Monday, February 17, 2014

Hey Jude

BirGün Pazar
16 Şubat 2014



Öğrenciliğimden beri kahvelerde vakit geçirmeyi severim. Kahve derken şu yeni usul kafelerden bahsetmiyorum. Dev fincanlarda sunulan sulu kahveleri, üniformalı çalışanları ve fabrikadan çıkma pastaları ile hepsi birbirine benzeyen bu mekanlardan pek hoşlanmıyorum. Benim sözünü ettiğim, amaçsız bir şekilde dolaşan aşıkların mola vermek için uğradığı, öğrencilerin sözleşmiş gibi her gün aynı masada buluştuğu ve rate yazarlarla şairlerin bir fincan kahve eşliğinde saatler geçirdiği basit ama güzel yerler.

İstanbul’da onlardan çok azı hayatta kaldı. Çay bahçeleri gibi şehrin kahveleri de yavaş yavaş tarihe karışıyor.


Bir yerin müdavimi olmak duygusunu ilk kez Hisar Kahve’de tatmıştım. Öğrenciyken zamanımın çoğunu geçirdiğim Ali Baba’nın kahvesinde genellikle kalabalıklar halinde oturulur, uzun uzun konuşulur ve kalın su bardaklarıyla çay içilirdi. Okkalı sade kahveyi tercih etmediyseniz tabii. Her zaman oturup konuşmak zorunda değildiniz elbette. Ama herkes birbirini tanırdı. Onlarla uzun uzun sohbet etmiyor olsanız bile, tanıdığınız insanlarla çevrili bir mekanda oturmakta rahatlatıcı bir şeyler vardı. Eve misafir geldiğinde konuşmaları dinleyerek divanda uyuyakalan çocukların huzuru olurdu insanın üzerinde. Her gün gidip aynı masaya yerleşir, bazen isimlerini bile bilmediğiniz kişilerle göz ucuyla selamlaşırdınız. Sonra da denize bakarak düşüncelere dalabilirdiniz. Hem de saatlerce.

Boğaz’a bakmanın bedava olduğu yıllardı.

Ali Baba’da tekbaşına oturanlara kimse ilişmezdi. Ama dörtlü beşli masalar kahvenin değişmez manzarasıydı. Kimi zaman bu gruplar büyür, sesler yükselirdi. O zaman Ali Baba duvara dayadığı sandalyesinden kalkar, gönülsüzce ayar verirdi. Onu dikkate almamak mümkün değildi. Son dönemde akıllara durgunluk verecek boyutlara ulaşmış göbeği, her an düşebilirmiş gibi duran bol pantolonu ve hafifçe sararmış atleti ile ikinci sınıf bir suç filminin bıçkın karakterlerinden biri gibiydi. Konuşması bile öyleydi sanki. Masaların arasında dolaşıp “Hadi, çaya pasif kalmayalım,” diye seslenişi hala kulağımda.

Kahvenin yerinde artık yeller esiyor. Önce el değiştirdi, ardından da tamamen kapandı. Zaten Ali Baba memleketine döneli çok olmuş, kahve kahvelikten çıkmıştı. Sonraları iyice sevimsiz bir yer oldu. Şimdi kapısında lüks arabalar park ediyor. Yazları ferahlayasınız diye sizi arada bir spreyle ıslatıyorlar. Çok garip bir adet. Kendinizi ot gibi hissediyorsunuz. O mekana gidiyorsanız muhtemelen öylesiniz zaten.

Neyse, kahve yok artık. Çok canımı sıkıyor bu durum. Önünden geçerken bile başka tarafa bakıyorum.

Fakat kahvesiz yaşamak mümkün değil tabii. Ben de kendime yeni bir yer buldum. Birkaç senedir gittiğim bu kahveyi, Calamity Jane dobralığı ile Adile Naşit anaçlığı arasında gidip gelen orta yaşlı bir kadın işletiyor. Kahvenin çalışanları da müşterileri de genellikle öğrencilerden oluşuyor. Eski çay bahçeleri ile yarışamaz belki. Ama kendine göre bir sevimliliği ve canlılığı var. Arka plandaki çatal bıçak takırtısı, insan sesi ve müzikten oluşan karışım tam olması gerektiği gibi. Ne dikkati dağıtacak kadar yüksek, ne de insana kendini yalnız hissettirecek kadar cılız. Üstelik kahvesi lezzetli, çayı demli, hatta ev yemeği bile var. Şehrin en kalabalık noktalarından birinde gerçek bir vaha yani.

Geçen gün yine orada çalışıyordum. Arkada hafif hafif bir şeyler çalıyordu. Galiba eski şarkıları çalan bir radyo kanalını açmışlardı. Bir ara dikkatim dağıldı, başımı kaldırıp etrafımdakilere şöyle bir baktım. Neredeyse bütün masalarda tekbaşına oturan insanlar vardı. Ben de dahil olmak üzere herkes önündeki bilgisayara bakıyordu. Arkadaki köşeye genç bir çift yerleşmişti. Onlar da birbiriyle konuşmuyordu. Geriye doğru kaykılmış, ellerindeki telefonlara kitlenmişlerdi.

Hisar Kahve’deki kalabalık masalar, kahkahalarla bölünen konuşmalar, birbirine sarılarak girip çıkan insanlar geldi gözümün önüne. Oradan buraya nasıl ve ne zaman gelmiştik acaba? Bu kadar büyük bir değişikliğin kendisine mi şaşayım, yoksa bunun bir parçası olmama mı hayret edeyim bilemedim. Bu yalnızlık bile değildi artık. Daha çok öksüzlük gibi bir şeydi. Hepimiz birer makineye sarılmış oturuyorduk. Ne acayip şeydi aslında! Benim dizüstü bilgisayarı kordonundan çekiştirdim bir süre. Bir tepki vermesini bekler gibi. Sonra bu görüntünün garipliğini unutup yeniden işe daldım.

Bir daha kafamı kaldırdığımda, tabak çanak seslerinin üzerine radyoda çalan Hey Jude eklenmişti. Bir Beatles şarkısı eksikti şimdi, diye düşündüm. Bari duruma uygun bir şey çalsalardı. Bu kadar yalnız insana, Eleanor Rigby iyi giderdi mesela. Ama işte Paul McCartney’in çok şekerli iyimserliği ile baş başaydık. Hey Jude’un ha bire gaz veren sözlerine kulak verdim. McCartney yıllardır yaptığı gibi yine aynı şeyleri söylüyordu. Moralini bozma diyordu, düzeltebilirsin diyordu, sana yakın olmasına izin ver diyordu.

“Nah düzeltirsin!” dedim kendi kendime. Şuraya bak! Sevgililer bile birbirinin yüzüne bakmıyor. Sokakta kimse kimseye gülümsemiyor. Komşularımı tanımıyorum, benimle aynı katta çalışan insanların isimlerini bilmiyorum ve işte ben de diğerleri gibi burada yapayalnız oturuyorum. Durup dururken hüzünlendim. Omuzlarım hafifçe çöktü.

Ben bunları düşünürken, şarkının finalindeki nakarat kısmına geldik. Aaa, bir de ne göreyim! Herkes elindeki telefonu, ipad’i falan bırakmış, bir ağızdan “Nah nah nah nah nah nah, nah nah nah, hey Jude” diye bağırıyor. Önümde ders çalışan çocuk eliyle masada tempo tutuyor. Bir iki kişi bulunduğu yerde sallanıyor. Ben bile hafif hafif mırıldanıyorum. Şarkı bitince, köşedeki çiftin oğlanı kollarını kaldırıp “Hey Jude!” dedi. Karşısındaki kız da onun komikliğine güldü biraz.

Ben de kendimi gülümserken buldum. Belki de düzeltebilirdik gerçekten. Hüzünlü bir şarkıyı alıp her şeyi daha iyi hale getirebilirdik. Kısa bir süre için buna inandım. Bütün dünya Hey Jude oldu.

Ama biraz sonra içerideki ışık değişti. Garson çocuk dolaşıp çay dağıttı. Dışarıdan korna sesleri geldi. Bir adam diğerine ağız dolusu küfretti. Kahvede başlar birer birer eğildi. İnsanlar bilgisayarlarına geri döndüler.

Thursday, February 06, 2014

Dilenci Kız: Alice Munro'nun Kadınları

BirGün Pazar
2 Şubat 2014




Bazı kişilere erken maruz kalır insan. Kıymetini bilemez onların. Bazen de hayatınıza öyle biri girer ki, oturup hayıflanırsınız bunca senedir neredeydi diye. Aynı kural yazarlar için de geçerlidir. Kimi yazarları erken yaşta okuduğunuz için üzülürsünüz, çünkü pek bir şey anlamamışsınızdır. Kimileriyle de bu vakte kadar neden karşılaşmadığınıza şaşarsınız. Hayatınıza daha önce girseler her şey daha farklı olacakmış gibi gelir size.

2013 Nobel edebiyat ödülünü alan Kanadalı öykücü Alice Munro benim için bu ikinci gruba giriyor.

Munro edebiyat sahnesinin alçakgönüllü yıldızlarından biri. Küçük bir çiftlikte büyümüş, daha çocukken hasta annesinin sorumluluğunu almak zorunda kalmış. Sonra da genç yaşta evlenip bir eş ve anne olmuş. Kendisiyle yapılan bir söyleşide, önceleri öykülerini çocuklar uyurken ya da iki alışveriş arasında yazdığını anlatıyor. Bunu söylerken o kadar rahat görünüyor ki, insan öykülerin kendi kendine yazıldığı hissine kapılıyor. Ama bu hissin sizi yanıltmasına izin vermemelisiniz. Alice Munro, incelikli tahlilleri, derin karakterleri ve en dramatik olayları hiç “drama” yaratmadan  anlatabilme becerisiyle çok özel bir yazar.

Munro’nun, hayatın içinde bocalayan ama bir şekilde ayakta kalmayı başaran kadın karakterleriyle karşılaşınca, keşke bu öyküleri daha önce okusaydım diye hayıflanmaktan kendinizi alamıyorsunuz. Yirmili yaşlarda kafası karışık bir genç kadınken, otuzlara geldiğinizde duygusal yükünü almış ve kendinizi biraz tanımaya başlamışken, bu yazar hayatınıza girmiş olsaydı ne iyi olurdu diye düşünüyorsunuz. Gerçi artık kırklarınıza vardıysanız da geç kalmış sayılmazsınız. Munro, çocukların yuvadan uçtuğu, anne babanın elden ayaktan düştüğü ve pişmanlıkların umutlardan daha fazla olduğu bu yaşlarda da size pek güzel eşlik edecektir.

Sevdiğim yazarlara dadanmak adetinde olduğum için, Munro’nun kitaplarını da arka arkaya okudum. Aralarında en çok beğendiğim Dilenci Kız: Flo ve Rose’un Hikayeleri (The Beggar Maid: Stories of Flo and Rose) adlı öykü derlemesi oldu. Birbirine bağlı öykülerden oluşan bu kitapta olaylar, Rose ve Flo adlı iki karakterin etrafında dönüyor. Bu iki kadının hayatlarından kimi bölümleri önümüze sererken, Munro bir yandan da hepimize çok tanıdık gelecek büyüme, yetişme ve kimlik hikayeleri anlatıyor.

Kitaba adını veren öyküde bunların hepsini bir arada görüyoruz. Öykünün ana karakteri Rose, diğer kasabalı kızlar gibi biraz oyalanıp evlenmek yerine şehre gelmiş ve üniversiteye başlamıştır. Okula başlar başlamaz hayatının çok da kolay olmayacağını anlar. Burslu bir öğrencidir o. Boş zamanlarında kütüphanede çalışması, pek de hoşlanmadığı yaşlı Dr. Henshawe’un yanında pansiyoner olarak kalması ve bütün bunlar için minnet duyması gerekecektir. Öykü boyunca kendini hep biraz aç hisseder Rose. Yatağının altında kurabiyeler, kekler, bisküviler saklar. Ne zaman yalnız kalsa onları kemirip durur.

Ondan hoşlanan bir genç adam vardır. Patrick. Varlıklı bir aileden gelen, tutuk, renksiz ve biraz da eski moda bir adamdır bu. Rose’a idealize ettiği şövalyece hislerle bağlıdır. Ama taşralı alışkanlıklarından dolayı onu sürekli eleştirmekten de geri durmaz. Kendini hem sınıfsal olarak hem de entelektüel açıdan Rose’dan üstün görür. Onun arkadaşlarını, davranışlarını, kullandığı sözcükleri ve giyinişini beğenmez. Mümkün oldukça bütün bunları “düzeltmeye” çalışır. Rose bunda bir terslik olduğunu hisseder ama tam olarak anlayamaz. Patrick kendi kafasında yarattığı bir ideal kadını sevmektedir. Sevgilisini Kral ve Dilenci Kız adlı tablodaki mağrur ve sessiz genç kıza benzetir. Kendini de onun kurtarıcısı olarak hayal etmekten hoşlanır. Rose’un yüksek sesli neşesi ve hayata duyduğu iştah ona itici ve anlaşılmaz gelir.

Öykünün bir yerinde, Rose sevgilisini ailesiyle tanıştırmak üzere Hanratty’deki çiftliğe götürür. Babası ve üvey annesi Flo ellerinden geleni yapmış ve bu özel konuk için hazırlayabildikleri en iyi sofrayı kurmuşlardır. Sofrada patates ve sosisten oluşan basit bir yemek vardır. Masanın üzerinde her zamanki muşamba örtüye ek olarak kuğu şeklinde tasarlanmış plastik bir peçetelik bile koymuşlardır. Herkes diline dikkat etmeye çalışır, küfretmeden konuşmayı başarırlar, ama aksanlarını saklayamazlar. Patrick önündeki yemeğe dokunmaz bile. Ailesinin bu başarısız teşebbüsü ve Patrick’in çaba bile göstermiyor olması, Rose’u utandırır.

“Rose bir konuşma başlatmaya çalıştı, neşeli ve hafif bir sohbet. Ama sesi yerel bir çiftle söyleşi yapmaya gelmiş bir gazetecininki gibi çıkıyordu. Sayabileceğinden çok daha fazla seviyede utanç duyuyordu. Yemekten, kuğudan ve muşamba masa örtüsünden dolayı utanç içindeydi. Patrick adına ayrıca utanıyordu. Suratsız züppenin biriydi! Flo ona kürdan kutusunu uzattığında suratındaki çarpılmış sırıtışı görmüştü. Flo için de ayrıca utanıyordu. Yabaniliği, riyakarlığı ve sahte kibarlığı ile dayanılır gibi değildi. Ama en çok kendisi için utanç duyuyordu. Doğal bir şekilde konuşmayı, iki laf etmeyi bile becerememişti. Flo’nun, Billy Pope’un, Hanratty’nin aksanı şimdi onun da kulaklarını tırmalıyordu... Onları Patrick’in gözlerinden görmek, onun kulaklarıyla duymak, Rose’u da hayretler içinde bırakmıştı.”

Bu olay, Rose’a artık aynı insan olmadığını hissettirir. İki ayrı Rose var gibidir sanki: Biri Patrick ile pastanelerde ve şık lokantalarda dolaşan Rose, diğeri ise küçük çiftlik evinde büyümüş olan Rose. Bu ziyaretten sonra Rose anlar ki, artık o küçük çiftlik evine geri dönmek mümkün değildir. Ama Patrick’le devam etmek de mümkün değildir. Onunla kaldığı müddetçe, Hanratty’deki o aile yemeğini, Patrick’in yüzündeki çarpık gülücüğü ve şehre dönerken aldırışsız bir şekilde söylediği şu cümleyi hatırlayacaktır: “Haklıymışsın, burası tam bir çöplük. Kurtulduğun için mutlu olmalısın.”

Rose bunları anlayacak kadar akıllı, kendine itiraf edecek kadar dürüst ve yoluna devam edecek kadar güçlüdür. O bir Munro kadınıdır çünkü.

Kısa hikayeleriyle tanınan Alice Munro'ya ''Kanada'nın Çehov'u'' diyorlarmış. Bence hata ediyorlar. Kendine has karanlığı, mesafeli anlatımı ve neredeyse rahatsız edici açık sözlülüğü ile Munro dikkat çekici bir yazar. Bu haliyle kendinden başka kimseye benzemiyor.

Bir iki kitabını okuduktan sonra siz de onun elinden çıkan bir öyküyü daha ilk satırdan tanır olacaksınız. Bütün büyük yazarlarda olduğu gibi.

Friday, January 17, 2014

Yazının arka odası...

BirGün Pazar
12 Ocak 2014




Adorno, başyapıtı sayılan Minima Moralia’da yazarın metni ile ilişkisine dair şunları söyler:

“Yazar, bir ev kurar metinde. Kağıtları, kitapları, kalemleri ve evrakları bir odadan ötekine taşıyıp dururken yol açtığı kargaşanın aynısını düşüncelerinde de yaratır. Kah memnun kah huzursuz, içine gömüldüğü eşyalardır bu düşünceler. Onları şefkatle okşar, kullanır, eskitir, karıştırır, yerlerini değiştirir, tahrip eder. Artık bir yurdu kalmamış kişi için yaşanacak bir yer olur yazı. Orada, tıpkı vaktiyle baba evindeki gibi, çöp ve lüzumsuz eşyanın da birikmesi kaçınılmazdır. Ama şimdi bir kilerden veya sandık odasından yoksundur ve zaten bu artıklardan ayrılmak da kolay değildir. O da, sonunda sayfalarını hep ıvır zıvırla doldurmak pahasına, odadan odaya sürükleyip durur bunları.”*

İşte bunun için yazarı uyanık olmaya çağırır, Adorno. Yoksa sayfadan sayfaya sürüklenen bu fazlalıklar, metni tamamen ele geçirecek ve onu yavanlaştırıp cansız kılacaktır. Onun için, zamanla yazının içinde biriken ve amaçsız bir şekilde oradan oraya dolaşmaya başlayan bu kalabalığı söküp atmak gerekir. Yoksa yazara kendi yazılarında bile yaşanacak bir yer kalmayabilir.

BirGün’de neredeyse beş senedir yazıyorum. Yazıyla tedirgin bir ilişkisi olan biri için uzun bir zaman. Ama işte artık işler zorlaşıyor. Gitgide ağırlaşıyor. Haftadan haftaya yazının içinde biriken artıklar, çapaklar, oradan oraya sürüklenen fazlalıklar artıyor. Zaman geçtikçe insanın iyice gözüne batmaya başlıyor.

Böyle ciddi meseleler, daha çok yazının büyük ağabeyleri ve ablaları için geçerli zanneder insan. Romancılar, şairler, düşünürler... Ben onlardan biri değilim. Yine de yazma faaliyetinin birleştirici bir tarafı var. Ne yazarsanız yazın, bunu uzun süre yaptığınız zaman, kendinizi benzer bir durumun içinde bulabiliyorsunuz. Adorno’nun sözünü ettiği gereksiz birikintiler size de musallat olabiliyor. Kimi sözcükleri beğenip bolca kullanmış oluyorsunuz, bazı benzetmeleri tekrarlıyorsunuz, ya da aynı fikirler bir daha bir daha ortaya çıkıyor yazdıklarınızda. Hatta kişiler ve mekanlar, onlar bile yeniden belirebiliyorlar.

Hele bir de gazetede yazıyorsanız, yani güncel olayları yakından takip etmek zorundaysanız, işiniz daha da zor. Kişiler ve durumlar gibi, olaylar da kendini tekrar ediyor. Bu ülkede gündemi takip etmek zorundaysanız, bir karabasanın içinde yaşıyorsunuz demektir. Felaketlerin, haksızlıkların, katliamların yıldönümleri geliyor. Siz de onları yazıyorsunuz. Daha evvel defalarca yaptığınız gibi. Kötü bir rüyayı yeniden görür gibi. En doğru sözcükleri bulmaya çalışıyorsunuz. Bazen ilk kez yazdığınız zamanki duyguyu hatırlamaya çalışarak. Ama artık oraya dönemez ki insan! Aradan çok fazla sözcük geçti. Sayfalarca isyan, lanet ve yakarış geçti. Zamanla yeni bir şey söylemek olanaksızlaşıyor. Acı birikiyor, ağırlaşıyor. Bir noktadan sonra yazdığınız metinleri tanıyamaz oluyorsunuz. Fikirler tekrar edile edile soluyor, rengini yitiriyor.

Üstelik içten içe biliyorsunuz ki, ne yazarsanız yazın, her şey haksızlığın büyüklüğü karşısında cılız kalacak, hiçbiri yaşanan acıyı karşılamayacak.  

Hayatla aranız açılmış yani. Dünyada rahat edemiyorsunuz. Orada kendinize bir yer bulmanız güç artık. Çocukların ekmek almaya giderken başından vurulup sonra bir daha uyanamadığı, gencecik gazetecilerin “duvardan düştü” yalanıyla öldürülüp boş parklara atıldığı, hayatı yaşanır kılmak için uğraşan üç beş iyi insanın karanlık cinayetlere kurban gittiği, karnını doyurabilmek için sınırda kaçakçılık yapmak zorunda kalan delikanlıların “kusursuz” bir şekilde bombalandığı bir dünya sizin eviniz olamaz. Aslına bakarsanız, böyle bir dünya kimsenin evi olamaz.

O zaman “yersiz yurtsuz” birisiniz siz. Aynı Adorno’nun dediği gibi. Belki yazıda kendinize bir ev arıyordunuz. Ama o da, çok sık tekrarlandığı için anlamını kaybetmiş ifadelerin, daha paketi bile açılmadan bayatlamış kavramların, ya da sündürülüp sakızlaşmış sözcüklerin tehdidi altında şimdi.

Ama sorun sadece bu da değil. Bir de nasıl anlatacağınızı bir türlü bilemediğiniz için, ağır bir bavul gibi yanınızda sürükleyip durduğunuz şeyler var. Asıl anlatmak istedikleriniz, henüz yolunu yordamını bulamadıklarınız, dilini oluşturamadıklarınız. Ya da çok can yakıcı oldukları için yakından bakmaya cesaret edemedikleriniz. Onlar da zihninizi bulandırıyor. Adorno’nun dediği gibi, darmadağınık bir şekilde sürüklenip, sonunda yazının üzerinde kabuk bağlamaya başlıyor.

Bütün bunlarla nasıl baş edilir bilmiyorum. Herhalde yazmaya devam ederek. Olan biteni anlatacak yeni bir dil bulmaya çalışarak. Ama yoruldum. Artık yazılarımda nefes alacak bir yer bulmakta zorlanıyorum.

Müsaade ederseniz, bir süre daha aralı yazacağım. Yazının arka odasında birikenleri temizleyelim ve orada kendimize yeniden bir ev bulabilelim diye.


*Minima Moralia: Sakatlanmış Yaşamdan Yansımalar. Theodor W. Adorno. Metis Yayınları, 1998 - 278 sayfa.



Saturday, January 11, 2014

İyi notlar, küçük kardeşler ve ayak parmakları...

BirGün Pazar
29 Aralık 2013


-->


Çocuklardan çekinirim. Daha önce de söylemiştim. Aksi gibi onlar da nerede olsam gelip bulurlar beni. Onca insanın arasından beni seçerler. Muhtemelen onlardan sakındığımı sezdikleri için.

Geçen gün, Taksim’de bir kafede oturmuş sınav kağıtlarını okumaya uğraşıyordum. Mekan tıklım tıklım doluydu. Gürültülüydü de üstelik. Ben de iyice huysuzdum. Sene sonu okulla ilgili işler çok sıkışır. Bu sefer de öyle olmuştu. Öğrenciler kağıtları geç teslim etmişler, not verme işleri sarkmış, benim de canım iyice sıkılmıştı. Ayrıca kağıtları okumaya başlayınca görmüştüm ki, hepsi umduğum kadar iyi değildi. Yine de askerce bir görev duygusu ile dev kağıt yığınına el attım ve yavaş yavaş okumaya giriştim.

Başında her şey yolundaydı. Pencere kenarındaki yerime yerleşip kahvemi söyledikten sonra gürültüyü bile duymaz olmuştum. Ama bir ara kafamı kaldırdığımda en çok korktuğum şeylerden birinin gerçekleşmekte olduğunu fark ettim. Bir çocuk gözünü dikmiş bana bakıyordu. Sonra Boğaz vapuru gibi ileri geri gidip gelmeye başladı. Arada bir sağlı sollu masalara yanaşıyor, insanlar da ona kurabiye falan veriyordu. Beni görmesin diye kağıtların arasına iyice gömüldüm. Belli mi olurdu? Köşede iki öğrenci oturuyordu. Güler yüzlü ve cana yakın görünüyorlardı. Belki onlara giderdi.

Bunları düşünürken bir daha kağıtlara dalmışım. Az sonra sancak istikametinde çınlayan neşeli bir sesle kendime geldim: “Ne yazıyorsun?” Kafamı kaldırıp baktım. Annesinin özene bezene toplayıp tokalarla tutturduğu saçları açılmış, yüzüne gözüne dökülmüştü. Elinde sıkıp hamur haline getirdiği bir elmalı kurabiye tutuyordu. Üzerindeki pembe tişörtte bir bebek resmi vardı, altında da “Ben abla olacağım” yazıyordu.

“Mektup yazıyorum,” dedim. “Kime?” diye sordu hemen. “Yılbaşı hediyesi isteyen çocuklara,” diye cevap verdim. Elimdeki kağıttan okur gibi yaptım: “Bu sene size Minişler Karavanı’nı yollayamayız, çünkü hiç uslu durmadınız. Lütfen kusura bakmayın!” Hayretle yüzüme baktı. Sonra hiç tereddüt etmeden karşımdaki koltuğa tırmandı. Bir güzel yerleşip bacaklarını aşağıya sallandırdı. Ayaklarının yere değmesi için daha temiz bir yedi sekiz sene vardı.

İlgilenmezsem gideceğini düşünerek kağıtlara geri döndüm. Bir yandan da göz ucuyla ne yaptığını izliyordum. Bir süre pencerenin kenarında sessizce duran örümceği inceledi. Parmağıyla onu hareket etmeye zorladı. Ama örümceğin kıpırdamaya niyeti yoktu. Galiba o da benim gibi ölü numarasına yatmıştı. Ardından pudra şekerine bulanmış elleriyle ceketimi çekiştirdi. Cevap niyetine hafifçe inledim. Tepki verdiğimi görünce, “Noel Baba’nın sakalı var,” dedi. Meseleyi çözdüğü için rahatlamış görünüyordu.

Anlaşılan bu iş sandığım kadar basit değildi. Gözlüğümü çıkarıp masaya koydum. Kollarımı kavuşturdum. “Hediye işlerine artık biz bakıyoruz,” dedim sesime ciddi bir hava vermeye çalışarak “mesela bu sene bazı çocuklara hediye veremiyoruz, onun yerine kardeş geliyor.” Sonra özel güçlerimi fark etmesi için zaman verdim ona.
Gözlerini açıp bana bir daha baktı. Şaşkınlığı o kadar sevimliydi ki, neredeyse yelkenleri suya indirecektim. “Örümceklerin sekiz bacağı olur,” dedi birden, “öğretmenim söyledi.” Bu bilgiyle gurur duyduğu belliydi. Ama o kadar kolay pes edecek biri değildim. “Kardeşlerin on parmağı olur,” dedim karşılık olarak, “ayrıca ben de öğretmenim.” Şah ve mat. Sevimlilik falan bir yere kadardı.

Uzun uzun düşündü. Bu darbenin ağırlığını sindirmek ister gibiydi. “Benim kardeşim olacak,” dedi sonunda. “Biliyorum,” dedim. Gülümsedim. Önce ne yapacağını bilemedi. Sonra o da gülümsedi.

“Meliiiis!” diye seslendi annesi arkalardan bir yerden, “Teyzeyi rahatsız etme!” Fakat Melis’in gitmeye niyeti yoktu. Zaten kardeşi olacaktı. Derdi başından aşkındı. Ama benim de okunması gereken kağıtlarım vardı. Onu annesine götürmek için harekete geçtim. “Ne kadar uzun boylusun!” dedi ayağa kalkınca. “Ne sandıydın?” diye böbürlendim.

Annesine teslim edip geri dönerken, “İyi seneler, Melis!” dedim ona, “Umarım bu sene güzel hediyeler alırsın.” “Ayak parmakları da var,” dedi. “Kimin?” diye sordum. “Kardeşimin,” dedi.

Gitmeden önce, annesi ona üzerinde geyik işlemeleri olan bir bere giydirdi. Boynuna da bir atkı doladı. Sıkıca giyinip kapıya doğru ilerlediler. Ayrılmadan önce bana uzaktan şöyle bir baktı. “El salla teyzeye!” dedi annesi. Ama Melis el sallamadı. Ben de sallamadım. Sanıyorum ikimiz de bunu bir tür hafiflik olarak gördük.

Masama dönüp kağıtları okudum. İyi notlar vermeye çalıştım. Ne de olsa yeni yıl geliyordu. İnsan her zaman istediği hediyeleri alamayabilirdi belki. Yine de ufak tefek şeyler fena olmayabilirdi. İyi notlar, küçük kardeşler ve ayak parmakları gibi...



Masalcılar

BirGün Pazar
22 Aralık 2013

Siyasetin gündeminin baş döndürücü bir hızla değiştiği ve hepimizi sersemlettiği bu garip haftanın sonunda, eğlenceli bir pazar yazısını tercih edeceğinizi düşündüm. Onun için bu sayı için yaptığım planları bozmamaya ve size okuyucular üçlemesinin son ayağı olan “Masalcılar”ı anlatmaya karar verdim.

Çakal okuyucuları tarif ederken, okurlar dünyasında “yasadışı” sayılabilecek yollara başvuranlardan bahsetmiştim. Ardından da, sınırlı bilgi ya da algısına rağmen bir metne dair uzun uzun konuşabilenlerden oluşan bir başka kategori olduğunu söylemiştim: “Burası artık okuyucunun yazara dönüştüğü yerdir. Onun içindir ki, bu gruba “yazıcılar” ya da, sözlü edebiyat geleneğinden beslendikleri gerçeğini göz önünde bulundurarak, ‘Masalcılar’ diyoruz.”

İşte bugün onlardan söz edeceğiz.

“Masalcılar”ın çoğu çakal okuyucular gibi hinlik peşinde değildir aslında. Bir kısmının derdi daha çok okuduğu metinle ilişki kuramamak ya da yanlış ilişki kurmaktır. Bazısı okuduğu metni anlamaz ya da düpedüz yanlış okur. Çoğu kez bu o kadar temel bir algı kaymasıdır ki, yapacak pek bir şey yoktur. Bir arkadaşımın annesi kocasını kaybettikten sonra kendini okumaya vermişti. Ona kitap yetiştiremiyorduk bir türlü. Bir gün arkadaşım suratında garip bir ifadeyle çıkageldi ve annesinin “Dönüşüm”ü çok beğendiğini söyledi. Gregor Samsa için “Bayılıyorum bu çocuğa,” demiş. Verdik diğer Kafkaları da. Ne yapalım!

Bazısı ise, kendi gündemi çok ağır bastığı için olacak, ne okursa okusun hep aynı şeyi görür. Bu tip okuyucu da konuşmayı sevenler arasındadır. Ama önüne ne koyarsanız, size hep aynı şeyi anlatacağı için bir zaman sonra yorucu olabilir. Yine de bunun neşeli örneklerini görmüşlüğüm vardır. Mesela eski bir öğrencim, Platon okunan bir dersin sınavında aynen şunları yazmıştı: “Bütün düğünler kötü birer kopyadır. İdeal düğün diye bir şey olamaz. En azından bu dünyada.” İlginç bir örnek seçimi. Ama tam puan verdim, gitti. Sonuçta meselenin özünü kavramıştı.

“Masalcılar”ın bir başka türü, okuduğu şeye dair değil de okuma eyleminin kendisine dair konuşmaktan hoşlananlardır. Bunlar sizi yakalar yakalamaz, okumanın ne kadar güzel bir alışkanlık olduğundan, mutlaka çocuk yaşta edinilmesi gerektiğinden ve her koşulda okumayı başardıklarından söz açacaklardır. “Hobilerim arasında müzik dinlemek ve okumak...” diye sayıp dökenleri de bu gruba dahil edebiliriz. Bunlar anlamazlar ki, okuyucunun hası sabah akşam okumanın erdemine dair konuşmaz. Onun yerine okuduğu kitapla ilgili bir iki şey söylemeyi tercih eder belki. Ya da oturup düşünür, ne bileyim!

Ama en güzeli okumadığı kitaba dair konuşmak zorunda kalanlardır. İşte asıl beceri ve sanat burada yatar. “Masalcılar”ın en eğlenceli türü olan bu grubun ayırt edici özelliği, elindeki en küçük bilgiyi bile çekiştire çekiştire yufka gibi açıp bir kompozisyon haline getirebilmesidir. Daha önce de yazdığım gibi, hepsi arasında en yaratıcı olanlar onlardır. Ellerine iki satır olay örgüsü verin, onu allayıp pullayarak sayfalar doldurabilirler. Ben ne virtüozler gördüm, siz bilmezsiniz! Öyle beceriklileri vardır ki, onlara sadece öykünün adını verin, oturup dört başı mamur deneme yazarlar. Elleri titremez bile.

Bu grup için amaç, sayfayı bir şekilde doldurmaktır. Fakat herkesin yöntemi farklıdır elbette. Kimileri kategorilere başvurur: “Bu öyküdeki karakterler iki ayrılıyor: Kadınlar ve erkekler.” Kimileri totolojileri tercih eder: “Buzzati’nin Yedi Ulak adlı öyküsünde tam yedi ulak vardır.” Bazıları duygusaldır, okurken hıçkırıkları duyar gibi olursunuz: “Bu karakterin başına gelen kabul edilemez bir şey! Kim olsa isyan eder.” Bazıları doğuştan heyecanlıdır, Borges’in öyküsünden bahsederken kendini kaybeden şu öğrenci gibi: “Babil Kütüphanesi’nin duvarları bir harika!”

Başka bir grup ise, hangi konudan bahsedecek olursa olsun, insan tecrübesinin açıldığı ilk noktaya, hatta mümkünse zamanın başladığı ana geri dönmek ister: “İnsanlar özgürlük meselesini yüzyıllardır düşünüp durmaktadır.” Bazısı ise çözümü aynı fikri değişik şekillerde tekrarlamakta bulur: “Zihin-beden ikiliği Descartes’ın sorunudur. Sorunudur Descartes’in zihin-beden ikiliği. Ki sorsanız Descartes’a, o da size aynı şeyi söyleyecektir.” Kimi çaresizliğe kapılır ve bunu yansıtır: “Bu öyküde karakterin bir arayış içinde olduğunu görüyoruz. Kendini bulmak için uzun bir yolculuğa çıkmış. Ama bence pek bir şey bulamamış.” Kimi de son çare olarak yazara göz kırpar: “Zamanımızda küçücük bir öykü bile yazmak ne kadar zordur, ne kadar çok çaba ister!” O da olmazsa hocaya pas atar: “Sevgili hocamızın derste söylediği gibi, Hemingway’in üslubu üslupsuz olmasındadır.”

Senelerdir sınavda yapılan hataların arşivini tutuyorum. Bu örnekler de o arşivden. Umarım eski öğrencilerim bana kızmazlar. Ne de olsa bunların hepsi artık birer anı. Ayrıca ben “Masalcılar”ı seviyorum. Beni eğlendiriyorlar. Gerçek şu ki, onlar olmasa her dönem yüzlerce sınav kağıdını asla okuyamazdım.

Siyasetin masalcıları içinse aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Sahneyi bir an evvel terk etmeleri hepimiz için yeğdir. Komik bile değiller çünkü.

Sunday, December 08, 2013

Tanrı'nın merak ettiği...

BirGün Pazar
1 Aralık 2013




Birkaç sene önce, özgürlük, ahlak, adalet gibi temalar etrafında metinler okutuyordum. Öğrencilerin çoğu birinci ve ikinci sınıftı. Meseleler de onlara göre biraz ağırdı. Onun için derse nispeten hafif bir metinle, günümüz yazarlarından birinin elinden çıkmış bir kısa hikâyeyle başlamak istedim.

Sınıfa götürdüğüm ilk öykü, Amerikalı yazar Walter Mosley’in Crimson Shadow (Kızıl Gölge) adlı metniydi. Mosley, genellikle yaptığı gibi, bir suç hikâyesi anlatıyor ve bizi çok iyi bildiği bir yere, Los Angeles’ın yoksul siyah mahallelerinden birine götürüyordu. Olay, her gün birilerinin cinayete kurban gittiği bir arka sokakta geçiyor ve bu zor koşullarda hayatta kalmaya çalışan bir yeniyetme ile hapisten yeni çıkmış orta yaşlı bir adamın tanışmasını anlatıyordu. Suç, ceza ve pişmanlık gibi konular etrafında dönen küçük ama çok etkileyici bir hikâyeydi. Hikâyenin kahramanı Socrates Fortlow, daha çocuk yaşta suça bulaşmış diğer karaktere öykünün bir yerinde şöyle diyordu:

“Peki, şimdi ne yapacaksın, küçük birader?”

“Neyi n’apıcam?”

“Bu durumu nasıl düzelteceksin?”

“Neyi düzeltecem? Ölüyü diriltebilir mi ki insan? Öldü o.”

Böylece Socrates’in adına layık bir diyalog başlıyor ve giderek suç ile kefarete dair bir tartışmaya dönüşüyordu. Öykü açıldıkça anlıyorduk ki, Socrates’in hapiste bütün bunları düşünecek kadar zamanı olmuştu. Ona göre suç kendi haline bırakılamazdı. Karşılığında bir şey vermek gerekirdi. Ne verilebileceğine dair onun da bir fikri yoktu. Ama denemek gerekirdi. Mutlaka denemek gerekirdi. O zaman belki bir sabah uyanınca gülümseyebilirdi insan. Belki de hiç gülümsemezdi bir daha. Ama önemli olan bu değildi.

Dedim ya, güzel küçük bir öyküydü bu. Sınıfa getirdiğime memnun olduğum bir metin. Öğrenciler öyküyü sevdiler. İyi sınavlar yazdılar. Hatta bazıları sıra dışı güzellikte yazılar teslim ettiler bana. Ama aralarından biri hiç beklemediğim bir şey yaptı. Bir gün elinde bir dosya ile kapımda belirdi. Öyküyü Türkçeye çevirmişti ve bir göz atmamı istiyordu. Karakterler siyahlara özgü İngilizce ile konuşuyorlardı. Acaba bunu Türkçeye aktarabilmiş miydi? Çeviri tamam olmuş muydu?

Çeviriye şöyle bir göz attım. Hiç fena görünmüyordu. Hele ilk kez çeviri yapan biri için. Bir iki aksaklığı beraberce düzelttik. Yazı çizi işlerinin zorluğu üzerine azıcık konuştuk. Ama sonra neden böyle bir çabaya giriştiğini merak ettim. Sosyal sorumluluk projesi kapsamında bir cezaevine düzenli bir şekilde gidip geldiklerini, bu hikâyeyi okuyunca çok heyecanlandığını ve mahkûmlarla paylaşmak istediğini söyledi. “Onlar da okuyabilsinler istiyorum” dedi. Bir metni çevirmek için bundan daha iyi bir gerekçe duymamıştım. Hatta o kadar hoşuma gitti ki, öğrencim endişeli endişeli “Mosley ne derdi acaba?” diye sorunca, “Hoşuna bile giderdi” diye cevap verdim. İnsan sevdiği yazarları o kadar benimsiyor ki, bazen onlar adına konuşabileceğini sanıyor. Saçmalık tabii. Neyse.

Sonuçta bu ilginç hikâye, hayal gücü yüksek bir üniversite öğrencisinin eliyle Türkiye’deki cezaevlerinden birine girmiş oldu. Oradaki çalışmaların birinde okundu ve tartışıldı. Bana anlatılanlardan çıkardığım kadarıyla, bizim sınıfta olduğundan çok daha büyük heyecan ve ilgiyle karşılandı. Muhtemelen bizdekilerden çok daha farklı sorulara yol açtı. Hatta sonunda mahkûmlarla öğrencilerin birlikte çıkardığı dergide basıldı. Dergiden bana da bir tane verdiler. Gördüm ki, Mosley’in hikâyesi yerini bulmuştu. Mahkûmların şiirleri ile çizimleri arasında evinde gibiydi.

Geçenlerde Mosley’in bir romanı Türkçeye çevrildi: Pek Saygıdeğer Ptolemy Grey. Yaşlılıktan zihni iyice bulanmış 91 yaşındaki Ptolemy Grey’in ölmeden önceki son dönemini anlatan bu roman, bizi Mosley’in sevdiği temalardan birine geri götürüyor: Yaşlı adam ve genç dinleyicisi. Kızıl Gölge’de olduğu gibi, burada da beklemediği bir anda bulduğu bir genç kadının karşısında bütün ömrünü gözden geçiren yaşlı bir adamı izliyoruz. Aslında bu ilişkinin bir benzeri, yaşlı adamın kopuk kopuk hatırladığı gençlik anılarında gizli: Ptolemy de kendi akıl hocasının, bir zamanlar beyaz efendisini bile soymayı başarmış yaşlı Coydog’un, söyledikleriyle yaşamış her zaman.

Romanın bir yerinde buğulu hafızasının içinden kopup gelen bu sözlerden biri şöyle: “Tanrı başkalarının sana ne yaptığıyla ilgilenmez” diyor Coydog, “Tanrı’nın merak ettiği senin ne yaptığındır.”

Bunu duyunca, Kızıl Gölge’de Socrates Fortlow’un sorduğu soruyla belirlenen özgürlükler ve sorumluluklar alanına geri döndüğümüzü anlıyoruz. Buna pek de şaşırmıyoruz aslında. Çünkü Mosley suçun sebebinden çok neticesiyle ilgilenir. Onun dünyasının tanımlayıcı özelliklerinden biridir bu. Hatalar, suçlar, günahlar kaçınılmazdır. Bizi eninde sonunda yakalarlar.  İnsan olarak kaldığımız sürece bunlardan tamamen arınmış bir hayat düşünmek olanaksızdır. Esas olan bütün bunlarla nasıl başa çıkacağımız, yani Socrates’in dediği gibi “bu konuda ne yapacağımız”dır.

Mosley’in yaşlılarla gençleri karşı karşıya getirerek, hayatın başını ve sonunu birbirine bağlayarak ördüğü hikâyeleri seviyorum. Onların birbirlerinden öğrenmelerine izin vermesi hoşuma gidiyor. Bütün bu karanlık suç hikâyelerinde umuda yer açması bana iyi geliyor. İnsan ilişkilerindeki en ince çizgileri bulup çıkarmaktaki becerisini ve bunları aktarırken kullandığı yalın ve kuvvetli dili de ayrıca takdir ediyorum. Onun için, diğer bütün romanları gibi, bunu da büyük zevkle okudum.

Ama bu kitaptan bahsetmemin nedeni yalnızca bir Mosley romanı olması değil. Benim için anlamı bundan çok daha büyük. Çünkü Pek Saygıdeğer Ptolemy Grey’i Türkçeye yukarıdaki hikâyenin kahramanı olan öğrencim Merve Balçık çevirdi. Kitabın girişinde, onu Mosley’le tanıştırdığım için bana teşekkür ediyor. Asıl ben teşekkür ederim. Bana zaman zaman unuttuğum bir şeyi, edebiyatın gücünü, hatırlattığı için. Bir hikâyeyi okumakla yetinmeyip büyüttüğü ve hayata kattığı için. Almak kadar vermeyi de önemsediği ve bunu kendisinden hiçbir şey beklenmeyen bir zamanda gönüllü olarak yaptığı için.

Onunla beraber bir kez daha anladım ki, eğer dünyayı değiştirmiyorsa kitapların pek fazla hükmü yoktur. Laf aramızda, öğrencilerimden öğrendiğim en müthiş şey de budur.



Benim Çocuğum


BirGün Pazar
24 Kasım 2013



Çocuk sahibi olmaktan çekinen birinin yapabileceği en iyi şey bir sınıf edinmektir. Bunu bir yerde okumuş muydum, yoksa kendim mi düşünüp bulmuştum hatırlamıyorum. Ama sonuçta yaptığım aynen bu oldu. Sandım ki böylesi tehlikesiz bir şeydir. Düşük sorumlulukla idare edilebilecek bir ara alan. Yarı-zamanlı ebeveynlik. Siniri alınmış annelik. Bunun gibi bir şey işte.

Beni çok iyi tanıyan annem, bu hamlemi hemen görmüş ve yüzüme vurmuştu. Düşündüğünü saklayan biri sayılmazdı. “Ne yaptığını fark etmediğimi sanma,” dedi, “Bana yutturamazsın. İyi bir öğretmen olabilirsin. Ama ikisi çok farklı şeyler.”

Halbuki o zaman ben bundan da emin değildim. Sınıfın karşısına geçtiğimde, hissettiğim şey düpedüz korkuydu. İlk dersimde o kadar endişeliydim ki, yanımda götürdüğüm su şişesini hiç elimden bırakmadım. Bir avuç genç insan, yüzünü bana çevirmiş bakıyordu. “İyi halt ettin,” dedim kendi kendime, “Al sana düşük sorumluluklu alan!” Karşımdaki yüzlere göz ucuyla şöyle bir baktım. Benden ne bekliyorlardı? Akıllı bir şeyler söylememi mi? Herhalde. Ya da belki hayatta arzu ettikleri şeyleri mümkün kılacak bilgiyi edinmek istiyorlardı. Ama ben bunların hiçbirini veremezdim ki! O yaşta bile “öğretmek” denen şeye dair ciddi şüphelerim vardı. Nereden başlayacağım konusu ise başlı başına bir muammaydı zaten.

Yine de şansım yaver gitti ve benden beklenenin ne olduğunu bir zaman sonra el yordamıyla buldum. Anladım ki, bütün öğrenciler önce kabul edilmeyi beklerler. Yaşları, cinsiyetleri, inançları, kimlikleri ne olursa olsun, hepsi önce onları oldukları gibi kabul ettiğinizi ve benimsediğinizi görmek isterler. Dersler, akıllı laflar, akademik işler, hepsi bundan sonra gelir.

Can Candan’ın LGBT bireylerin aileleri ile ilgili belgesel filmi Benim Çocuğum’u izlerken bütün salonla beraber ben de ağladım. Film bittikten sonra dışarıda bir öğrencimle karşılaştım. İkimiz de birbirimize göstermeden gözyaşlarımızı silmeye çalıştık. Sonra baktık ki olmayacak, filmden neden bu kadar etkilendiğimizi konuşmaya başladık. “Ben öyle her şeye ağlayan biri değilim,” dedi öğrencim, “Ama bu filmde annelerin babaların çocuklarına sahip çıkmaları beni çok duygulandırdı. Kendi ailemden böyle bir kabul görüp görmediğimi düşündüm. Emin olamadım.”

Ben de aynı şeyden etkilenmiş ama başka bir yerden düşünmüştüm. Anne olsaydım bu kadar cesur olur muydum, diye sormuştum kendime. Çocuğumun arkasında durabilir miydim? Onu her zaman anlayıp sevebilir miydim? Bunları aklımdan geçirmiş ama söylememiştim. Öğrencim benden daha açık sözlüydü.

Vicdanlıydı da üstelik. Ailesine haksızlık etmemesi gerektiğini eklemeyi unutmadı. Onlar böyle zor zamanlarla sınanmamışlardı. Bazen koşullar beklendiğinden ağır olabilir, çocuklar sıradan olanın çok ötesinde tecrübeler yaşayabilir ve anne babaların ne olursa olsun ortaya çıkıp “Her şey yolunda, sen güvendesin,” demesi gerekebilirdi. Çocukları gerçekten güvende olmasa bile. Her gece kabus görseler bile.

Filmdeki anne babalar tam da bunu yapmışlardı. Bizi duygulandıran ve Benim Çocuğum’un anlattıklarını evrensel kılan da buydu.

Can Candan, filmini “bir aile filmi” diye tanıttığı zaman da muhtemelen bunu kastediyordu. Çünkü film, en basit haliyle söylemek istersek, anneler babalar ve çocuklar hakkındaydı. Hatta daha çok anneler ve babalar hakkındaydı. Her biri lezbiyen, gey, biseksüel, travesti veya transseksüel çocukları olan bir grup anne babanın, bu durumla yüz yüze geldiklerinde yaşadıklarını anlatıyordu. Dahası bu insanların, çocuklarını anlamaya çalışırken yavaş yavaş içinde yaşadıkları muhafazakar ve homofobik toplumun ikiyüzlülüğünü fark etmelerini ve birer eylemci haline gelmelerini hikaye ediyordu.

Bu hikayelerin bazılarını dinlemesi zordu. En ağır olanı, çocuklarına dair en önemli gerçeği bilmediklerini fark ettiklerinde anne ve babaların yaşadığı yabancılık duygusuydu. “Meğer benim sevgili oğlum, aslında benim sevgili oğlum değilmiş,” diyen bir anneyi unutamıyorum mesela. “Hep bir kızım olsun istemiştim,” diyen babanın sesindeki acıyı da. Çocuklarının başka birer insan, kendi kimlikleri ve hatta seçimleri olan birer birey olduğunu fark eden ebeveynlerin duyduğu şaşkınlık ve korku vardı bu ifadelerde.

Yine de filmin beni en çok sarsan kısmı, ergen çocuklarının okulda yaşadıkları sorunları anlatırken anne ve babaların sessizliklerle ve gözyaşlarıyla bölünen konuşmaları oldu. Hepsi yutkunup duruyordu. Belli ki acılar anlatılamayacak kadar büyüktü. Kimi çocuklar hastalanmış, kimileri okula gitmekten vazgeçmiş, bazıları intihara kalkışmıştı. Katı eğitim sistemi, cahil okul yönetimleri ve ayrımcılığı teşvik eden toplumsal yapı, bu genç insanları derin bir umutsuzluğa sürüklemişti. Çocuklarının ellerinden kayıp gittiğini düşünen anne ve babaların çaresizliğini hissetmemek mümkün değildi.

Can Candan’ın filminin, ebeveyn ve çocuk arasındaki iktidar ilişkisini yeniden tesis eden tanıdık bir “sahiplenme” hikayesi anlattığını söyleyenler oldu. Hatta doğası ve tarihi itibarıyla muhalif olan LGBT hareketini, “aile kurumunun” muhafazakarlığı içine hapsetmeye çalışan bir film olduğu da iddia edildi. Ancak, benim izlediğim filmin bununla alakası yoktu. Benim Çocuğum’da anlatılan, bir “sahiplenme” değil “sahip çıkma” haliydi. Anne babalar, çocuklarının önünde değil yanında duruyordu. Üstelik, hikayenin sonunda gençler muhafazakar bir aile düzeninin içine sıkışmıyor, tam tersine anneler ve babalar çocuklarının mücadelesine katılıp sokaklara dökülüyordu.

Aile kurumuna bayılıyor sayılmam. Bu konuda romantik fikirlerim olsaydı, çoktan çoluğa çocuğa karışmış olurdum. Eğitim kurumlarına da şüpheyle bakmayı öğrendim. Tahakkümün beterinin oradan geldiğini bilecek kadar zamanım oldu çünkü. Ama bu durum, ne aileyi ne de eğitimi topyekun reddetmemizi gerektirmez. Genç insanların ikisine de ihtiyacı olduğuna göre, aileyi değişmeye zorlayan dinamiklerin eğitim kurumlarını da dönüştüreceği koşulları hayal edebiliriz. Kişilerin bütün farklılıklarıyla beraber kabul gördüğü bir dünyayı isteyebilir ve bunun için birlikte çalışabiliriz.


Not1. Henüz izlememiş olanlar için, Benim Çocuğum 27 Kasım'da Başka Sinema kapsamında İstanbul ve Ankara’da dört sinema salonunda gösterilecek.



Wednesday, November 20, 2013

Stephen King'i neden seviyorum?

BirGün Pazar
17 Kasım 2013


“M is for Magic” adlı öykü kitabının önsözünde Neil Gaiman şöyle diyor:

“Doğru yaşta okuduğunuz öyküler sizi asla tamamen terk etmezler. Yazarın ya da öykünün ismini unutabilirsiniz. Hatta bazen olayların akışını bile tam olarak hatırlamayabilirsiniz. Ama öykü size dokunduysa eğer, hep sizinle kalacak, zihninizin kuytu köşelerini ele geçirip yakanızı bırakmayacaktır.”

Stephen King’in son kitabı Doktor Uyku’yu okurken bunun ne kadar doğru olduğunu düşündüm. Bir yazar eğer çocukken sizi tavladıysa, ondan kurtulmak mümkün olmuyor.

Herkesin gizli zevkleri vardır. Benimki de Stephen King. Çocukluğumdan beri hemen her romanını okudum. Küçükken annem görmesin diye gizli gizli okuyordum. Korku romanı okumamı doğru bulmuyordu çünkü. Yetişkin olunca da edebiyat dünyasında itibar görmeyen bir yazarı okuyor olmanın utancı ile sakladım. Ukalalık işte. Oysa, King dünyanın bir numaralı korku romanı yazarı. Muhtemelen ileride Edgar Allan Poe’nun varisi olarak anılacak kişilerden biri. Ama Poe gibi ona da kendi çağında tepeden bakılıyor, yazdıklarının edebi değeri ve kalıcılığı sorgulanıyor.

Ben King’in öykülerini her zaman çok sevdim. Çoğunu dönüp yeniden okudum, derslerimde kullandım, arkadaşlarıma anlattım. Fakat doğruyu söylemek gerekirse, romanların hepsini beğenmedim. Hatta bazılarını düpedüz sıkıcı ve yavan buldum. Kimilerinin finalinin beceriksizce yapıldığını düşündüm ya da olay örgüsünün tavsadığı hissine kapıldım. Ve azımsanamayacak kadar büyük bir kısmını elimden fırlattım. Ama mutlaka son satırına kadar okuduktan sonra. Çünkü King her seferinde beni etkisi altına aldı.

Aslında Stephen King ile ilişkimi “çocukluk aşkı” olarak değerlendirip bir köşeye koyabilirdim. Böylesi çok daha kolay olurdu. Neticede bütün gençlik hikayeleriyle gurur duymaz insan. Ama önüme gelen her kitabı oburca okuduğum o yıllarda beğendiğim birçok romancıyı, yetişkin olduktan sonra hiç tereddüt etmeden çöpe yolladığımı düşünürsek, King’in üzerimdeki etkisini sadece bununla açıklamak mümkün değil. Onun için, son romanını okurken, senelerdir sadakatle takip ettiğim bu yazara bu sefer alıcı gözle bakmaya karar verdim.

Doktor Uyku’yu okuyanlar biliyorlar, bu kitabın özel bir durumu var. Sadece beni değil bütün King okuyucularını, hepimizin sevgilisi olan romanlardan birine, Medyum’a (The Shining) geri götürüyor. Medyum’un çocuk kahramanı olan Danny (Dan Torrance), bu romanda sanrılar içinde yetişkin bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Babası gibi onun da bir türlü baş edemediği bir alkol problemi var. Üstelik çocukluğundan beri peşini bırakmayan hayaletlerle hesaplaşması devam ediyor. Kitaba adını veren “ışıltı”sı da tabii.

Bana kalırsa, Stephen King’in de bir yazar olarak “ışıltısı” sürüyor. Kelimeleri kullanmadaki ustalığını, gerçeklik duygusu uyandırmadaki becerisini ve dramatik kurgu konusundaki maharetini düşünmek bile bu karara varmak için yeterli aslında. Birçokları gibi bu roman da, hiçbir engele takılmadan, asla bir sahtelik hissi vermeden ve okuyucuyu hızla hikayesine ortak ederek akıp gidiyor.


Eski okuyucular bütün bunları hatırlayacaklardır. Ama dahası var. King’in benzersiz mizah duygusu da hâlâ olduğu gibi duruyor. Bir yazar olarak hinliğinden bir şey kaybetmemiş. Lafı fazla dolandırmadan, “poker suratı”nı hiç bozmadan, ya da zevzeklik etmeden eğlenceli olabiliyor. Aklı bin çeşit muzipliğe çalışıyor. Karakterleri de bu garip mizahtan nasibini alıyor. Özellikle de kötü adamlar. Bu da onların okuyucuya aynı anda hem korkunç hem de tanıdık görünmelerini sağlıyor. Zaten iyisiyle kötüsüyle her zaman son derece inandırıcı karakterler yaratmasıyla meşhur bir yazardır, King. Hem de bu kadar inanılmaz hikayeler anlatıyor olmasına rağmen.

Stephen King’in başka bir meziyeti de, bir yazarın en büyük sermayesinin çocukluğu olduğunu fark etmiş olmasıdır bence. Doktor Uyku’da da sadece kendi çocukluğunu ve anılarını değil, çocuklarla ilgili ayrıntıları akıl almaz bir incelikle kullanıyor. Ceset ve “O”dan beri böyle bu. Stephen King, yazarlığının bu erken döneminden beri, unutulmaz çocuklar ve gençler yaratıyor. Çünkü büyümek ve yetişkin olmakla ilgili sorunları çok ciddiye alıyor. Carrie ve Christine’i okuyanlar, ergenlikle ilgili meselelerin onun romanlarında ne kadar merkezi bir yer tuttuğunu hemen hatırlayacaklardır.

Bir de hiçbir zaman okuyucuyu hafife almaz, olayları basitleştirmez, küçük incelikleri nasıl olsa fark edilmez diye düşünerek “es” geçmez. Bunun için Stephen King’e hep minnet duymuşumdur. Okuyucuyu aptal yerine koyan yazara çok gıcıklanırım. King onlardan değildir. İyi bir gözlemci olmasına rağmen, buna sırtını dayayıp tembellik etmez. Araştırmasını dikkatlice yapar ve bunu metne güzelce yerleştirir. O kadar güzel dokur ki, dikiş izlerini göremezsiniz. Ukalalık ediyor ya da ders veriyor diye de düşünmezsiniz. King sadece anlatıyordur işte. O da gerektiği kadarını. Doktor Uyku’da karavanlarla, oyuncak trenlerle, olayların büyük bir kısmının geçtiği yaşlılar evi ile ilgili ayrıntılara dikkat ederseniz, ne kadar haklı olduğumu göreceksiniz.

Ama korku edebiyatında bunca yazar varken, King’i  gönlümüzün “kralı” yapan nedir diye sorarsanız, onun her zaman zayıfların, kaybedenlerin, toplumun kıyısında yaşayanların yanında durmasıdır, derim. Bunda yoksulluk içinde geçen çocukluğunun ve ailesinin geldiği işçi sınıfı geçmişinin payı olsa gerektir. Doğaüstü olaylara dair yazıyor olsa da, King’in asıl derdi sıradan insanın meseleleridir. Dışarıdaki tehlikelerden çok, içimizdeki canavarlarla ilgilenir. Bunlar bazen basit şeyler olabilir. Ama bu bizi yerle bir etmeleri için yeterlidir. Doktor Uyku’nun ana karakteri de birkaç kez yerle bir olmuştur. Alkol bağımlılığı ile mücadele eden mutsuz bir adam olmasına şaşırmayız. Duygusal sorunlarla boğuşan Dan Torrance “başarılı” biri değildir. Ama iyi biridir. Ona kendimizi bu kadar yakın hissetmemizin nedeni de budur aslında. Başarsın isteriz. Başarmak sadece alkolden ve hayaletlerden uzak durmak anlamına gelse bile.

İşte bu King’in çok iyi anlattığı şeylerden biridir. Kendi şeytanlarıyla yüzleşmeye cesaret eden karakterlerin hikayelerini yazar o. Korkudan aldığımız zevk bir yana, sadece bunun için bile okunabilir.

Aşk Sağlığı Enstitüsü


BirGün Pazar
10 Kasım 2013

Oğuz Atay, Tutunamayanlar’ın sona yakın bölümlerinden birinde uzun uzun hayal ürünü bir enstitüden söz eder. “Aşk Sağlığı Enstitüsü” adını verdiği bu kurumun Türkiye’nin bozuk ve sağlıksız aşk hayatını düzeltebileceğinden dem vurur. Her zamanki müstehzi diliyle, beş senelik kalkınma planları yapılsa bir miktar da olsa mesafe kaydedilebileceğini iddia eder. Sonra da bu düzmece kurumun ağzından ülkedeki aşki meşki faaliyetlere dair raporlar yazar, istatistikler verir.

“Aşk sağlığı enstitüsünün bültenine göre, bir yıl içinde sadece on iki bin yedi yüz on altı muhallebicide buluşma, yedi bin sekiz durakta buluşma (bunun bin sekiz yüz yirmi beşi gerçekleşmemiş), bin dört yüz altmış iki çeşitli açık yer gezintisi (parklar, kırlar, adalar v.s.) ve yalnız altı yüz on iki sinema locası olayı tespit edilmiş. Buna gizli aşkları da ekleyin (bültende Selim’in adına rastlanmadığı için, bunu gizli aşk olayları arasında düşünebiliriz.) Gizli aşk sayısının da, ihtimal hesaplarına göre dört bin altı yüz kadar olduğu tahmin ediliyor. Emniyet genel müdürlüğünün tespit ettiğine göre de (yuvarlak olarak) yüz yirmi altı bin sekiz yüz bakıp da iç geçirme, kırk dört bin otobüs ya da dolmuşta hafifçe temas, dört bin iki yüz peşinden gidip de vazgeçme, sekiz yüz elli eve kadar izleme ve on beş bin yedi yüz uzaktan âşık olma ve sadece
(bu sayı kesin) sekiz yüz on dört ümitsiz aşk olayı kaydedilmiş. Bu arada, park bekçileri, seksen iki bin kadar çifti düdük çalarak, tabanca çekerek ve benzeri tehditlerle korkutmuş. Parklar, bahçeler ve kırlar genel müdürlüğüne göre de, altmış bin papatya sevgi falı için koparılmış ve âşıkların üzerinde uzandığı yirmi sekiz bin metrekarelik bir sahanın çimleri ezilmiş. Tahmini zarar, yarım milyon lira
civarında.”

Başbakan Erdoğan’ın Gezi’nin en büyük bileşeni olan öğrencilere bir sürpriz hazırlığında olduğunu uzun süredir hissediyorduk. Kendisi de bunu ima etmiş, aşk ve umut içinde geçirdikleri yazın hesabını gençlerden soracağının işaretlerini vermişti. Onun için belki de Başbakan’ın ve İçişleri Bakanı’nın “kızlı erkekli” durumlara dair açıklamalarına şaşırmamamız gerekiyor. Madem ki, binlerce papatya sevgi falı için koparılmış ve âşıkların üzerinde uzandığı çimler ezilmiş, o zaman yapacak bir şey yok! Bu aşklar meşkler ve kızlı erkekli ortamlar böyle devam edemez. Devlet halkın ahlakını ve bir de çimleri korumak zorundadır.


Düpedüz komik aslında. Yine de Muammer Güler “kızlı erkekli evlerin terör örgütleri tarafından kullanılması”ndan söz ederken insanın neşesini koruması zor oluyor. Bu açıklamaların üzerimizde en hafif ifadesiyle “bunaltı” yarattığını söylemek lazım. Haberin bütün televizyonlarda bangır bangır yayınlandığı günün ertesinde bir arkadaşım şöyle dedi: “En kötü kabuslarımın saklandıkları köşeden çıkmış üzerime geldiğini hissediyorum.”

Bu konuşmanın üzerine, ben de aynı şeyi düşündüğümü fark ettim. Öğrenciliğimin kötü anıları birbiri ardından kopup geliyordu. Erkeklerle konuşuyorum diye beni babama şikayet etmeye kalkıp sonra kendisi “çıkma” teklif eden mahallenin delikanlı abisi. Okula giderken bindiğim belediye otobüsünde edep yerlerini hayasızca orama burama dayamaya çalışan adamlar. (Aynı adamlar, sevgilinizle kol kola oturuyorsanız sizi ayırmak için ellerinden geleni artlarına koymazlardı.) Önce “Öğrenciye ev yok!” diyen, sonra “Buluruz bir yolunu,” diye göz kırpan emlakçı. “Kaç kişi kalıyorsunuz?” bizi sorguya çeken kapıcı. Eski kiracısının açtığı davayı düşürebilmek için, bizi polis çağırmakla tehdit ederek korkutup kaçırmaya çalışan ev sahibi. İkametgah almak için gittiğimde, “İsminiz ‘gururlu kadın’ anlamına geliyor, ama bir bakmamız lazım gerçekten gururlu musunuz,” diyerek yılışan mahalle muhtarı.

Hepsini birden hatırlayınca hastalanır gibi oldum. Bir süredir ufak ufak yoklayan mide bulantısı iyice kendini hissettirdi.

Anladım ki arkadaşım haklıydı: Bu adamlar ve onların temsil ettiği zihniyet hep oradaydı aslında. Yüzeydeki medeniyet cilasının hemen altında. Biraz kazıdığınız zaman hemen görebilirdiniz onu. Biz kadınlar görmek için pek uğraşmadık. Zaten gözümüze sokuldu. Hissetmek için alim olmaya gerek yoktu. Çarşılarda, mağazalarda, sokaklarda sürekli fırsat kollayan eller, kollar, bacaklar, bizi bekliyordu. Hiçbiri olmasa üzerimize yapışan bakışlar peşimizi bırakmıyordu.

Öfkemi bir tarafa bırakıp sakin bir şekilde düşünmeye çalıştım. Sonunda şu karara vardım: Bu vakte kadar kuytularda gizlenmiş bir canavar artık bütün cüssesi ile karşımızdadır. Bu hükümetin yalnızca kadınlara değil, iyi ve güzel olan hiçbir şeye (aşka, umuda, neşeye) tahammülü yoktur. Üstelik artık bunu açık açık beyan etmektedir.

Dahası, kimilerinin sandığı gibi, bu müdahalenin ve onun yüreklendirdiği taciz hikayelerinin nesnesi “bazı” kadınlar değildir. Aslında sadece kadınlar bile değildir. Hangi koşullarda yaşarsa yaşasın, hangi sınıfın ayrıcalıklarından yararlanıyor olursa olsun, ya da bedenini ne kadar örterse örtsün, bu zihniyet sürdükçe her kadın tacize maruz kalabilir. Bunu bütün kadınlar bilir. Ama bu müdahalenin etki alanı bundan daha geniştir. Erkekler de ondan paylarını alacaklar ve yaşam alanlarının daraldığını fark edeceklerdir.

Başbakan Erdoğan’ın “kızlı erkekli” hamlesinin açılımı bence budur. Hükümet bu vakte kadar gizli gizli tutucu olmuş bu topluma kendi işini kolaylaştıracak bir şekil vermeyi aklına koymuştur. Bu vakte kadar sokaklarda gelişigüzel bir şekilde yaşanan bu başıbozuk muhafazakarlık, anlaşılan artık devlet eliyle ve birtakım kurumlar marifetiyle derlitoplu bir şekilde icra edilecektir.

Hayatın edebiyattan esinlendiği söylenir. Buna her gün biraz daha inanasım geliyor. Aşk Sağlığı Enstitüsü’de, beş senelik kalkınma planları da, “muhafazakar demokrat” hükümetimizin bundan sonraki icraatları arasında olacak gibi görünüyor.

Yukarıda alıntıladığım bölümün sonunda, gözaltında yaşanan bu aşkları bir bir sıraladıktan sonra, şöyle der Oğuz Atay, “ Uzun sözün kısası, nefes alışın bile izleniyor Selim.”

Hakikaten öyle be, Selim! Nefes alışımız bile izleniyor.

Saturday, November 09, 2013

Bûka Baranê: Gökkuşağının Çocukları




BirGün Pazar
2 Kasım 2013


Geçen sene eski bir öğrencim bana ulaştı. “Hocam bizim filmimiz çıktı. Haber vereyim dedim,” dedi.

Bûka Baranê ile böyle tanıştım. Ve bir zamanlar öğrencim olmuş genç bir adam hakkında aslında ne kadar az şey bildiğimi de böylece anlamış oldum.

Kürtçe’de Yağmurun Gelini (yani gökkuşağı) anlamına gelen Bûka Baranê, 1989 yılında Hakkari’nin Yüksekova ilçesinin Befircan ya da Türkçe adıyla Karlı köyünde ilk okul öğrencilerinin okul bahçesinde çektirdikleri bir fotoğraf ile başlıyor. Ardından, güleç yüzleriyle gökkuşağının altında poz veren çocukların yanından ayrılıyor ve bu olaydan 23 sene sonraya gidiyoruz. Bu çocuklardan biri, yine o fotoğraftaki bir başkasının düğünü için köye dönüyor ve hikaye açılıyor.

Dilek Gökçin'in yönettiği ve gökkuşağının altındaki çocuklardan biri olan gazeteci İrfan Aktan'ın metin yazarlığını yaptığı Bûka Baranê’yi izlerken, bu ülkede bazı çocukların zamanından önce büyümek zorunda kaldığını bir daha anlıyoruz. 90’lı yılların başında Irak sınırındaki bu köyde yaşayan ve daha küçücük birer çocukken savaşla, kayıplarla ve ölümle tanışan bu genç insanların yanına götürüyor bu film bizi. Her gece çatışma seslerini dinleyerek uyumaya çalışan, bilmedikleri bir dilde ders görüp sınava giren bu çocukların hayatta (başka bir yerde akan uzak bir hayatta) tutunabilmek için verdikleri mücadeleye şahit oluyoruz.

Filmden çıkınca, çocukların gökkuşağının altındaki ışıl ışıl yüzlerine bir daha baktım. Herhangi bir okul fotoğrafından farkı yoktu. Bütün ilk okul fotoğrafları gibi bu da biraz hüzünlü ve biraz komikti. Yakalar kaymış, façalar bozulmuş, bir kız çocuğu muhtemelen annesi öyle tembihlediği için hırkasını çıkarmamıştı. Kimi öğrenciler futbol takımı gibi çömelmiş, kimileri arkada mahçup bir şekilde durmuştu. Öğrencimin yüzünü onların arasında buldum. Küçük muzip bir çocuk. Seneler sonra karşıma çıkan kendinden emin genç adamın ifadesini bu yüzde bulur gibi olup sevindim. Ama ben onu bilememiştim işte. Nerelerden geldiğini, neler yaşamış olabileceğini hiç kestirememiştim. Bunu düşünmek ağır geldi.

Filmden sonra bir kez daha konuştuk. “Çok karanlık bir dönemdi,” dedi bana. “Ve umutsuzluk doluydu. Siz bile bilmiyordunuz ki, hocam. Siz bile anlamazdınız ki!” Bunu duyunca üzüntüm daha da arttı. Ama ikimiz de biliyorduk ki, haklıydı. Filmi seyrettikten sonra bunu daha iyi anlamıştım. İnsanların her gün ölümle burun buruna yaşadığı bir coğrafyada büyümemiştim ben. Çocukluğum bambaşka bir iklimde geçmişti. Geri dönmeyi isteyebileceğim bir kaygısızlık ve haytalık içinde hem de. Bir çocuğun yaşaması gerektiği gibi.

Bu hafta gazetelere yansıyan bir haberle beraber içim burularak seyrettiğim bu filmi ve gökkuşağının çocuklarını bir kez daha hatırladım: Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde, iki küçük çocuk arazide buldukları ve oyuncak zannettikleri bir el bombasıyla oynamaya başlamışlardı. Bombanın patlaması sonucu sekiz dokuz yaşındaki Tayfun Can yaralanmış, sekiz yaşındaki Behzat Özer ise hayatını kaybetmişti. Habere eşlik eden fotoğrafın bir köşesinde Behzat’ın cansız bedeninin sarıldığı bir battaniye duruyordu. Diğer tarafta ise acıdan büzülmüş ve ne yapacağını bilemeyen bir adam vardı.

Cumhuriyet Bayramı kutlamalarıyla ilgili haberlerin arasından çıkan bu fotoğrafa uzun uzun baktım. Arkadan korna sesleri gürültüler geliyordu. Beşiktaş’taki Cumhuriyet Konseri başlamış olmalıydı. Gün boyu sokakta hareket bitmemiş, hükümet yetkilileri ve halk ayrı ayrı bayram kutlamış, galiba şimdi de fener alayı hazırlıkları yapıyorlardı. Benim gözümün önünde ise artık başka bir geçit töreni vardı:  Lice'de hayvanlarını otlatırken meydana gelen patlamada hayatını kaybeden Ceylan Önkol ile Uludere’de öldürülen ve yaşları 12 ile 19 arasında değişen 20 çocuğun başını çektiği bir geçit töreniydi bu. Şimdi aralarına Behzat Özer de katılmıştı. Bütün bu ölü çocuklar. Bu ülkenin çocukları. Gökkuşağının çocukları.

Gidip filmin afişindeki o fotoğrafı buldum. Bir daha bakmak istedim ona. Bazı çocukların bu felaketin arasından sıyrılıp kendilerine bir gelecek kurabileceklerine dair inancımı tazelemek için olsa gerek. Sonra oturup filmin tanıtım sayfasında “Bu filmi niye çektik?” sorusunun altında yazanları bir kez daha okudum. Bir kısmını sizinle de paylaşmak istiyorum:

“Resmi olarak ‘bu ülkenin geleceği’ kabul edilen çocuklar ne yazık ki bu ülkenin her yerinde benzer hayatlar yaşamıyor. Biz Hakkari’nin (Colemêrg) Yüksekova (Gever) ilçesinin Karlı (Befircan) köyünde büyüyen çocukları belgeledik. Nasıl bir baskıya maruz kaldıklarını siz de izleyeceksiniz. Bu köyde yaşananlar istisna değil. Bölgedeki yüzlerce köyde binlerce çocuk benzer koşullarda büyüdü. [...] Kulak verenler neler yaşandığını duysun, ‘terörle mücadele’ adı altında sivil halkın nelere maruz kaldığını anlasın ve bunlar asla bir daha yaşanmasın diye bu filmi çektik.”

Bûka Baranê ekibi, bu filmin Türkiye’de yaşayan halkların birbirini anlamasını kolaylaştırmasını ve demokratik, eşitlikçi, adil bir toplumun oluşmasına katkıda bulunmasını dileyerek sözlerini tamamlıyor. 

Benim de Cumhuriyet’in bundan sonraki yılları için dileğim budur: Bu topraklarda doğan bütün çocukların, gökkuşağının altında kaygısız bir şekilde gülümseyebildiği bir ülkede yaşamak istiyorum.