıyoruz. Çiğnedikçe mayalanan lokmalar gibi ağzımızda büyüyorlar. Hatice Can’ın yüzü büyüyor, oğlunun gözleri büyüyor. Boğazımızı yırtıyor, göğsümüzü kanatıyorlar.
Her biri içimize hûn oluyor.



Saturday, March 01, 2014

Daktilo Silgisi

BirGün Pazar
23 Şubat 2014


Eskiden üniversitede bazı bölümlerde bitirme tezi adı altında uzunca bir makale yazılırdı. Bu son görevi tamamlamadan lisans eğitiminden mezun olamazdınız. Ancak tezi yazdıktan sonra rüştünüzü ispat etmiş kabul edilir ve okuldan hayata doğru yollanırdınız.

O zaman bilgisayar yaygın bir şekilde kullanılan bir araç olmadığı için hemen her şey elle yazılırdı. Okulda bir bilgisayar binası vardı ama orada mühendisler yaşıyordu. Sadece bir iki kez girebildiğim bu binada, bilim kurgu filmlerinden fırlamış gibi görünen bir oda vardı. Orada “ana bilgisayar” denen dev bir makina dururdu. Sonra yavru bilgisayarları da görmek kısmet oldu ama onları kullanmak için daha seneler geçmesi gerekecekti.

Bazı havalı şahıslar ödevlerini daktilo ile yazarlardı. Ama ben tez yazma zamanı gelene kadar bütün ödevlerimi bilek gücüyle yazdım. Uzun kuyruklu harfleriyle hiçbir yere sığmayan elyazım da böylece ehlileşti ve makul boyutlara indi. Dolmakalem kullanmaya da o zaman alıştım ve bu adeti hiç bırakmadım. Babamın o dönemde hediye ettiği kalemi şimdi de sınav kağıtlarını okurken kullanıyorum.

Fakat işte bütün öğrencilerin başına gelen şey sonunda beni de buldu. Tez yazma zamanı geldi ve bir daktilo bulmak gerekti. Ödevler falan oluyordu da, tezin elle yazılmayacağını birinci sınıflar bile bilirdi.

Birkaç hafta yana yakıla daktilo aradım. Sonra bir gece o zamanlar sahaflık yapan sevgili bir arkadaşım elinde bir kutuyla kapıda belirdi. Kutunun içinden biraz hırpalanmış bir daktilo çıktı. Küçük güzel bir Triumph’du bu. Gri çantasının üzerinde yağlıboyayla yazılmış bir numara vardı. Sonradan öğrendiğime göre, daha evvel okulda bir gözaltı olmuş ve polis bildiriyi yazanlarla beraber daktiloyu da içeri almıştı. Böylece bizim daktilo birkaç çizikle birlikte bir de sicil numarası kazanmıştı.

Dünyanın en ince düşünceli insanlarından biri olan arkadaşım, daktilo ile birlikte bir de kitap getirmişti bana: Kendi Kendine Daktilo Dersleri (Bakmadan On Parmakla Hatasız Metotla). Galiba daktilografiyi esas tutan meslek liselerinden biri için hazırlanmış bir kitaptı bu.

Sabıkalı daktilo ile maceralarımız böyle başladı. Bir hafta on gün kadar çabaladığımı hatırlıyorum. Her sabah kalkar kalkmaz kitabı açıyor ve daktilo derslerini çalışıyordum. Aynı seslerden oluşan birtakım saçmasapan cümleleri art arda yazdım durdum. Fakat sonra baktım ki olacak gibi değil. Böyle giderse tez asla yetişmeyecek. Bunu anlayınca oturup kafama göre yazmaya başladım. Sonuçta “Bakmadan On Parmakla Hatasız Metotla” kısmı hikaye oldu ama lisans tezimi yazıp bitirdim. Hem de daktilo marifetiyle.

Küçük Triumph’un her türlü numarasını bu süreçte öğrenmiştim. Mürekkebi biter gibi olunca şeridi geri sarmayı, birkaç kopya yazmak istiyorsam karbon kağıdı kullanmayı ve tuşlara yanlış basınca karışan çubukları zarar vermeden birbirinden ayırmayı başarabiliyordum.

Daktilonun asıl eziyetli tarafı bazı harfleri silik basması, bazılarını da hiç basmamasıydı. Benim yaptığım hataları da üzerine koyarsanız, daktilo edilmiş her sayfanın sonradan iyice bir gözden geçirilmesi gerekiyordu. Hep silik çıkan “g” harfini elle tamamlıyor, neredeyse hiç görünmeyen “e”lerin üzerinden birer birer kalemle geçiyordum. Fakat en fenası hatalı basılmış harfleri ve sözcükleri düzeltmekti. Elektrikli daktiloların kaset şeklinde şeritleri ve ona uygun silicileri olurdu. Fakat eğer mekanik daktilo kullanıyorsanız, eski usul daktilo silgisi ile başbaşa kaldınız demekti. 

Daktilo silgisi kurşun kalemsilgisine benzemez. Yumuşak ve rahat kullanımlı kurşunkalem silgilerinin aksine, kumlu ve sert bir malzemeden yapılmıştır. Sayfanın üzerindeki inatçı mürekkebi sökmek için böyle bir şeye ihtiyacınız vardır çünkü.
İzlediğiniz yol kabaca şöyle bir şeydir: 1) Hata yaptığınızı fark edince iç geçirmek, 2) Serbest tuşuna basıp şaryoyu sağa doğru kaydırmak, 3) Silindiri birkaç diş çevirip yukarıya döndürmek ve hatayı görünür hale getirmek, 4) Şerit yeni ise önce yumuşak silgi ile silip boyasını almak, 5) Sonra daktilo silgisi ile olaya müdahale etmek,
6) Kağıdı yırtmak, 7) Küfrü basmak.

Likit düzelticiler ortaya çıktığında ne kadar sevindiğimi söylememe gerek var mı?

Doğruyu söylemek gerekirse, daktilo silgisi ile giriştiğim her teşebbüs kağıdı yırtmakla sonuçlanmıyordu. Kimi zaman da hatayı düzeltmek mümkün oluyordu. Ama ne yaparsam yapayım kağıtta silmeye çalıştığım sözcüğün hafif bir gölgesi kalıyordu. Çünkü aslında yaptığım şey, kağıdın derisini yüzerek yazdıklarımı oradan sökmeye çalışmaktan ibaretti. Bazen deriyi kazıyordunuz ama izi kalıyordu işte.

Geçenlerde daktilo ile yazdığım bir makaleyi buldum. Öğrencilik yıllarından kalma acemice bir yazı. Daktilo silgisi ile defalarca üzerinden geçilmiş. Kimi yerler aşınmış, kimi sayfalarda mürekkep dağılmış. Ama hataların izlerini fark etmek mümkün. Dikkatle bakarsanız, sözcüklerin altında başka sözcükler olduğunu bile görebiliyorsunuz.

Daktilo silgisini böyle hatırladım. Artık arkaik bir nesne haline gelmiş bir ofis malzemesiyle duygusal bir bağım olduğunu düşünmenizi istemem. Ama bu silginin benim için bir silgiden fazlası olduğunu söylemeliyim. Daktilo silgisi değerli bir bilgiyi taşıyordu, çünkü bana yazdığım hiçbir sözcüğü gerçekten silemeyeceğimi söylüyordu. Yazdığım her şey ortadaydı. Kusurlu ve eksik bile olsa onu tamamen yok etmek mümkün değildi. Gölgesi kağıtta kalacak ve metni tehdit etmeye devam edecekti.

Biliyorsunuz, şimdi işler çok farklı. Artık silebiliyorum. Hem de her şeyi. Bilgisayar bu işe yarıyor. Bu sayfaya yazdıklarımı da sildim. Çoğu artık burada değil. İnsanın derisini yüzen tecrübelere dair yazmıştım mesela. Bizi sonsuza kadar yaralayan tecrübeleri anlatmak istiyordum. Ama hemen sildim. Sonra da unuttum hepsini.

Arkalarında hiçbir iz bırakmadan kayboldular. Zamanla solup giden rüyalar gibi.

Monday, February 17, 2014

Hey Jude

BirGün Pazar
16 Şubat 2014



Öğrenciliğimden beri kahvelerde vakit geçirmeyi severim. Kahve derken şu yeni usul kafelerden bahsetmiyorum. Dev fincanlarda sunulan sulu kahveleri, üniformalı çalışanları ve fabrikadan çıkma pastaları ile hepsi birbirine benzeyen bu mekanlardan pek hoşlanmıyorum. Benim sözünü ettiğim, amaçsız bir şekilde dolaşan aşıkların mola vermek için uğradığı, öğrencilerin sözleşmiş gibi her gün aynı masada buluştuğu ve rate yazarlarla şairlerin bir fincan kahve eşliğinde saatler geçirdiği basit ama güzel yerler.

İstanbul’da onlardan çok azı hayatta kaldı. Çay bahçeleri gibi şehrin kahveleri de yavaş yavaş tarihe karışıyor.


Bir yerin müdavimi olmak duygusunu ilk kez Hisar Kahve’de tatmıştım. Öğrenciyken zamanımın çoğunu geçirdiğim Ali Baba’nın kahvesinde genellikle kalabalıklar halinde oturulur, uzun uzun konuşulur ve kalın su bardaklarıyla çay içilirdi. Okkalı sade kahveyi tercih etmediyseniz tabii. Her zaman oturup konuşmak zorunda değildiniz elbette. Ama herkes birbirini tanırdı. Onlarla uzun uzun sohbet etmiyor olsanız bile, tanıdığınız insanlarla çevrili bir mekanda oturmakta rahatlatıcı bir şeyler vardı. Eve misafir geldiğinde konuşmaları dinleyerek divanda uyuyakalan çocukların huzuru olurdu insanın üzerinde. Her gün gidip aynı masaya yerleşir, bazen isimlerini bile bilmediğiniz kişilerle göz ucuyla selamlaşırdınız. Sonra da denize bakarak düşüncelere dalabilirdiniz. Hem de saatlerce.

Boğaz’a bakmanın bedava olduğu yıllardı.

Ali Baba’da tekbaşına oturanlara kimse ilişmezdi. Ama dörtlü beşli masalar kahvenin değişmez manzarasıydı. Kimi zaman bu gruplar büyür, sesler yükselirdi. O zaman Ali Baba duvara dayadığı sandalyesinden kalkar, gönülsüzce ayar verirdi. Onu dikkate almamak mümkün değildi. Son dönemde akıllara durgunluk verecek boyutlara ulaşmış göbeği, her an düşebilirmiş gibi duran bol pantolonu ve hafifçe sararmış atleti ile ikinci sınıf bir suç filminin bıçkın karakterlerinden biri gibiydi. Konuşması bile öyleydi sanki. Masaların arasında dolaşıp “Hadi, çaya pasif kalmayalım,” diye seslenişi hala kulağımda.

Kahvenin yerinde artık yeller esiyor. Önce el değiştirdi, ardından da tamamen kapandı. Zaten Ali Baba memleketine döneli çok olmuş, kahve kahvelikten çıkmıştı. Sonraları iyice sevimsiz bir yer oldu. Şimdi kapısında lüks arabalar park ediyor. Yazları ferahlayasınız diye sizi arada bir spreyle ıslatıyorlar. Çok garip bir adet. Kendinizi ot gibi hissediyorsunuz. O mekana gidiyorsanız muhtemelen öylesiniz zaten.

Neyse, kahve yok artık. Çok canımı sıkıyor bu durum. Önünden geçerken bile başka tarafa bakıyorum.

Fakat kahvesiz yaşamak mümkün değil tabii. Ben de kendime yeni bir yer buldum. Birkaç senedir gittiğim bu kahveyi, Calamity Jane dobralığı ile Adile Naşit anaçlığı arasında gidip gelen orta yaşlı bir kadın işletiyor. Kahvenin çalışanları da müşterileri de genellikle öğrencilerden oluşuyor. Eski çay bahçeleri ile yarışamaz belki. Ama kendine göre bir sevimliliği ve canlılığı var. Arka plandaki çatal bıçak takırtısı, insan sesi ve müzikten oluşan karışım tam olması gerektiği gibi. Ne dikkati dağıtacak kadar yüksek, ne de insana kendini yalnız hissettirecek kadar cılız. Üstelik kahvesi lezzetli, çayı demli, hatta ev yemeği bile var. Şehrin en kalabalık noktalarından birinde gerçek bir vaha yani.

Geçen gün yine orada çalışıyordum. Arkada hafif hafif bir şeyler çalıyordu. Galiba eski şarkıları çalan bir radyo kanalını açmışlardı. Bir ara dikkatim dağıldı, başımı kaldırıp etrafımdakilere şöyle bir baktım. Neredeyse bütün masalarda tekbaşına oturan insanlar vardı. Ben de dahil olmak üzere herkes önündeki bilgisayara bakıyordu. Arkadaki köşeye genç bir çift yerleşmişti. Onlar da birbiriyle konuşmuyordu. Geriye doğru kaykılmış, ellerindeki telefonlara kitlenmişlerdi.

Hisar Kahve’deki kalabalık masalar, kahkahalarla bölünen konuşmalar, birbirine sarılarak girip çıkan insanlar geldi gözümün önüne. Oradan buraya nasıl ve ne zaman gelmiştik acaba? Bu kadar büyük bir değişikliğin kendisine mi şaşayım, yoksa bunun bir parçası olmama mı hayret edeyim bilemedim. Bu yalnızlık bile değildi artık. Daha çok öksüzlük gibi bir şeydi. Hepimiz birer makineye sarılmış oturuyorduk. Ne acayip şeydi aslında! Benim dizüstü bilgisayarı kordonundan çekiştirdim bir süre. Bir tepki vermesini bekler gibi. Sonra bu görüntünün garipliğini unutup yeniden işe daldım.

Bir daha kafamı kaldırdığımda, tabak çanak seslerinin üzerine radyoda çalan Hey Jude eklenmişti. Bir Beatles şarkısı eksikti şimdi, diye düşündüm. Bari duruma uygun bir şey çalsalardı. Bu kadar yalnız insana, Eleanor Rigby iyi giderdi mesela. Ama işte Paul McCartney’in çok şekerli iyimserliği ile baş başaydık. Hey Jude’un ha bire gaz veren sözlerine kulak verdim. McCartney yıllardır yaptığı gibi yine aynı şeyleri söylüyordu. Moralini bozma diyordu, düzeltebilirsin diyordu, sana yakın olmasına izin ver diyordu.

“Nah düzeltirsin!” dedim kendi kendime. Şuraya bak! Sevgililer bile birbirinin yüzüne bakmıyor. Sokakta kimse kimseye gülümsemiyor. Komşularımı tanımıyorum, benimle aynı katta çalışan insanların isimlerini bilmiyorum ve işte ben de diğerleri gibi burada yapayalnız oturuyorum. Durup dururken hüzünlendim. Omuzlarım hafifçe çöktü.

Ben bunları düşünürken, şarkının finalindeki nakarat kısmına geldik. Aaa, bir de ne göreyim! Herkes elindeki telefonu, ipad’i falan bırakmış, bir ağızdan “Nah nah nah nah nah nah, nah nah nah, hey Jude” diye bağırıyor. Önümde ders çalışan çocuk eliyle masada tempo tutuyor. Bir iki kişi bulunduğu yerde sallanıyor. Ben bile hafif hafif mırıldanıyorum. Şarkı bitince, köşedeki çiftin oğlanı kollarını kaldırıp “Hey Jude!” dedi. Karşısındaki kız da onun komikliğine güldü biraz.

Ben de kendimi gülümserken buldum. Belki de düzeltebilirdik gerçekten. Hüzünlü bir şarkıyı alıp her şeyi daha iyi hale getirebilirdik. Kısa bir süre için buna inandım. Bütün dünya Hey Jude oldu.

Ama biraz sonra içerideki ışık değişti. Garson çocuk dolaşıp çay dağıttı. Dışarıdan korna sesleri geldi. Bir adam diğerine ağız dolusu küfretti. Kahvede başlar birer birer eğildi. İnsanlar bilgisayarlarına geri döndüler.

Thursday, February 06, 2014

Dilenci Kız: Alice Munro'nun Kadınları

BirGün Pazar
2 Şubat 2014




Bazı kişilere erken maruz kalır insan. Kıymetini bilemez onların. Bazen de hayatınıza öyle biri girer ki, oturup hayıflanırsınız bunca senedir neredeydi diye. Aynı kural yazarlar için de geçerlidir. Kimi yazarları erken yaşta okuduğunuz için üzülürsünüz, çünkü pek bir şey anlamamışsınızdır. Kimileriyle de bu vakte kadar neden karşılaşmadığınıza şaşarsınız. Hayatınıza daha önce girseler her şey daha farklı olacakmış gibi gelir size.

2013 Nobel edebiyat ödülünü alan Kanadalı öykücü Alice Munro benim için bu ikinci gruba giriyor.

Munro edebiyat sahnesinin alçakgönüllü yıldızlarından biri. Küçük bir çiftlikte büyümüş, daha çocukken hasta annesinin sorumluluğunu almak zorunda kalmış. Sonra da genç yaşta evlenip bir eş ve anne olmuş. Kendisiyle yapılan bir söyleşide, önceleri öykülerini çocuklar uyurken ya da iki alışveriş arasında yazdığını anlatıyor. Bunu söylerken o kadar rahat görünüyor ki, insan öykülerin kendi kendine yazıldığı hissine kapılıyor. Ama bu hissin sizi yanıltmasına izin vermemelisiniz. Alice Munro, incelikli tahlilleri, derin karakterleri ve en dramatik olayları hiç “drama” yaratmadan  anlatabilme becerisiyle çok özel bir yazar.

Munro’nun, hayatın içinde bocalayan ama bir şekilde ayakta kalmayı başaran kadın karakterleriyle karşılaşınca, keşke bu öyküleri daha önce okusaydım diye hayıflanmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Yirmili yaşlarda kafası karışık bir genç kadınken, otuzlara geldiğinizde duygusal yükünü almış ve kendinizi biraz tanımaya başlamışken, bu yazar hayatınıza girmiş olsaydı ne iyi olurdu diye düşünüyorsunuz. Gerçi artık kırklarınıza vardıysanız da geç kalmış sayılmazsınız. Munro, çocukların yuvadan uçtuğu, anne babanın elden ayaktan düştüğü ve pişmanlıkların umutlardan daha fazla olduğu bu yaşlarda da size pek güzel eşlik edecektir.

Sevdiğim yazarlara dadanmak adetinde olduğum için, Munro’nun kitaplarını da arka arkaya okudum. Aralarında en çok beğendiğim Dilenci Kız: Flo ve Rose’un Hikayeleri (The Beggar Maid: Stories of Flo and Rose) adlı öykü derlemesi oldu. Birbirine bağlı öykülerden oluşan bu kitapta olaylar, Rose ve Flo adlı iki karakterin etrafında dönüyor. Bu iki kadının hayatlarından kimi bölümleri önümüze sererken, Munro bir yandan da hepimize çok tanıdık gelecek büyüme, yetişme ve kimlik hikayeleri anlatıyor.

Kitaba adını veren öyküde bunların hepsini bir arada görüyoruz. Öykünün ana karakteri Rose, diğer kasabalı kızlar gibi biraz oyalanıp evlenmek yerine şehre gelmiş ve üniversiteye başlamıştır. Okula başlar başlamaz hayatının çok da kolay olmayacağını anlar. Burslu bir öğrencidir o. Boş zamanlarında kütüphanede çalışması, pek de hoşlanmadığı yaşlı Dr. Henshawe’un yanında pansiyoner olarak kalması ve bütün bunlar için minnet duyması gerekecektir. Öykü boyunca kendini hep biraz aç hisseder Rose. Yatağının altında kurabiyeler, kekler, bisküviler saklar. Ne zaman yalnız kalsa onları kemirip durur.

Ondan hoşlanan bir genç adam vardır. Patrick. Varlıklı bir aileden gelen, tutuk, renksiz ve biraz da eski moda bir adamdır bu. Rose’a idealize ettiği şövalyece hislerle bağlıdır. Ama taşralı alışkanlıklarından dolayı onu sürekli eleştirmekten de geri durmaz. Kendini hem sınıfsal olarak hem de entelektüel açıdan Rose’dan üstün görür. Onun arkadaşlarını, davranışlarını, kullandığı sözcükleri ve giyinişini beğenmez. Mümkün oldukça bütün bunları “düzeltmeye” çalışır. Rose bunda bir terslik olduğunu hisseder ama tam olarak anlayamaz. Patrick kendi kafasında yarattığı bir ideal kadını sevmektedir. Sevgilisini Kral ve Dilenci Kız adlı tablodaki mağrur ve sessiz genç kıza benzetir. Kendini de onun kurtarıcısı olarak hayal etmekten hoşlanır. Rose’un yüksek sesli neşesi ve hayata duyduğu iştah ona itici ve anlaşılmaz gelir.

Öykünün bir yerinde, Rose sevgilisini ailesiyle tanıştırmak üzere Hanratty’deki çiftliğe götürür. Babası ve üvey annesi Flo ellerinden geleni yapmış ve bu özel konuk için hazırlayabildikleri en iyi sofrayı kurmuşlardır. Sofrada patates ve sosisten oluşan basit bir yemek vardır. Masanın üzerinde her zamanki muşamba örtüye ek olarak kuğu şeklinde tasarlanmış plastik bir peçetelik bile koymuşlardır. Herkes diline dikkat etmeye çalışır, küfretmeden konuşmayı başarırlar, ama aksanlarını saklayamazlar. Patrick önündeki yemeğe dokunmaz bile. Ailesinin bu başarısız teşebbüsü ve Patrick’in çaba bile göstermiyor olması, Rose’u utandırır.

“Rose bir konuşma başlatmaya çalıştı, neşeli ve hafif bir sohbet. Ama sesi yerel bir çiftle söyleşi yapmaya gelmiş bir gazetecininki gibi çıkıyordu. Sayabileceğinden çok daha fazla seviyede utanç duyuyordu. Yemekten, kuğudan ve muşamba masa örtüsünden dolayı utanç içindeydi. Patrick adına ayrıca utanıyordu. Suratsız züppenin biriydi! Flo ona kürdan kutusunu uzattığında suratındaki çarpılmış sırıtışı görmüştü. Flo için de ayrıca utanıyordu. Yabaniliği, riyakarlığı ve sahte kibarlığı ile dayanılır gibi değildi. Ama en çok kendisi için utanç duyuyordu. Doğal bir şekilde konuşmayı, iki laf etmeyi bile becerememişti. Flo’nun, Billy Pope’un, Hanratty’nin aksanı şimdi onun da kulaklarını tırmalıyordu... Onları Patrick’in gözlerinden görmek, onun kulaklarıyla duymak, Rose’u da hayretler içinde bırakmıştı.”

Bu olay, Rose’a artık aynı insan olmadığını hissettirir. İki ayrı Rose var gibidir sanki: Biri Patrick ile pastanelerde ve şık lokantalarda dolaşan Rose, diğeri ise küçük çiftlik evinde büyümüş olan Rose. Bu ziyaretten sonra Rose anlar ki, artık o küçük çiftlik evine geri dönmek mümkün değildir. Ama Patrick’le devam etmek de mümkün değildir. Onunla kaldığı müddetçe, Hanratty’deki o aile yemeğini, Patrick’in yüzündeki çarpık gülücüğü ve şehre dönerken aldırışsız bir şekilde söylediği şu cümleyi hatırlayacaktır: “Haklıymışsın, burası tam bir çöplük. Kurtulduğun için mutlu olmalısın.”

Rose bunları anlayacak kadar akıllı, kendine itiraf edecek kadar dürüst ve yoluna devam edecek kadar güçlüdür. O bir Munro kadınıdır çünkü.

Kısa hikayeleriyle tanınan Alice Munro'ya ''Kanada'nın Çehov'u'' diyorlarmış. Bence hata ediyorlar. Kendine has karanlığı, mesafeli anlatımı ve neredeyse rahatsız edici açık sözlülüğü ile Munro dikkat çekici bir yazar. Bu haliyle kendinden başka kimseye benzemiyor.

Bir iki kitabını okuduktan sonra siz de onun elinden çıkan bir öyküyü daha ilk satırdan tanır olacaksınız. Bütün büyük yazarlarda olduğu gibi.