Monday, August 04, 2014

Latin Amerika Notları IV - Büyü nereden geliyor?

BirGün Pazar
3 Ağustos 2014


Montevideo’da en büyük eğlencem otobüse binip bir yerden bir yere gitmek. Böyle deyince sanmayın ki, her şey harika işliyor. Hayır. Otobüsler köhne ve yavaş. Çoğu kez deli gibi gidiyorlar. Ama kalabalığa rağmen insanlar kibar, trafik İstanbul’a kıyasla çok daha rahat ve en önemlisi şehrin en uzak köşelerine bu şekilde ulaşmak mümkün. Üstelik okul saatleri içinde öğrencilere bedava.

Burada ulaşım ağırlıklı olarak otobüslerle yapılıyor. Eskiden troleybüs de varmış. Ama elektrik pahalanınca onları kaldırmışlar. Şimdi işi bizim halk otobüslerine benzeyen birkaç şirket yürütüyor. 1980’lerde İstanbul’daki otobüs yolculuklarını düşünün. Düşündünüz mü? Hani yuvarlak hatlı, koltukları harap, biletçileri iyice suratsız otobüsler. O görüntüyü tutun şimdi. Sonra üzerine vapurlardaki seyyar satıcıları ekleyin. Tamam işte. Buradaki otobüsleri elde etmiş oldunuz.

Seyyar satıcılar başlı başına hikaye aslında. Burhan Pazarlama’nın otobüs versiyonundan tutun da, azizlerin renkli resimlerini satanlardan, çiklet ve şeker tutanlara kadar her cinsi var. Ama benim en çok hoşuma giden müzisyenler oldu. Montevideo için uzunca sayılabilecek bir mesafe (en fazla 30 dakika) kat edecekseniz, kendinizi müzisyenlerin inip bindiği bir hatta buluyorsunuz. Gitarları ve bazen de bu kıtaya özgü telli bir çalgı olan “charango”ları ile otobüse atlıyorlar. Şarkılar genellikle bir durak sürüyor. Eğer durağı kaçırırlarsa ne gam! Biraz daha söyleyip öyle iniyorlar. Hepsi şoförleri tanıyor. Hatta selamlaşıp hal hatır soruyorlar.

Sokak müzisyenlerine dair fark ettiğim şeylerden biri şu: Asla rekabete girmiyorlar. Gösteri için her zaman sıralarını bekliyorlar ve birbirlerine karşı çok anlayışlı davranıyorlar. Hatta bazılarının, kendi gösterileri bittikten sonra gelen yeni müzisyenlere topladıkları paradan birkaç kuruş verdiklerini gördüm. Sembolik bir şeydi tabii. Ama biz gidiyoruz, sizin şansınız bol olsun gibi bir anlama geliyordu belli ki. Dayanışma güzel şey.

Ulaşım sistemine geri dönmek gerekirse, Montevideo’da bir yerden başka yere gitmek öyle korkunç bir macera sayılmaz. Hele İstanbul trafiğine alışık biri için keyifli bir seyahat bile sayılabilir. Yine de buradaki ilk günlerimizde, metro var mı diye bir bakındık. Buenos Aires’te karanlık ve eski püskü metro istasyonlarında beklemeye alışmıştık. Burada da otobüs yerine metroya binebileceğimizi düşündük.

Böylece metroyu aramaya başladık. İlk gün başarısızlıkla sonuçlandı. Ben bir yerde bir harita gördüğümden neredeyse emindim. Hatta Buenos Aires metrosunu çağrıştıran Subte tabelasını da hayal meyal hatırlıyordum. İkinci gün yine bulamayınca iyice meraklandım. Sonunda eve döndüğümüzde, internete girip bu meseleyi araştırmaya karar verdim ve böylece kendimi akıl almaz bir hikayenin içinde buldum.

Bulduğum sayfalardan birinde şöyle yazıyordu: “Montevideo bugün dünyanın büyük başkentleriyle, Londra, Milano ya da Rio de Janeiro ile, boy ölçüşebilecek bir metropoldür. İşte sonunda, Montevideo da kendi metro sistemine kavuşmuştur.” Altında da bir imza vardı: Estero Bellaco, Mühendis ve Montevideo Metro Şirketinin (CMM) Başkanı.

Montevideo metrosunun açılış töreninde sarf edildiği söylenen bu sözlerin altında ise tafsilatlı bir metro haritası yer alıyordu. Uruguay’ın başkentinin önemli noktalarını, yeraltından giden bir raylı sistem ile birbirine bağlayan bu haritada tam 13 değişik hat vardı. Kırmızı Hat kenti enlemesine kesiyor, Yeşil Hat ise sahil kısmını boydan boya kat ediyordu. Bunun dışında kentin nispeten eteklerinde kalan yoksul bölgeler için de birer metro hattı düşünülmüştü. Bu haritayı daha önce bir yerde gördüğümü hatırladım, ama nerede olduğunu çıkaramadım. Bunun dışında, bulduğum web sayfasında başka kent merkezindeki olmak üzere değişik metro duraklarının fotoğrafları ve hatta metronun yer üstünde ve altında görüntüleri vardı.

Bütün bunlar harikaydı elbette. Metro sistemi gerçek olsaydı tabii.

Biraz daha okuduktan sonra bunun bir sergiden alınma görüntüler olduğunu fark ettim. Montevideo’da metro falan yoktu. Muhtemelen daha uzun bir süre de olmayacaktı. Çünkü bazı hükümetler zeminin çok yumuşak olduğunu, bazı başka hükümetler de çok sert olduğu için kazılamayacağını iddia etmişlerdi. Sonuçta, hiçbir idare çok masraflı olacağı belli olan bu projenin altına girmek istememişti. Montevideo’nun metro düşü de böylece rafa kalkmıştı. Fakat kendini dünyanın büyük başkentleri ile aynı ayarda görmek isteyen Montevideo anlaşılan bu kadar kolay pes edecek değildi.

Uruguaylı bir reklamcı olan Marco Caltieri de bu hayali paylaşıyor olsa gerek ki, Montevideo Metrosu’nun daha önce bahsettiğim haritasını hazırlamış, açılış töreni konuşmasını yazmış ve hatta kimi teknikler kullanarak şehrin metro ile nasıl görüneceğini fotoğraflarla da göstermiş. Bütün bunlar kentin merkezindeki bir yeraltı salonunda büyük bir sergide halka gösterilmiş. “Montevideo’nun zaten yeterince sorunu var. Onun için hep birlikte sanki bu metro varmış gibi yapsak harika olmaz mı?” diye sormuş Caltieri. Valla Uruguaylıları bilmem ama kıtanın geri kalanını ikna ettiği kesin. Yazılana göre Şilili bir üretici firma Caltieri’ye ulaşıp metro için asansör satmak istemiş.

Bunları okuduktan sonra haritayı bir kez gözden geçirdim. Çok güzel çok kullanışlı bir haritaydı. O kadar ince detaylarla işlenmişti ki, gerçek olmayabileceği aklınızın ucundan bile geçmiyordu. Ama biraz dikkatlice baktığınız zaman, kentin doğu yakasına doğru giden tren hattının (U 32) son durağının adının Atlántida (yani Atlantis) olduğunu görebiliyordunuz.

Sonra bir de “büyülü gerçekçilik” nedir diyorlar? İşte budur.

Şimdi metrosu olmayan ama varmış gibi yapan bir kentte vakit geçiriyorum. Gerçek şu ki, metrosu olan ama hayal gücünü kaybetmiş bir şehirde yaşamaktan çok daha iyi geliyor bana. Bazen sadece insanlarla birlikte olmak istediğim için otobüse biniyorum. Seyyar satıcılar, müzisyenler ve ellerinde kitaplarıyla sahanlıkta durup gevezelik eden öğrencilerle şehrin merkezine doğru gidiyorum. Keyfim yerindeyse içimden de bir şarkı tutturuyorum. Güzel oluyor.  





Tuesday, July 29, 2014

Latin Amerika Notları III - Me duele, Palestina!

BirGün Pazar
27 Temmuz 2014

-->
Gazze’nin kim bilir kaçıncı kez ateş altında kalması karşısında en yüksek ses, yine bölgedeki komşularından değil, dünyanın ta öbür ucundan geldi.

Bir çoğu sosyalist hükümetler tarafından idare edilen Latin Amerika ülkeleri, İsrail yönetiminin saldırgan politikalarını kınayan sert açıklamalar yaptılar. Arjantin hükümetinin yaptığı resmi açıklamada İsrail’in uluslararası camianın çağrısına kulak vermeyerek şiddeti tırmandırdığı söylenirken, Brezilya’nınkinde silahsız sivillerin ve çocukların öldürülmesinin kabul edilemez olduğu belirtiliyordu. 2009 senesinde yine Gazze’ye yaptığı bir saldırı yüzünden İsrail ile diplomatik ilişkilerini sınırlayan Bolivya’nın açıklamasında “insanlık suçu” ve “soykırım” ifadeleri geçiyordu. Venezuela’yı zaten biliyorsunuz, köprüleri olduğu gibi attı. Bu kıtadaki ülkeler arasında en fazla Filistinli nüfusuna sahip olduğu söylenen Şili ise, İsrail ile ticari ilişkilerine son verdiğini ve büyükelçisini Tel Aviv’den geri çekmeyi düşündüğünü açıkladı.

Uruguay’dan da geçen hafta benzeri bir resmi açıklama geldi. İsrail’in Gazze Şeridi’ne saldırısını lanetleyen Uruguay yönetimi, kullanılan askeri gücün İsrail’e yönelik tehditle karşılaştırıldığında “orantısız” olduğunu ve bu saldırıların “onlarca sivil vatandaşın” ölümü ve yaralanması ile sonuçlandığını söylüyordu. Diğerlerinin çoğu gibi, bu resmi açıklama da bir an evvel bir ateşkese gidilmesini ve meselenin barışçıl bir şekilde çözümlenmesini talep eden bir çağrı ile bitiyordu.

Uruguay’da sadece hükümet düzeyinde değil sokakta da Gazze ile ilgili bir hareketlilik var. Bu meselenin günlük hayatın içinde yeri olduğunu anlamak zor değil. Kiminle konuşsak, bize ilk önce Türkiye’nin Gazze meselesine verdiği tepkiyi soruyor. Bayrakları yarıya indirdik, diyoruz biz de. Ne diyelim? Türkiye’de eylem yaptığını zannedenler, tuvalete Coca-Cola döker, Akdeniz Heykeli’ni parçalar ve Musevi vatandaşları taciz ederken, bölgeden bu kadar uzakta böyle bir duyarlılıkla karşılaşmak şaşırtıcı aslında. Orta Doğu sorununu salim kafayla konuşabilmek için, illa ki dünyanın öbür ucuna mı gitmek gerekiyor diye düşünmeden edemiyor insan.

Filistin meselesi burada da hassas bir konu gerçi. Uruguay’ın geniş bir Yahudi nüfusu var. Bu konuyu konuşurken her zaman dikkatli davranıyorlar. İsrail hükümetini eleştirirken, bunun bütün Musevilere ve hatta İsrail halkına dair bir konu olarak algılanmaması için azami özen gösteriyorlar. Eleştirileri her zaman İsrail’in politikalarına yönelik. Aslına bakarsanız, beni en çok etkileyen şey, siyasi açıdan bu kadar karmaşık bir meseleyi, onu genellikle bir çıkmaza doğru sürükleyen dini ve ırksal referanslarından soyutlayarak, insani bir sorun olarak dile getirmeyi başarabiliyor olmaları oldu. Konuşabildiğim Uruguaylıların söylediklerinden edindiğim izlenim şu ana kadar böyle.

Ama ne olursa olsun, burada Gazze ile dayanışmanın varlığı hemen fark ediliyor. Montevideo’da sokaklarda boyunlarına kefiye takmış dolaşan gençler görüyorum. Üniversitenin Sosyal Bilimler binasında Filistin ile ilgili pankartlar var. Gazze’ye saldırılar başladığından bu yana, burada irili ufaklı bir çok gösteri yürüyüşü düzenlendi. Bunlardan biri, birkaç gün önce Uruguay’ın en büyük üniversitesi olan Universidad de la Republica’dan yürüyüşe geçip İsrail Elçiliği’ne giden ve “Bu bir savaş değil soykırımdır” sloganı ile Gazze’de silahsız sivil halkın katledilmesini kınayan kalabalık bir gruptu.

Rebelarte! (Diren!) hareketinin düzenlediği bu eylemde, çoğu öğrencilerden oluşan göstericiler, Filistin halkına destek veren pankartlar taşıdılar. Fotoğraflardan görebildiğim kadarıyla, dünya kamuoyunu İsrail’i boykot etmeye çağıran ve sivillerin öldürülmesini kınayan dövizler çoğunluktaydı. Ama Filistin ile dayanışma içinde olduklarını gösterenler daha fazla aklımda kaldı. Bunların arasında, “Hepimiz Filistinliyiz!” “Seni duyuyorum, Gazze!” gibi dövizlerin yanı sıra, soykırımdan sağ kurtulanlar arasında olan İsrailli bilim adamı ve insan hakları savunucusu Israel Şahak’ın sözlerinin yazılı olduğu pankart da vardı: “Naziler bana Yahudi olmaktan korkmayı öğretmişti, İsrail ise bundan utanmayı öğretiyor.”

Gösteriden sonra buralı bir arkadaşımla konuşma fırsatım oldu. “Dünyanın öbür ucundasınız. Bu duygudaşlık nereden geliyor?” diye sordum ona. “Yoksuluz ve zayıfız. Yoksulun ve zayıfın halinden anlarız,” diye cevap verdi. “Bir de genç bir kıtayız biz” diye ekledi “Genç olduğumuz için umutluyuz. Dünyanın değişebileceğine, yanlışların bir gün düzeleceğine inanıyoruz.” Bir başka arkadaşım da Gazze’nin bir insanlık meselesi olarak Uruguay’da geçmişi olduğunu anlattı. “Uruguay her zaman Filistin’nin sesini duymuştur,” dedi, “Ama bu mesafeden ne kadar etkimiz oluyor, orası şüpheli!”



Bizden daha çok etkileri oluyordur herhalde. Uruguay’dan dünyanın geri kalanına bakınca insan elinde olmadan böyle düşünüyor. Burası elbette cennet değil. Kendi dertleri, büyük meseleleri var. Uyuşturucudan tutun da yolsuzluğa kadar bin çeşit sorunla uğraşıyorlar. Yoksulluk bunların en önemlisi ve can yakıcı olanı. Ama adaletsizlik burada hala bir yankı buluyor. Çünkü bir mücadele geleneğinden geliyorlar. Hiçbir şey kolay kazanılmamış belli ki. Bunun böyle olduğu da asla unutulmuyor.

İşte onun için, dünyanın bir ucundaki bu küçücük ülkede, insanlar Gazze için sokağa dökülebiliyor. Şallara sarınmış bir kadın, soğuk bir kış gecesinde üzerinde “Aldırışsız değilim. Acını hissediyorum, Filistin!” yazan pankartla sokağa çıkıp saatlerce yürüyebiliyor.


“Buralardan bir faydamız oluyor mudur acaba?” diye soran arkadaşıma anlatmayı unuttum. Ama size söyleyeyim bari: Mesafenin fiziksel olanından değil duygusal olanından korkmak lazım. Onlar aldırışsız değiliz diyorlar. Peki ya biz? Ölüme ve acıya karşı kayıtsızlığımızın çaresi var mı?

Haftaya daha güzel şeylerden konuşacağımızı umalım. Hepinize iyi pazarlar dilerim.

Friday, July 25, 2014

Latin Amerika Notları II - Dünyanın en uzak ucu...

BirGün Pazar
20 Temmuz 2014


Babamın taksitle aldığı 20. Yüzyıl Ansiklopedisi’nin “Kim Kimdir?” cildini çocukken hep başucumda tutardım. Diğerleri de iyiydi ama ben bu cildi iyice eskitmiştim. Seyyah ve kaşiflerin hikayelerini okumaya bayılıyordum çünkü. Marco Polo, Vasco de Gama, Macellan ve Kaptan James Cook’un maceralarını ezberlemiştim. Jules Verne romanları ve televizyondaki Kaptan Cousteau belgeseli ile iyice gazı aldığım bu dönemde, bütün derdim seyahate çıkmaktı. Denizden ya da karadan, hiç fark etmezdi. Maceralar beni bekliyordu. Dünyanın en uzak ucuna kadar gitmeliydim. Dünyanın sonunu da, çocuk aklımla, Güney Amerika olarak bellemiştim. Orada tam olarak ne bulmayı bekliyordum bilmiyorum. Ama düşüncesi bile beni heyecanlandırmaya yetiyordu.

Uruguay’a vardığımızdan beri, gerçekten dünyanın sonuna gelmiş gibi hissediyorum kendimi. Yaklaşık 1,5 milyon insanın yaşadığı Montevideo çok şaşırtıcı bir kent. Özellikle yaşam biçimi açısından kesinlikle görmeye değer. Burada hemen her gün hiç alışkın olmadığım manzaralarla karşılaşmanın şaşkınlığı içindeyim.


Şehre indiğimiz ilk gün, merkezde dolaşırken bir gösteri yürüyüşüne rast geldik. Bir grup işçi çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebi ile yürüyorlardı. Ortalıkta tek bir polis bile yoktu. Göstericiler, sloganlar ve buraya özgü bir davul olan “candombe” eşliğinde ana caddede “kuşlama” yaparak yürüyüp gittiler. Aynı gün polis de gördüm. Ama bambaşka bir yerde. Hamile bir polis, kocasının elinden tutmuş vitrindeki bebek kıyafetlerine bakıyordu. Görevi yeni bitmişti herhalde. Üniforması hala üzerindeydi çünkü. Ayıp olmasın diye fotoğrafını çekmedim, ama bu görüntüyü zihnime kaydettim. “Fargo” filminin yanına koydum onu. Dünyanın sonuna kadar gittiğinizde, sevdiğiniz hikayeler de gerçek oluyordur belki diye düşündüm sonra.

Burası Buenos Aires kadar Avrupalı bir yer değil. İnsanları da Arjantinliler kadar kasıntı değil. Hatta bu iki ülke arasında zaman zaman muhalefetli bir ilişki var. Arjantin-Almanya final maçını seyrederken bunu yoğun bir şekilde hissettik. “Onlar bizim kardeşimiz tabii,” dediler. “Elbette destekliyoruz,” dediler. Ama anlaşılan Arjantin, Uruguaylıların gözünde bir kardeşten çok sorunlu bir büyük ağabey. Seviyorlar ama belli bir mesafeden. Bunda da haklılar aslında. Çünkü Arjantin’in gösterişli yaşam biçiminin aksine, Uruguay’a hakim olanın sıcakkanlı bir tevazu olduğu söylenebilir. Nereye gitseniz insanlar sizi dostlukla karşılıyor ve ellerinde ne varsa paylaşmaya hazır görünüyorlar.

Mate hariç tabii. Bu bölgenin yerel içeceği olan ve tropik bir bitkinin yapraklarından imal edilen mate, ev sahibimiz Senor Alvaro’nun dediğine bakılırsa,  “tamamen kişisel” bir şey. Belki sevgilinizle falan paylaşabilirsiniz ama sonuçta herkesin matesi kendine. Kollarının altına sıkıştırdıkları termoslar ve ellerindeki mate taslarıyla dolaşan işçiler ve öğrenciler Montevideo’nun gündelik manzaralarından birini oluşturuyor. Mate üzerine su eklenerek türetilen bir içecek olduğu için bu termosları taşımak şart. Deriden yapılmış özel mate çantaları da gördüm. Ama çoğu kişi bununla uğraşmıyor bile. En yakın dostuymuş gibi termosuna sarılıp yürüyor. Termos taşıma teknikleri üzerine bir kitap bile yazılabilir burada. Hatta belki çoktan yazılmıştır bile.

Bu güzel şehrin meydanlarında, geniş bulvarlarında ve aydınlık sokaklarında dolaşırken, yeni bir yerde bulunmanın heyecanı kadar, hiç yabancılık çekmiyor olmanın şaşkınlığını da taşıyorum. Burada her şey, hem uzak hem de biraz tanıdık. Mesela kokular. Şehrin merkezi şerbet ve kavrulmuş fıstık kokuyor. Çünkü her köşe başında önce şekerli bir sıvıda kaynattıkları fıstıkları kavuran sokak satıcıları var. Bir de gül suyu olsa, mevlüt ne zaman başlıyor diye sorabilirsiniz. Kitapçılarda da, çocukluğumdaki kokulu silgilerin kokusu geldi burnuma. Bir de lastik oyuncaklar vardı eskiden. Onların hafif pudralı tatlımsı bir kokusu olurdu hani. İşte onlar gibi kokuyor bütün kırtasiyeciler ve fotokopiciler.

Sadece kokular değil, başka ayrıntılar da bana Türkiye’nin 70’li yıllarını hatırlatıyor burada. Bakımsız ama güzel binalar (eski mahalleler henüz ele geçirilmemiş), sokak lambalarının soluk ışıkları (elektrik çok pahalı), sokaklarda futbolcu kartları satan yaşlı amcalar (Suarez’in fotoğrafı en kıymetlisi) ve eski kahvehaneler. O kahvelerden birine gidip oturdum geçen gün. Biraz kitap okudum, biraz yazıp çizdim. Yan masada adamın biri bana ters ters baktı ama hiç oralı olmadım. Pencere önünde aydınlık masa bulmuşum, hiç keyfimi bozar mıyım? Hatta ayrılırken çat pat İspanyolcamla garsona iltifatlar ettim falan filan. Garson da kibarca oranın aslında meşhur bir yer olduğunu söyledi. Eve dönünce interneti açıp baktım neymiş bu kahve diye. Biraz araştırınca ne göreyim! Meğer onca saat Eduardo Galeano’nun masasında oturmuşum. “Hoşçakal Cafe Brasilero,” dedim kendi kendime, “herhalde bir daha görüşemeyeceğiz.”


Galeano’nun masasını kaptım. Ben de bu şans varken, Mujica’nın ekmeğini de gider ben alırım. Olmayacak şey değil gerçi. Uruguay’ın devlet başkanı Jose Mujica, ya da buradakilerin söylediği şekliyle “Pepe,” kolayca insan arasına karışan biri. Sağda solda, süpermarket sırasında, pazar alışverişinde falan görmek mümkün. Acaba biz de pazarda karşılaşır mıyız diye şakalaşırken, onu değil ama başka birini bulduk. Dün balık tezgahının önünde ne alacağımıza karar vermeye çalışırken, Türkçe konuştuğumuzu duyan yaşlıca bir kadın atlayıp boynumuza sarıldı. Meğer ilk kocası Türk asıllıymış. Bize uzun uzun nasıl yaprak sarması yaptığını anlattı. İstanbul’u ve özellikle de sahlep içmeyi çok özlediğini söyledi. Sonunda oturup bir güzel ağladı. Senora Marta ile sarılıp öpüşerek ayrıldık. Eski bir akrabamızla vedalaşır gibi. Bize el sallarken gözlerinde hala yaşlar vardı.

Montevideo hakikaten çok güzel bir şehir. Bazı sabahlar, İzmir’in Kordon’unu andıran sahil şeridinde uzun uzun yürüyorum. Burnuma yosun kokuları geliyor. Palmiyeleri ve banklarda güneşlenen insanları seyrediyorum. Ben de bir banka oturup dinleniyorum. Önümden bisikletliler, koşucular, yürüyüşe çıkmış aileler geçiyor. Yolu denizden ayıran alçak duvarın üzerinde küçük bir kız yürüyor. Dengesini sağlayabilmek için kollarını yana açmış. Saçları rüzgardan dağılmış. Yüzünde hem heyecan hem endişe var. Bir de sonunda başarmış olmanın mutluluğu.

O küçük kıza bakıp gülümsüyorum. O da dünyanın en uzak ucuna gitmeyi hayal ediyor mudur acaba? Tıpkı benim çocukken yaptığım gibi.

Tuesday, July 15, 2014

LATİN AMERİKA NOTLARI I - ¡Vamos Argentina!

BirGün Pazar
13 Temmuz 2014


Arjantinli yazar Jorge Luis Borges, “Borges ve ben” adlı kısacık anlatısını bir ikilik üzerine kurar. Öykünün anlatıcısı, daha en başından olayların merkezinde duranın başka biri olduğunu söyler bize. Kendisi sadece izleyen, algılayan ve yaşayan kişidir. Öteki Borges ise, bizim anlatıcının yaşadığı her şeyi edebiyat haline getiren, ondan faydalanan ve bununla meşhur olan şahıstır.

Ben kum saatlerini, haritaları, on sekizinci yüzyıl baskılarını, kahvenin tadını ve Stevenson’ın düzyazılarını seviyorum. Öteki bu beğenileri benimle paylaşıyor, ama onları bir oyuncuya özgü davranışlara dönüştürerek sahtekârlıkla yapıyor bunu. İlişkilerimizin düşmanca olduğunu söylemek biraz fazla olacak: durum öyle ki ben yaşıyorum, yaşamı kabullenip sürdürüyorum, işte Borges böyle yaratıyor yazınını ve bu yazın benim varoluşumu doğruluyor.”

Böylece bir kez daha sanat ve hayat arasındaki karmaşık ilişkiye işaret eder, Borges. Bu hikayeden anladığımız kadarıyla, sanat hayatın “kötü ikizi”dir. Onu bir gölge gibi takip eder ve ondan beslenir. Ama beslenmenin de çeşitleri vardır tabii. Borges’e göre, bu vampirik bir ilişkidir. Sanat hayatın ışığını emer ve onu kendi malzemesine dönüştürür. Bu öyküde anlatıcının kendi sahiciliğini korumak için gösterdiği çaba acıklıdır. Tecrübe ettiği her şeyin bir bir elinden alındığını söyler bize. Çünkü anlatı haline geldiği andan itibaren tecrübenin gerçekliğinden bahsetmek olanaksızdır artık. Her şey gibi o da, “kötü ikiz”in – yani yazar Borges’in – malzemesi haline gelmiş ve “abartılıp çarpıtılarak” sahiciliğini yitirmiştir.

Ani bir rüzgar ile kendimizi Latin Amerika’da bulduğumuzdan beri, Borges’i ve bu hikayeyi düşünüyorum. Bunun bir nedeni, hikayenin anlatıcısı gibi, olayların başka bir kişinin başından geçtiği hissine kapılmış olmam ise, diğeri de bütün bunları sonunda yazmak zorunda kalacağımı bilmekten gelen rahatsızlık herhalde.

Mesele şu ki, çocukluktan beri görmek istediğim bu kıtaya sonunda ayak bastığıma inanmakta zorlanıyorum. Bazı hayallerin gerçekleşmesi hiç gerçekleşmemiş olmasından daha sarsıcı olabiliyor. Ben de buna hazır değildim galiba. Onun için, kendi tecrübeme kıskanç bir şekilde yapışacağımı ve onu anlatmakta her zamanki kadar istekli olmayacağımı hissediyorum. Anlattıkça bozulacak çünkü. Benim olmaktan çıkacak.

Fakat yazma arzusuna direnmek çok zor, çünkü bu olağanüstü şehirde dolaşıyorum ve birçok şey görüyorum. Yüksek tavanlı kasvetli binaları, o binaların akıl almaz bir taş işçiliği ile süslenmiş girişlerini, demir kapıların zarif detaylarını zihnime kaydediyorum. Her şeyden önemlisi insanları izliyorum. Yazmazsam belki hepsini unutabilirim. Sonuçta Borges’in dediği gibi, ben de kendime ihanet ediyorum işte: Uslanmak bilmez abartma ve yalan söyleme huyunun çok iyi ayrımında olsam da yavaş yavaş her şeyi açıklıyorum ötekine.”


İstanbul’un keşmekeşini andırıyor olmasına, Buenos Aires çok daha yavaş bir şehir aslında. Belki de bu benim gevşekliğimdir bilmiyorum. Alışkanlığı kırmanın kendine özgü bir yavaşlığı var. Sokaklarda amaçsız bir şekilde dolaşmanın da öyle. Burada bunu yapmak için şansımız oldu. Buenos Aires’de hayat, Arjantin maçlarının olduğu saatler dışında, hep tatil havasında geçiyor gibi geldi bana. Evet, sokaklarda ellerinde evrak çantaları ile dolaşan insanlar var. Ama onlar bile gerektiği kadar hızlı bir şekilde yürümüyorlar. Soğuk ve yağmurlu havaya rağmen herkesin üzerinde bir rehavet görüyorum. Yemekler uzun uzun ve sohbet eşliğinde yeniyor. Gençler sokak kahvelerinde aylaklık ediyor. Yaşlı teyzeler köpekleriyle bistrolarda oturuyor. Dükkanlar geç saatlere kadar kapanmıyor.

Bütün bunlara bakınca, burada ciddi bir ekonomik kriz yaşanmış olduğuna inanmak çok güç. Hala sonuçlarını hissettikleri siyasi ve ekonomik sorunlara rağmen, Arjantinlilerin keyfi yerinde görünüyor. Bunu belki de Dünya Kupası’na borçluyuz. Tek başına Messi bile bütün ülkeyi kurtarabilir sanki. Buenos Aires’te her yerde Messi’nin dev fotoğrafları var. Dükkanların vitrinleri bayraklarla kaplı. Çoğunda büyük harflerle “Vamos Argentina” (“Yürü be! Kim tutar seni, Arjantin!” diye de okunabilir herhalde) yazıyor.

Arjantin-Belçika maçını, zorla yer bulduğumuz bir kafede her sınıftan ve yaştan insanla izledik. Kadınlı erkekli neşeli bir kalabalıktı. Önümüzde oturan Arjantin bayrağına sarınmış amca, her gol pozisyonunda derin bir “Ah!” çekip eliyle gözlerini kapatıyordu. Sonunda ekrana sırtını döndü. Muhtemelen kalp krizi geçireceğinden korktuğu için. Neyse ki, sonunda Arjantin kazandı. Amca da bayrağı ile kafenin içinde küçük turunu attı.

O gece ıvır zıvır bir şeyler almak için uğradığımız büfedeki adam, “Dünya Kupası için mi geldiniz?” diye sorduktan sonra azıcık böbürlenerek “Zaten Arjantin hep kazanır,” dedi. Biz de “Si, si,” falan dedik. Pek İspanyolca bilmiyoruz.

Arjantin hakikaten kazanıyor. Brezilya içinse aynı şeyi söylemek mümkün değil. Kupanın bu kadar yakınına gelmişti halbuki. Takımının Almanya karşısında yaşadığı hezimetten sonra, Rio’da yaşayan arkadaşımız Marco’ya çok üzüldüğümüzü söyleyen bir mesaj attım. “Hangisi daha kötü olurdu bilmiyorum,” dedi “kazanması mı, yoksa kaybetmesi mi?” Brezilya’da bunca yoksulluk varken, kupayı düzenlemek için harcanan paranın büyüklüğünden söz etti sonra. “Yine de böyle bir fiyaskoyu hak etmedik,” diye ekledi. “Brezilya çok büyük takım. Yakında size bunu unutturur,” dedim ben de.  “Neyi unutturur?” diye bir cevap geldi. Böyle de komik bir arkadaşımızdır.

Edebiyatla başlayıp futbolla bitirdim. Kusura bakmayın. Bu coğrafyada başka türlüsü mümkün değil galiba. Hele de Dünya Kupası oynanıyorken.

Önümüzdeki birkaç hafta Uruguay’dan yazacağım. Haberlerimi bekleyin.



İçinden tren geçen romanlar...

BirGün Pazar
29 Haziran 2014





Geçen gece Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” adlı ödüllü filmini görmeye gittik.
Kalabalık bir grupla film izlemenin ne kadar zevkli olabileceğini unutmuşum. Bolca lafladık, ince eledik sık dokuduk falan filan.

Bir kısım arkadaşla filmden önce Türk sinemasında Rus etkisi konulu muhabbetler etmiştik. “Kış Uykusu”nu izlerken de elimizde olmadan filmdeki Ruslukların çetelesini tutmaya başladığımızı fark ettik. Hatta hikayenin ikinci yarısında, ilham alınanın hangi Rus olduğu konusunda değişik görüşler ortaya atıldı. Yönetmen her ne kadar referanslarını açık açık söylemiş olsa da, tartışmalar filmden sonra da devam etti.

Filmin iyi bölümlerinden biri olan istasyon sahnesinde, hikayenin baş kişisi Aydın Bey’in yanında kahyası olduğu halde istasyona gelmesi ve kar altında raylar boyunca yürümesi bu tartışmayı iyice alevlendirdi. “Çehov etkisi varsa, bu trene asla binemez,” dedim ben. “Dostoyevski ise biner, ama ancak sürgüne gider,” dedi biri.  “Tolstoy da olabilir bak!” dedi öteki, “O zaman sonu raylarda biter, söyleyeyim.”

Böylece bir tren yolunda insanın başına gelebilecek neredeyse bütün felaketleri sıralamış olduk. Rus ya da değil. İşin içinde tren olunca bunlardan biri ya da diğeri olmalıydı.

Bunun üzerine aklıma içinden tren geçen başka romanlar geldi. Sevdiklerim, sevmediklerim, bu niyetle düşünmesem belki de bir daha hiç hatırlamayacaklarım.

Önce çocukluk kitaplarımdan biri olan “Demiryolu Çocukları”nı düşündüm. Orada trenler çocukların hayatının merkezinde duruyordu. Mutlu ve refah içindeki yaşantılarını geride bırakıp anneleriyle birlikte küçük bir köye taşınmak zorunda kalan üç kardeşin hikayesiydi bu. Roberta, Peter ve Phyllis (çocukken bunu ‘pihilis’ diye okuyordum) uzaklara giden babalarını özlüyor ve kentteki hayatlarına geri dönmek istiyorlardı. Onun için her gün istasyonu gören tepeye çıkıp Londra’ya doğru giden trenleri izliyorlardı. Kitap tanıtımları bu romana dair hep neşeli şeyler yazar. Ama acıklı bir hikayedir bence. Araya bir erkek kardeş katıldığını ve akşam yemeklerinin İngiliz usulü zavallılığını saymazsanız, Çehov’un “Üç Kızkardeş”inin çocuk versiyonu gibi bir şeydir. Geri dönmek isteyip de dönemeyenlerin hikayesi yani.  

Sonraki trenli hikaye, “aslan okuyucu” olduğum ergenlik yıllarından kalma: “Şark Ekspresinde Cinayet.” Okuduğum iyi Agatha Christie’lerden biri. Neden iyi? Çünkü Hercule Poirot ve “küçük gri hücreleri” var. Çünkü tek mekanda geçiyor ve acayip klostrofobik. Üstelik bir de yetmiş iki milletten türlü çeşitli karakteri var. O kadar heyecanlı ki, ben de trende olmak istiyorum. Bunun için bir cinayeti çözmem gerekecekse, ona da hazırım. Daha sonra öğrendiğim şey ise, bu romanın gerçek bir olaydan esinlenerek İstanbul’da yazıldığı oldu. Romanda sözü geçen çocuk kaçırma olayı, 1932’de Charles Lindbergh’in oğlunun kaçılırılıp öldürülmesi olayından alındığı gibi, Agatha Christie’nin kendisi de 1929 senesinde Şark Ekspresi ile seyahat ederken bir kar fırtınası nedeniyle Çerkezköy’de altı gün mahsur kalmış.

Şark Ekspresi’nden söz etmişken, Graham Greene’in “İstanbul Treni”nde bahsetmemek olmaz. Siyasi ve ahlaki meseleleri felsefi bir derinlikle ortaya koyan romanları ile ünlü olan Greene, kendisini tanınır kılan bu romanı için “eğlenmek için yazdım” demiş. Ama yine de karanlık karakterler ve siyasi tartışmalardan uzak durmamış. Yine Şark Ekspresi’nde geçen bu roman, hepsi yeni bir başlangıç yapmaya çalışan bir avuç karakteri aracılığıyla Ostend’den İstanbul’a kadar süren bir yolculukta dönemin siyasi ikliminin de resmini çizer. 1930’ların başında bir yandan sosyalizmin Balkanlar’da yükselişini anlatırken, öte yandan da İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa’da kendini göstermeye başlayan Yahudi düşmanlığının işaretlerini verir. Agatha Christie’nin romanından çok daha derinlikli bir şekilde olsa da, suç ve tehlike bu romanın da merkezinde duruyor. Graham Greene’e göre anlaşılan bir tren yolculuğunda başınıza gelecek en fena şey hırsızlar ve katillerdir.

Aynı soruyu Patricia Highsmith’in üzerinde denemek isterseniz, cevap değişebilir. Highsmith size bunun “istenmeyen yakınlıklar” olduğunu söyleyecektir. Daha evvel de yazmıştım, en sevdiğim Highsmith romanlarından biri olan “Trendeki Yabancılar,” tam da bu mesele hakkındadır. Bir trende başınıza gelebilecek en büyük felaket, bir daha asla kurtulamayacağınız bir yakınlık tesis etmektir. Yanınızdaki kişi konuşur durur. Siz de yavaş yavaş istemediğiniz kadar çok şeyi anlatmaya başladığınızı hissedersiniz. Bu hoş değildir. Ama duramazsınız bir türlü. Karşıdaki sorular sormaktadır. Cevap vermemek kabalık olur. O ilk soruya cevap vermemiş olsaydınız belki. Ama şimdi artık çok geçtir. Ayrıca yolunuz da uzundur. Zaten bu kişiyi bir daha nerede göreceksinizdir! Böyle devam eder gider. Sonunda kendinizi sonu gelmez bir belanın içinde buluverirsiniz.

Trenli bir durumda bundan da büyük bir felaket var mıdır diye sorarsanız, o da yol arkadaşınızın size henüz basılmamış romanını okumaya başlamasıdır derim. Eğer yol arkadaşınız Murat Uyurkulak değilse tabii. Uyurkulak’ın ilk romanı TOL, tam da böyle bir hikayeyi anlatır. Romanın başında hayatla bağları iyice zayıflamış genç bir adam olan Yusuf, iyice içip küfelik olduğu bir gecenin sabahında bir tren vagonunda ayılır. Bir süre sonra yalnız olmadığını fark eder. Yol arkadaşı kendisi gibi bir kaçak olan Şair’dir. İstanbul’dan Diyarbakır’a uzanan bu yolculukta Yusuf, yol arkadaşının kendisine uzattığı hikayeleri okuyacak ve onlarda hem ülkenin hem de kendisinin tarihine dair gerçekleri bulacaktır. Şair’in hikayeleriyle birlikte roman da yavaş yavaş gözümüzün önünde şekillenir ve son halini alır. Güzel kitaptır. Hala okumadıysanız, hazır trenli mevzulara girmişken hemen alın derim.

Trenler, istasyonlar, romanlar falan derken bir torba dolusu laf ettim. Kusura bakmayın. Son bir şey ekleyip kapatacağım.

Haydarpaşa Garı’nın boşaltılmasından sonra, geçenlerde Kadıköy yakasındaki tarihi istasyonların da “dönüştürüleceği” haberi geldi. 1871 yılında yapımı tamamlanan 91 kilometrelik Haydarpaşa-Pendik banliyö tren hattı zaten bir senedir çalışmıyor. Marmaray çalışmaları kapsamında yenilenecek tren hattının bünyesinde olan tarihi istasyonlar da yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyaymış.  

Diyeceğim şu ki, trenler edebiyatın da sinemanın da ayrılmaz bir parçasıdır. İstasyonu olmayan milletin romanı da filmi de eksik kalır.

Hepinize iyi pazarlar.

Thursday, July 10, 2014

Ananas

BirGün Pazar
8 Haziran 2014




Tecrübe garip şey. Benimki size görünmez. Sizinki de bana. Onun için ortak bir geçmişten gelsek de, kendi tecrübemizin içinde yapayalnız oturuyor olabiliriz.

Hatıralar ise galiba en fenası. Onları her seferinde yeniden yazma, süsleyip püsleme ihtimali var çünkü. Oysa hatırladığımız her ne ise, bazen sadece bir kurgudan ibaret. Başkalarınınki ile aynı olmayabilir. Hatta gerçekten bizim bile olmayabilir.

Çocukluğumun en çok iz bırakan anılarından biri, Orta 1’de sıra arkadaşımın yanından kaldırılıp sınıfın arkasında bir yere sürgüne yollanmamdı. Bu benim ilk reddediliş hikayemdi. Daha sonra başka hatıralarla karıştı, harmanlandı, tanınmaz hale geldi. Ama bana hissettirdiklerini hiç unutmadım. Her reddedilişimde saklandığı yerden çıkıp geldi ve battık bir tırnak gibi kendini hatırlattı.

O sene yeni sınıfımla tanışmıştım. Sıra arkadaşım canlı ve sevimli bir kızdı. Sınıftaki diğer kızlarla da arası iyiydi. Birlikte teneffüse çıkıyor, konuşup gülüşerek bahçede bir ileri bir geri yürüyorlardı. Bazılarında genç kızlara özgü tatlı bir ağırbaşlılık vardı. Benim üzerimdense çocukluğun buğusu henüz kalkmamıştı. Hala Milliyet Çocuk dergisini okuyor, hayvan ansiklopedisi için sakızdan çıkan resimleri biriktiriyor ve bir gün mutlaka uzaya gideceğim hayaliyle oyalanıyordum.

Okuldayken zamanımın büyük bir kısmını, Bermuda Şeytan Üçgeni adlı grubumuzla geçiriyordum. Adından da anlaşılacağı gibi bu grup, (biz ona afili olsun diye “çete” diyorduk), birtakım gizemli olayların sırrını çözmekle uğraşıyordu. Aslında bütün yaptığımız, bir araya gelip hararetli hararetli konuşmak ve portakallara şişler batırarak dünya üzerindeki “simetrik çekim noktaları”nı tespit etmeye çalışmaktı. Bunun kimin fikri olduğu aklımda değil. Ama gruptaki tek kız olarak şişleri getirmek bana düşmüştü, onu hatırlıyorum. Annemin örgü sepetinden çalmıştım. Bunun için de sıkı bir azar işitmiştim. Fakat değmişti doğrusu. Çetedeki itibarım aniden artmıştı.

Sonra bir gün annemi okula çağırdılar. “Hah,” dedim kendi kendime, “Yine şişler yüzünden fırça yiyeceğim!” Annem döndüğünde suratı asıktı. Ama korktuğum gibi bağırmadı bana. Sadece şöyle dedi: “Sınıf öğretmeninle konuştum. Artık aynı sırada oturmayacaksın.” “Neden?” dedim. Önce mırın kırın etti. Sonra anlattı. Sıra arkadaşımın annesi okula gelmiş ve artık kızının yanında oturmamı istemediğini söylemişti. “Neden?” diye üsteledim. “Çünkü hep erkeklerle arkadaşlık ediyormuşsun,” dedi annem. “Bermuda Şeytan Üçgeni mi?” dedim. “Ne üçgeniyse artık!” diye söylendi ve sırtını dönüp gitti. Tam olarak anlamamıştım. Ama daha fazla sormadım. Annemin üzerine gidebileceğim durumları bilirdim. Bu, onlardan biri değildi.

Ertesi gün okula gittiğimde, öğretmen beni yerimden kaldırıp arkaya gönderdi. Aslında her şey biraz garipti. Kötü bir şey yapmamıştım. Yine de açıkça cezalandırılıyordum. Arkadaşlarımın şaşkın bakışları altında eşyalarımı toplayıp kalktım. Yerime başka bir öğrenci oturdu. Demek insanın yeri bir başkası tarafından hemen doldurulabiliyordu. Ben de gidip arka sırada bana gösterilen yere geçtim. Yeni sıra arkadaşım bana yer açmak için kibarca kenara çekildi. Güler yüzlü tatlı bir kızdı. Onunla senelerce birlikte oturduk. Ama onu düşündüğümde hep bu anı hatırlarım. Eteğini toplayıp sıranın üzerinde hafifçe kayışını.

Her şey gibi, o sene de geçip gitti. Bermuda Şeytan Üçgeni grubu dağıldı. Kızlar büyüyüp genç kız oldu. Oğlanlar biraz ayak sürüdü ama sonunda onlar da büyüdü. Ben “çetecilik” faaliyetlerine son verdim. Bir gün bir şiir yazdım. Okul dergisinde basıldı. Ondan sonra oybirliğiyle romantik biri olduğuma karar verildi. Herkes gibi şarkı defteri tutmaya başladım. Hayvan ansiklopedisini ve Milliyet Çocuk dergilerini kardeşime hediye ettim. Uzaya gitmek istediğimi ise tamamen unuttum. Böylece çocukluğum sona erdi.

Geçenlerde lise arkadaşlarımla yeniden buluştum. Mezuniyetten tam otuz sene sonra. Güzel de oldu. Çocukluğumdan kalan insanları bir arada görmenin iyileştirici bir tarafı vardı. Eski sıra arkadaşım da onların arasındaydı. Kalabalıkta birkaç kez göz ucuyla selamlaştık. Onu her gördüğümde, geçmişten kalan bir tedirginlikle irkildim. Sizi istemeyen birine bakmak kolay değildir çünkü. Bu olay çok geride kalmış bile olsa. O artık öyle hissetmiyor bile olsa.

Ayrılmadan önce, bir ara telaşla el salladı. “Gitmeden sana söylemem gereken bir şey var,” diye seslendi uzaktan. Bunu duyunca heyecanlandım. Herhalde sonunda bu garip hikayeyi konuşacağız diye düşündüm.

Kalabalığın içinde yol açarak birbirimize ulaştık. Arkadaşım hoş ve alımlı bir kadın olmuştu. Hal hatır sorma faslından sonra, sıra asıl meseleye geldi. Koluma hafifçe dokunarak şöyle dedi: “Ne zaman ananas yesem, seni hatırlıyorum.” “Nasıl yani?” dedim. Bunun üzerine şu hikayeyi anlattı. Orta 1’de olduğumuz o sene, bir sabah okula gelmişim ve daha evvel hiç yemediğim bir meyveyi tattığımdan söz etmişim. Anlaşılan babam bir iş seyahati dönüşü Almanya’dan ananas getirmiş. Ben de ballandıra ballandıra anlatmışım. Yok efendim, çok harika bir tadı varmış da, başka hiçbir meyveye benzemiyormuş da falan filan. Bunun üzerine, arkadaşım annesine gidip rica etmiş. Biz de alsak, demiş. Ama bulamamışlar. O dönemde ananas öyle her yerde satılan bir şey değildi. Bizim eve de normal koşullarda sadece elma armut falan girerdi. Bütün orta halli aileler gibi biz de muzu bile ancak yılbaşında görürdük.

Bu hikayeyi dinlerken renkten renge girdim. Kimin aklına gelirdi ki? Birinin üzerinde ananas travması yaratabileceğim yani? Hele anneannemin talim ve terbiyesinden geçmişken! Evde ne yediğimizi başkalarına anlattığımı bilse, beni küçük parçalara ayırıp bahçedeki kumrulara yem yapardı muhtemelen. Utandım. Çok utandım. Ne diyeceğimi bilemediğim için saçma sapan bir şeyler geveledim. Sonra da yarım yamalak vedalaşıp ayrıldık.

İlk şoku atlattıktan sonra oturup düşündüm. Tecrübelerimizin bu kadar farklı olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Üzülenin sadece ben olduğumu sanıyordum. Anladım ki hayat herkesi bir şekilde yaralıyor. Hele çocukken. Daha kanatlarımız çıkmamış, derimiz kalınlaşmamışken.

“İçinizde anlatılmamış bir hikayeyi taşımak kadar büyük bir eziyet yoktur,” diyor Maya Angelou. Arkadaşım ananas hikayesini anlatıp kurtuldu. Şimdi daha iyi hissediyordur herhalde. Neden sonra fark ettim ki, ben kendiminkini anlatmamışım. Benim ananasım hala duruyor. Halbuki bunca sene taşıdım onu. Küçük bir el bombası gibi. 

Belki de artık vazgeçmenin zamanı gelmiştir. Onun için, yavaşça yere bırakıp uzaklaşıyorum şimdi. Hemen burada. İzniniz olursa eğer...

Friday, June 06, 2014

Beklemek

BirGün Pazar
25 Mayıs 2014



Yorgunuz hepimiz. Üzgünüz. Gündelik hayatın gereklerini yerine getirmekte zorlanıyoruz. Bu kadar adaletsizlikten, bunca kayıptan sonra hayatımızın rengi soldu. Bir yerde hala ışıklı bir köşesi kaldıysa eğer, onun da üzerinde kara bulutlar dolaşıyor.

Sokaklarda gölgeli yüzler görüyorum. Kimi başını eğmiş hızlı hızlı yürüyor. Kimi bir banka çöküp oturmuş. Yüzünü avuçları arasına almış düşünüyor. Otobüste bazen biri o kadar dalmış oluyor ki, inmesi gereken durağı kaçırıyor. Sonra şoföre bağırıyor. Şoför de ona. Kavga çıkmasın diye birileri araya giriyor. Gönülsüzce yapıyorlar bunu. Çok mecbur kalmadıkça kimse hareket etmiyor. Bezgin bezgin sıraya giriyoruz. Markette, durakta, bankada. Sessizce bekliyoruz. Biri bize seslenene kadar yerimizden kıpırdamadan. Sonra bir rüyadan uyanır gibi silkinip ilerliyoruz.

Benim de yüzümde gölgeler var. Biliyorum. Herkes gibi ben de hayatı erteleyip duruyorum. Sadece yapmam gerekenleri yapıyorum. Dersler, kağıtlar, yazılar, notlar. Hayattaki sorumluluklarım. Onları yerine getirmeye çalışıyorum. Bunun dışında kalan her şey sarkıyor. Ya da sessizce geçiştiriliyor. Yaşamın mutlu olayları, mezuniyetler, doğumlar, yıldönümleri. Küçük başarılar, kutlamalar, buluşmalar. Hiçbiri olması gerektiği gibi değil. Hepsinin içi boşalmış, rengi solmuş.

İki arkadaş yan yana gelince susuyor bazen. En kötüsü de bu. Konuşacak bir şey olmadığı için değil. Artık söylenecek laf kalmadığı için. Bir masaya kollarını dayayıp oturuyorlar. İkisi de ötekinin söze başlamasını bekliyor. Ama yapamayacağını biliyor. Onun için susuyoruz. 

Bu kadar acı varken, hala yaşıyor olmak garip geliyor. Zaten çoğumuzun ağzını bıçak açmıyor. Devam etmek için mecalimiz kalmadı. Hayattayız elbette. Hayatta kaldık çünkü biz. Başkaları ölürken. Ama yaşıyor muyuz, orası şüpheli. Yaşarmış gibi yapıyoruz daha çok. Laflarımız, gülümsemelerimiz, sarılmalarımız hepsi havada asılı duruyor. En güzel anılarımızın bile seyircisi olduk artık. Hiçbir anın içinde değiliz. Tam olarak değiliz. Her şeye mesafe aldık. Bir misafir gibi köşede oturuyor ve sessizce hayatımızın akıp gitmesini izliyoruz. 

En çok beklediğimiz şeyler gerçekleşiyor halbuki. Özlediğimiz insanlar geliyor, çocuklarımız büyüyor, hastalarımız iyileşiyor. Sevinemiyoruz. İçimizden gelerek sevinemiyoruz.

Soma’nın hemen ertesinde, bir öğrencim uzun süredir beklediği doktora programına kabul aldığını söylemek üzere odama geldi. Suratından düşen bin parçaydı. “Sevinmedin mi?” dedim. “Hocam, işte…” dedi. Birbirimize baktık. Söyleyecek bir şey bulamadık.

Aynı hafta sonu, çocukluk arkadaşlarımla buluşmak üzere İzmir’e gittim. Ayağımı sürüyerek yaptım bunu. Söz vermiştim. Plan yapmıştık. Aylardır bunun hesabını yapıyorduk. Bazılarını 30 senedir görmemiştim. Birbirimizi bulduğumuzda kucaklaştık, sarıldık, kimileriyle güldük kimileriyle ağlaştık. Ama üzerimizde hep aynı gölge vardı. Aynı suçluluk duygusu. Birbirine artık sarılamayanların, kavuşamayacak olanların gölgesi.

Bu ülkede her gün cinayet işleniyor. Biz her cinayetle biraz daha soluyoruz. Her ölümle hayatımızdan bir parça daha eksiliyor.

Eskiden olduğu gibi yaşamamız mümkün değil artık. Yürümemiz, koşmamız, bahar gelince sevinmemiz falan mümkün değil. Sevgilimizin elini tutacak oluyoruz, aklımıza belki de bir kızın elini bile tutmadan ölmüş gençler geliyor. Ali İsmail geliyor, Ethem geliyor, Medeni geliyor. İnsanlar çocuklarına bile istedikleri gibi sarılamıyorlar artık. Evlatlarının yüzlerinde, Berkin’in gözlerini görüyorlar çünkü. O kocaman çocuk gözlerini. Soma’dan sonra huzurlu bir sofraya oturabilen var mı peki? Lokmaları boğazına dizilmeden yemek yiyebilen? Gece olup yatağa girdiğinde, sedyeyi kirletmemek için çizmelerini çıkarmak isteyen o maden işçisini düşünmeden uyuyabilen var mı?

Sahi, uyuyabilen var mı artık?

Hepimiz bekliyoruz şimdi. Kuyruklarda, istasyonlarda, otobüs duraklarında… Konuşmadan, dokunmadan, çoğu kez birbirimizin yüzüne bile bakamadan. Sabırla bekliyoruz.

Bu açgözlü iktidar ise bir türlü doymak bilmiyor. Her gün biraz daha küstahlaşıp arsızlaşıyor. Biz yeter artık dedikçe, başka canlara kastediyor. Hayatlarımızın rengini ışığını emiyor, onu kasvetli ve soğuk bir bekleme odasına çeviriyor.

Bizse bekliyoruz. Sabrediyoruz. Şimdilik.

Photo: Nejla Osseiran



Tuesday, May 20, 2014

Kadınlar ve Düşmanları

BirGün Pazar


Anton Çehov “Küçük Köpekli Kadın” adlı öyküsünün başında kırklı yaşlara yaklaşan geçkince bir çapkın olan karakteri Gurov’u şöyle tarif eder:

“Uzun zamandan beri karısına sadakatsizlik etmeye başlamıştı ve muhtemelen bu yüzden kadınlardan hep kötü biçimde söz ederdi. Ve kadınlar hakkında konuşurken onlardan “ikinci sınıf cins” diye bahsederdi.”

Gurov’a öyle gelir ki, kadınlardan yana çok çekmiştir. Onları yüzeysel, kaprisli ve güvenilmez bulur. Ama yine de “ikinci sınıf cins”ten iki gün bile uzak kalamaz. Onunla karşılaştığımızda, gençliğini birbirine benzeyen geçici ilişkilerle harcamış, canı sıkılmış ve yorgun bir adamdır. Moskovalı zenginlerin kaçamak ilişkiler için uğradıkları Yalta’ya yine “avlanmaya” gelmiştir. Kadınlar olmadan bir hayat düşünemez çünkü. Sadece erkeklerden oluşan bir cemiyette sıkılır ve suskunlaşır. Ama etrafında tek bir kadın bile olsa, birden canlanır ve onu etkilemek için değişik oyunlara girişir:  “Görünüşünde, karakterinde, tüm tabiatında kadınları cezbeden ve sıkılınca onları başından savan çekici bir şeyler vardı, bunu biliyordu ve bir güç sanki onu da kadınlara doğru çekiyordu.”

Gurov’un kişiliğinde kadın düşmanlarının çok incelikli bir tarifini buluruz. Bu karakter birçok kadına tanıdık gelecektir. Kadınların aşağılık bir cins olduğuna inanan, onlardan gizli gizli nefret eden ama ancak bu ilişki içinde var olabilen erkekler sanıldığı kadar nadir bir tür değildir. Üstelik çoğu kez kaba saba adamlar da olmazlar. Çehov, her zamanki ince görüşü ile şu gözlemini dile getirir: Kadın düşmanları aslında çekici adamlardır. Flörtçüdürler. Tatlı dillidirler. Hatta bazıları Gurov gibi kendilerini bu konuda uzman addederler. Kadınların etrafında fır döner, onları iltifatlara ve hediyelere boğarlar. Bu da kadınlara çekici gelir. Böylece kendilerini, karşılarına çıkan erkeğin arıza derecesi ile orantılı olarak, küçük düşürülmekten öldürülmeye kadar uzanan bir felaketler zincirinin içinde bulurlar.

Geçtiğimiz hafta gazetelerde korkunç bir haber okuduk. Muğla'da genç bir kadın, nişanlısı tarafından sokak ortasında dövülerek öldürüldü. Olaya tanık olanların ifadesine göre, yolda yürürlerken adam kadını birdenbire dövmeye başlamış, “tekme ve yumrukla saldırmış” ve kadın yere düştükten sonra hırsını alamayıp başını defalarca kaldırıma vurmuştu. Gazetedeki haber, genç kadının çevredekilerin müdahalesiyle hastaneye kaldırıldığı ama bütün çabalara rağmen kurtarılamadığı bilgisiyle sona eriyordu. Bir de fotoğraf vardı. Altında “mutlu günlerinde” yazmıyordu. Ama yazabilirdi pekala. Çünkü gülümseyen bir adam ve kadın birlikte objektife bakıyorlardı. 

Fotoğrafa uzun uzun baktım. Adamın suratında cani olduğuna dair bir iz aradım. Bulamadım. O genç kadın da bulamamıştı muhtemelen. Kafasını kaldırıma çarparak parçalayacak adamı görmemişti bu yüze baktığında. Kendisini seven, sahiplenen, belki biraz fazla talepkar, belki biraz asabi (kavga kıskançlık yüzünden çıkmıştı) ama “özünde iyi biri”ni görmüştü. Ne kadar yanılmıştı!

Bütün kadınlar yanılır. En az bir kere. Bu genç kadının korkunç hikayesini okuyup burun kıvıranlar, tedbirsiz davrandığı için başına gelenleri hak ettiğini düşünenler, “Bu psikopatı nasıl olmuş da hayatına sokmuş?” diyenler oldu. Sosyal medyada ve gündelik konuşmalarda bunun örneklerine şahit oldum. Bunları söyleyen kadınlara geçmiş tecrübelerini gözden geçirmelerini öneririm. Böyle bir felaketle sonuçlanmamış olsa da, kendi hikayelerinde benzeri bir şiddetin işaretlerini bulacaklardır. Hayatlarına temas etmiş irili ufaklı kadın düşmanlarını hatırlayacaklardır. Çünkü şişkin egoları, kafa karıştırıcı duygusal git-gelleri, akılalmaz talepleri ve “yüksek idealleri” ile bu adamlar her yerdedir. Hepsi canınıza kast etmez belki. Ama mutlaka sakatlarlar. Kimi zaman bedeninizi, kimi zaman da ruhunuzu.  

Kadın düşmanlarını tanımak o kadar da zor değildir halbuki. Kendilerini hemen ele verirler. Bir kadın düşmanı, sizi baştan çıkarmak için elinden geleni yapacaktır. Yanınızdan bir dakika bile ayrılmayacak, elinizi tutup gözlerinizin içine bakacak ve size dair büyük planları olduğunu hissettirecektir. Bunca kadın arasından sizi seçmiştir. Bundan mutluluk duymanız ve onun ilgisine layık olmanız gerekir. Fazla düşünmenize, o “küçük kafanızı yormanıza” gerek yoktur. O zaten sizin her şeyinizle ilgilenecek, neyi nasıl yapmanız gerektiğini söyleyecek, bütün hayatınızı tanzim edecektir. Hangi kıyafetleri giyebilirsiniz, kimlerle görüşebilirsiniz, nasıl yaşayabilirsiniz, bunları size o söyler. Siz de yaparsınız. Onun büyük aşkına karşılık bu kadarcık fedakarlık nedir ki?

Bir kadın düşmanı size asla güvenmez. Ona olan sevginizi her gün hayatınızın başka bir köşesinden vazgeçerek kanıtlamanızı bekleyecektir. Fazla parlamanıza, dikkat çekmenize, başkalarının ilgisine mazhar olmanıza tahammül edemez. İşler istediği gibi gitmezse, bir çocuk gibi surat asabilir. Daha ileri aşamalarda olay çıkarır, sizi toplum içinde rezil etmekle tehdit eder, hatta rezil eder de. Kadın düşmanları yanlarındaki kadını aşağılamaktan büyük keyif duyarlar. Sadece yanlarındaki kadını değil, bütün kadınları her fırsatta küçük düşürmekten hoşlanırlar. Trafikte kadınlara saldırgan davranlar, her fırsatta kadınlar hakkında ucuz şakalar yapanlar, başarılı kadınları özellikle hedef göstererek konuşanlar onlardır.

Mağdurdurlar. Hep mağdurdurlar. Bütün dünya onlara karşıdır. İstekleri hiçbir zaman yerine gelmemiş, beklentileri karşılanmamış, başarılar hep başkalarının olmuştur. Sizden onları hemen toparlamanızı, onarmanızı, sağaltıp düzeltip yeniden dünyaya salmanızı beklerler. Sadakatsizdirler. Değillerse bile ilişkinin kontrolünü ele alabilmek ya da kaybetmemek için öyle oldukları hissini yaratırlar. Belirsizlik kadınları tedirgin eder. Onlar da bu tedirginlikten beslenirler. Gözünüzün önünde başka kadınlarla flört etmeye kalkmaları bundandır. Sorumluluk almazlar, davranışlarının neticelerini kabul etmezler, asla özür dilemezler. Katil bile olsalar “kader kurbanı”dırlar. İki kadının canına kıydıktan sonra üçüncü kurbanlarını aramak için bir evlilik programına çıkabilirler. Karılarını “her zamanki kadar dövmüş”ler, o gün oracıkta ölüvereceğini akıllarından geçirmemişlerdir. Onların suçu yoktur. Hiç olmamıştır. Masumdurlar.

Kadın düşmanları her yerdedir. Herhangi birimizin koynunda, evinde, iş yerinde olabilirler. Hepsi Çehov’un karakteri kadar karmaşık ve derin değildir elbette. Gurov, öykü içinde değişir, dönüşür ve kendinin farkına varan bir adam haline gelir. Kadın düşmanlarının çoğu bunun yakınından bile geçemez. Genellikle size cepheden saldırıp kinlerini üzerinize boşaltmaya kalkacaklardır. Kiminin elinde sopa vardır, kiminin kalem. Dikkatlice bakarsanız en iyi gizlenmiş olanları bile tanıyabilirsiniz.


Emanet Şehir


BirGün Pazar

Levent Cantek’in senaryosunu yazdığı ve Berat Pekmezci’nin çizdiği Emanet Şehir, kırklı yılların sonunda Ankara’da geçen bir hikaye.

Bir gün yazar olmak hayaliyle yaşayan Şekip, bütün parasını kadınlara ve içkiye harcayan “sefih bir adam”dır. Hikayenin başında, “daireye pek uğramadığı” için başka bir kente sürülmek tehlikesi ile karşı karşıya buluruz onu. Halbuki Şekip, derbeder arkadaşı Şair Orhan’la gittiği meyhanelerden, bu küçük çevrede dönüp duran edebiyat sohbetlerinden, Ankara’nın gece hayatından, pavyonlarından, barlarından memnundur. Gündüzleri caddeleri dolduran şapkalı zarif kadınları da, geceleri kuytularda bekleyen fahişeleri de aynı tutkuyla sever. Bu şehri terk etmek, onun için umutlarını hayallerini geride bırakmak anlamına gelecektir.

Şekip bunu göze alamaz. Bu şehir onun değildir. Ama en azından bir köşesinde yer bulup yaşayabilmiştir. Gittiği şehirde muhtemelen bunu da bulamayacaktır. Sonunda, kendisi gibilere emanet edildiğini düşündüğü Ankara’da kalabilmek için bir yalan uydurur. Roman bu yalan üzerinden açılır ve olaylar gelişir.

Emanet Şehir, hepsi Şekip’in çevresinde toplanan diğer karakterler sayesinde, Ankara’nın bir dönemini gözler önüne seriyor. Hiçbiri birbirine benzemeyen bu bir avuç insan, yalnızca hikayeyi zengin ve akıcı kılmakla kalmıyor, Ankara’da aynı anda hüküm süren farklı hayatlara da göz atmamızı sağlıyor. Pavyon kadını Emel, amirin kızı Fahriye, Şair Orhan, Hacıağa’nın oğlu Faik, komünist Zeki Abi, yeraltı insanlarından biri olan Fakir Şükrü ve adamı Paçacı...

Bütün bu karakterlerin, hikayenin atmosferini sağlamlaştırmak için kullanıldığını görüyoruz. Yazar, hiç olmayacak kişileri yan yana getiriyor. Farklı Ankaraların birbirini görmesini, birbiriyle konuşmasını sağlıyor. Öyle ki, romanı okurken bunun aslında teker teker insanların değil, onların bir süreliğine “emanet aldığı” şehrin hikayesi olduğunu hissediyoruz.

Kitabın arkasında, bu senaryonun yazılış macerasının nakledildiği bölümde, bu hissimizde yanılmadığımızı anlıyoruz. Burada yazar, bu hikayeye ilham verenin kentin kendisi olduğunu anlatıyor. Kırklı yılların sonunda, büyük bir değişimin eşiğindeki Ankara’yı anlatmak istemiş. Demokrat Parti’nin sahneye çıkışından hemen önceki bu dönemin özellikle ilgisini çektiğini söyledikten sonra, şehrin el değiştiriyor olduğunun işaretlerini romanda da bulabileceğimizi de ekliyor:

“İyi polisiyelerde ‘parayı izleyeceksin’ derler ya… Mülkiyet değişimi olmuş, birileri satın almıştı bu evleri, o malları, o iş yerlerini… Eski Yahudi mahallesinde gezinirken, şimdi para etmeyen o lüks apartmanlara bakarken bunu düşünürdüm.”

Levent Cantek, bu noktada hikayeye yan karakter olarak eklediği kişilerden birine daha yakından bakmamızı istemiş: Adanalı bir zenginin oğlu olan Faik. Hayatta “karı-kız işlerinden” ve gezip tozmaktan başka hiçbir kaygısı olmayan genç adam bu. En azından başında öyle görünüyor. Zevzek ve tatsız bir tip. Ama hikaye genişleyip açıldıkça, onun, Şekip’in tabiriyle, “boşboğaz bir lagar”dan çok daha fazlası olduğunu görüyoruz. Faik, Yahudilerin Ankara’dan giderken yok pahasına sattıkları evleri tespit edip birer birer satın alacak ve zenginliğine zenginlik katacak. Böylece şüpheye meydan bırakmayacak şekilde anlıyoruz ki, şehrin bundan sonraki sahipleri onun gibilerdir. Ankara bundan sonra şair Orhan’dan, melankolik doktordan, komünist Zeki’den değil, fırsatçı Faik’ten sorulacaktır.

Emanet Şehir, kırklı yılları anlatıyor olmasına rağmen, günümüzdeki toplumsal gelişmeleri de hatırlattığı için iyice merak uyandıracak bir roman. Siyasi dönüşümün kendini iyice hissettirdiği, paranın yeniden el değiştirdiği ve tedirginliğin had safhada olduğu bir dönemde, bu romanın siyasi göndermelerini bulmaya çalışmak bile yeterince heyecanlı olacaktır.

Ama benim romanı sevmemin nedeni, çok çeşitli ve tanıdık detaylarla dolu olması. Emanet Şehir tam bir dönem romanı. Ankara’nın sokakları, güvercinleri, Teneke Mahallesi, sokaklarda top oynayan yalınayak başı kabak çocuklar. Hepsi incelikle düşünülüp hikayeye yerleştirilmiş. Savaş sonrası Ankara’nın ruh haline damgasını vuran irili ufaklı bütün ayrıntılar bir bir önümüze serilmiş. Dikkatli bir okuyucu, Gar’daki TCDD, hastanedeki Veremle Savaş afişlerini; Birinci sigarasını; Misket şarabını; o zamanlar “şinanay” denen idare lambasını ve – Emel’in korkunç “füze sütyeni” ve lastikli patiskadan donu da dahil olmak üzere – döneme özgü kılık kıyafetteki inceliği kaçırmayacaktır.

Hele bir iki sahne var ki, onları özellikle sevdim. Biri romanın ilk karesi: Şekip’in Gökçe Pastanesi’nde oturup “kıraat ettiği,” yani gazetesini okuyup kahvesini içtiği sahne. Duvar boyunca dizilmiş masaları, eğri büğrü soba borusu, sağda solda resimleri ilanları, bir tarafta pastaların sergilendiği tezgahı (içinde mozaik ve rulo pastadan başka bir şey bulunduğunu sanmıyorum) ve tam orta yere asılmış dev duvar saati ile hepinize tanıdık gelecek bir mekan bu. Hatta o kadar tanıdık gelecek ki, içine girip oturmak isteyeceksiniz. Zaten Şekip de öyle yapıyor. Belli ki o mekanın müdavimlerinden biri. Onu roman boyunca birkaç kez o pastanede otururken görüyoruz.

Bir diğeri ise, Pekmezci’nin maharetle çizdiği karakol/gizli servis sahnesi. Romanın bir yerinde “komünistlere katılmak” suçu ile itham edilen Şekip birtakım resmi kılıklı adamlar tarafından götürülür ve ifadesi alınır. Odaya girer girmez bir tabak, tabakta da bir dilim kavun görürüz. Soruşturmayı yürüten komiser, konuşma boyunca bu kavunu yavaş yavaş yiyecektir. Soruşturmanın nasıl neticelendiği önemsizdir. Komünist Tevkifatı’nın öncüllerinden biridir bu. Nasıl neticeleneceği bellidir zaten. Önemli olan yazarın bu sahne için böyle bir detay seçmiş olmasıdır. Kavun, öyle insan içinde dilimlenip yenecek meyve değildir. Akar kokar, insanın eline ağzına yapışır. Ama belli ki komiser buna aldırmaz. Karşısındaki adama bir nebze bile kıymet vermediği her halinden bellidir. Devletin adamıdır o. Kavununu da yiyecektir. Tehdidini de edecektir. Konuşmanın bütün gerilimini bir dilim kavuna yükleyen Cantek’i ve bu gerilimi çizgilerine yansıtmayı başaran Pekmezci’yi bu başarılı sahne için tebrik etmek gerek.


Bu sahneden de anlayacağınız gibi, Emanet Şehir dört dörtlük bir “kara roman” aslında. Memurlar, amirler, polisler, muhbirler... Kumarhaneler, batakhaneler, pavyonlar, hamamlar, horoz dövüşleri... “Kara Edebiyat” konusunda bilgisinden şüphe edemeyeceğimiz Levent Cantek, Emanet Şehir’de bu türün başarılı örneklerinden birini veriyor. Yeraltı dünyasının karanlık adamları, güven telkin etmeyen kadın karakterler ve özellikle de romanın yenilgiye mahkum baş kişisi Şekip vasıtasıyla, bu türün kimi özelliklerini devralıp kendine has bir üslupla kullanıyor. Pekmezci de kara filmlerin olmazsa olmazı gölgeli odalara, karanlık sokaklara ve yakın plan detaylara odaklanan çizgisi ile bu atmosferin güçlenmesine yardımcı oluyor.

Son olarak, bütün edebiyat-severlere kahramanımızın bir “rate” yazar olduğunu hatırlatmak isterim. Dönemin edebiyat dünyasını, Ankara’da yaşayan bir avuç aydının hayatını, girip çıktıkları çevreleri, buluştukları mekanları görmek isteyenler için de ilginç bir roman olacaktır Emanet Şehir.

Nurullah Ataç’ın sayfaların arasından aksi aksi bize baktığı, Orhan Veli’nin karakterlerden birine ilham verdiği, Nazım Hikmet’in şiirlerinin teksir kağıdına basılıp üniversitede gizlice dağıtıldığı, (F)eride Celal Hanımefendi’nin tefrika edilmek üzere “lütfedip bir his romanı takdim ettiği” bu romanı, sadece edebiyat referansları için bile okumak isteyebilirsiniz.