Sunday, June 12, 2011

Bir Bilene Soralım - Bölüm VI: Dostoyevski ve Nabokov




William S. Burroughs’un Yumuşak Makine’si memleketimizin örf ve adetlerine uymadığı için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturmaya uğratıldıktan sonra, Chuck Palahniuk’un Ölüm Pornosu adlı romanının çevirmeni Funda Uncu Irklı da merkeze götürülünce dünya yazarları arasında panik çıktı. Afili muhabirimiz, Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullara önerdiği 100 Büyük Eser arasında kitabı olan yazarlara bu konuda ne yapacaklarını sordu.
Afili: Sizce Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, maddi ve manevi kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren kitaplar yazdınız mı?

Dostoyevski: Valla, elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. “Türk Örf ve Adetlerine Göre Yazım Kılavuzu” diye bir şey verdiler. Hepimiz toplandık uğraşıyoruz. Herkes elindeki metinleri yeniden yazıyor. Benim romanlar uzun biliyorsunuz. Kabir azabı gibi bir şey.

Nabokov: Ya ne azabı olacaktı? Burayı ne zannediyorsunuz? St Petersburg mu?

Dostoyevski: St Petersburg da koskoca bir kabristan sayılır.

Nabokov: Hep böyle büyük büyük laflar. Bir melodram, bir kasvet, bir bi şey… Nesini beğenirler hiç anlamam!

Dostoyevski: (Afili’ye) Yukarıdan Rusları çağırıyorlar deyince, bu da yanımda geldi kusura bakmayın. Tam Rus bile sayılmaz ama neyse… (Nabokov’a döner) Bayım, Milli Eğitim Bakanlığı sizin eserlerinizi de gençlere tavsiye etmiş midir acaba? Sormak isterim.

Nabokov: Henüz değil. Ama yarın ne olacağı belli mi olur? Onun için ben şimdiden oturdum Lolita’yı düzeltiyorum.

Dostoyevski: Boşuna yorulmasaydınız.

Nabokov: Hııı…

Dostoyevski: Bak dinliyor mu beni? “Hafif” bir kitap olacak, diyorum.

Nabokov: Kıskanç. Kalın kitaplar yazmakla iş bitseydi!

Dostoyevski: Zararı da olmaz herhalde, değil mi? Mesela şu şu kalabalık yemek sahnesini de olduğu gibi çıkaralım. Şarabın yerine de çay koyduk mu, tamamdır. Bak, bayağı edepli oldu!

Nabokov: Senin romanları listeye semaver yüzünden koymuşlar diye duydum. Çay içmek Türk örf ve adetlerine uyuyormuş. Japonları da kapıda pabuçlarını çıkarıyorlar diye koymuşlar. Bunu da kim düşündüyse artık! Mişima’yı okumamış belli ki. Daha çok işleri var çooook…

Afili: Konuya dönmek gerekirse, hangi romanlarınızı yeniden yazmayı düşündünüz?

Dostoyevski: Kimini hale yola sokmak çok zor. Raskolnikof’u biraz daha terbiyeli efendi biri haline getirmeye çalıştım ama zaman alıyor doğrusu. Stavrogin de pek “ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan” bir karakter sayılmaz. Ama Budala’dan umutluyum. Bir iki sahneyi düzeltsek olacak gibi duruyor. Final sahnesinde Nastasya Filipovna’nın memeleri görünüyor muydu onu hatırlayamıyorum yalnız.

Nabokov: Görünüyordu.

Dostoyevski: Başka bir şey sorsam bilmez. Aklı fikri böyle şeylerde!

Nabokov: Keşke sadece final sahnesinde olsa. Neyse, nasıl olsa onun da çaresini bulursun sen. Memeleri çıkar yerine çay bahçesi falan koy. Türkiye’de çok popülermiş.

Afili: Kaş göz koysanız da olur. Türkan Şoray Kanunları diyoruz biz.

Dostoyevski: O tamam da, fizik kanunlarını ne yapacağız. Ben onu düşünüyorum. Türk örf ve adetlerine uyuyorlar mı acaba?

Afili: Sizin de işiniz zor be abi! Ben tutmayayım. Zaten daha – pardon – Fransızlarla görüşeceğim.

Nabokov: Fransızlar mı? Onlardan listeye giren olmuş mu? Oh la-la!

Dostoyevski: Bu Rus değil dedim size, inanmadınız. Bak nasıl ağzını burnunu yamultarak konuşuyor?

Nabokov: Bakarsın beni İngilizler arasından koyarlar listeye. Umutluyum ben.

Afili: Estağfurullah.

Nabokov: Pardon?

Afili: Hayır. Pardon Fransızlar. Estağfurullah İngilizler. Yazım kılavuzunu çalışmamışsınız. Teamül belli: afedersiniz Rumlar, mini mini Japonlar, calışkandır Almanlar.

Nabokov ve Dostoyevski: Ruslar?

Afili: Moskova’ya.

Dostoyevski: Bana makul göründü, bilmiyorum. Sen ne dersin? Aaa, nereye gitti ki bu? Vladimir? Vovochka? Vovo…

No comments: