Sunday, December 26, 2010

Albertine’in Öpücüğü


BirGün
26 Aralık 2010

Herkesin birbirinden mümkün olduğu kadar uzak durduğu ve yakınlıkların zor tesis edildiği bu memlekete geldiğimden beri, kafamı meşgul eden sorulardan biri de şu: İki kişinin arasındaki ideal mesafe nedir?

Bu konudaki duygularım hep çok karışık olmuştur. Birine çok yakınlaşınca, bir süre sonra koşarak olay yerinden uzaklaşmaktan başka hiç bir şey düşünemez olurum. Uzaklaşınca da tam tersi olur: hep birlikte olalım, sabahlara kadar hiç durmadan konuşalım isterim. Garip bir şey işte. İzah etmesi zor.

Yakınlıktan korkmanın anlaşılabilir bir tarafı vardır aslında. Bu sadece birinin yakınlığında kendi alanınızı kaybetmekle ilgili değildir. Mahremiyeti korumaktan başka kaygıları da olabilir insanın. Birine çok yakından baktığınızda, ona dair esas şeyi kaçırabilirsiniz mesela. Hatlar bulanıklaşır, detaylar kaybolur, insan yüzü anlamsız girinti ve çıkıntılara dönüşür. Uzun uzun keyifle seyrettiğiniz güzel bir yüz, iyice yaklaştığınızda koca bir burundan ya da şakaklardaki mavi damarlardan ibaret kalabilir. Bu kadar yakından baktığınızda, onu neden bu kadar sevdiğinizi hatırlamakta zorlanabilirsiniz.

Bunu düşününce, ‘Guermantes Tarafı’nda Proust’un anlatmaya doyamadığı şu meşhur öpücük sahnesi geldi aklıma. Esas adamımız Marcel, Albertine’i beklemiş, arzulamıştır. Onu öpeceği anın hayaliyle uzun uzun oyalanmıştır. Sonunda, genç kız bizimkini odasında ziyaret ettiğinde, yatakta karşılıklı otururlar. Böylece hep beraber bu gecikmiş öpücüğü beklemeye başlarız. Oysa Marcel, Albertine’i öpmek için ona doğru yaklaştığında, tanıdığı ve hayranlıkla seyrettiği o güzel yüzün yerine, kendisini bambaşka bir coğrafyanın beklediğini farkeder: “… boynu, yakından bakıldığında, sanki bir büyüteç altındaymış gibi gözenekli bir dokuyu ortaya koyuyor, bu da yüzünün bütün karakterini değiştiriyordu.”

Marcel Albertine’e yaklaştıkça, biz de onunla birlikte sabırsızlanırız. Ama öpücük gelmek bilmez bir türlü. Onun yerine, bir miktar mizahla birlikte düşkırıklığı metne sızmaya başlar: “… dudaklarımın yanağına yaklaştığı o kısacık anda, önümde on ayrı Albertine duruyordu; bu haliyle bir kaç başı olan bir tanrıçayı andırıyordu ve ne zaman bu kafalardan birine doğru hamle etsem, bir diğeri ile yer değiştiriyordu.”

Bundan sonra da, tahmin edeceğiniz gibi, işler pek iyi gitmez. Aslına bakarsanız, bu öpücük hikayesi tam bir felakete dönüşür. Burunlar çarpışır, dudaklar yerini bulamaz, ortalık karışır. İnsan yüzü öpüşmek için düzenlenmemiş diye isyan eder Marcel. Burun delikleri, gözler, dudaklar hep yanlış yerlere konmuştur. Sonuçta, o kadar hasretle beklenen bu öpücük tam bir fiyaskoyla sonuçlanır.

Yakınlık mutluluk getirmemiş, tam tersine uzaklaşma isteği ile neticelenmiştir. Marcel, varlığından o kadar mutluluk duyduğu Albertine’den bir an evvel kurtulmak ister. Neredeyse daha öpüşme faslı bitmemişken, ne zaman gidecek bu kız, diye düşünmeye başlamıştır bile.

“Albertine’in Öpücüğü,” çoğu okuyucunun kabul edeceği gibi, idealize edilmiş bir aşkın gerçekleşmeye yüz tuttuğu andaki çaresizliğini anlatır. Hepimiz için tanıdık bir sahnedir bu aslında. Lisede uğruna şiirler yazdığımız oğlan, sinemada elimizi tutmak yerine mısır patlaklarını avuçlayıp ağzına tıkmayı tercih etmiştir. Üniversitede bir sene kantinde göz göze geldiğimiz çocuk sonunda ağzını açtığında, Kant’ı bir tür çay, Mahler’i bir Alman futbolcusu, Bosch’u da bir buzdolabı markası zannettiği ortaya çıkmıştır. Bu liste böyle uzayıp gider. Birisini bütün zaaflarına rağmen sevebileceğimiz vakit gelene kadar, hepimiz kimi romantik ve erotik düşlerle oyalanırız.

Ama hepsi bu değildir bence. Proust, bu bölümü yazarak biraz da mesafe tayini yapar aslında. Yakınlık her zaman pek hoş bir şey olmayabilir, der gibidir sanki. Nedir o ideal uzaklık o zaman? Kendimizi en iyi hissedeceğimiz yer? Karşımızdakini en güzel haliyle görebileceğimiz mesafe? Bir kol boyu mu? Yan oda mı? Karşı sokak mı? Komşu şehir mi?

Hangisi olursa olsun, insanın kolayca aşabileceği bir mesafe olsun derim ben. Uzanıp da dokunabileceği bir uzaklık olsun. Çünkü fazlaca yakınlıktan daha fena tek şey vardır hayatta. O da kimsenin ulaşamayacağı kadar uzakta olmak.

Bazı küçük koyu renk cevizler vardır hani? Çetin ceviz. Ağacın tepesinde öyle tekbaşına dururlar. İçten içe kurtlanıp çürürler sonra. Bir gün hafif bir rüzgar indirir onları. Toprağa onlar gibi düşmek istemezsiniz. Kapalı ve sessiz.

8 comments:

la luna bir yer said...

Marcel Proust beni bu kadar etkilememişti hiç, teşekkürler Meltem Hocam.

Bizzat bu tespit çok içten geldi bana, bir de:

"Birine çok yakınlaşınca, bir süre sonra koşarak olay yerinden uzaklaşmaktan başka hiç bir şey düşünemez olurum. Uzaklaşınca da tam tersi olur: hep birlikte olalım, sabahlara kadar hiç durmadan konuşalım isterim. Garip bir şey işte. İzah etmesi zor."

sevgiler.

a.b.m.o. selim said...

o sayfalarda bir yerlerde Proust çok garip bir şekilde öpme eylemini tartışmaya açıyor. önce öpüşten öpme eylemini ayırıyor ama sonra tekrar bu eylemin beden cihetinden belirlenmişliğine geliyor, aslında çok garip bir loop. şöyle ki, metafizikte 'öpme eylemi' noktasından sonra doğru/yanlışa karar verilebilene kadar eylemin imkanlılıkları sorgulanıyor, bu kuşatmayı yarmak için bir önceki anın 'hatıra'sını devreye sokuyor, sonra hemen biraz ileride genç kızları öpmek için ayrı bir organımız olması gerektiğinden, ve yanağın ne kadar hususi bir organ olduğundan bahsediyor. tecrübenin hatırası, bir insandan (bu noktada yanak-dudak-insan-nesne nexus'u tekillikler olarak geliyor) diğerine olan mesafeyi ancak 'yoksulluk' olarak biliyor, yani hareketin ila nihaye telos'unun olamayacağı, tam da bu noktada kendini aşıyor ötekine yöneliş sanki, yazı oluyor. bir yandan da travma, çünkü yüzeylere dair tatminsizliğin ötesinde -Freud'daki haliyle Empfindung ve Gefühl farkı- nesnel duyumların öznede nesnelliklerini yitirmeleri, o noktadan özneyi yırtıyor, gayri-özneleşme başlıyor. Albertine hani Venedik'te balkondan annesini izliyor, annesi bakınca çocukluğuna gidiyor, yazmanın imkansız olduğu zamana, tüm bu gayri-özneleşme ve yazı arasında, tecrübenin hatırası çocukluğa geri gidiyor. genç kızların yanaklarını öpmek için bir organ bu zamana ait. starobinski 'the invention of liberty'de aydınlanmayla realist resmin mesafeyi fethedişinden geriye -fore-see-, şeylerin yüzeyleriyle aşk içinde ilgilenip haylaz bir şekilde çocukluğun zevkleriyle oyalanacak sanatçıların çıktığını söylüyor. laf nasıl buraya geldi bilmiyorum da, proust'ta mesafenin yitimi hep içeriyle dışarı arasında Joseph Roth'un 'biriktirme alanı' dediği bir alanı yaratıyor, bu yüzden zannederim Weimar Proust okuyunca delirdi, Benjamin çevirdi. Loos'dan Wittgenstein'a bu mesafe hep ifade-edilemez kaldı, ama gösterilebilirdi. proust'un yaptığı gibi, mesafenin aşıldığını demonstrate edemezsiniz, ama gösterebilirsiniz.

bu arada o sayfalar dünyanın en güzel sayfaları. hatırladım mest oldum. eyvallah

Meltem Gürle said...
This comment has been removed by the author.
Meltem Gürle said...

La Luna, yakınlıklar meselesini kıvıramadığım doğru. Onun için samimi görünmüştür yazdığım.

Selim merhaba! Sizin not benim yazıdan daha esaslı olmuş. Teşekkürler.

Meltem Gürle said...

Bir de André Kertész'in bu fotografındaki beceriksizliğe bayılıyorum.

Onu da söyleyeyim, içimde kalmasın.

a.b.m.o. selim said...

reca ederim

fusun kocoglu ozguc said...

ben de birgün senin gibi yazmayı becerebilecek miyim dersin?

Meltem Gürle said...

Sen "kendin gibi" gayet iyi yazıyorsun zaten, tatlım.