Wednesday, March 27, 2013

Hem öyle hem böyle...

24 Mart 2013
BirGün Pazar

Geçen gün kuzenimle balkonda sohbet ediyorduk. O sigarasını tüttürüyordu. Ben de, bir süredir sigara içmememe rağmen, onunla birlikte yoldaşlık içinde titriyordum. Buz gibi havada tek başına nöbet tutmasına içim elvermemişti.

Tam artık içeri gireceğiz diye düşünürken, sigaranın filtresini sıkıp “çıt” diye bir ses çıkardı. “Hayırdır,” dedim, “Boğmaya mı çalışıyorsun?” “Yok, böyle yapınca mentollü oluyor,” diye cevap verdi. Dalga mı geçiyor diye şöyle bir yüzüne baktım. Bakışımı tanığı için bir gülme tutturdu. “Gerçekten!” dedi bir daha üsteleyerek. Bu sigara son modelmiş meğer. Sıkınca içinden nane kokusu çıkıyormuş. “Peki ya sıkmazsan?” diye sordum O zaman da herhangi bir sigara gibi içip gidiyormuşsun. “Hem öyle hem böyle,” dedi kuzen.

Hiç hoşlanmadım bundan. Bence sigaranın ne olduğu başından belli olmalı. Hem öyle hem böyle olmaz. Ya öyle ya da böyle olur. Bir sigara sade midir, mentollü müdür önceden bilir insan. Sert bir sigarayı tüttürürken, yarı yolda fikrini değiştirip naneye geçmek de nedir? Suçluluk duygusu mu?

Bunları kuzene de söyledim. Öfkeli halim onu eğlendirmiş olacak ki, uzun uzun güldü. “Dünya değişiyor, abla” dedi, “Artık bütün seçimleri birden yapabiliyor insan. Hem de hemen şimdi.” Bunun üzerine, “çocuk da yaparım kariyer de” şarkısını hatırladık. Ardından da onu söyleyip gülüşerek salona girdik.

Kuzen bu tespitinde haklı elbette. Yine de “hem öyle hem böyle” olan şeylere dair şüphe duymaktan vazgeçeceğimi sanmıyorum. Çok amaçlı eşyalar hiç bana göre değil. Açılınca yatak olan divanlar, ters yüz edip giyebileceğiniz yağmurluklar, fermuarını çekince kolları bacakları sökülüp yelek ya da şorta dönüşen pantolon ve ceketler, ne çok şey vardır böyle. Hiçbirine güvenmem.

Mesele şu ki, her durumda her işe yarasın diye tasarlanmış bu eşyalar, hiçbir halde bir şeye benzemezler genellikle.

Pantolondan dönme şortlar bir derece de, ne yatak ne de divan olmayı başarabilen bir çekyata insan nasıl saygı duyabilir? Bir düşünün. Sırtınızı yaslamaya kalksanız beceremezsiniz. Çünkü rahat bir kanepenin doğal eğimine sahip değildir. Yatak olarak kullanmaya kalksanız, oturağı ile sırtının birleştiği yerdeki boşluk tadınızı kaçırır, ya da nereden peyda olduğunu anlayamadığınız gereksiz bir çıkıntı oranıza buranıza batar. Ben bunların aniden katlanıp adam yutanını bile gördüm, inanmazsınız.

En kötüsü de, on sekiz değişik şekilde bağlayabileceğiniz (bunların resimli grafikli tarifleri de olur) ipli kuşaklı bluzlardır. Yanılıp da bunlardan bir tanesini almaya karar verdiyseniz, elinizde önünü arkasını kestiremediğiniz eşarp kılıklı bir bez parçasıyla kalakalırsınız. Bağlamayı deneseniz bir türlü: İplere dolanıp boğulma tehlikesi var. Vazgeçip çekmeceye koymaya kalksanız başka türlü: Neresinden tutup da katlayacaksınız? Hadi diyelim ki katladınız, bir dahaki sefere onu bir bluz haline getirmek mümkün olacak mı? Bir bluzu bluz yapan şey nedir, diye düşünmeye başladığınızda ise işler çoktan şirazesinden çıkmış olabilir. Bu konuda dikkatli olmanızı öneririm.

Demem o ki, aynı anda birçok şey olmaya aday nesneler, genellikte hiçbir şey olamayanlardır. Neresinden tutsanız elinizde kalırlar.

Bunları düşünürken benim kuzenin söylediği aklıma geldi: Artık seçmek gerekmiyor, demişti. Ne kadar doğru söylüyor, dedim kendi kendime. Aynı anda her şeyi birden isteyen genç insanlarla çok sık karşılaşıyorum artık. Hiçbir yoksunluğa tahammülleri yok. Onlara seçmeleri gerektiğini söylediğinizde öfkeleniyorlar. Bütün dünyayı aynı anda istiyorlar. Hem de hemen şimdi.

Geçenlerde bir öğrencime, bu kadar çok sayıda ve ağır programı olan dersi aynı anda almamasının daha akıllıca olacağını anlatmaya çalıştım. Bırakın evde yapacağı hazırlığı, o kadar ders saatiyle baş etmek için bile insanüstü bir performans sergilemesi gerekiyordu. “Hepsini almam lazım,” dedi bana. Çünkü aynı anda hem dil öğrenmek, hem sanat okuluna gidecek malzemeyi biriktirmek, hem de geleceğini maddi olarak garanti altına alacak hamleleri yapmak istiyordu. Yani hem bohem bir hayat yaşayacak, hem de gerekirse bankacı falan olup çok para kazanacaktı. “Bunlar ne zamandır birlikte yapılabiliyor?” diye sordum ona. Çünkü benim zamanımda bu iki yaşam biçimi karşılıklı olarak birbirini dışlayan anlayışlar sayılırdı. Sanatçı olacaksanız, aynı zamanda iş kadını olma hayalleri de kurmazdınız.

Oysa şimdi anlıyorum ki, herkes daha başından çok satacak işler yapmanın hayalini kuruyor. Bunda ilk bakışta bir fenalık yok tabii. Neden olsun ki? Sanatçı dediğin de yaşayacak ve yaptığı işle para kazanacak. Ama hiçbir eksikliğe, yenilgiye ya da sıkıntıya tahammülü olmayan bu genç insanların uğrayabileceği hezimeti düşündükçe ürküyorum. Bu çocukların arasında başarılı olanlar da olacaktır elbette. İyi ihtimalle sanatla da uğraşan iş adamları ve kadınları çıkacaktır onlardan. (En iyi ihtimalin bu olması da ayrı bir felaket tabii ama neyse.) Kötü ihtimalle ise, kendinden aynı anda birçok şeyi birden beklediği için hiçbirini gerçekleştiremeyen ve bu nedenle mutsuz olan bireylerle karşılaşacağız.

Çocuklarımız, onların çocukları böyle derin bir düş kırıklığı içinde yaşayacaklar.

Bunun yanında ara sıra nane tadı veren bir sigara nedir ki?



Sunday, March 24, 2013

Vefa/t


BirGün Pazar
17 Mart 2013
Kitaplığımın en değerli bölümünde bir ansiklopedi duruyor. Aslında serinin tek bir cildi: Gökkuşağı Ansiklopedisi’nin Mitoloji ve Efsaneler adlı bölümü.

Bu kitapla aramda çocukluktan kalma bir bağ var. Okumayı yazmayı onun sayesinde öğrenmiştim. Babam bu ansiklopediyi alıp getirdiğinde, bir süre mitoloji cildini karıştırıp durdum. İçindeki çizimler çok güzeldi çünkü. Sonunda hikâyeleri o kadar merak ettim ki, ıkına sıkına okumayı söktüm. Ardından evdeki bütün ansiklopedileri birer birer okudum.

Fakat evde geceleri sıkıyönetim olduğu için, saat sekiz dedi mi annem gelip odamın ışığını kapatıyordu. Ben de herkes uyuyana kadar bekliyor, sonra kalkıp sessizce salona gidiyor ve okuma lambasını açıp kaldığım yerden devam ediyordum. Birkaç saat sonra yine usulca yatağıma dönüyordum. Zor bir hayattı ama uzunca süre böyle idare ettim. Ne var ki, bir keresinde sabaha karşı uyuyakalınca, annem beni yakaladı. Salondaki gece hayatım da böylece sona ermiş oldu.

Mitoloji ansiklopedisi ile böyle bir ilişkimiz var yani. Onun için atamıyorum da satamıyorum da. Öyle tek başına bir köşede duruyor. Geçenlerde bizde yatıya kalan yeğenime oradan bir iki hikâye okumaya kalkmasaydım, kapağını yeniden açacağım da yoktu aslında.

Şimdi ansiklopedi bir kez daha kıymetli oldu. Defne bize geldiğinde, onu kapıp odaya kapanıyor. Tıpkı benim çocukluğumda yaptığım gibi. Onun kitabın üzerine eğilmiş meraklı yüzünü seyredenken, hiçbir şeyin değişmediği hissine kapılıyorum.

Halbuki zaman geçiyor. Hem de hızlı bir şekilde. Tıpkı benim o kitapta okuyup sevdiğim efsanelerden birinde olduğu gibi.

Efsaneye göre, şafak tanrıçası Eos çok güzel bir kadındır. En hoş tarafı da pespembe parmaklarıdır. Eos bu parmaklarla, gecenin perdesini aralar, günışığının bize ulaşmasını sağlar.

Troya prensi genç Tithonus’un Eos’a aşık olmasının nedeni de güzel elleri olabilir belki. Sonuçta bu ikisi birbirlerini severler. Hatta Habeşistan’a kadar kaçar ve orada yaşamaya başlarlar. Birlikte çok mutludurlar. Fakat sevgilisinin ölümlü oluşu Eos’u korkutmaktadır. Onun da kendisi gibi sonsuza kadar yaşamasını ister. Bunun için Zeus’a gider. Tanrılar tanrısından sevgilisini ölümsüz kılmasını ister. Zeus da şafak tanrıçasının bu dileğini yerine getirir.

Ancak bir sorun vardır. Eos sevgilisi için sonsuz hayat talep etmiş, ama sürekli gençlik istemeyi unutmuştur. Onun için, Tithonus günden güne yaşlanır. Zamanla yerinden kıpırdayamayan, ne dediği anlaşılmayan bir ihtiyar haline gelir. Ne kadar ölmek istese de bir türlü ölemez, çünkü ona sonsuz hayat bağışlanmıştır. Sonunda Tithonus’u daha fazla görmeye dayanamayın Eos, onu bir çekirgeye çevirerek bronz kapılı bir odaya kapatır.

O bronz kapılı oda herhalde cehennemin ta kendisidir. İnsanların sonsuza kadar kapatıldıkları ve ölümün saadeti ile kutsanmadıkları yer.


Çocuk aklımla bu kadarını düşünemedim elbette. Ama bu hikâye, o zamana kadar boğazıma çöken ölüm korkusuna pek iyi geldi. O yaşlardayken, geceleri uykumu kaçıran sadece okuma aşkı değildi çünkü. Ailedeki bir ölümün ardından oldukça sarsılmıştım. Galiba sonlu varlıklar olduğumuzu da kavrar gibi olmuştum. Ben de ölecek miyim, diye sordum anneme. O da, evet ama daha değil, dedi. Mecbur muyum, diye üstelediğimde de, bunun tutmamız gereken bir söz gibi olduğunu söyledi.

Bunun üzerine, geceleri yatağımda oturup beklemeye başlamıştım. Öleceğim günün  ne zaman geleceğine dair pek bir fikrim yoktu. Annem daha çok zamanım olduğunu söylemişti ama ben işimi sağlama almak istiyordum. Oyuncaklarımla vedalaşmış, kaydırak taşımı anneannemin bahçesine gömmüş (onu kimseye vermeye kıyamamıştım) ve kendimi kaderin eline bırakmıştım. İşte mitoloji ansiklopedisi tam da böyle bir anda imdadıma yetişmişti.

Annem, uykularımın yeniden düzene girmesini, beni salonda yakalayıp yatağa yolladığı geceden beri olayları kontrol altına almasına bağlıyordu. Neticede, sadece gündüz saatlerinde okumama izin vardı artık. Geceleri hayalet gibi ortalıkta dolaşmıyordum. Oysa onun bilmediği şey şuydu: Mitoloji ansiklopedisi varoluşsal meselelere ilaç gibi geliyordu.

Tithonus’un hikâyesi, esas korkunç olanın ölüm değil, ölememek olduğunu göstermişti bana. İnsanlar yaşlanır ve ölürdü. Çünkü anlaşma böyleydi. Asıl tahammül edilmez olan sonsuza kadar yaşamak fikriydi. Uzayan bir hayatın ne tür felaketler getireceğini kimse bilemezdi çünkü.

İnsanın sonsuzluğu kaldırabilecek bir varlık olmadığını anlamıştım. Tanrılar için hediye olan ölümsüzlük insanlar için ancak bir lanet olabilirdi.

Bu olaydan seneler sonra, vefat sözcüğünün vefa ile aynı kökten geldiğini öğrendiğimde bütün taşlar yerine oturmuş oldu. Annem haklıydı. Sözümüzü tutmamız gerekiyordu. Vefa borcumuzu ödemek için ölüyorduk.

Hayatta olmanın bedeli buydu.


Tuesday, March 12, 2013

Jo'nun Çocukları

BirGün Pazar
10 Mart 2013

Çocukken dönüp dönüp yeniden okuduğum kitaplardan biri “Küçük Kadınlar”dı. Bu herhalde beklenen bir kız çocuğu davranışı olsa gerek ki, herkes bu durumdan memnun görünüyordu.

Bunun üzerine, serinin ikinci kitabı olan “İyi Hanımlar”ı da okudum. Fakat ilk roman kadar beğenmedim onu. Kitap dedemin kütüphanesinden çıktığı için dili çok eskiydi. Hatta “İyi Zevceler” adı altında çevrilmişti. O nedenle biraz mesafe almış olabilirim. Ama bence daha önemli bir mesele vardı: Bu romanda herkes sürekli evlenip duruyordu. Sevgi ve hayranlıkla bağlı olduğum Jo March bile. Bense sadece on bir yaşındaydım ve bu durumu tahammül edilmez buluyordum.

Üniversitede bir arkadaşıma ilk rol modelimin Jo March olduğundan söz etmiştim. Dört kız kardeşin içinde kendime en yakın bulduğum kişi oydu. Dünyaya duyduğu merak, “kibar bir genç hanım” haline gelmenin fikrine bile dayanamıyor olması, edebiyatla kurduğu sıkı fıkı ilişki gibi birçok ortak yönümüz vardı. Benim gibi yazar olma hayalleri kuruyordu. Tavan arasında pencereye oturup elma yemesinde bile kendimden bir şeyler buluyordum. “Evet Jo,” dedim arkadaşıma, “Benim karakterim oydu.”

Arkadaşım akıllı bir kızdı. “Herkesinki odur zaten,” diye cevap verdi gülerek. “Başka kim olacaktı ki? Meg çok geleneksel ve sıkıcıdır. Beth o kadar iyi kalplidir ki, gencecik ölmesi gerekir. Amy ise süsünden püsünden yanına varılamayacak kadar kokettir.” Haklıydı tabii. Hepimiz elma yiyerek kitap okuyan küçük kızlardık. Kendimizi Jo March ile birlikte hayal etmemizden daha doğal ne olabilirdi? Hem belki yazarın istediği de buydu.

Jo March, birçok kaynağın da ifade ettiği gibi, Louisa May Alcott’un ta kendisidir aslında. Onun için belki de kendi karakterini hikayenin merkezine koymuş olmasını yadırgamamalıyız. Alcott da kızlarla dolu bir ailede büyümüştür, edebiyat sever bir ailenin çocuğudur. O da haksızlıklara tahammülü olmayan ve özgürlüğünden taviz vermeyen bir kadındır. Kadın hakları ve köleliğin kaldırılması mücadeleleri içinde aktif olarak yer almasına hiç şaşırmayız mesela. Bir yandan aile bütçesine katkıda bulunabilmek için öğretmenlik, hemşirelik, dadılık, temizlikçilik gibi işler yaparken, bir yandan da yazarlık hayalinden hiç vazgeçmemiştir. “Küçük Kadınlar” ve onu takip eden üç devam kitabının yayınlanmasından sonra iyice meşhur olduğunda, bu başarıyı çoktan hak etmiştir aslında.

Nesiller boyu “hanım hanımcık” olma fikriyle barışamayan kaç kız çocuğu, Jo ile birlikte tavan arasındaki o pencerenin içine oturmuş ve başka bir dünyanın hayalini kurmuştur? Benim gibi kim bilir kaç çocuk, anneleri onların arkasından “Küçük adımlarla yürü!” diye seslenirken, ama Jo olsa koşardı diye düşünmüştür.

Jo’yu bu kadar ilginç yapan nedir? Geleneksel kadınlık rollerini reddetmesi mi?

Jo’nun bu cinsiyet rolleriyle bir derdi olduğu bellidir. Çocukluktan kadınlığa geçiş dönemini anlatan ilk kitapta erkek olmadığı için sık sık hayıflandığına şahit oluruz. Josephine olan ismini kısaltıp Jo yapmıştır. Babası onu şakayla karışık “oğlum Jo” diye sever. Hatta arkadaşı Laurie bile ona arada bir “sevgili dostum Jo” diye hitap eder. Romanın bir yerinde ablası Meg, artık genç bir kadın olduğunu ve saçına başına dikkat etmesi gerektiğini söylediğinde, Jo birdenbire patlar: “Hanımefendi falan değilim. Eğer saçlarımı toplamak beni o hale sokacaksa, ben de yirmi yaşına gelene kadar iki örgü yapar öyle dolaşırım. Büyümekten, Küçükhanım March olmaktan, uzun elbiseler giyip porselen bir biblo gibi köşede durmaktan nefret ediyorum.”

Önce bunun sadece Jo’nun tam bir “Erkek Fatma” olmasıyla ilgili olduğunu düşünürüz. Öyledir de. Ama bundan çok daha fazlasıdır aslında.  Jo, büyüdüğünde iyi bir şeyler yapmak ister, dünyayı değiştirecek bir şeyler: Bir roman yazmak gibi mesela. Ve bunu geleneksel kadınlık rollerinin içinde kaldığı müddetçe yapamayacağının farkındadır. Yapacağı her ne ise, bunun evlenmekle, güzel kılıklar giyip ortalıkta salınmakla ve bir eve sıkışıp kalmakla ilgisi olmamalıdır.

Jo bunlardan fazlasını talep eder. Büyümeyi, değişip dönüşmeyi ve dünya ile ilişkisi içinde kendini tanımayı ister. Bu anlamda gerçek bir oluşum romanı karakteridir. Ne var ki, o dönemde romanların merkezinde duranlar kadınlar değildir. Onlar olsa olsa yan karakter olabilirler. Birkaç istisna dışında, o yıllarda böyle bir yolculuk ve onun getireceği dönüşümü anlatan hikayelerin kahramanları hep erkeklerdir. Dünya onlarındır çünkü. Gerçek hayatta olduğu gibi kurguda da böyledir bu.

Halbuki Jo dünyayı ister. Romanın içinde bir kişi olarak kendisi için, romanın ötesinde bir sembol olarak ise bütün kadınlar için. Mesele budur.

Louisa May Alcott hiçbir zaman evlenmez. Hayatını yazmaya ve kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesi için yürütülen siyasi mücadeleye adar. Öldüğünde bu mücadelenin önde gelen isimlerinden biri haline gelmiştir. Kitapları ise Amerika’nın her yerinde okunmakta ve birçok genç insana ilham vermektedir.

Onları etkileyen Jo’nun hikayesidir. Çünkü Alcott’un cesur, hevesli ve neşeli karakterine kayıtsız kalmak mümkün değildir. Çünkü Jo March, dünyaya karşı dinmek bilmez bir merakla ve istekle doludur. Ama yazar onu kitabın sonunda bir eş ve anne rolüne yerleştirmeyi tercih eder. Böylesi çok daha kolay kabul edileceği için mi? Yoksa gerçek hayatta tecrübe etmediği bir durumu, kurgulamaktan hoşlandığı için mi? Bunları hiçbir zaman bilemeyeceğiz.

Yine de Jo’yu sevmekten hiç vazgeçmeyiz. Kitaplar boyu bağlı kalırız ona. Çünkü hala aynı harika insandır. “Jo’nun Çocukları”nda görürüz ki, güzel çocuklar yetiştirmiştir. Dünyayı değiştirecek çocuklar. Ama yine de içimiz şöyle bir burkulur. Çünkü gençliğinde hayal ettiği hayatı süremez.

Halbuki o dünyayı çoktan hak etmiştir. En az annelerimiz kadar.

Saturday, March 09, 2013

İktisat ve Moleküller


BirGün Pazar
3 Mart 2013

Geçen hafta, eski öğrencilerimden biri, rüyasında beni gördüğünü yazdı. Matematik dersi veriyormuşum. Hiç şaşırmadım doğrusu! Sonuçta senelerdir ben de aynı kâbusu görüyorum. Her dönem kan ter içinde uyanıyorum. Sonra okul başlayınca geçiyor. Fakat bu sefer sınavda cebir yerine iktisat soruları sormuşum. Buna şaşırdım işte. Kendimden bunu hiç beklemezdim.

Bir süre bu fikirle gönül eğlendirdikten sonra (başkasının kâbusu olunca insan daha neşeli olabiliyor), gerçekten iktisat sorusu sorabilir miyim, diye düşündüm. Sonra, neden olmasın, dedim kendi kendime, o kadar matematik dersinden sonra, bunu da yaparım alimallah!

Şaka bir yana, iktisat ve edebiyat çok eğlenceli bir ders konusu olabilir. Üstelik insanın “Kimi okutacağım acaba?” diye düşünmesine de gerek kalmaz. Para meselelerini kendine dert edinen yazarların sayısı hiç de az değildir çünkü.

Kiminin işi budur zaten. Dünyaya baktıkları zaman en genel haliyle bir “ev idaresi” görürler. Onlar için insan,“homo economicus,” yani, klasik iktisat teorisi'ndeki anlamıyla, kendisine her koşulda maksimum fayda sağlayan seçenegi tercih eden, hep rasyonel davranan ve öncelikle çıkarlarını kollayan kişidir. Mesela kendisi de iktisat eğitimi almış olan İngiliz yazar Fay Weldon, evlerini ve hayatlarını en ince detayına kadar tanzim etmeye çalışan ama bu konuda başarısız olan insanları anlatır. Bunu yaparken de, karakterlerinin harcadığı her kuruşun hesabını tutar, satın aldıkları her şeyin fiyatını okuyucuya söylemekte ısrarlı davranır. Öyle ki, bir süre sonra elinizde bir roman değil de uzunca bir alışveriş listesi ile Londra sokaklarında dolaşıyormuş gibi hissedersiniz kendinizi.

Fakat bu konuda bambaşka nedenlerle hassas olan yazarlar da vardır. Dostoyevski gibi mesela. Kendisi de çok fakirlik çektiği için olsa gerek, yoksul karakterlerin hayatını anlatırken illa ki çok ayrıntılı bilgiler verir bize: Kaç paralarının olduğunu, bunun ne kadarını harcadıklarını, ne kadarını biriktirdiklerini, ne kadarını mektupla kardeşlerine falan yolladıklarını... “Suç ve Ceza”da daha romanın başından Raskolnikov’un cebinde kaç kuruş kaldığını öğreniriz. Onun daha önce tefeciye bıraktığı saat için kaç para aldığını da biliriz. Marmeladov’un karısından çalıp da içkiye yatırdığı paranın miktarını söyler bize, Dostoyevski. Sonya’nın fahişelikten kazanıp üvey annesine verdiği paranın kaç kopek olduğunu da.

Thomas Mann’ın para meselelerine eğilmesi ise yoksulluktan değildir. Orta sınıf hayatlara dair hikayelerin virtüözü olan yazar, dahil olduğunu sınıfın zaaflarını sergilemekten hoşlanır, hatta onlarla hep inceden inceye dalga geçer. Mesela “Harika Çocuk” adlı hikâyesinde, konser salonunun şatafatını ve izleyicilerin rüküşlüğünü ballandıra ballandıra anlattıktan sonra, okuyucuyu bilet ücretlerine dair bilgilendirmeyi de unutmaz: Ön sıralar 12 marka satılmaktadır, çünkü emprezaryo iyi olan her şeyin bedelinin yüksek olması gerektiğine inanmaktadır.

Zaten Mann’ın karakterleri, sürekli bir gelir gider hesabı yapıp dururlar. Yine aynı öyküde, bir iş adamının konseri dinlerken düşündüklerini aktarır bize anlatıcı:

“Sanat,” diye düşündü papağan burunlu işadamı, “Evet, hayata neşeli bir şeyler eklediği doğru: Azıcık beyaz ipek, birazcık da tımbır-tımbır. Gerçekten hiç de fena çalmıyor. Sadece önde elli koltuk var, her biri 12 mark olsa, toplam 600 mark eder. Kirayı çıkar, elektriği ve matbaaya ödenen parayı çıkar, toplam 1000 mark kâr bırakır bu. İyi iş valla!”
 
Yine de benim bütün bu para meseleleri içinde en çok hoşuma giden, James Joyce’un “Ulysses”inde  Stephen  Dedalus’un bir borç hikayesini anlattığı bölümdür.

Romanın ortalarına doğru bir yerde –kesin konuşmak gerekirse “Scylla ve Charybdis” adı verilen 9. Bölüm’de– Stephen, Milli Kütüphane’de,  aralarında şair George Russell’ın da olduğu bir grup insana, Shakespeare’in oyunu “Hamlet” üzerine teorilerini anlatmaktadır. Russell, onu Hamlet konusunda sıkıştırmaya başlayınca, Stephen birden şaire bir pound borcu olduğunu hatırlar. Bu parayı beş ay önce almış ve çoğunu Georgina Johnson aldı bir fahişenin döşeğinde harcamıştır. (Roman karakterleri ekseriyetle böyle sefih yaratıklardır.) Şimdi parayı ödeme zamanı gelmiş, hatta biraz geçmiştir bile. Fakat Stephen’in borcunu ödeyecek parası yoktur. Bunun üzerine, ayaküstü bir hesaplaşmaya girer: Bir yandan vicdanının “Borçlusun!” diyen sesine kulak verirken, öteki taraftan da bu işten sıyrılmaya çalışır. Bunları düşünürken dâhiyane bir çözüm bulur. “Dur hele,” der kendi kendine, “Beş ay oldu. Moleküller değişiyor. Ben şimdi başka ben oldum. Bir lirayı alansa başka bir bendim.”

Stephen her ne kadar sonunda,  anbean değişen bu biçimlerin altında yatan bir “varlık” olduğuna karar vermiş, ve insan hafızasının bütün bu “ben”leri bağlayıp tek bir kişi haline getirdiğini kabul etmişse de, bu tartışmanın en güzel tarafının “değişen moleküller meselesi” olduğunu düşünürüm hep.


Ancak böyle bir iktisada ikna olabildiğim için mi? Belki. Bilim adamlarının söylediğine göre, her yıl vücudumuzdaki atomların neredeyse tümü yenileniyor. Bu hesaba göre ben geçen seneki ben değilim artık. Acılar, üzüntüler ve pişmanlıklar gibi, geçen sene öğrendiğim her şeyi de çöpe atıp yeniden başlayabilirim.

Kararlara, seçimlere, ya da onların yol açabileceği irili ufaklı felaketlere dair endişe etmeme de gerek yok. Başka birinin başına gelecek olduktan sonra, neden dert edeyim ki!

Hem böylece, Stephen gibi ben de, bütün bu “ben”ler arasında bir süreklilik görebilirim belki. Mesela bu sayede, her dönem dersler başlamadan art arda kâbuslar gören kişinin,  sınıfa girdiği andan itibaren cengaver kesilen şu çokbilmiş şahısla aynı insan olduğunu kabul etmeyi başarabilirim.

Yoksa bütün çabalar boşuna.