Thursday, October 17, 2013

Anı yakalamak...

BirGün Pazar
13 Ekim 2013


Ne zaman duysam kulağıma garip gelen bir laf vardır: Anı yakalamak. Genellikle fotoğraf için kullanılır. Bazen de kendine yaşam koçu süsü veren kişiler yanlarındaki genç insanlara söyler bunu. Öğüt niyetine herhalde.

Her iki durumda da bunun akıl almaz bir safdilliğe işaret ettiğini düşünürüm. Hiç durmadan akan hayatımız içinde durmak mümkün olmayacağı için “an” diye tarif edilen şeyi kavramakta zorlanırım. Bulmacalarda “en küçük zaman birimi” yazar ama hep “Ne kadar küçük?” diye sormak gelir içimden. Tanımlayamadığımız bir “şimdi”yi nasıl olup da yakalayabileceğimizi bir türlü anlayamam.

Fotoğraflarda “anı yakalamak” nasıl olur? Eğer bir “şimdi”den söz etmek mümkünse, o anda birçok şey birden olmakta, aynı kişi sonsuz sayıdaki açıdan farklı gözlere farklı şekillerde görünmektedir. Fotoğrafçının yakaladığı “an” falan değil, bu açılardan yalnızca biridir. Üstelik zamanın içinde değil, dondurulmuş bir görüntüdür bu. Yani bunu iddia eden kişi, yaşayan bir anı değil, ancak onun cansız yansımasını saklayabilmiştir. Herkes bilir ki, yarattığı duygu zenginliği açısından, fotoğraf bundan çok daha fazlasıdır.

Yine de sanatın derdi her zaman bu olmuştur. Diğer sanat biçimleri gibi edebiyat da, insan tecrübesini aktarırken, bu tecrübenin karşısındaki en büyük engele, yani zamana, meydan okumak ister. Zamanı durdurabilirse, kişilerini ölümsüz kılacak ve onları mükemmel bir anın içinde sonsuza kadar saklayabilecektir.

Hermann Hesse’in “Şair” adlı küçük öyküsünün baş kişisi olan Çinli şair Han Fook da başında bunu yapmak ister: Bir anı yakalayıp hapsetmek ve onun vasıtasıyla evrensel olanın mükemmelliğine ulaşmaktır arzusu. Ama sonra fark eder ki, şiir yazmak dondurulmuş anların koleksiyonunu yapmaktan ibaret değildir.  Bir sözü söylediğiniz zaman öldürmemeniz gerekir. Onun yerine söz çoğalarak büyümeli, her kişide başka bir duyguya dönüşmelidir.

“Zamanla az ve öz sözle, dinleyenlerin ruhlarını, rüzgar suyun aynalarını nasıl okşarsa, öyle okşayan dizeler söylemeyi öğrendi. Güneşin doğarken dağların çizdiği kaviste duraksamasını, balıkların sessizce hızla kayar gibi hareket etmelerini ve suyun altında gölgeler gibi oraya buraya kaçışmalarını dile getirdi. Genç bir söğüt ağacının ilkbahar rüzgarında eğilip bükülmesini de. Bu dizeleri dinleyen, yalnızca güneşin ve balıkların oyununu ya da söğüt ağacının fısıltısını duymakla kalmıyor, bir an için bu kusursuz ezgilerde gökyüzünün ve dünyanın bütünleştiğini duyup coşku ya da acıyla sevdiği ya da nefret ettiği neyse onu düşünüyor, çocuklar oyunu, gençler sevgililerini, yaşlılar ise ölümü anımsıyordu.”

Hesse’nin şairi “anı yakalamak” arzusundan vazgeçmiştir. Çünkü artık zamanın ruhunu anlamış ve bütün anların aslında tek bir an olduğunu fark etmiştir.
 
Geçenlerde Ercan Kesal’ın hikaye tadındaki gazete yazılarını derlediği kitabı “Peri Gazozu”nu okurken, gözümün önüne gelen resimlerin şiddetiyle sarsıldım. Aralarında seneler bile olsa bütün sahnelerin birbirine nasıl doğallıkla bağlandığını fark ederek şaşırdım. Hiçbiri donmuş ve cansız görüntüler değildi. Öykünün kendisi gibi herhangi bir engele takılmadan hızla akıp gidiyorlardı.

Ercan Kesal görüntülerle konuşan bir yazar. Kendisi de bunun farkında olsa gerek ki, bir söyleşide şöyle diyor: “Okur; hikayelerimi okumak yerine, ‘seyretsin’ istedim. Bu, sinemasal anlatıma da çok benzeyen bir teknik demekti. Okuyucuma bir şeyleri ‘anlatmak’ değil de ‘göstermek’ istedim hep.”

Onun için, Kesal’in öykülerinde görüntüler birbirine kolayca ekleniyor. Şeker çuvalından dikilmiş iç donu yüzünden beden eğitimi dersine katılmaktan utanan çocuğun resmi, tecrübesizliğini saklamak için odasına kaçıp kitap karıştıran genç taşra doktorunun görüntüsü ile hiçbir dikiş izi görünmeden birleşiyor. Küçük detaylar ve ustalıkla seçilmiş motiflerle bağlanan bu öyküler, bizi kesintisiz bir şekilde devam eden bir zamanın içine bırakıyor. (Yeri gelmişken söyleyelim, kimi öykülerin sonunda, yazarın “dış sesle” yaptığı yorumlar bu akışı bozuyor. Keşke onlar olmasaymış.)

Beni en çok etkileyen bölümlerden biri olan “Korkma, bırak ellerini,” Ercan Kesal’ın üç döneminden üç ayrı resmi birbirine bağlıyor. Bu küçücük ‘anı/öykü’de, yazarın çocuk, genç ve yetişkin hallerinden birer sahne görüyoruz. Bu sahnelerin her birinde hayatının yeni bir dönemine geçen karakterin, geride bıraktığı dünya ile vedalaşmasını, yani “ellerini bırakışını,” izliyoruz. Önce bir büyüme hikayesi gibi geliyor bize. Ancak öykünün sonunda anlıyoruz ki, bu bir ölme hikayesidir. “Korkma, bırak ellerini,” yazarın birlikte çıktıkları son gezide birdenbire fenalaşan babasını yavaşça yere yatırmasıyla kapanıyor.


“Yere yatırırken iki eliyle birlikte ellerime sarılıyor ve bırakmıyor. Biraz bekliyorum. Başını yumuşak bir yere koymam ve ayaklarını da kaldırmam lazım. Bir türlü bırakmıyor ellerimi.
‘Baba, ellerimi bırak,’ diyorum.
Hiçbir şey söylemeden korkuyla gözlerime bakıyor.
Eğiliyor fısıldıyorum.
‘Baba korkma... Bırak ellerini.”
Ellerini yavaşça bırakıyor babam. Toprağa uzatıyorum.”

Bir insan babasını toprağa uzattığında kendini de gömer. Genç bir adam olan kendini. Ölümsüz zannettiği kendini. Bir dönem kapanır, bir başkası başlar. Ercan Kesal bunu biliyor. Ve bu bilgiden konuşuyor. Mümkün olan en yalın şekilde.

Ama bir mesele daha var ki, onun bu becerisini çok daha etkili kılıyor. Ercan Kesal sonsuz bir “şimdi”den konuşuyor bizimle. Hayatının hangi döneminden bahsederse bahsetsin, değişmeyen bir şimdiki zamanda anlatıyor hikayelerini. “Anı yakalamak”la ilgili bir derdi yok. Hayatın döngüsünün farkında o. Ama sanki her şey aynı anda oluyormuş gibi davranıyor. Bu da hikayelere garip bir zamansızlık hissi veriyor. İsimler isimlere, kişiler başka kişilere karışıyor. Yüzler birbirinin içine geçip değişiyor. Çocuklar babalara, babalar yeniden çocuklara dönüşüyor ve hikaye hep aynı kalıyor.

Bana öyle görünüyor ki, Ercan Kesal da Hesse’nin şairi gibi şunu anlamıştır: Her şey aynı zamanda olup bitmektedir aslında. Yazının sonsuz “şimdi”sinde.

Anı değil ama belki bu gerçeği yakalayabilir insan. Çok uğraşırsa eğer.

1 comment:

Barış ÂŞIK said...

"Anı yakalamak" bana "zamanın ruhu" mistisizminden daha sıcak geliyor. Anı yakalamanın daha gerçekçi bir yanı var sanki; o anın farkına varmak, onu duyumsamak, hissetmek...

Ama şu aynı ana farklı açılardan bakmak fikri güzel. Aslında imkansız; özellikle söz konusu olan bir "an" ise ama fikir güzel.