Sunday, September 28, 2014

Boksörlerin Belirişi: İki Yeni Yazar


BirGün Pazar
28 Eylül 2014

“Hemingway, a Title Fight in Ten Rounds” (Hemingway: On Rauntta Ünvan Maçı) adlı kitabında, yazarın yakın arkadaşlarından biri olan Jed Riley, onunla ilgili anılarından birini aktarır.
Riley ve Hemingway savaştan hemen sonra bir barda yeniden karşılaşır ve oturup konuşmaya başlarlar. Konuşma ilerledikçe, Hemingway’in geçen seneler içinde bir gıdım bile değişmemiş olduğunu düşünür, Riley. Sonra onun çok iyi bir amatör boksör olduğunu hatırlar. Hatta bir gün dünya şampiyonu olacağını söylediği gelir aklına. Belki de olmuştur, der kendi kendine. Sonunda bunu ona sormaya karar verir.
"Hala şampiyon olacak mısın?" dedim ona.
"Evet," dedi, "Ama boksta değil."
"Güreş mi?" dedim.
"Hayır," dedi.
"Ne peki?" dedim.
"Edebiyat," dedi.
Bana bu konuşmayı yeniden düşündüren, İletişim Yayınları’nın geçenlerde arka arkaya bastığı iki kitap oldu. Biri, Ankaralı yazar Giray Kemer’in yaz başında çıkan öyküleri: “Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı.” Diğeri ise, ismiyle müsemma Aylin Balboa’nın daha bir iki hafta önce dağıtıma giren “Belki Bir Gün Uçarız” adlı anlatısı. Dövüşmekten vazgeçmemiş ama yumruklarını edebiyatta konuşturmaya karar vermiş iki genç yazar ilk kitaplarıyla ringe çıktılar. O zaman kırılıp dökülen kemiklerden, satılmış maçlardan, darbeleri savuşturma metotlarından, ve de en önemlisi şampiyonlardan söz etmenin zamanı gelmiştir.
Şampiyon deyince, illa ki kazananlardan söz edeceğimizi düşünmeyin. Bu kitaplarda tanışacağınız kişiler, en beklemedikleri anlarda yumruk yiyip yerle yeksan oluyorlar. Mezarlıklarda terk ediliyorlar, sakatlanıp dövüş dışı kalıyorlar, ölülere sarılmak isteyip sarılamıyorlar. Ana karakterler dışındakiler de kaybetmeye mahkum gibi görünüyor. Genç adamlar sevdikleri kızları başka erkeklere kaptırıyor, yeni evli kadınlar pencerelerde iç çekip ağlıyor. Arada bir gerçek şampiyonlar da çıkıyor gerçi. Ama onlar da bir gün uyuyup bir daha hiç uyanmıyorlar. 

Aylin Balboa’nın “Kramp” adlı hikayesinin anlatıcısı, motordan düşüp komaya giren abisini görebilmek için yoğun bakım monitörlerinin önünde bekliyor: “Günler geçiyor. Abim kameralara el sallamıyor, bu bir şaka değil. Yok be şakadır yine de, aklımız yerinden çıkmadan uyanırsa eğlencesi azalacak, iyice kanırttıktan sonra el sallar diyoruz. Ama Niyazi amca kesin ölür. Çünkü söylemiş miydim, Niyazi amca çirkin, üstelik katil, yetmezmiş gibi intihar etmiş. Benim abim şampiyon... Benim abim şampiyon... Benim abim şampiyon...”
Ama abiler uyanmıyor. Sevgililer dönmüyor. Ölüler bizimle konuşmuyor. Çünkü, Balboa gibi söylemek gerekirse: “Hayat satılmış bir maç, oğlum!”
Sürprizli dili ve kıvrak zekası ile, anlattığı mesele ne kadar dramatik olursa olsun, okuyanın yüzünde çiçekler açtıran Aylin Balboa, tabiri caizse, dans ederek dövüşüyor. Sözcükleri birbiri ardına dizerken o kadar çevik ve becerikli ki, bütün o darbeleri nasıl aldığına akıl erdiremiyorsunuz. Etrafınızda dönüp duruyor, birtakım akıl almaz ayak hareketleri yapıyor. Bu durum, özellikle “Tımarhane Notları” için geçerli. Tam kasvet basacak gibi olurken, size öyle bir şey söylüyor ki, gülesiniz geliyor. Kendinizi bıraktığınızda da, gülle gibi bir lafı hiç acımadan karnınıza çakıveriyor. Bazen başınızı tatlı tatlı okşadığını göreceksiniz. Sakın aldanmayın. Her an bir yerden bir yumruk çıkarabilir. Şimdiden söyleyeyim, bazen o yumruk boğazınıza da oturabilir.
Giray Kemer ise kelimenin tam anlamıyla bir ağır sıklet. Yeteneği çevikliğinde değil atmosfer kurma becerisinde. Yavaş olmaktan korkmuyor, çünkü biliyor ki bazen yumruklara direnmek için sadece olduğun yerde durabilmen gerekir. Durur durur, sonra iyi bir tane vurursun. Bir söyleşisinde, boksun edebiyatla ilgisi olmayabileceği imasına karşılık şunları söylüyor: “Bilakis öykünün boksla çok benzeştiğini düşünüyorum. Cortazar’ın dediği gibi romanda puanla kazanabilirsin ama öyküde knock-out gerekir. O noktada yakınlar. Hep beklenmeyen olur, her an her şey olabilir.”
Kemer’in öykülerinde sürprizli sonlar, dramatik finaller, inişli çıkışlı sahneler yok gerçi. Onun yerine kitabın her yerine sinmiş ağır bir yenilgi hissi var. Ritmi, kıvamı ve gitgide koyulaşan hüznü ile, üçüncü sınıf dumanlı bir barda boş masalara çalınan ağır aksak bir şarkıyı anımsatıyor. Türü de belki o kadar önemli değil. Neşet Ertaş da olabilirdi, Orhan Gencebay da. Ama bana kalırsa, bu kitap bir Ankara blues.

Dimitrakopulo bulamayıp onun yerine Erim şarabı içen, birbirinin “mimiklerini, konuşmasını, edeceği küfürleri, sigarayı tutuşunu, ne zaman gülüp ne zaman ağlayacağını” ezbere bilen erkeklerin aynı hikayeleri yeniden ve yeniden anlattığı sofralarda oturuyoruz. “Sarhoş iki erkeğin futbol konuşmasından daha romantik bir şey yoktur,” diyen Sedat ağabeyi duyuyoruz. Birinin anılarından fırlayıp geliyor ve o da sofraya oturuyor. Herkes hep bir dövüşten çıkmış gibi. Birbirlerinin yaralarına pansuman yaparken bile, hiçbir şey yokmuş gibi davranan, sanki dünya berbat bir yer değilmiş gibi davranan bu genç adamlara kulak veriyoruz.

“Hep arıyoruz ya... Aramasak aslında.”
Bir süre önce: “Kesince kanıyor ya... Kanamasa...” demişti.
“Ne çok şey istiyorsun,” diyorum.
“Haklısın,” diyor.

Islak saçlarına havlu dolayıp kahvaltı hazırlamaya girişen; eski sevgililerinin aldığı eldivenleri giyen; kalçaları dudakları kolları hep başkalarına ait olan kadınlar. Pis evlerde, havasız odalarda yaşayan, halı saha maçlarından ya da antrenmandan sonra bu kadınlara dair konuşan genç erkekler. Herkesin özel ve benzersiz olmak istediği ve kimsenin bunu başaramadığı hayatlar. Yani dayak atanların değil, dayak yiyenlerin hikayeleri bunlar. Tıpkı Balboa’nınkiler gibi. 

Edebiyat Haber’e verdiği bir söyleşide Aylin Balboa, isminin nereden geldiğini şöyle anlatıyor:Dünya vurdukça tamam diyorum abi büyüksün bi şey demedik. Fakat nefis dayak yiyorum. Soranlara ‘Balboa benim kızlık soyadımdır’ diyorum. Ama esasen Balboalığım bu dövülme kısmından gelir.”
Dayak yemek olur tabii de... Bir de kanamasa...




Edebiyatta Başak Burcu

BirGün Pazar
Eylül 2014


Tennessee Williams’ın en güzel oyunlarından biri olan İhtiras Tramvayı’nın gerilimli sahnelerinden birinde, hikayenin esas kadını Blanche DuBois kardeşinin kocası Stanley Kowalski’yle burcunu sorar. Henüz olaylar tamamen patlamamış, Blanche’ın özenle sakladığı uygunsuz geçmişi ortalığa saçılmamıştır. Onun için, Blanche’ın kendisini tedirgin eden bu kaba saba adamla konuşmaya çalışması şaşırtmaz bizi. Bir sohbet ortamı yaratarak gerilimi düşürmeye çalışmaktadır belli ki.
Cevap alamayınca genç adamın Koç burcu olduğunu tahmin eder, Blanche: “Koçlar güçlü ve dinamiktir çünkü. Gürültü patırtıyı severler. Eşyaları sağa sola fırlatmaktan hoşlanırlar.” Stanley (ki aslında bir Oğlak’tır) biraz canı sıkılmış bir şekilde “Peki, ya senin burcun ne?” diye sorar. “Ben mi? Ben bir Başak’ım,” diye cevap verir Blanche. “Başak (Virgo) bakirenin (virgin) burcudur,” diye ekler sonra.

Burçlar konusunda uzman olduğumu söyleyemem. Bu işe baş koymuş insanlar biliyorum. Onların yanında bana laf söylemek düşmez. Ama Başak burcunu tanırım. Etrafım onlarla sarılı çünkü. Onun için oyunun dramatik kurgusu açısından anlamlı olsa da (bu Güneyli kadın sonsuz bir genç kızlık fantezisi içinde yaşamaktadır, onun için bakire anıştırması yerini bulur), Blanche’ın “Ben bir Başak’ım” diye ortaya çıkması şaşırtır beni. Çünkü Blanche DeBois her şey olabilir ama Başak burcu olamaz.
Birincisi ve en önemlisi, kendine saygısı olan hiçbir Başak hayatının bu kadar dağılmasına izin vermez. Dağıtırsa da hemen titiz bir şekilde toplamaya girişir. Onun için hayat bir çalışma masası gibidir. Çalışma masasında da gereksiz karışıklıklara, fazlalıklara, yarım bırakılmış işlere yer yoktur. Başaklar aynı anda birkaç şeye birden odaklanmaktan hoşlanmazlar. Disiplinli, düzenli ve temizdirler. Blanche gibi gereksiz hayallerle de oyalanmazlar. Çünkü herkes bilir ki, hayal kuranlar hayal kırıklığına uğrayabilir. Başaklar bunu sevmez. Onlar önlerini görmek ister. Olasılıkları değerlendirir ve ona göre davranırlar. Gerçekçi ve pratiktirler.
Bundan romantik olmadıklarını çıkarmamak lazım tabii. Ama aşk hikayelerini bile belli bir ölçülülük içinde yaşarlar. Edebiyatın mutlaka Başak burcu olması gereken karakterlerinden biri Jane Eyre’dir mesela. Mesafeli, ağırbaşlı ve el değmemiş. Evet, Jane’in de başına birtakım acayip şeyler gelir. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu acayip şeyin adı Rochester’dır – ki o da muhtemelen Akrep falandır. Fakat romanı okuyanların gayet iyi hatırlayacağı gibi, Jane sağduyusu ve inceliği ile bu fırtınanın içinden sağ çıkmayı başarır. Hatta biraz hasarla olsa da Rochester’ı bile kurtarır. Bunu sadece bir Başak yapabilir bence. Romanın sonunda, her şey düzene girmiş, eşyalar ve insanlar olmaları gereken yere özenle yerleştirilmiştir. 

Gerçek şudur ki, bir Başak için evinin düzeninden daha önemli hiçbir şey yoktur. Başaklar evlerini önemserler. Orada buldukları emniyeti ve huzuru severler. Bunu kaybederlerse de yeniden tesis edebilmek için ellerinden geleni yapacaklardır. Tolstoy’un Karenin’i kesin Başak’tır mesela. Birçoklarının sandığı gibi sıkıcı ve “düz” bir adam değildir, Karenin. O da Jane gibi fırtınanın içinde kalmış, gemisini sağ salim karaya çıkarmaya çalışan biridir sadece. Evindeki düzeni bozulmuş, karısı bir başka adamla tehlikeli bir ilişkinin içine dalmıştır. Tolstoy, her zamanki ustalığı ile, bizi Karenin’in iç dünyasına sokar ve onun da aslında ne kadar incinebilir bir insan olduğunu gösterir. Hayatı şirazesinden çıkmış bu adam, aile düzenini geri istemektedir. Eski hayatına geri dönemezse, dünyanın kanunları değişecekmiş gibi gelir ona. Çünkü istikrar Başaklar için her şeydir. Ne var ki, romanın gidişatı açısından bunun o kadar büyük bir önemi yoktur. Karenin, Jane Eyre kadar başarılı olamaz.
Başaklar mükemmeliyetçidir. Aşık oldukları zaman bile aynı kusursuzluğu ararlar. Hatta denebilir ki, bir Başak kalbiyle olduğu kadar aklıyla da aşık olur. Sevdiği kişinin bütün özelliklerinin kendi beğenilerini tatmin ettiğinden emin olmadan bir ilişkiye girmek istemez. Böyle birini bulmak da çok zor ve hatta imkansızdır. Onun için belki de ancak bir ideale aşık olabilir. Hiç var olmamış birine. Bir edebi karaktere. Ya da bir hayalete. (Bu düş kurmak anlamına gelmez. Bir fikre bağlanmaktır daha çok.) Ama bir kere aşık olduktan sonra da bunu bir takıntı haline getirebilirler. Masumiyet Müzesi’nin baş kişisi Kemal böyle bir adamdır mesela. Büyük bir aşkla sevdiği Füsun’un aslında bir fikrin tezahürü olduğunu fark etmez. Füsun’a bağlanırken idealize ettiği bir kadın imgesine ve bunun yaratıcısı olan kendi zihnine zincirlendiğini anlamaz. Sonsuz takıntısı içinde, sevdiği bu kadına (ya da onun mükemmel görüntüsüne) dair ayrıntıları biriktirir de biriktirir.
Bir de evet, Başaklar toplayıcıdır. Pek bir şeyi atamazlar. Bir gün bir işe yarayacağından emindirler çünkü. (Bakın Kemal’in topladıkları müze oldu mesela. Kimsenin aklına gelir miydi? Hayır.) Temizlik yapmanın anlamı asla bir şeyleri atmak değildir. Başaklar için temizlik tasnif etmek demektir. Yerleştirir, düzeltir, saklarlar. Eşyalarla kurdukları duygusal bağ nedeniyle, onları atmanın anıları yok etmekle aynı şey olacağını düşünürler. Bir de, bir şeyi atarlarsa her şeyi atmaları gerekebilir. Bir yerden başladıkları zaman duramayabilirler. Başaklar bundan korkar. Onlar her zaman temkinli ve hazırlıklıdırlar. 

Son olarak, Başaklar korkutucu derecede zekidir. Olaylar arasındaki ilişkileri hemen görürler. Her şeyi fark eder ve hatırlarlar. Hiçbir detayı kaçırmazlar. Bir projeye girişmeden önce onlara danışabilirsiniz. Bütün hataları, tutarsızlıkları, eksiklikleri çıkarıp söyleyeceklerdir. Onları memnun etmek zordur bu açıdan. Ama zaten pek iyimser de sayılmazlar. İyimserlik kolay unutanlara özgü bir özelliktir çünkü. Başaklar, insan ruhunun kötülüklerini görmüş ve unutmamışlardır. İyi kalpli ve yardımseverdirler. Ama dünyanın bir gün iyi bir yer olacağına dair pek inançları yoktur. Agatha Christie’nin unutulmaz amatör detektifi Miss Marple da bence bütün bu nedenlerde Başak burcu olmalıdır. Bu geçkince hanım, en karmaşık suçları bile keskin gözlem gücü ve zekası sayesinde kolayca çözer. İyilik yapmak için her zaman hazırdır ama kötülüğü de gözünden tanır. Üstelik Miss Marple yalnızca zeki olmakla kalmaz, bir de kimi Başaklar gibi çok muzip ve sevimlidir.
Zavallı Blanche ise bunların hiçbirinin yakınından bile geçmez. Hayatının kontrolünü kaybetmiştir, hayal dünyasında yaşamaktadır ve temkinli olmaktan çok uzaktır. Üstelik evine bir daha hiç dönemeyecektir. Trajik bir karakter olması da biraz bundandır zaten.
Not. Böyle hafifmeşrep bir konuyu tercih ettiğim için bu seferlik beni hoş göreceğinizi umuyorum. Güneş Başak burcunu terk etmeden, hayatta ve edebiyatta Zodyak’ın bu köşesine düşmüş dostlarıma selam göndereyim dedim.

Pando'nun elleri...

BirGün Pazar
Eylül 2014

Üniversitedeki birinci yılımın sonunda bir bahar sabahı yataktan kalkamadım. Bir süre sonra yurt odası boşaldı. Herkes çıkıp derse gitti. Bense etrafımda olanları hayalle karışık izledim. O kadar çok ateşim vardı ki, pencereden giren rüzgarla hareket eden perdeyi canlı zannedip ona seslendim. Galiba su istedim ondan. Perde ruhsuz biriydi. Yanıma gelmedi.

Böyle kaç saat geçirdiğimi bilmiyorum. Bir zaman sonra beni yukarıdan çağırdıklarını duydum. Herhalde sıram geldi gidiyorum diye düşünürken, birden anladım ki kapıdan ismimi anons ediyorlardı. Bunun iki anlamı olabilirdi. Ya annem telefon ediyordu. Ya da birisi beni görmeye gelmişti. Nasıl başardıysam kalkıp merdivenleri tırmandım ve titreye titreye ana kapıya çıktım. Kapıda bir arkadaşım vardı. Derse gelmediğimi görünce merak etmiş, bir uğrayıp yoklamak istemişti.

Aynı arkadaşım beni önce revire, oradan da Beşiktaş’taki evine götürdü. Eve giderken taksi tuttuk. Bir Murat 131 geldi. Bu bile olayların ciddi olduğunun işareti gibi göründü bana. Beşiktaş’taki evde bir iki gün baygın bir halde yattım. Yataktan kalkacak hale geldiğimde, bizimkilerin tabiriyle, iğne yutmuş ite dönmüştüm. O kadar zayıf düşmüştüm ki, yürümekte bile zorlanıyordum.

İyileşir gibi olduğum günün sabahında, arkadaşım beni koluna takıp çarşıya götürdü. “Aslan gibi olacaksın,” dedi giderken, “Bulgar’ın kaymağı ölüyü bile diriltir.” “Sağol be,” diye terslendim, “İçimi rahatlattın.” Minnetimi ifade edemeyecek kadar gençtim. Ama arkadaşım bunun bir tür teşekkür olduğunu anladı. Elini omzuma attı.


O güzel bahar sabahında ağır aksak yürüyerek kaymakçıya kadar gittik. İçeri girene kadar ne kadar aç olduğumu fark etmemiştim. Dükkanın içinde süt teknesinin buharı vardı. Pando bal-kaymağını önümüze atınca, hepsini hop diye yuttum. Bir de peynir isteyecektim ama arkadaşım beni kaş göz hareketleri ile durdurdu. Doğma büyüme Beşiktaşlıydı. Pando’nun huyunu suyunu iyi biliyordu. Bu yaşlı adamın kendince bir düzeni vardı. Öyle elinizi kaldırıp bir şey isteyemezdiniz. Sırası gelince, o size yanaşıp soracaktı. Biz de bekledik. Sabrımızın ödülü olarak hem peynir hem de yumurta kazandık sonunda.

Sonraları müdavimi olduğum bu dükkanın adabını böylece öğrenmiş oldum. Pando acele edenleri sevmiyordu. Bir şeyler ısmarlamak istiyorsanız, sıranızı beklemeniz gerekiyordu. Dükkanın eskileri bunu bilip ona göre davranıyorlardı. Yeni yetmeler de eskilere bakarak öğreniyordu. Arada bir densizin biri çıkıp da parmak şaklatırsa ya da, Allah korusun, “Nerede kaldı benim yumurta?” diye bağırırsa, Pando’nun tepesi atardı. O zaman da mesela bir daha o adamdan tarafa hiç bakmazdı. Adam sonunda kendi kendine bağırıp çağırıp giderdi. Pando ise hınzırca güler ve işini bildiği gibi yapmaya devam ederdi.

Bir iki sene önce, üç kardeş yine Pando’ya kahvaltıya gittik. Biz uslu uslu tabaklarımızı beklerken, yakınlardaki plazalardan birinde çalıştığı belli olan çıtı pıtı bir kız dükkana girdi. Kaymak tezgahının önüne geçip durdu. Yolu kapattığının farkında değildi. Aslında galiba kendisinden başka hiçbir şeyin farkında değildi. Yüksek topuklarının üzerinde bir süre sallandıktan sonra sıkıldığına dair işaretler vermeye başladı. Erkek kardeşim koluyla beni dürttü ve “Seyret şimdi,” dedi. “Pardon, bakar mısınız?” diye öttü kız. Üçümüz de nefesimizi tuttuk. Pando hiç oralı olmadı. “Peynir istiyorum,” diye üsteledi kız. Sonunda bizimki yavaş yavaş döndü ve “Bu peynir var,” dedi. Elinde hayatımda gördüğüm en büyük kalıbı tutuyordu. Kız bir kalıba bir de Pando’ya baktı. “Kaç para bu?” diye sordu. Pando ona acayip bir rakam söyledi. Muhtemelen salladı. Kız önce, başka yerde daha ucuz diyecek oldu ama bir şey onu durdurdu. “Yarısını verin bari” diye karar verdi sonra. “Kesmiyoruz,” dedi Pando. “Yarısını verin, alacağım,” dedi kız. “Satmıyoruz,” dedi Pando. “Adama bak ya!” dedi kız. Ardından beyefendili efendimli birtakım cümleler kurdu. Ama bizimkinin onunla işi bitmişti. Arkasını dönüp bal-kaymak tabaklarını hazırlamaya girişti. Kız bir süre daha söylendikten sonra topuklarını vurarak çıkıp gitti. Pando yine kıs kıs güldü. Sonra da bize dönüp eliyle “Deli mi ne?” işareti yaptı. Biz de tedbirli bir şekilde sırıttık. Ne olur ne olmaz. İşin ucunda bal-kaymaktan olmak vardı.

Bu yaz hep uzaktaydık. İstanbul’a geri dönünce Beşiktaş’ta bir kahvaltı etmek istedik. Hem arkadaşlar da gelmişti. Hep birlikte güzel olurdu. Pando’yu dükkanın önünde gözü yaşlı bir şekilde otururken bulduk. “Biraz temizlik yapıyoruz. Dükkan şimdi kapalı,” dedi bize. Beşiktaş’ın en eski esnaflarından biri olan Pando’nun tahliye edilme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu duymuş ama inanmak istememiştik. Dükkanın içine şöyle bir göz atınca, masalarla sandalyelerin kaldırılmış olduğunu gördük. Süt teknesinden de buhar çıkmıyordu artık.

“Bizi göndermek istiyorlar,” dedi Pando. Sonra titreyen eli ile uzanıp elimi tuttu. Her şey çok garipti. Senelerce önünde çekinerek durduğum bu yaşlı adam ile bir süre aşıklar gibi el ele oturduk. “Doksan yaşına geldim,” dedi bana. “Ama karım bana iyi bakıyor. Herhalde daha yaşayacağım.” Burnuyla ileride bir noktayı işaret etti sonra. “Şu arkadaki sokakta doğdum ben.” Diğer elinde bir deste para tutuyordu. Muhtemelen son hasılatıydı. “Şimdi gideceksin diyorlar. Nereye gideyim?”

Pando’nun lekelerle kaplı kırış kırış olmuş ellerine baktım. Bu elleri kaymak koyarken, süt doldururken, peynir keserken ne kadar çok seyrettiğimi düşündüm. Hastalıktan kalktığım o günün sabahında dükkana ilk girişim geldi gözümün önüne. Aynı ellerin önüme bıraktığı o ilk tabağı görür gibi oldum. Boğazıma bir şey oturdu. Halimi sezmiş gibi, ayrılırken elimi okşadı, Pando. “Dükkan şimdi kapalı. Bir dahaki sefere gelir yersiniz,” dedi. “Bir dahaki sefere,” dedim ben de. Belki de başka bir sefer olmayacağını bile bile.

Uzun süre uzak kaldıktan sonra eve döndüm diye seviniyordum. Sonra düşündüm de, eve dönmek benim için Beşiktaş’a dönmek demek. Kambur’da çay içemeyince, Pando’da kahvaltı edemeyince, sevdiklerini bıraktığı yerde bulamayınca, evine dönmüş sayılır mı ki insan?

Wednesday, September 03, 2014

Latin Amerika Notları V - Kocakarı, Tekgöz ve Pepe'nin akıl almaz işleri...


Latin Amerika Notları V

Kocakarı, Tekgöz ve Pepe’nin akıl almaz işleri...

Bir Pazar günü yürüyüşten dönerken, Uruguay’ın devlet başkanı Jose Mujica’yı eski püskü Volkswagen’i ile trafikte beklerken gördük. Yanındaki koltukta karısı oturuyordu. Birbirlerine doğru eğilmiş mırıl mırıl bir şeyler konuşuyorlardı. Etrafta ne koruma ne de polis vardı. Kimse trafiği de durdurmamıştı. Işık yeşile dönünce yavaş yavaş köşeyi dönüp gözden kayboldular. Gezmeye çıkmış herhangi iki yaşlı insandan farkları yoktu. Üstelik bizden başka kimse dönüp bakmadı bile. Anlaşılan Mujica’nın Pazar gezmelerine herkes alışıktı.


Fakat bu durum sizi yanıltmasın. José Alberto Mujica Cordano, ya da Uruguaylıların ona hitap ederken kullandıkları şekliyle Pepe, aslında çok popüler biri. Küçücük bir ülkenin başkanı olmasına rağmen, dünya basınının gözü hep onun üzerinde. Bunda siyasi geçmişinin olduğu kadar, karizmatik kişiliğinin de payı var.

1960'larda ismini Küba Devrimi'nden alan “Tupamaros” adlı silahlı örgütlenmeye dahil olan Mujica, 1973 senesinde askeri darbe ile bölünen hayatının büyük bir kısmını hapiste geçiriyor. Darbeden sonra yıllarca çeşitli işkencelere maruz kalıyor ve ancak 1985’te Uruguay’ın yeniden demokrasiye geçmesiyle birlikte özgürlüğüne kavuşabiliyor. Hapisten çıktıktan sonra, eski silah arkadaşlarıyla bu sefer bir siyasi parti kuruyor. Mujica’nın liderliğini yaptığı Halk Girişimi Hareketi (Movimiento de Participación Popular-MPP) zamanla itibar kazanıyor ve 2004’te içinde yer aldığı sol ittifakın en güçlü bileşeni haline geliyor. Mujica, 2009’da bu ittifakın lideri olarak devlet başkanlığına aday gösteriliyor ve aynı senenin Ekim ayında, seçimlerin ikinci turunda, yüzde 52 oranıyla, yüzde 45 oranında oy alan merkez sağdaki Milliyetçi Parti'nin (Partido Nacional) adayı Lacalle'yi geçerek başkan seçiliyor.  

Burada geçirdiğimiz kısa süre içinde görebildiğim kadarıyla, Mujica halkın desteğini arkasına almış durumda. Onu eleştirenler bile ondan bazen gülümseyerek söz ediyor. Montevideo’da iki duvardan birinde ya “Pepe” yazıyor ya da MPP’nin bir sloganı göze çarpıyor. Mujica’nın bu kadar sevilen biri olmasında alçakgönüllü yaşantısının büyük payı var. Milliyetçi Parti’ye oy vereceğini söyleyen yaşlı bir satıcı, Mujica’ya verip veriştirdikten sonra “Ama maaşının yüzde doksanını halka bağışladığı doğru,” dedi. Onu fazla popülist bulan bir başkasına “Şov mu yapıyor peki?” diye sorduk. “Yok canım, adamın kendisi öyle zaten,” diye cevap verdi. Bir başka satıcı ise, “Mujica konuştuğu zaman herkes susar,” dedi.

Gerçekten de başkanın hitabet konusunda pek sıkıntısı varmış gibi görünmüyor. İlerlemiş yaşına rağmen diğer liderlerden çok daha ilham verici bir şekilde konuşuyor. Ama burada da kimi zaman sorunlar çıkabiliyor. Çünkü Mujica çok diplomatik biri sayılmaz. Bir taraftan Birleşmiş Milletler’de tüketim toplumunun harika bir eleştirisini sunan ve muhtemelen senelerce hatırlanacak müthiş bir konuşma yaparken, öte yandan gidip diplomatik bir skandala sebep olabiliyor.

Bunlardan bir tanesini, Mujica’nın aktif olarak desteklediği bir çocuk hastanesi projesinde çalışan bir iş adamından dinledik. Projenin gerçekleşmesinden kısa bir süre önce verilen toplantıya katılamayacağını söyleyen başkan şöyle demiş: “Çok isterdim ama gelemem. Kocakarı yine beni çağırıyor. Arjantin’e gitmem lazım.” “Aman Pepe,” demişler ona, “Bir kere daha aynı gafı yapma lütfen! Birincisinden ucuz kurtulduk zaten.”

Hikaye aslı şöyleymiş: Geçen sene Arjantin’de yapılan bir basın toplantısında mikrofonunun açık olduğunu fark etmeyen Mujica, Arjantin devlet başkanı Cristina Kirchner’e istinaden “Esta vieja es peor que el tuerto” (Bu kocakarı tekgözden bile kötü!) demiş. “Tekgöz” dediği ise eski Arjantin devlet başkanı ve Cristina hanımın rahmetli kocası Nestor Kirchner. Bu gafın üzerine akıllanacağını düşünür insan. Ama işte belli ki öyle olmamış. Hala sağda solda “kocakarı yine beni çağırıyor” diye dolandığına göre. Bize bu hikayeyi anlatan iş adamı yine de Pepe’ye toz kondurmadı. “Tekgöz, aslında o kadar da kötü bir laf değil,” dedi bize, “Yani İspanyolca söyleyince kulağa o kadar kötü gelmiyor.”


Arjantin devlet başkanı pek aynı fikirde değilmiş anlaşılan. Uzunca bir süre iki ülkenin arasında soğuk rüzgarlar esmiş çünkü.

Uruguaylılar başkanlarını gerçekten seviyorlar. Fakat onu eleştirmekten de geri durmuyorlar. Mujica’yı destekleyenler arasında, iktidara geldikten sonra beklentileri yerine getiremediğini düşünenler de var. Bir gazeteci arkadaşımız bize, MPP’ye dair en büyük hayal kırıklığının, çokuluslu madencilik şirketlerinin Uruguay’a davet edilmesi olduğunu söyledi. Bu büyük yatırımcılar, maden çıkarma işlemi tamamlandıktan sonra geride bir enkaz bırakıp gidiyorlarmış. “Toprak zehirleniyor. Bu alanlarda daha sonra ne tarım yapılabiliyor ne de hayvancılık,” diye ekledi, “Oysa Uruguay için ikisi de çok önemli.”

Uruguay’ın en büyük üniversitesi UdelaR’da hoca olan bir başka arkadaşımız, solun dünya algısının değişmesi gerektiğini ve Mujica’nın yaptığı en büyük hatanın eski usul solculukta ısrar etmesi olduğunu söyledi. “Ne demek istiyorsun?” diye sordum. “Baksana, hala ağır sanayiyi kuvvetlendirmek derdinde. Bunun uğruna ekolojik dengeyi bozmayı göze alıyor. Bu, yüzyılın başında belki affedilebilirdi. Ama artık mazeret kabul etmeyen bir hata,” dedi.

Onlardan yaşça daha büyük bir çift ise, Mujica’nın büyük umutlarla iktidara geldiğini ama en temel vaatlerini yerine getiremediğini söylediler. Partisini fırsatçılardan koruyamadığını ve bunun sonucu olarak kimi yolsuzlukların yeniden ortaya çıktığını anlattılar. Onlara göre asıl hayal kırıklığı yaratan şey buydu: Seneler sonra iktidara gelen solun kendisini yozlaşmadan koruyamayacak kadar güçsüz olması.

Uruguaylılar eleştiriden hoşlanıyor. Ulusal gururları pek hassas olan Arjantinlilerin aksine siyasi konuşmalarda kendilerini yerden yere vurabiliyorlar. Mujica da böyle bir özeleştiri geleneğinden nasibini almış olabilir.

Kendisi iyi ama çevresi kötü müdür? Yoksa başkan da bu yolsuzluklara göz mü yummaktadır? Bunları bilmemiz mümkün değil. Ama eski püskü arabasıyla sokaklarda dolaşan, hastanede ya da bankada herhangi bir vatandaş gibi sırasını bekleyen ve göze hoş görünmek için küçük çocuklarla fotoğraf çektirmeye ihtiyacı olmayacak kadar sevimli bir adam olan Mujica’nın eşi benzeri olmayan bir siyaset adamı olduğunu teslim etmek lazım. Onun her zaman Uruguay’ın Pepe’si olarak kalacağından ve halkı tarafından sevgiyle anılacağından şüphem yok.

Monday, August 04, 2014

Latin Amerika Notları IV - Büyü nereden geliyor?

BirGün Pazar
3 Ağustos 2014


Montevideo’da en büyük eğlencem otobüse binip bir yerden bir yere gitmek. Böyle deyince sanmayın ki, her şey harika işliyor. Hayır. Otobüsler köhne ve yavaş. Çoğu kez deli gibi gidiyorlar. Ama kalabalığa rağmen insanlar kibar, trafik İstanbul’a kıyasla çok daha rahat ve en önemlisi şehrin en uzak köşelerine bu şekilde ulaşmak mümkün. Üstelik okul saatleri içinde öğrencilere bedava.

Burada ulaşım ağırlıklı olarak otobüslerle yapılıyor. Eskiden troleybüs de varmış. Ama elektrik pahalanınca onları kaldırmışlar. Şimdi işi bizim halk otobüslerine benzeyen birkaç şirket yürütüyor. 1980’lerde İstanbul’daki otobüs yolculuklarını düşünün. Düşündünüz mü? Hani yuvarlak hatlı, koltukları harap, biletçileri iyice suratsız otobüsler. O görüntüyü tutun şimdi. Sonra üzerine vapurlardaki seyyar satıcıları ekleyin. Tamam işte. Buradaki otobüsleri elde etmiş oldunuz.

Seyyar satıcılar başlı başına hikaye aslında. Burhan Pazarlama’nın otobüs versiyonundan tutun da, azizlerin renkli resimlerini satanlardan, çiklet ve şeker tutanlara kadar her cinsi var. Ama benim en çok hoşuma giden müzisyenler oldu. Montevideo için uzunca sayılabilecek bir mesafe (en fazla 30 dakika) kat edecekseniz, kendinizi müzisyenlerin inip bindiği bir hatta buluyorsunuz. Gitarları ve bazen de bu kıtaya özgü telli bir çalgı olan “charango”ları ile otobüse atlıyorlar. Şarkılar genellikle bir durak sürüyor. Eğer durağı kaçırırlarsa ne gam! Biraz daha söyleyip öyle iniyorlar. Hepsi şoförleri tanıyor. Hatta selamlaşıp hal hatır soruyorlar.

Sokak müzisyenlerine dair fark ettiğim şeylerden biri şu: Asla rekabete girmiyorlar. Gösteri için her zaman sıralarını bekliyorlar ve birbirlerine karşı çok anlayışlı davranıyorlar. Hatta bazılarının, kendi gösterileri bittikten sonra gelen yeni müzisyenlere topladıkları paradan birkaç kuruş verdiklerini gördüm. Sembolik bir şeydi tabii. Ama biz gidiyoruz, sizin şansınız bol olsun gibi bir anlama geliyordu belli ki. Dayanışma güzel şey.

Ulaşım sistemine geri dönmek gerekirse, Montevideo’da bir yerden başka yere gitmek öyle korkunç bir macera sayılmaz. Hele İstanbul trafiğine alışık biri için keyifli bir seyahat bile sayılabilir. Yine de buradaki ilk günlerimizde, metro var mı diye bir bakındık. Buenos Aires’te karanlık ve eski püskü metro istasyonlarında beklemeye alışmıştık. Burada da otobüs yerine metroya binebileceğimizi düşündük.

Böylece metroyu aramaya başladık. İlk gün başarısızlıkla sonuçlandı. Ben bir yerde bir harita gördüğümden neredeyse emindim. Hatta Buenos Aires metrosunu çağrıştıran Subte tabelasını da hayal meyal hatırlıyordum. İkinci gün yine bulamayınca iyice meraklandım. Sonunda eve döndüğümüzde, internete girip bu meseleyi araştırmaya karar verdim ve böylece kendimi akıl almaz bir hikayenin içinde buldum.

Bulduğum sayfalardan birinde şöyle yazıyordu: “Montevideo bugün dünyanın büyük başkentleriyle, Londra, Milano ya da Rio de Janeiro ile, boy ölçüşebilecek bir metropoldür. İşte sonunda, Montevideo da kendi metro sistemine kavuşmuştur.” Altında da bir imza vardı: Estero Bellaco, Mühendis ve Montevideo Metro Şirketinin (CMM) Başkanı.

Montevideo metrosunun açılış töreninde sarf edildiği söylenen bu sözlerin altında ise tafsilatlı bir metro haritası yer alıyordu. Uruguay’ın başkentinin önemli noktalarını, yeraltından giden bir raylı sistem ile birbirine bağlayan bu haritada tam 13 değişik hat vardı. Kırmızı Hat kenti enlemesine kesiyor, Yeşil Hat ise sahil kısmını boydan boya kat ediyordu. Bunun dışında kentin nispeten eteklerinde kalan yoksul bölgeler için de birer metro hattı düşünülmüştü. Bu haritayı daha önce bir yerde gördüğümü hatırladım, ama nerede olduğunu çıkaramadım. Bunun dışında, bulduğum web sayfasında başka kent merkezindeki olmak üzere değişik metro duraklarının fotoğrafları ve hatta metronun yer üstünde ve altında görüntüleri vardı.

Bütün bunlar harikaydı elbette. Metro sistemi gerçek olsaydı tabii.

Biraz daha okuduktan sonra bunun bir sergiden alınma görüntüler olduğunu fark ettim. Montevideo’da metro falan yoktu. Muhtemelen daha uzun bir süre de olmayacaktı. Çünkü bazı hükümetler zeminin çok yumuşak olduğunu, bazı başka hükümetler de çok sert olduğu için kazılamayacağını iddia etmişlerdi. Sonuçta, hiçbir idare çok masraflı olacağı belli olan bu projenin altına girmek istememişti. Montevideo’nun metro düşü de böylece rafa kalkmıştı. Fakat kendini dünyanın büyük başkentleri ile aynı ayarda görmek isteyen Montevideo anlaşılan bu kadar kolay pes edecek değildi.

Uruguaylı bir reklamcı olan Marco Caltieri de bu hayali paylaşıyor olsa gerek ki, Montevideo Metrosu’nun daha önce bahsettiğim haritasını hazırlamış, açılış töreni konuşmasını yazmış ve hatta kimi teknikler kullanarak şehrin metro ile nasıl görüneceğini fotoğraflarla da göstermiş. Bütün bunlar kentin merkezindeki bir yeraltı salonunda büyük bir sergide halka gösterilmiş. “Montevideo’nun zaten yeterince sorunu var. Onun için hep birlikte sanki bu metro varmış gibi yapsak harika olmaz mı?” diye sormuş Caltieri. Valla Uruguaylıları bilmem ama kıtanın geri kalanını ikna ettiği kesin. Yazılana göre Şilili bir üretici firma Caltieri’ye ulaşıp metro için asansör satmak istemiş.

Bunları okuduktan sonra haritayı bir kez gözden geçirdim. Çok güzel çok kullanışlı bir haritaydı. O kadar ince detaylarla işlenmişti ki, gerçek olmayabileceği aklınızın ucundan bile geçmiyordu. Ama biraz dikkatlice baktığınız zaman, kentin doğu yakasına doğru giden tren hattının (U 32) son durağının adının Atlántida (yani Atlantis) olduğunu görebiliyordunuz.

Sonra bir de “büyülü gerçekçilik” nedir diyorlar? İşte budur.

Şimdi metrosu olmayan ama varmış gibi yapan bir kentte vakit geçiriyorum. Gerçek şu ki, metrosu olan ama hayal gücünü kaybetmiş bir şehirde yaşamaktan çok daha iyi geliyor bana. Bazen sadece insanlarla birlikte olmak istediğim için otobüse biniyorum. Seyyar satıcılar, müzisyenler ve ellerinde kitaplarıyla sahanlıkta durup gevezelik eden öğrencilerle şehrin merkezine doğru gidiyorum. Keyfim yerindeyse içimden de bir şarkı tutturuyorum. Güzel oluyor.  





Tuesday, July 29, 2014

Latin Amerika Notları III - Me duele, Palestina!

BirGün Pazar
27 Temmuz 2014

-->
Gazze’nin kim bilir kaçıncı kez ateş altında kalması karşısında en yüksek ses, yine bölgedeki komşularından değil, dünyanın ta öbür ucundan geldi.

Bir çoğu sosyalist hükümetler tarafından idare edilen Latin Amerika ülkeleri, İsrail yönetiminin saldırgan politikalarını kınayan sert açıklamalar yaptılar. Arjantin hükümetinin yaptığı resmi açıklamada İsrail’in uluslararası camianın çağrısına kulak vermeyerek şiddeti tırmandırdığı söylenirken, Brezilya’nınkinde silahsız sivillerin ve çocukların öldürülmesinin kabul edilemez olduğu belirtiliyordu. 2009 senesinde yine Gazze’ye yaptığı bir saldırı yüzünden İsrail ile diplomatik ilişkilerini sınırlayan Bolivya’nın açıklamasında “insanlık suçu” ve “soykırım” ifadeleri geçiyordu. Venezuela’yı zaten biliyorsunuz, köprüleri olduğu gibi attı. Bu kıtadaki ülkeler arasında en fazla Filistinli nüfusuna sahip olduğu söylenen Şili ise, İsrail ile ticari ilişkilerine son verdiğini ve büyükelçisini Tel Aviv’den geri çekmeyi düşündüğünü açıkladı.

Uruguay’dan da geçen hafta benzeri bir resmi açıklama geldi. İsrail’in Gazze Şeridi’ne saldırısını lanetleyen Uruguay yönetimi, kullanılan askeri gücün İsrail’e yönelik tehditle karşılaştırıldığında “orantısız” olduğunu ve bu saldırıların “onlarca sivil vatandaşın” ölümü ve yaralanması ile sonuçlandığını söylüyordu. Diğerlerinin çoğu gibi, bu resmi açıklama da bir an evvel bir ateşkese gidilmesini ve meselenin barışçıl bir şekilde çözümlenmesini talep eden bir çağrı ile bitiyordu.

Uruguay’da sadece hükümet düzeyinde değil sokakta da Gazze ile ilgili bir hareketlilik var. Bu meselenin günlük hayatın içinde yeri olduğunu anlamak zor değil. Kiminle konuşsak, bize ilk önce Türkiye’nin Gazze meselesine verdiği tepkiyi soruyor. Bayrakları yarıya indirdik, diyoruz biz de. Ne diyelim? Türkiye’de eylem yaptığını zannedenler, tuvalete Coca-Cola döker, Akdeniz Heykeli’ni parçalar ve Musevi vatandaşları taciz ederken, bölgeden bu kadar uzakta böyle bir duyarlılıkla karşılaşmak şaşırtıcı aslında. Orta Doğu sorununu salim kafayla konuşabilmek için, illa ki dünyanın öbür ucuna mı gitmek gerekiyor diye düşünmeden edemiyor insan.

Filistin meselesi burada da hassas bir konu gerçi. Uruguay’ın geniş bir Yahudi nüfusu var. Bu konuyu konuşurken her zaman dikkatli davranıyorlar. İsrail hükümetini eleştirirken, bunun bütün Musevilere ve hatta İsrail halkına dair bir konu olarak algılanmaması için azami özen gösteriyorlar. Eleştirileri her zaman İsrail’in politikalarına yönelik. Aslına bakarsanız, beni en çok etkileyen şey, siyasi açıdan bu kadar karmaşık bir meseleyi, onu genellikle bir çıkmaza doğru sürükleyen dini ve ırksal referanslarından soyutlayarak, insani bir sorun olarak dile getirmeyi başarabiliyor olmaları oldu. Konuşabildiğim Uruguaylıların söylediklerinden edindiğim izlenim şu ana kadar böyle.

Ama ne olursa olsun, burada Gazze ile dayanışmanın varlığı hemen fark ediliyor. Montevideo’da sokaklarda boyunlarına kefiye takmış dolaşan gençler görüyorum. Üniversitenin Sosyal Bilimler binasında Filistin ile ilgili pankartlar var. Gazze’ye saldırılar başladığından bu yana, burada irili ufaklı bir çok gösteri yürüyüşü düzenlendi. Bunlardan biri, birkaç gün önce Uruguay’ın en büyük üniversitesi olan Universidad de la Republica’dan yürüyüşe geçip İsrail Elçiliği’ne giden ve “Bu bir savaş değil soykırımdır” sloganı ile Gazze’de silahsız sivil halkın katledilmesini kınayan kalabalık bir gruptu.

Rebelarte! (Diren!) hareketinin düzenlediği bu eylemde, çoğu öğrencilerden oluşan göstericiler, Filistin halkına destek veren pankartlar taşıdılar. Fotoğraflardan görebildiğim kadarıyla, dünya kamuoyunu İsrail’i boykot etmeye çağıran ve sivillerin öldürülmesini kınayan dövizler çoğunluktaydı. Ama Filistin ile dayanışma içinde olduklarını gösterenler daha fazla aklımda kaldı. Bunların arasında, “Hepimiz Filistinliyiz!” “Seni duyuyorum, Gazze!” gibi dövizlerin yanı sıra, soykırımdan sağ kurtulanlar arasında olan İsrailli bilim adamı ve insan hakları savunucusu Israel Şahak’ın sözlerinin yazılı olduğu pankart da vardı: “Naziler bana Yahudi olmaktan korkmayı öğretmişti, İsrail ise bundan utanmayı öğretiyor.”

Gösteriden sonra buralı bir arkadaşımla konuşma fırsatım oldu. “Dünyanın öbür ucundasınız. Bu duygudaşlık nereden geliyor?” diye sordum ona. “Yoksuluz ve zayıfız. Yoksulun ve zayıfın halinden anlarız,” diye cevap verdi. “Bir de genç bir kıtayız biz” diye ekledi “Genç olduğumuz için umutluyuz. Dünyanın değişebileceğine, yanlışların bir gün düzeleceğine inanıyoruz.” Bir başka arkadaşım da Gazze’nin bir insanlık meselesi olarak Uruguay’da geçmişi olduğunu anlattı. “Uruguay her zaman Filistin’nin sesini duymuştur,” dedi, “Ama bu mesafeden ne kadar etkimiz oluyor, orası şüpheli!”



Bizden daha çok etkileri oluyordur herhalde. Uruguay’dan dünyanın geri kalanına bakınca insan elinde olmadan böyle düşünüyor. Burası elbette cennet değil. Kendi dertleri, büyük meseleleri var. Uyuşturucudan tutun da yolsuzluğa kadar bin çeşit sorunla uğraşıyorlar. Yoksulluk bunların en önemlisi ve can yakıcı olanı. Ama adaletsizlik burada hala bir yankı buluyor. Çünkü bir mücadele geleneğinden geliyorlar. Hiçbir şey kolay kazanılmamış belli ki. Bunun böyle olduğu da asla unutulmuyor.

İşte onun için, dünyanın bir ucundaki bu küçücük ülkede, insanlar Gazze için sokağa dökülebiliyor. Şallara sarınmış bir kadın, soğuk bir kış gecesinde üzerinde “Aldırışsız değilim. Acını hissediyorum, Filistin!” yazan pankartla sokağa çıkıp saatlerce yürüyebiliyor.


“Buralardan bir faydamız oluyor mudur acaba?” diye soran arkadaşıma anlatmayı unuttum. Ama size söyleyeyim bari: Mesafenin fiziksel olanından değil duygusal olanından korkmak lazım. Onlar aldırışsız değiliz diyorlar. Peki ya biz? Ölüme ve acıya karşı kayıtsızlığımızın çaresi var mı?

Haftaya daha güzel şeylerden konuşacağımızı umalım. Hepinize iyi pazarlar dilerim.

Friday, July 25, 2014

Latin Amerika Notları II - Dünyanın en uzak ucu...

BirGün Pazar
20 Temmuz 2014


Babamın taksitle aldığı 20. Yüzyıl Ansiklopedisi’nin “Kim Kimdir?” cildini çocukken hep başucumda tutardım. Diğerleri de iyiydi ama ben bu cildi iyice eskitmiştim. Seyyah ve kaşiflerin hikayelerini okumaya bayılıyordum çünkü. Marco Polo, Vasco de Gama, Macellan ve Kaptan James Cook’un maceralarını ezberlemiştim. Jules Verne romanları ve televizyondaki Kaptan Cousteau belgeseli ile iyice gazı aldığım bu dönemde, bütün derdim seyahate çıkmaktı. Denizden ya da karadan, hiç fark etmezdi. Maceralar beni bekliyordu. Dünyanın en uzak ucuna kadar gitmeliydim. Dünyanın sonunu da, çocuk aklımla, Güney Amerika olarak bellemiştim. Orada tam olarak ne bulmayı bekliyordum bilmiyorum. Ama düşüncesi bile beni heyecanlandırmaya yetiyordu.

Uruguay’a vardığımızdan beri, gerçekten dünyanın sonuna gelmiş gibi hissediyorum kendimi. Yaklaşık 1,5 milyon insanın yaşadığı Montevideo çok şaşırtıcı bir kent. Özellikle yaşam biçimi açısından kesinlikle görmeye değer. Burada hemen her gün hiç alışkın olmadığım manzaralarla karşılaşmanın şaşkınlığı içindeyim.


Şehre indiğimiz ilk gün, merkezde dolaşırken bir gösteri yürüyüşüne rast geldik. Bir grup işçi çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebi ile yürüyorlardı. Ortalıkta tek bir polis bile yoktu. Göstericiler, sloganlar ve buraya özgü bir davul olan “candombe” eşliğinde ana caddede “kuşlama” yaparak yürüyüp gittiler. Aynı gün polis de gördüm. Ama bambaşka bir yerde. Hamile bir polis, kocasının elinden tutmuş vitrindeki bebek kıyafetlerine bakıyordu. Görevi yeni bitmişti herhalde. Üniforması hala üzerindeydi çünkü. Ayıp olmasın diye fotoğrafını çekmedim, ama bu görüntüyü zihnime kaydettim. “Fargo” filminin yanına koydum onu. Dünyanın sonuna kadar gittiğinizde, sevdiğiniz hikayeler de gerçek oluyordur belki diye düşündüm sonra.

Burası Buenos Aires kadar Avrupalı bir yer değil. İnsanları da Arjantinliler kadar kasıntı değil. Hatta bu iki ülke arasında zaman zaman muhalefetli bir ilişki var. Arjantin-Almanya final maçını seyrederken bunu yoğun bir şekilde hissettik. “Onlar bizim kardeşimiz tabii,” dediler. “Elbette destekliyoruz,” dediler. Ama anlaşılan Arjantin, Uruguaylıların gözünde bir kardeşten çok sorunlu bir büyük ağabey. Seviyorlar ama belli bir mesafeden. Bunda da haklılar aslında. Çünkü Arjantin’in gösterişli yaşam biçiminin aksine, Uruguay’a hakim olanın sıcakkanlı bir tevazu olduğu söylenebilir. Nereye gitseniz insanlar sizi dostlukla karşılıyor ve ellerinde ne varsa paylaşmaya hazır görünüyorlar.

Mate hariç tabii. Bu bölgenin yerel içeceği olan ve tropik bir bitkinin yapraklarından imal edilen mate, ev sahibimiz Senor Alvaro’nun dediğine bakılırsa,  “tamamen kişisel” bir şey. Belki sevgilinizle falan paylaşabilirsiniz ama sonuçta herkesin matesi kendine. Kollarının altına sıkıştırdıkları termoslar ve ellerindeki mate taslarıyla dolaşan işçiler ve öğrenciler Montevideo’nun gündelik manzaralarından birini oluşturuyor. Mate üzerine su eklenerek türetilen bir içecek olduğu için bu termosları taşımak şart. Deriden yapılmış özel mate çantaları da gördüm. Ama çoğu kişi bununla uğraşmıyor bile. En yakın dostuymuş gibi termosuna sarılıp yürüyor. Termos taşıma teknikleri üzerine bir kitap bile yazılabilir burada. Hatta belki çoktan yazılmıştır bile.

Bu güzel şehrin meydanlarında, geniş bulvarlarında ve aydınlık sokaklarında dolaşırken, yeni bir yerde bulunmanın heyecanı kadar, hiç yabancılık çekmiyor olmanın şaşkınlığını da taşıyorum. Burada her şey, hem uzak hem de biraz tanıdık. Mesela kokular. Şehrin merkezi şerbet ve kavrulmuş fıstık kokuyor. Çünkü her köşe başında önce şekerli bir sıvıda kaynattıkları fıstıkları kavuran sokak satıcıları var. Bir de gül suyu olsa, mevlüt ne zaman başlıyor diye sorabilirsiniz. Kitapçılarda da, çocukluğumdaki kokulu silgilerin kokusu geldi burnuma. Bir de lastik oyuncaklar vardı eskiden. Onların hafif pudralı tatlımsı bir kokusu olurdu hani. İşte onlar gibi kokuyor bütün kırtasiyeciler ve fotokopiciler.

Sadece kokular değil, başka ayrıntılar da bana Türkiye’nin 70’li yıllarını hatırlatıyor burada. Bakımsız ama güzel binalar (eski mahalleler henüz ele geçirilmemiş), sokak lambalarının soluk ışıkları (elektrik çok pahalı), sokaklarda futbolcu kartları satan yaşlı amcalar (Suarez’in fotoğrafı en kıymetlisi) ve eski kahvehaneler. O kahvelerden birine gidip oturdum geçen gün. Biraz kitap okudum, biraz yazıp çizdim. Yan masada adamın biri bana ters ters baktı ama hiç oralı olmadım. Pencere önünde aydınlık masa bulmuşum, hiç keyfimi bozar mıyım? Hatta ayrılırken çat pat İspanyolcamla garsona iltifatlar ettim falan filan. Garson da kibarca oranın aslında meşhur bir yer olduğunu söyledi. Eve dönünce interneti açıp baktım neymiş bu kahve diye. Biraz araştırınca ne göreyim! Meğer onca saat Eduardo Galeano’nun masasında oturmuşum. “Hoşçakal Cafe Brasilero,” dedim kendi kendime, “herhalde bir daha görüşemeyeceğiz.”


Galeano’nun masasını kaptım. Ben de bu şans varken, Mujica’nın ekmeğini de gider ben alırım. Olmayacak şey değil gerçi. Uruguay’ın devlet başkanı Jose Mujica, ya da buradakilerin söylediği şekliyle “Pepe,” kolayca insan arasına karışan biri. Sağda solda, süpermarket sırasında, pazar alışverişinde falan görmek mümkün. Acaba biz de pazarda karşılaşır mıyız diye şakalaşırken, onu değil ama başka birini bulduk. Dün balık tezgahının önünde ne alacağımıza karar vermeye çalışırken, Türkçe konuştuğumuzu duyan yaşlıca bir kadın atlayıp boynumuza sarıldı. Meğer ilk kocası Türk asıllıymış. Bize uzun uzun nasıl yaprak sarması yaptığını anlattı. İstanbul’u ve özellikle de sahlep içmeyi çok özlediğini söyledi. Sonunda oturup bir güzel ağladı. Senora Marta ile sarılıp öpüşerek ayrıldık. Eski bir akrabamızla vedalaşır gibi. Bize el sallarken gözlerinde hala yaşlar vardı.

Montevideo hakikaten çok güzel bir şehir. Bazı sabahlar, İzmir’in Kordon’unu andıran sahil şeridinde uzun uzun yürüyorum. Burnuma yosun kokuları geliyor. Palmiyeleri ve banklarda güneşlenen insanları seyrediyorum. Ben de bir banka oturup dinleniyorum. Önümden bisikletliler, koşucular, yürüyüşe çıkmış aileler geçiyor. Yolu denizden ayıran alçak duvarın üzerinde küçük bir kız yürüyor. Dengesini sağlayabilmek için kollarını yana açmış. Saçları rüzgardan dağılmış. Yüzünde hem heyecan hem endişe var. Bir de sonunda başarmış olmanın mutluluğu.

O küçük kıza bakıp gülümsüyorum. O da dünyanın en uzak ucuna gitmeyi hayal ediyor mudur acaba? Tıpkı benim çocukken yaptığım gibi.

Tuesday, July 15, 2014

LATİN AMERİKA NOTLARI I - ¡Vamos Argentina!

BirGün Pazar
13 Temmuz 2014


Arjantinli yazar Jorge Luis Borges, “Borges ve ben” adlı kısacık anlatısını bir ikilik üzerine kurar. Öykünün anlatıcısı, daha en başından olayların merkezinde duranın başka biri olduğunu söyler bize. Kendisi sadece izleyen, algılayan ve yaşayan kişidir. Öteki Borges ise, bizim anlatıcının yaşadığı her şeyi edebiyat haline getiren, ondan faydalanan ve bununla meşhur olan şahıstır.

Ben kum saatlerini, haritaları, on sekizinci yüzyıl baskılarını, kahvenin tadını ve Stevenson’ın düzyazılarını seviyorum. Öteki bu beğenileri benimle paylaşıyor, ama onları bir oyuncuya özgü davranışlara dönüştürerek sahtekârlıkla yapıyor bunu. İlişkilerimizin düşmanca olduğunu söylemek biraz fazla olacak: durum öyle ki ben yaşıyorum, yaşamı kabullenip sürdürüyorum, işte Borges böyle yaratıyor yazınını ve bu yazın benim varoluşumu doğruluyor.”

Böylece bir kez daha sanat ve hayat arasındaki karmaşık ilişkiye işaret eder, Borges. Bu hikayeden anladığımız kadarıyla, sanat hayatın “kötü ikizi”dir. Onu bir gölge gibi takip eder ve ondan beslenir. Ama beslenmenin de çeşitleri vardır tabii. Borges’e göre, bu vampirik bir ilişkidir. Sanat hayatın ışığını emer ve onu kendi malzemesine dönüştürür. Bu öyküde anlatıcının kendi sahiciliğini korumak için gösterdiği çaba acıklıdır. Tecrübe ettiği her şeyin bir bir elinden alındığını söyler bize. Çünkü anlatı haline geldiği andan itibaren tecrübenin gerçekliğinden bahsetmek olanaksızdır artık. Her şey gibi o da, “kötü ikiz”in – yani yazar Borges’in – malzemesi haline gelmiş ve “abartılıp çarpıtılarak” sahiciliğini yitirmiştir.

Ani bir rüzgar ile kendimizi Latin Amerika’da bulduğumuzdan beri, Borges’i ve bu hikayeyi düşünüyorum. Bunun bir nedeni, hikayenin anlatıcısı gibi, olayların başka bir kişinin başından geçtiği hissine kapılmış olmam ise, diğeri de bütün bunları sonunda yazmak zorunda kalacağımı bilmekten gelen rahatsızlık herhalde.

Mesele şu ki, çocukluktan beri görmek istediğim bu kıtaya sonunda ayak bastığıma inanmakta zorlanıyorum. Bazı hayallerin gerçekleşmesi hiç gerçekleşmemiş olmasından daha sarsıcı olabiliyor. Ben de buna hazır değildim galiba. Onun için, kendi tecrübeme kıskanç bir şekilde yapışacağımı ve onu anlatmakta her zamanki kadar istekli olmayacağımı hissediyorum. Anlattıkça bozulacak çünkü. Benim olmaktan çıkacak.

Fakat yazma arzusuna direnmek çok zor, çünkü bu olağanüstü şehirde dolaşıyorum ve birçok şey görüyorum. Yüksek tavanlı kasvetli binaları, o binaların akıl almaz bir taş işçiliği ile süslenmiş girişlerini, demir kapıların zarif detaylarını zihnime kaydediyorum. Her şeyden önemlisi insanları izliyorum. Yazmazsam belki hepsini unutabilirim. Sonuçta Borges’in dediği gibi, ben de kendime ihanet ediyorum işte: Uslanmak bilmez abartma ve yalan söyleme huyunun çok iyi ayrımında olsam da yavaş yavaş her şeyi açıklıyorum ötekine.”


İstanbul’un keşmekeşini andırıyor olmasına, Buenos Aires çok daha yavaş bir şehir aslında. Belki de bu benim gevşekliğimdir bilmiyorum. Alışkanlığı kırmanın kendine özgü bir yavaşlığı var. Sokaklarda amaçsız bir şekilde dolaşmanın da öyle. Burada bunu yapmak için şansımız oldu. Buenos Aires’de hayat, Arjantin maçlarının olduğu saatler dışında, hep tatil havasında geçiyor gibi geldi bana. Evet, sokaklarda ellerinde evrak çantaları ile dolaşan insanlar var. Ama onlar bile gerektiği kadar hızlı bir şekilde yürümüyorlar. Soğuk ve yağmurlu havaya rağmen herkesin üzerinde bir rehavet görüyorum. Yemekler uzun uzun ve sohbet eşliğinde yeniyor. Gençler sokak kahvelerinde aylaklık ediyor. Yaşlı teyzeler köpekleriyle bistrolarda oturuyor. Dükkanlar geç saatlere kadar kapanmıyor.

Bütün bunlara bakınca, burada ciddi bir ekonomik kriz yaşanmış olduğuna inanmak çok güç. Hala sonuçlarını hissettikleri siyasi ve ekonomik sorunlara rağmen, Arjantinlilerin keyfi yerinde görünüyor. Bunu belki de Dünya Kupası’na borçluyuz. Tek başına Messi bile bütün ülkeyi kurtarabilir sanki. Buenos Aires’te her yerde Messi’nin dev fotoğrafları var. Dükkanların vitrinleri bayraklarla kaplı. Çoğunda büyük harflerle “Vamos Argentina” (“Yürü be! Kim tutar seni, Arjantin!” diye de okunabilir herhalde) yazıyor.

Arjantin-Belçika maçını, zorla yer bulduğumuz bir kafede her sınıftan ve yaştan insanla izledik. Kadınlı erkekli neşeli bir kalabalıktı. Önümüzde oturan Arjantin bayrağına sarınmış amca, her gol pozisyonunda derin bir “Ah!” çekip eliyle gözlerini kapatıyordu. Sonunda ekrana sırtını döndü. Muhtemelen kalp krizi geçireceğinden korktuğu için. Neyse ki, sonunda Arjantin kazandı. Amca da bayrağı ile kafenin içinde küçük turunu attı.

O gece ıvır zıvır bir şeyler almak için uğradığımız büfedeki adam, “Dünya Kupası için mi geldiniz?” diye sorduktan sonra azıcık böbürlenerek “Zaten Arjantin hep kazanır,” dedi. Biz de “Si, si,” falan dedik. Pek İspanyolca bilmiyoruz.

Arjantin hakikaten kazanıyor. Brezilya içinse aynı şeyi söylemek mümkün değil. Kupanın bu kadar yakınına gelmişti halbuki. Takımının Almanya karşısında yaşadığı hezimetten sonra, Rio’da yaşayan arkadaşımız Marco’ya çok üzüldüğümüzü söyleyen bir mesaj attım. “Hangisi daha kötü olurdu bilmiyorum,” dedi “kazanması mı, yoksa kaybetmesi mi?” Brezilya’da bunca yoksulluk varken, kupayı düzenlemek için harcanan paranın büyüklüğünden söz etti sonra. “Yine de böyle bir fiyaskoyu hak etmedik,” diye ekledi. “Brezilya çok büyük takım. Yakında size bunu unutturur,” dedim ben de.  “Neyi unutturur?” diye bir cevap geldi. Böyle de komik bir arkadaşımızdır.

Edebiyatla başlayıp futbolla bitirdim. Kusura bakmayın. Bu coğrafyada başka türlüsü mümkün değil galiba. Hele de Dünya Kupası oynanıyorken.

Önümüzdeki birkaç hafta Uruguay’dan yazacağım. Haberlerimi bekleyin.



İçinden tren geçen romanlar...

BirGün Pazar
29 Haziran 2014





Geçen gece Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” adlı ödüllü filmini görmeye gittik.
Kalabalık bir grupla film izlemenin ne kadar zevkli olabileceğini unutmuşum. Bolca lafladık, ince eledik sık dokuduk falan filan.

Bir kısım arkadaşla filmden önce Türk sinemasında Rus etkisi konulu muhabbetler etmiştik. “Kış Uykusu”nu izlerken de elimizde olmadan filmdeki Ruslukların çetelesini tutmaya başladığımızı fark ettik. Hatta hikayenin ikinci yarısında, ilham alınanın hangi Rus olduğu konusunda değişik görüşler ortaya atıldı. Yönetmen her ne kadar referanslarını açık açık söylemiş olsa da, tartışmalar filmden sonra da devam etti.

Filmin iyi bölümlerinden biri olan istasyon sahnesinde, hikayenin baş kişisi Aydın Bey’in yanında kahyası olduğu halde istasyona gelmesi ve kar altında raylar boyunca yürümesi bu tartışmayı iyice alevlendirdi. “Çehov etkisi varsa, bu trene asla binemez,” dedim ben. “Dostoyevski ise biner, ama ancak sürgüne gider,” dedi biri.  “Tolstoy da olabilir bak!” dedi öteki, “O zaman sonu raylarda biter, söyleyeyim.”

Böylece bir tren yolunda insanın başına gelebilecek neredeyse bütün felaketleri sıralamış olduk. Rus ya da değil. İşin içinde tren olunca bunlardan biri ya da diğeri olmalıydı.

Bunun üzerine aklıma içinden tren geçen başka romanlar geldi. Sevdiklerim, sevmediklerim, bu niyetle düşünmesem belki de bir daha hiç hatırlamayacaklarım.

Önce çocukluk kitaplarımdan biri olan “Demiryolu Çocukları”nı düşündüm. Orada trenler çocukların hayatının merkezinde duruyordu. Mutlu ve refah içindeki yaşantılarını geride bırakıp anneleriyle birlikte küçük bir köye taşınmak zorunda kalan üç kardeşin hikayesiydi bu. Roberta, Peter ve Phyllis (çocukken bunu ‘pihilis’ diye okuyordum) uzaklara giden babalarını özlüyor ve kentteki hayatlarına geri dönmek istiyorlardı. Onun için her gün istasyonu gören tepeye çıkıp Londra’ya doğru giden trenleri izliyorlardı. Kitap tanıtımları bu romana dair hep neşeli şeyler yazar. Ama acıklı bir hikayedir bence. Araya bir erkek kardeş katıldığını ve akşam yemeklerinin İngiliz usulü zavallılığını saymazsanız, Çehov’un “Üç Kızkardeş”inin çocuk versiyonu gibi bir şeydir. Geri dönmek isteyip de dönemeyenlerin hikayesi yani.  

Sonraki trenli hikaye, “aslan okuyucu” olduğum ergenlik yıllarından kalma: “Şark Ekspresinde Cinayet.” Okuduğum iyi Agatha Christie’lerden biri. Neden iyi? Çünkü Hercule Poirot ve “küçük gri hücreleri” var. Çünkü tek mekanda geçiyor ve acayip klostrofobik. Üstelik bir de yetmiş iki milletten türlü çeşitli karakteri var. O kadar heyecanlı ki, ben de trende olmak istiyorum. Bunun için bir cinayeti çözmem gerekecekse, ona da hazırım. Daha sonra öğrendiğim şey ise, bu romanın gerçek bir olaydan esinlenerek İstanbul’da yazıldığı oldu. Romanda sözü geçen çocuk kaçırma olayı, 1932’de Charles Lindbergh’in oğlunun kaçılırılıp öldürülmesi olayından alındığı gibi, Agatha Christie’nin kendisi de 1929 senesinde Şark Ekspresi ile seyahat ederken bir kar fırtınası nedeniyle Çerkezköy’de altı gün mahsur kalmış.

Şark Ekspresi’nden söz etmişken, Graham Greene’in “İstanbul Treni”nde bahsetmemek olmaz. Siyasi ve ahlaki meseleleri felsefi bir derinlikle ortaya koyan romanları ile ünlü olan Greene, kendisini tanınır kılan bu romanı için “eğlenmek için yazdım” demiş. Ama yine de karanlık karakterler ve siyasi tartışmalardan uzak durmamış. Yine Şark Ekspresi’nde geçen bu roman, hepsi yeni bir başlangıç yapmaya çalışan bir avuç karakteri aracılığıyla Ostend’den İstanbul’a kadar süren bir yolculukta dönemin siyasi ikliminin de resmini çizer. 1930’ların başında bir yandan sosyalizmin Balkanlar’da yükselişini anlatırken, öte yandan da İkinci Dünya Savaşı öncesi Avrupa’da kendini göstermeye başlayan Yahudi düşmanlığının işaretlerini verir. Agatha Christie’nin romanından çok daha derinlikli bir şekilde olsa da, suç ve tehlike bu romanın da merkezinde duruyor. Graham Greene’e göre anlaşılan bir tren yolculuğunda başınıza gelecek en fena şey hırsızlar ve katillerdir.

Aynı soruyu Patricia Highsmith’in üzerinde denemek isterseniz, cevap değişebilir. Highsmith size bunun “istenmeyen yakınlıklar” olduğunu söyleyecektir. Daha evvel de yazmıştım, en sevdiğim Highsmith romanlarından biri olan “Trendeki Yabancılar,” tam da bu mesele hakkındadır. Bir trende başınıza gelebilecek en büyük felaket, bir daha asla kurtulamayacağınız bir yakınlık tesis etmektir. Yanınızdaki kişi konuşur durur. Siz de yavaş yavaş istemediğiniz kadar çok şeyi anlatmaya başladığınızı hissedersiniz. Bu hoş değildir. Ama duramazsınız bir türlü. Karşıdaki sorular sormaktadır. Cevap vermemek kabalık olur. O ilk soruya cevap vermemiş olsaydınız belki. Ama şimdi artık çok geçtir. Ayrıca yolunuz da uzundur. Zaten bu kişiyi bir daha nerede göreceksinizdir! Böyle devam eder gider. Sonunda kendinizi sonu gelmez bir belanın içinde buluverirsiniz.

Trenli bir durumda bundan da büyük bir felaket var mıdır diye sorarsanız, o da yol arkadaşınızın size henüz basılmamış romanını okumaya başlamasıdır derim. Eğer yol arkadaşınız Murat Uyurkulak değilse tabii. Uyurkulak’ın ilk romanı TOL, tam da böyle bir hikayeyi anlatır. Romanın başında hayatla bağları iyice zayıflamış genç bir adam olan Yusuf, iyice içip küfelik olduğu bir gecenin sabahında bir tren vagonunda ayılır. Bir süre sonra yalnız olmadığını fark eder. Yol arkadaşı kendisi gibi bir kaçak olan Şair’dir. İstanbul’dan Diyarbakır’a uzanan bu yolculukta Yusuf, yol arkadaşının kendisine uzattığı hikayeleri okuyacak ve onlarda hem ülkenin hem de kendisinin tarihine dair gerçekleri bulacaktır. Şair’in hikayeleriyle birlikte roman da yavaş yavaş gözümüzün önünde şekillenir ve son halini alır. Güzel kitaptır. Hala okumadıysanız, hazır trenli mevzulara girmişken hemen alın derim.

Trenler, istasyonlar, romanlar falan derken bir torba dolusu laf ettim. Kusura bakmayın. Son bir şey ekleyip kapatacağım.

Haydarpaşa Garı’nın boşaltılmasından sonra, geçenlerde Kadıköy yakasındaki tarihi istasyonların da “dönüştürüleceği” haberi geldi. 1871 yılında yapımı tamamlanan 91 kilometrelik Haydarpaşa-Pendik banliyö tren hattı zaten bir senedir çalışmıyor. Marmaray çalışmaları kapsamında yenilenecek tren hattının bünyesinde olan tarihi istasyonlar da yıkılma tehlikesiyle karşı karşıyaymış.  

Diyeceğim şu ki, trenler edebiyatın da sinemanın da ayrılmaz bir parçasıdır. İstasyonu olmayan milletin romanı da filmi de eksik kalır.

Hepinize iyi pazarlar.