BirGün Pazar
16 Kasım 2014
1990
senesinde, Kitap Fuarı için büyük hayaller kurmuştuk. O sene
kazandığımız bütün parayı biriktirecek ve yıl boyu beklediğimiz ne kadar
kitap varsa hepsini alacaktık. Ama olaylar umduğumuz gibi gelişmedi.
Yazın paralar suyunu çekti. Bir kısmını tatile harcadık, geri kalanı da
sonbaharda okul masraflarıyla uçtu gitti.
O zamanlar
Ankara’da yaşayan bir sevgilim vardı. O ufak tefek işler yapıyordu, ben
de özel dersten kazandığım parayla geçiniyordum. Özel ders verenler
bilirler, eylül ve ekim en kötü aylardır. Eski öğrenciler zaten adam
olup gitmiştir. Yeniler de henüz ortaya çıkmamıştır. Ekim gelip de ilk
notlar alınmadan, kimse çocuğuna özel ders aldırmayı düşünmez. En zayıf
çocukların anneleri bile, “Belki bu sene kendi kendine çalışır,” diye
bir umuda kapılır ve ilk sınavların geçmesini beklerler.
Bana da her
sene aynı şey oluyordu. Fakat o sene işler iyice kötü gitmişti. Kasım
ayı geldiğinde henüz ufukta bir öğrenci belirmemişti ve durum pek parlak
görünmüyordu. Kasımın ilk haftasında, en fakir zamanlarımızdan birine
girdiğimizi resmi olarak kabul etmek zorunda kaldık. Evde zeytinyağlı
pırasa ile mercimek yemeği pişiyor, o zamanlar yeni çıkmış olan filtreli
Bafra sigarası içiliyor ve arada bir çaysız bile kalınabiliyordu.
Kirayı denkleştirip verebildiğimiz için kendimizi şanslı sayıyorduk.
Ama işte
Kitap Fuarı gelip çatmıştı. Sevgilim bir yolunu buldu ve Ankara’dan
kalkıp geldi. Önce uzun uzun mercimek yemeğini nasıl
geliştirebileceğimize dair konuştuktan sonra (o, havuç ve patates
eklemeyi öneriyordu, bense Erzurumlu bir arkadaşımdan mercimekli bulgur
diye bir şey öğrenmiştim), sonunda beklenen an geldi ve Kitap Fuarı
meselesi açıldı.
Fuar, o
dönemde hâlâ Odakule’deki eski yerindeydi. Gitmek sorun değildi yani.
Ama o kadar parasızdık ki, ikimiz de hiç kitap alamayacaktık. Birinin
bunu söylemesi lazımdı. Ben sonunda dayanamayıp söyledim.
“Olsun,” dedi, “Biz de kitaplara bakarız. Bunu bir ön çalışma gibi düşün. Sonra nasıl olsa hepsini alacağız.”
O sene bir
sürü yeni kitap basılmıştı. Hepsini çok iyi hatırlamıyorum. Ama bir
ikisi aklımda. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ı o sene Can Yayınları
tarafından basılmıştı mesela. Ben henüz alamamıştım. Iris Murdoch’ları
Ayrıntı basıyordu ve Kesik Bir Baş kısa bir süre önce Serdar
Kırkoğlu’nun çevirisi ile çıkmıştı. Onu da daha almamıştım. AFA
Yayınları, bütün dünyadan kadın yazarların kitaplarını çevirtip basmaya o
yıllarda başlamıştı. Sonradan çok sevdiğim Margaret Atwood ve Fay
Weldon’la böyle tanışmıştım.
Fakat kitap
fuarının asıl numarası, birtakım dergi ve kitapları toplu bir şekilde
alabilmek ihtimaliydi. O sene de herkesin gönlünde yatan bir aslan
vardı. İletişim Yayınları bir iki sene önce Sosyalizm ve Toplumsal
Mücadeleler Ansiklopedisi’ni çıkarmış. Tam sekiz cilt. Şahane bir şey.
Sevgilimin derdi onları ele geçirmekti. Bense daha çok Metis Çeviri’leri
almak istiyordum. Onları da takım halinde ve indirimli satıyorlardı.
Metis Çeviri, o dönemin en iyi dergilerinden biriydi. İçinde ağırlıklı
olarak edebiyat çevirileri olduğu gibi, bir de her sayının sonunda
hepimizin bayıldığı “Eşek Arısı” bölümü vardı. Bu bölüm çeviri
hatalarından bahsediyordu ama bunu o kadar eğlenceli bir şekilde
anlatıyordu ki, Metis Çeviri’nin bir kısmını artık mizah dergisi
niyetine okumaya başlamıştık.
İşte
bunları konuşa konuşa evden çıktık, vapura binip karşıya geçtik. Kitap
Fuarı’nın önüne geldiğimizde, yaptığımız şeyin garipliği hafif hafif
kendini hissettirmeye başladı. Kapının önünde uzun bir kuyruk vardı.
“Boş ver girmeyelim,” diyecek gibi oldum ama buraya kadar gelmiştik
artık. Bu noktadan sonra dönmek mümkün değildi. Bir müddet bekledikten
sonra içeriye girebildik. Her şey aynen bir önceki sene bıraktığımız
gibiydi. Havasızlık, kalabalık, gürültü. Aynı insanlar aynı köşelerde
duruyordu sanki. Biz de onlarla birlikte, yayın evlerinin masaları
arasında yavaş yavaş sürüklenmeye başladık.
Önce
İletişim’i geçtik. Ansiklopedi orada duruyordu. Karıştırmaya izin vardı.
Biraz oyalandık. Metis’e geldiğimizde, Metis Çeviri’leri gördük. Ama
Defter’lerin de orada olacağını hesap etmediğimizi fark ettik. Evet, bir
de Defter Dergisi vardı. Üstelik varlığından haberdar olmadığımız daha
bir sürü kitap çıkmıştı. Alt katta merdivenlerin hemen sonunda sağda AFA
vardı. Oradan da ayrılmak zor oldu. Çünkü rafta gıcır gıcır bir
Bozkırkurdu duruyordu. Yepyeni bir çeviri. Tamamen zararsız gibi görünen
Altın Kitaplar’ın önünden geçmek bile bir meseleydi, çünkü orada da
Mina Urgan’ın İngiliz Edebiyatı Tarihi vardı.
Bir süre
sonra, ben daha fazla devam edemeyeceğimi anladım. Durumumuz pek vahim
bir hal almıştı. Lokantanın camekânına gözlerini dikmiş yutkunup duran
kılıksız çocuklar gibiydik. Tam pes ediyordum ki, sevgilim elinde bir
tutam kitap ayracıyla çıkıp geldi. Metis’in kargalarından kendine bir
buket yapmıştı. “Bak, ne kadar güzeller,” dedi bana, “Hadi, gidip
diğerlerinden de alalım.” Bunun üzerine, aynı yoldan geri döndük ve bir
sürü ayraç topladık: Metis’in kargası, Ayrıntı’nın dinozoru, İletişim’in
kirpisi, Cem Yayınları’nın güvercini. Küçük bir hayvanat bahçesi.
Sonunda o kadar çok ayracımız oldu ki, yayınevlerinden biri bize onları
taşımak için torba verdi. Eve iki torba ayraçla ve mutlu bir şekilde
döndük.
Ertesi sene
gidip bütün Metis Çeviri’leri aldık. Artık mezun olmuştum ve para
kazanıyordum. Ama öğrenciliğimin kaygısızlığı ve rahatlığı geride
kalmıştı. Bir dönem bitmiş ve bir başka dönem başlamıştı. Ve bunun iyi
bir şey olduğundan pek emin değildim. Hep meşguldüm, hep yorgundum.
Büyümüş ve sıkıcı biri olmuştum sanki.
Metis
Çeviri’ler taşınmalardan birinde yağmur altında kalıp küflendi. Ayraçlar
hâlâ bir yerlerde duruyor. Bazen eski kitapların arasından
çıkıveriyorlar. Onları görünce gülümsüyorum. Patatesli mercimeğe talim
ettiğimiz, çayları haşlayarak içtiğimiz ve her zaman gülecek bir şeyler
bulduğumuz o seneyi hatırlatıyorlar bana. Hayatımın önemli sayfalarından
birine işaret koymuşlar sanki. Gençliğin tasasızlığını ve neşesini,
geri kalan her şeyden ayırıyorlar.
Monday, December 01, 2014
Omelas'ı Terk Edenler
BirGün Pazar
Amerikalı
bilimkurgu yazarı Ursula LeGuin hikayelerinden birinin ismini, Salem’den
dönerken şehrin tabelasını gördüğünde uydurduğunu söyler. Tabelayı aynada
görünce, aklına bu ismi tersten okumak gelmiş ve ondan esinlenerek türettiği
Omelas adlı kentin öyküsünü yazmıştır.
“Omelas’ı Terk
Edenler” bir kaç sayfalık kısa bir hikayedir. Ursula LeGuin’in en iyi
metinlerinden bile değildir belki. Fakat önemlidir, çünkü yazarın temel meselelerinden
birini çok sade ve etkileyici bir şekilde anlatır.
Öykü deniz
kenarındaki parlak kuleleri masmavi gökyüzünün altında ışıl ışıl parlayan
Omelas adlı bu güzel kentte bir yaz şenliğinin tasviri ile başlar. LeGuin, Omelas’ın sakinlerinin basit insanlar olmadığını söyler bize. Mutlu
insanlardır bunlar. Refah içinde yaşamaktadırlar. Hayatın kimi nimetlerinden faydalandıkları
gibi, bu lüksleri sorumluluk içinde kullanmaktadırlar. Yönetimleri baskıcı ve
ceberrut değildir. Hatta merkezi bir idare bile yoktur ülkelerinde.
“Kılıç kullanmıyorlar, kimseyi esir etmiyorlardı. Barbar
değildiler. Toplumlarının kurallarını ya da yasalarını bilmiyorum ama
muhtemelen çok az sayıdaydılar. Monarşi ve kölelik olmadan yaşadıkları gibi
borsaya, reklamlara, gizli polislere ve bombalara ihtiyaç duymadan da gayet rahattılar.”
Yazar böylece kendi ütopyasını kurar. Özgür ve mutlu bir
toplumu hayal edebilmemiz için yüreklendirir bizi. Kimi detayları da bizim
eklememizi ister. Sonra bu benzersiz ülke ortaya çıktığında, dönüp şunu sorar
bize: “İnanıyor musunuz artık? Festivali, şehri, neşeyi kabul ediyor musunuz?”
Bunun üzerine, “Hayır!” cevabı alacağını düşünerek devam
eder. Der ki, madem inanmıyorsunuz, o zaman durun size tek bir şey daha
açıklayayım.
Sonra hikayesinin en vurucu yerini anlatmaya başlar. Bir
rüya şehri gibi görünen Omelas’ın güzel kamu binalarından birinin bodrumunda
kilitli bir oda, bu odada da küçük bir çocuk vardır. Bir oğlan ya da kız çocuğudur
bu. Altı yaşlarında görünür. Ama neredeyse on yaşındadır. Belki sakat doğmuştur
belki korku, yetersiz beslenme ve bakımsızlık yüzünden böyle görünmektedir.
Günde sadece yarım kâse lapa verilir ona. Çırılçıplak bir şekilde soğuk ve
küflü taşlar üzerinde oturur. Bedeni yaralarla kaplıdır.
Omelas’ın tüm sakinleri onun orada olduğunu bilirler. Hatta
belli bir yaşa geldiklerinde gidip görürler bu çocuğu. Ama kimse onu bu odadan
çıkarmaya teşebbüs etmez. Hepsi onun orada tutulması gerektiğine inanır. Çünkü
bu ayrıcalıklı toplumun sürekliliği ancak o çocuğun bodrumda tutulması ile
mümkün olacaktır. Omelaslılar, “mutluluklarının, şehrin güzelliğinin,
arkadaşlarının şefkatinin, çocuklarının sağlığının, bilginlerinin zekasının,
zanaatkârlarının maharetinin hatta hasadın bolluğunun ve yumuşak havanın bile
oradaki çocuğun berbat yaşamına bağlı olduğunun farkındadırlar.”
Belli ki LeGuin dünya üzerindeki birçok refah ülkesinin
durumunu bu benzetme üzerinden düşünmeyi tercih etmiştir. Bazılarının rahatı
için başkalarının hayatının feda edildiği bir toplumu, sayıları abartarak
yeniden kurmayı denemiştir. En ideale yakın toplumlarda bile, eğer çoğunluğun
refahı azınlığın acıları üzerinden tarif ediliyorsa, bunun bir ütopya
sayılmayacağını söylemek istemiştir.
İçinde yaşadığımız toplumu, ideale yakın bir toplum
olarak tarif etmek elbette mümkün değil. Bizim ülkemiz Omelas’tan kim bilir kaç
ışık yılı uzaktadır. Ama hükümetimiz kendince ideal bir toplum inşa etmektedir.
Sosyal hayatın bütün alanlarına müdahale ederek sistemli bir şekilde toplum
mühendisliği yapmaktadır. Bütün bu politikalarını da, ülkenin ekonomik
kalkınmasını garanti altına alarak bize yutturmaya çalışmaktadır.
O zaman bizi Omelaslılardan farklı kılan nedir? Ne kadar
rahat yaşadığımız mı? Az refah ya da çok refah fark eder mi? LeGuin’in
örneğinde mutluluğun ve huzurun yaygın, acıların ve eziyetin ise yok denecek
kadar az olduğu bir durumla karşılaşırız. Bizde hal böyle değildir. Ama işleyiş
tamamen aynıdır.
Devlet
eliyle sunulan refah, her zaman toplumu denetleme biçimlerinden biri olarak
kalacaktır. Onun içindir ki, rahat içinde yaşamaya başladığımız
andan itibaren, başkalarının yoksullaştırılmasına, yerinden yurdundan
edilmesine, ya da zindanlara kapatılmasına göz yummamız istenir.
Aynı Omelaslılar gibi.
Her zaman birilerinin hapislerde çürümesi, birilerinin
bombalamalarda canını kaybetmesi, birilerinin yanıp gitmesi gerekir. Bizim de
bütün bunlara sırtımızı dönmemiz, ama memleket ekonomik olarak iyiye gidiyor,
istatistikler harika, rakamlar mükemmel, dememiz beklenir.
Genellikle de olan budur. Birçokları, bu korkunç
adaletsizliği fark ettiğinde onu kabullenmeyi seçer. Hatta kimileri için bodrumdaki
çocuğun varlığı sadece ödenmesi gereken bir “maliyet”tir.
Ama bazıları vardır ki, işte onlar bu durumu kabul
edemezler. LeGuin bunu çok güzel anlatır:
“Bazen çocuğu görmeye giden genç bir kız veya erkek eve
gözyaşları içinde ya da öfkeyle dönmez. Aslında eve hiç dönmez. Kimi zaman da yaşlı
bir adam veya kadın birkaç günlüğüne sessizleşir, sonra evini terk eder. Bu
insanlar tek başlarına sokağa çıkar ve yürümeye başlarlar. Omelas’ın güzel
kapısından dışarı adım atar tarlalardan geçerek yürümeye devam ederler. Hepsi
tek başınadır, genç yaşlı, kadın erkek…”
Bu kişilerin sayıları azdır. Ama kendi refahları için
başka birinin acı çekmesine dayanamayanlardır. Onlara göre çocukların
bodrumlarda ölmeye bırakılmadığı bir yer vardır. Bunu aramak için yola
çıkarlar.
“Size orayı anlatabileceğimi bile sanmıyorum,” der
LeGuin. Hatta belki de yoktur böyle bir yer. Ama nereye gittiklerini bilir gibi
görünür, Omelas’ı terk edenler.”
Sunday, September 28, 2014
Boksörlerin Belirişi: İki Yeni Yazar
BirGün Pazar
28 Eylül 2014
“Hemingway, a Title Fight in Ten Rounds” (Hemingway: On Rauntta Ünvan Maçı) adlı kitabında, yazarın yakın
arkadaşlarından biri olan Jed Riley, onunla ilgili anılarından birini aktarır.
Riley ve Hemingway savaştan hemen sonra
bir barda yeniden karşılaşır ve oturup konuşmaya başlarlar. Konuşma
ilerledikçe, Hemingway’in geçen seneler içinde bir gıdım bile değişmemiş
olduğunu düşünür, Riley. Sonra onun çok iyi bir amatör boksör olduğunu
hatırlar. Hatta bir gün dünya şampiyonu olacağını söylediği gelir aklına. Belki
de olmuştur, der kendi kendine. Sonunda bunu ona sormaya karar verir.
"Hala şampiyon olacak mısın?" dedim ona.
"Evet," dedi, "Ama boksta değil."
"Güreş mi?" dedim.
"Hayır," dedi.
"Ne peki?" dedim.
"Edebiyat," dedi.
"Evet," dedi, "Ama boksta değil."
"Güreş mi?" dedim.
"Hayır," dedi.
"Ne peki?" dedim.
"Edebiyat," dedi.
Bana bu konuşmayı yeniden düşündüren, İletişim
Yayınları’nın geçenlerde arka arkaya bastığı iki kitap oldu. Biri, Ankaralı yazar
Giray Kemer’in yaz başında çıkan öyküleri: “Olaylar
Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı.” Diğeri ise, ismiyle müsemma
Aylin Balboa’nın daha bir iki hafta önce dağıtıma giren “Belki Bir Gün Uçarız” adlı anlatısı. Dövüşmekten vazgeçmemiş ama
yumruklarını edebiyatta konuşturmaya karar vermiş iki genç yazar ilk kitaplarıyla
ringe çıktılar. O zaman kırılıp dökülen kemiklerden, satılmış maçlardan,
darbeleri savuşturma metotlarından, ve de en önemlisi şampiyonlardan söz
etmenin zamanı gelmiştir.
Şampiyon deyince, illa ki kazananlardan
söz edeceğimizi düşünmeyin. Bu kitaplarda tanışacağınız kişiler, en beklemedikleri
anlarda yumruk yiyip yerle yeksan oluyorlar. Mezarlıklarda terk ediliyorlar, sakatlanıp
dövüş dışı kalıyorlar, ölülere sarılmak isteyip sarılamıyorlar. Ana karakterler
dışındakiler de kaybetmeye mahkum gibi görünüyor. Genç adamlar sevdikleri kızları
başka erkeklere kaptırıyor, yeni evli kadınlar pencerelerde iç çekip ağlıyor.
Arada bir gerçek şampiyonlar da çıkıyor gerçi. Ama onlar da bir gün uyuyup bir
daha hiç uyanmıyorlar.
Aylin Balboa’nın “Kramp” adlı
hikayesinin anlatıcısı, motordan düşüp komaya giren abisini görebilmek için
yoğun bakım monitörlerinin önünde bekliyor: “Günler
geçiyor. Abim kameralara el sallamıyor, bu bir şaka değil. Yok be şakadır yine
de, aklımız yerinden çıkmadan uyanırsa eğlencesi azalacak, iyice kanırttıktan
sonra el sallar diyoruz. Ama Niyazi amca kesin ölür. Çünkü söylemiş miydim,
Niyazi amca çirkin, üstelik katil, yetmezmiş gibi intihar etmiş. Benim abim
şampiyon... Benim abim şampiyon... Benim abim şampiyon...”
Ama abiler uyanmıyor. Sevgililer
dönmüyor. Ölüler bizimle konuşmuyor. Çünkü, Balboa gibi söylemek gerekirse:
“Hayat satılmış bir maç, oğlum!”
Sürprizli dili ve kıvrak zekası ile,
anlattığı mesele ne kadar dramatik olursa olsun, okuyanın yüzünde çiçekler
açtıran Aylin Balboa, tabiri caizse, dans ederek dövüşüyor. Sözcükleri birbiri
ardına dizerken o kadar çevik ve becerikli ki, bütün o darbeleri nasıl aldığına
akıl erdiremiyorsunuz. Etrafınızda dönüp duruyor, birtakım akıl almaz ayak
hareketleri yapıyor. Bu durum, özellikle “Tımarhane Notları” için geçerli. Tam
kasvet basacak gibi olurken, size öyle bir şey söylüyor ki, gülesiniz geliyor.
Kendinizi bıraktığınızda da, gülle gibi bir lafı hiç acımadan karnınıza
çakıveriyor. Bazen başınızı tatlı tatlı okşadığını göreceksiniz. Sakın
aldanmayın. Her an bir yerden bir yumruk çıkarabilir. Şimdiden söyleyeyim,
bazen o yumruk boğazınıza da oturabilir.
Giray Kemer ise
kelimenin tam anlamıyla bir ağır sıklet. Yeteneği çevikliğinde değil atmosfer
kurma becerisinde. Yavaş olmaktan korkmuyor, çünkü biliyor ki bazen yumruklara
direnmek için sadece olduğun yerde durabilmen gerekir. Durur durur, sonra iyi
bir tane vurursun. Bir söyleşisinde, boksun edebiyatla ilgisi olmayabileceği
imasına karşılık şunları söylüyor: “Bilakis
öykünün boksla çok benzeştiğini düşünüyorum. Cortazar’ın dediği gibi romanda
puanla kazanabilirsin ama öyküde knock-out gerekir. O noktada yakınlar. Hep
beklenmeyen olur, her an her şey olabilir.”
Kemer’in
öykülerinde sürprizli sonlar, dramatik finaller, inişli çıkışlı sahneler yok
gerçi. Onun yerine kitabın her yerine sinmiş ağır bir yenilgi hissi var. Ritmi,
kıvamı ve gitgide koyulaşan hüznü ile, üçüncü sınıf dumanlı bir barda boş
masalara çalınan ağır aksak bir şarkıyı anımsatıyor. Türü de belki o kadar
önemli değil. Neşet Ertaş da olabilirdi, Orhan Gencebay da. Ama bana kalırsa,
bu kitap bir Ankara blues.
Dimitrakopulo bulamayıp onun yerine Erim şarabı içen,
birbirinin “mimiklerini, konuşmasını,
edeceği küfürleri, sigarayı tutuşunu, ne zaman gülüp ne zaman ağlayacağını”
ezbere bilen erkeklerin aynı hikayeleri yeniden ve yeniden anlattığı sofralarda
oturuyoruz. “Sarhoş iki erkeğin futbol konuşmasından daha romantik bir şey
yoktur,” diyen Sedat ağabeyi duyuyoruz. Birinin anılarından fırlayıp geliyor ve
o da sofraya oturuyor. Herkes hep bir dövüşten çıkmış gibi. Birbirlerinin
yaralarına pansuman yaparken bile, hiçbir şey yokmuş gibi davranan, sanki dünya
berbat bir yer değilmiş gibi davranan bu genç adamlara kulak veriyoruz.
“Hep arıyoruz
ya... Aramasak aslında.”
Bir süre önce:
“Kesince kanıyor ya... Kanamasa...” demişti.
“Ne çok şey
istiyorsun,” diyorum.
“Haklısın,”
diyor.
Islak saçlarına havlu dolayıp kahvaltı hazırlamaya
girişen; eski sevgililerinin aldığı eldivenleri giyen; kalçaları dudakları kolları
hep başkalarına ait olan kadınlar. Pis evlerde, havasız odalarda yaşayan, halı
saha maçlarından ya da antrenmandan sonra bu kadınlara dair konuşan genç
erkekler. Herkesin özel ve benzersiz olmak istediği ve kimsenin bunu
başaramadığı hayatlar. Yani dayak atanların değil, dayak yiyenlerin hikayeleri
bunlar. Tıpkı Balboa’nınkiler gibi.
Edebiyat Haber’e verdiği bir
söyleşide Aylin Balboa, isminin nereden geldiğini şöyle anlatıyor: “Dünya vurdukça tamam diyorum abi
büyüksün bi şey demedik. Fakat nefis dayak yiyorum. Soranlara ‘Balboa benim
kızlık soyadımdır’ diyorum. Ama esasen Balboalığım bu dövülme kısmından gelir.”
Dayak yemek olur tabii de... Bir de kanamasa...
Edebiyatta Başak Burcu
BirGün Pazar
Eylül 2014
Eylül 2014
Tennessee
Williams’ın en güzel oyunlarından biri olan İhtiras Tramvayı’nın gerilimli
sahnelerinden birinde, hikayenin esas kadını Blanche DuBois kardeşinin kocası Stanley
Kowalski’yle burcunu sorar. Henüz olaylar tamamen patlamamış, Blanche’ın özenle
sakladığı uygunsuz geçmişi ortalığa saçılmamıştır. Onun için, Blanche’ın kendisini
tedirgin eden bu kaba saba adamla konuşmaya çalışması şaşırtmaz bizi. Bir
sohbet ortamı yaratarak gerilimi düşürmeye çalışmaktadır belli ki.
Cevap
alamayınca genç adamın Koç burcu olduğunu tahmin eder, Blanche: “Koçlar güçlü
ve dinamiktir çünkü. Gürültü patırtıyı severler. Eşyaları sağa sola
fırlatmaktan hoşlanırlar.” Stanley (ki aslında bir Oğlak’tır) biraz canı
sıkılmış bir şekilde “Peki, ya senin burcun ne?” diye sorar. “Ben mi? Ben bir
Başak’ım,” diye cevap verir Blanche. “Başak (Virgo) bakirenin (virgin)
burcudur,” diye ekler sonra.
Burçlar
konusunda uzman olduğumu söyleyemem. Bu işe baş koymuş insanlar biliyorum.
Onların yanında bana laf söylemek düşmez. Ama Başak burcunu tanırım. Etrafım onlarla
sarılı çünkü. Onun için oyunun dramatik kurgusu açısından anlamlı olsa da (bu
Güneyli kadın sonsuz bir genç kızlık fantezisi içinde yaşamaktadır, onun için
bakire anıştırması yerini bulur), Blanche’ın “Ben bir Başak’ım” diye ortaya
çıkması şaşırtır beni. Çünkü Blanche DeBois her şey olabilir ama Başak burcu
olamaz.
Birincisi
ve en önemlisi, kendine saygısı olan hiçbir Başak hayatının bu kadar
dağılmasına izin vermez. Dağıtırsa da hemen titiz bir şekilde toplamaya
girişir. Onun için hayat bir çalışma masası gibidir. Çalışma masasında da
gereksiz karışıklıklara, fazlalıklara, yarım bırakılmış işlere yer yoktur.
Başaklar aynı anda birkaç şeye birden odaklanmaktan hoşlanmazlar. Disiplinli,
düzenli ve temizdirler. Blanche gibi gereksiz hayallerle de oyalanmazlar. Çünkü
herkes bilir ki, hayal kuranlar hayal kırıklığına uğrayabilir. Başaklar bunu
sevmez. Onlar önlerini görmek ister. Olasılıkları değerlendirir ve ona göre
davranırlar. Gerçekçi ve pratiktirler.
Bundan
romantik olmadıklarını çıkarmamak lazım tabii. Ama aşk hikayelerini bile belli
bir ölçülülük içinde yaşarlar. Edebiyatın mutlaka Başak burcu olması gereken
karakterlerinden biri Jane Eyre’dir mesela. Mesafeli, ağırbaşlı ve el değmemiş.
Evet, Jane’in de başına birtakım acayip şeyler gelir. Doğrusunu söylemek
gerekirse, bu acayip şeyin adı Rochester’dır – ki o da muhtemelen Akrep
falandır. Fakat romanı okuyanların gayet iyi hatırlayacağı gibi, Jane sağduyusu
ve inceliği ile bu fırtınanın içinden sağ çıkmayı başarır. Hatta biraz hasarla olsa
da Rochester’ı bile kurtarır. Bunu sadece bir Başak yapabilir bence. Romanın
sonunda, her şey düzene girmiş, eşyalar ve insanlar olmaları gereken yere
özenle yerleştirilmiştir.
Gerçek
şudur ki, bir Başak için evinin düzeninden daha önemli hiçbir şey yoktur.
Başaklar evlerini önemserler. Orada buldukları emniyeti ve huzuru severler.
Bunu kaybederlerse de yeniden tesis edebilmek için ellerinden geleni
yapacaklardır. Tolstoy’un Karenin’i kesin Başak’tır mesela. Birçoklarının
sandığı gibi sıkıcı ve “düz” bir adam değildir, Karenin. O da Jane gibi
fırtınanın içinde kalmış, gemisini sağ salim karaya çıkarmaya çalışan biridir
sadece. Evindeki düzeni bozulmuş, karısı bir başka adamla tehlikeli bir
ilişkinin içine dalmıştır. Tolstoy, her zamanki ustalığı ile, bizi Karenin’in
iç dünyasına sokar ve onun da aslında ne kadar incinebilir bir insan olduğunu
gösterir. Hayatı şirazesinden çıkmış bu adam, aile düzenini geri istemektedir. Eski
hayatına geri dönemezse, dünyanın kanunları değişecekmiş gibi gelir ona. Çünkü
istikrar Başaklar için her şeydir. Ne var ki, romanın gidişatı açısından bunun
o kadar büyük bir önemi yoktur. Karenin, Jane Eyre kadar başarılı olamaz.
Başaklar
mükemmeliyetçidir. Aşık oldukları zaman bile aynı kusursuzluğu ararlar. Hatta
denebilir ki, bir Başak kalbiyle olduğu kadar aklıyla da aşık olur. Sevdiği
kişinin bütün özelliklerinin kendi beğenilerini tatmin ettiğinden emin olmadan
bir ilişkiye girmek istemez. Böyle birini bulmak da çok zor ve hatta
imkansızdır. Onun için belki de ancak bir ideale aşık olabilir. Hiç var olmamış
birine. Bir edebi karaktere. Ya da bir hayalete. (Bu düş kurmak anlamına gelmez.
Bir fikre bağlanmaktır daha çok.) Ama bir kere aşık olduktan sonra da bunu bir
takıntı haline getirebilirler. Masumiyet Müzesi’nin baş kişisi Kemal böyle bir
adamdır mesela. Büyük bir aşkla sevdiği Füsun’un aslında bir fikrin tezahürü
olduğunu fark etmez. Füsun’a bağlanırken idealize ettiği bir kadın imgesine ve
bunun yaratıcısı olan kendi zihnine zincirlendiğini anlamaz. Sonsuz takıntısı
içinde, sevdiği bu kadına (ya da onun mükemmel görüntüsüne) dair ayrıntıları
biriktirir de biriktirir.
Bir de
evet, Başaklar toplayıcıdır. Pek bir şeyi atamazlar. Bir gün bir işe
yarayacağından emindirler çünkü. (Bakın Kemal’in topladıkları müze oldu mesela.
Kimsenin aklına gelir miydi? Hayır.) Temizlik yapmanın anlamı asla bir şeyleri
atmak değildir. Başaklar için temizlik tasnif etmek demektir. Yerleştirir,
düzeltir, saklarlar. Eşyalarla kurdukları duygusal bağ nedeniyle, onları
atmanın anıları yok etmekle aynı şey olacağını düşünürler. Bir de, bir şeyi
atarlarsa her şeyi atmaları gerekebilir. Bir yerden başladıkları zaman
duramayabilirler. Başaklar bundan korkar. Onlar her zaman temkinli ve
hazırlıklıdırlar.
Son
olarak, Başaklar korkutucu derecede zekidir. Olaylar arasındaki ilişkileri hemen
görürler. Her şeyi fark eder ve hatırlarlar. Hiçbir detayı kaçırmazlar. Bir
projeye girişmeden önce onlara danışabilirsiniz. Bütün hataları,
tutarsızlıkları, eksiklikleri çıkarıp söyleyeceklerdir. Onları memnun etmek
zordur bu açıdan. Ama zaten pek iyimser de sayılmazlar. İyimserlik kolay
unutanlara özgü bir özelliktir çünkü. Başaklar, insan ruhunun kötülüklerini
görmüş ve unutmamışlardır. İyi kalpli ve yardımseverdirler. Ama dünyanın bir
gün iyi bir yer olacağına dair pek inançları yoktur. Agatha Christie’nin
unutulmaz amatör detektifi Miss Marple da bence bütün bu nedenlerde Başak burcu
olmalıdır. Bu geçkince hanım, en karmaşık suçları bile keskin gözlem gücü ve
zekası sayesinde kolayca çözer. İyilik yapmak için her zaman hazırdır ama
kötülüğü de gözünden tanır. Üstelik Miss Marple yalnızca zeki olmakla kalmaz,
bir de kimi Başaklar gibi çok muzip ve sevimlidir.
Zavallı
Blanche ise bunların hiçbirinin yakınından bile geçmez. Hayatının kontrolünü
kaybetmiştir, hayal dünyasında yaşamaktadır ve temkinli olmaktan çok uzaktır.
Üstelik evine bir daha hiç dönemeyecektir. Trajik bir karakter olması da biraz bundandır
zaten.
Not. Böyle hafifmeşrep bir konuyu tercih ettiğim için bu seferlik beni hoş
göreceğinizi umuyorum. Güneş Başak burcunu terk etmeden, hayatta ve edebiyatta Zodyak’ın
bu köşesine düşmüş dostlarıma selam göndereyim dedim.
Pando'nun elleri...
BirGün Pazar
Eylül 2014
Eylül 2014
Üniversitedeki
birinci yılımın sonunda bir bahar sabahı yataktan kalkamadım. Bir süre sonra
yurt odası boşaldı. Herkes çıkıp derse gitti. Bense etrafımda olanları hayalle
karışık izledim. O kadar çok ateşim vardı ki, pencereden giren rüzgarla hareket
eden perdeyi canlı zannedip ona seslendim. Galiba su istedim ondan. Perde
ruhsuz biriydi. Yanıma gelmedi.
Böyle kaç saat
geçirdiğimi bilmiyorum. Bir zaman sonra beni yukarıdan çağırdıklarını duydum.
Herhalde sıram geldi gidiyorum diye düşünürken, birden anladım ki kapıdan
ismimi anons ediyorlardı. Bunun iki anlamı olabilirdi. Ya annem telefon
ediyordu. Ya da birisi beni görmeye gelmişti. Nasıl başardıysam kalkıp
merdivenleri tırmandım ve titreye titreye ana kapıya çıktım. Kapıda bir arkadaşım
vardı. Derse gelmediğimi görünce merak etmiş, bir uğrayıp yoklamak istemişti.
Aynı arkadaşım
beni önce revire, oradan da Beşiktaş’taki evine götürdü. Eve giderken taksi
tuttuk. Bir Murat 131 geldi. Bu bile olayların ciddi olduğunun işareti gibi
göründü bana. Beşiktaş’taki evde bir iki gün baygın bir halde yattım. Yataktan
kalkacak hale geldiğimde, bizimkilerin tabiriyle, iğne yutmuş ite dönmüştüm. O
kadar zayıf düşmüştüm ki, yürümekte bile zorlanıyordum.
İyileşir gibi
olduğum günün sabahında, arkadaşım beni koluna takıp çarşıya götürdü. “Aslan
gibi olacaksın,” dedi giderken, “Bulgar’ın kaymağı ölüyü bile diriltir.” “Sağol
be,” diye terslendim, “İçimi rahatlattın.” Minnetimi ifade edemeyecek kadar gençtim.
Ama arkadaşım bunun bir tür teşekkür olduğunu anladı. Elini omzuma attı.
O güzel bahar
sabahında ağır aksak yürüyerek kaymakçıya kadar gittik. İçeri girene kadar ne
kadar aç olduğumu fark etmemiştim. Dükkanın içinde süt teknesinin buharı vardı.
Pando bal-kaymağını önümüze atınca, hepsini hop diye yuttum. Bir de peynir
isteyecektim ama arkadaşım beni kaş göz hareketleri ile durdurdu. Doğma büyüme
Beşiktaşlıydı. Pando’nun huyunu suyunu iyi biliyordu. Bu yaşlı adamın kendince
bir düzeni vardı. Öyle elinizi kaldırıp bir şey isteyemezdiniz. Sırası gelince,
o size yanaşıp soracaktı. Biz de bekledik. Sabrımızın ödülü olarak hem peynir
hem de yumurta kazandık sonunda.
Sonraları
müdavimi olduğum bu dükkanın adabını böylece öğrenmiş oldum. Pando acele
edenleri sevmiyordu. Bir şeyler ısmarlamak istiyorsanız, sıranızı beklemeniz
gerekiyordu. Dükkanın eskileri bunu bilip ona göre davranıyorlardı. Yeni
yetmeler de eskilere bakarak öğreniyordu. Arada bir densizin biri çıkıp da
parmak şaklatırsa ya da, Allah korusun, “Nerede kaldı benim yumurta?” diye bağırırsa,
Pando’nun tepesi atardı. O zaman da mesela bir daha o adamdan tarafa hiç
bakmazdı. Adam sonunda kendi kendine bağırıp çağırıp giderdi. Pando ise
hınzırca güler ve işini bildiği gibi yapmaya devam ederdi.
Bir iki sene
önce, üç kardeş yine Pando’ya kahvaltıya gittik. Biz uslu uslu tabaklarımızı
beklerken, yakınlardaki plazalardan birinde çalıştığı belli olan çıtı pıtı bir
kız dükkana girdi. Kaymak tezgahının önüne geçip durdu. Yolu kapattığının
farkında değildi. Aslında galiba kendisinden başka hiçbir şeyin farkında
değildi. Yüksek topuklarının üzerinde bir süre sallandıktan sonra sıkıldığına
dair işaretler vermeye başladı. Erkek kardeşim koluyla beni dürttü ve “Seyret
şimdi,” dedi. “Pardon, bakar mısınız?” diye öttü kız. Üçümüz de nefesimizi
tuttuk. Pando hiç oralı olmadı. “Peynir istiyorum,” diye üsteledi kız. Sonunda
bizimki yavaş yavaş döndü ve “Bu peynir var,” dedi. Elinde hayatımda gördüğüm
en büyük kalıbı tutuyordu. Kız bir kalıba bir de Pando’ya baktı. “Kaç para bu?”
diye sordu. Pando ona acayip bir rakam söyledi. Muhtemelen salladı. Kız önce,
başka yerde daha ucuz diyecek oldu ama bir şey onu durdurdu. “Yarısını verin
bari” diye karar verdi sonra. “Kesmiyoruz,” dedi Pando. “Yarısını verin, alacağım,”
dedi kız. “Satmıyoruz,” dedi Pando. “Adama bak ya!” dedi kız. Ardından
beyefendili efendimli birtakım cümleler kurdu. Ama bizimkinin onunla işi
bitmişti. Arkasını dönüp bal-kaymak tabaklarını hazırlamaya girişti. Kız bir
süre daha söylendikten sonra topuklarını vurarak çıkıp gitti. Pando yine kıs
kıs güldü. Sonra da bize dönüp eliyle “Deli mi ne?” işareti yaptı. Biz de
tedbirli bir şekilde sırıttık. Ne olur ne olmaz. İşin ucunda bal-kaymaktan
olmak vardı.
Bu yaz hep
uzaktaydık. İstanbul’a geri dönünce Beşiktaş’ta bir kahvaltı etmek istedik. Hem
arkadaşlar da gelmişti. Hep birlikte güzel olurdu. Pando’yu dükkanın önünde
gözü yaşlı bir şekilde otururken bulduk. “Biraz temizlik yapıyoruz. Dükkan şimdi
kapalı,” dedi bize. Beşiktaş’ın en eski esnaflarından biri olan Pando’nun
tahliye edilme tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu duymuş ama inanmak
istememiştik. Dükkanın içine şöyle bir göz atınca, masalarla sandalyelerin
kaldırılmış olduğunu gördük. Süt teknesinden de buhar çıkmıyordu artık.
“Bizi göndermek
istiyorlar,” dedi Pando. Sonra titreyen eli ile uzanıp elimi tuttu. Her şey çok
garipti. Senelerce önünde çekinerek durduğum bu yaşlı adam ile bir süre aşıklar
gibi el ele oturduk. “Doksan yaşına geldim,” dedi bana. “Ama karım bana iyi
bakıyor. Herhalde daha yaşayacağım.” Burnuyla ileride bir noktayı işaret etti
sonra. “Şu arkadaki sokakta doğdum ben.” Diğer elinde bir deste para tutuyordu.
Muhtemelen son hasılatıydı. “Şimdi gideceksin diyorlar. Nereye gideyim?”
Pando’nun
lekelerle kaplı kırış kırış olmuş ellerine baktım. Bu elleri kaymak koyarken,
süt doldururken, peynir keserken ne kadar çok seyrettiğimi düşündüm. Hastalıktan
kalktığım o günün sabahında dükkana ilk girişim geldi gözümün önüne. Aynı
ellerin önüme bıraktığı o ilk tabağı görür gibi oldum. Boğazıma bir şey oturdu.
Halimi sezmiş gibi, ayrılırken elimi okşadı, Pando. “Dükkan şimdi kapalı. Bir
dahaki sefere gelir yersiniz,” dedi. “Bir dahaki sefere,” dedim ben de. Belki
de başka bir sefer olmayacağını bile bile.
Uzun süre uzak
kaldıktan sonra eve döndüm diye seviniyordum. Sonra düşündüm de, eve dönmek benim
için Beşiktaş’a dönmek demek. Kambur’da çay içemeyince, Pando’da kahvaltı
edemeyince, sevdiklerini bıraktığı yerde bulamayınca, evine dönmüş sayılır mı
ki insan?
Wednesday, September 03, 2014
Latin Amerika Notları V - Kocakarı, Tekgöz ve Pepe'nin akıl almaz işleri...
Latin Amerika Notları V
Kocakarı, Tekgöz
ve Pepe’nin akıl almaz işleri...
Bir Pazar günü yürüyüşten
dönerken, Uruguay’ın devlet başkanı Jose Mujica’yı eski püskü Volkswagen’i ile
trafikte beklerken gördük. Yanındaki koltukta karısı oturuyordu. Birbirlerine
doğru eğilmiş mırıl mırıl bir şeyler konuşuyorlardı. Etrafta ne koruma ne de
polis vardı. Kimse trafiği de durdurmamıştı. Işık yeşile dönünce yavaş yavaş
köşeyi dönüp gözden kayboldular. Gezmeye çıkmış herhangi iki yaşlı insandan
farkları yoktu. Üstelik bizden başka kimse dönüp bakmadı bile. Anlaşılan
Mujica’nın Pazar gezmelerine herkes alışıktı.
Fakat bu durum
sizi yanıltmasın. José Alberto Mujica Cordano, ya da Uruguaylıların ona hitap
ederken kullandıkları şekliyle Pepe, aslında çok popüler biri. Küçücük bir
ülkenin başkanı olmasına rağmen, dünya basınının gözü hep onun üzerinde. Bunda
siyasi geçmişinin olduğu kadar, karizmatik kişiliğinin de payı var.
1960'larda ismini
Küba Devrimi'nden alan “Tupamaros” adlı silahlı örgütlenmeye dahil olan Mujica,
1973 senesinde askeri darbe ile bölünen hayatının büyük bir kısmını hapiste
geçiriyor. Darbeden sonra yıllarca çeşitli işkencelere maruz kalıyor ve ancak
1985’te Uruguay’ın yeniden demokrasiye geçmesiyle birlikte özgürlüğüne
kavuşabiliyor. Hapisten çıktıktan sonra, eski silah arkadaşlarıyla bu sefer bir
siyasi parti kuruyor. Mujica’nın liderliğini yaptığı Halk Girişimi Hareketi
(Movimiento de Participación Popular-MPP) zamanla itibar kazanıyor ve 2004’te
içinde yer aldığı sol ittifakın en güçlü bileşeni haline geliyor. Mujica,
2009’da bu ittifakın lideri olarak devlet başkanlığına aday gösteriliyor ve
aynı senenin Ekim ayında, seçimlerin ikinci turunda, yüzde 52 oranıyla, yüzde
45 oranında oy alan merkez sağdaki Milliyetçi Parti'nin (Partido Nacional)
adayı Lacalle'yi geçerek başkan seçiliyor.
Burada
geçirdiğimiz kısa süre içinde görebildiğim kadarıyla, Mujica halkın desteğini arkasına
almış durumda. Onu eleştirenler bile ondan bazen gülümseyerek söz ediyor. Montevideo’da
iki duvardan birinde ya “Pepe” yazıyor ya da MPP’nin bir sloganı göze çarpıyor.
Mujica’nın bu kadar sevilen biri olmasında alçakgönüllü yaşantısının büyük payı
var. Milliyetçi Parti’ye oy vereceğini söyleyen yaşlı bir satıcı, Mujica’ya verip
veriştirdikten sonra “Ama maaşının yüzde doksanını halka bağışladığı doğru,”
dedi. Onu fazla popülist bulan bir başkasına “Şov mu yapıyor peki?” diye
sorduk. “Yok canım, adamın kendisi öyle zaten,” diye cevap verdi. Bir başka
satıcı ise, “Mujica konuştuğu zaman herkes susar,” dedi.
Gerçekten de başkanın
hitabet konusunda pek sıkıntısı varmış gibi görünmüyor. İlerlemiş yaşına rağmen
diğer liderlerden çok daha ilham verici bir şekilde konuşuyor. Ama burada da
kimi zaman sorunlar çıkabiliyor. Çünkü Mujica çok diplomatik biri sayılmaz. Bir
taraftan Birleşmiş Milletler’de tüketim toplumunun harika bir eleştirisini
sunan ve muhtemelen senelerce hatırlanacak müthiş bir konuşma yaparken, öte
yandan gidip diplomatik bir skandala sebep olabiliyor.
Bunlardan bir
tanesini, Mujica’nın aktif olarak desteklediği bir çocuk hastanesi projesinde
çalışan bir iş adamından dinledik. Projenin gerçekleşmesinden kısa bir süre
önce verilen toplantıya katılamayacağını söyleyen başkan şöyle demiş: “Çok
isterdim ama gelemem. Kocakarı yine beni çağırıyor. Arjantin’e gitmem lazım.”
“Aman Pepe,” demişler ona, “Bir kere daha aynı gafı yapma lütfen! Birincisinden
ucuz kurtulduk zaten.”
Hikaye aslı
şöyleymiş: Geçen sene Arjantin’de yapılan bir basın toplantısında mikrofonunun
açık olduğunu fark etmeyen Mujica, Arjantin devlet başkanı Cristina Kirchner’e
istinaden “Esta vieja es peor que el tuerto” (Bu kocakarı tekgözden bile kötü!) demiş. “Tekgöz”
dediği ise eski Arjantin devlet başkanı ve Cristina hanımın rahmetli kocası
Nestor Kirchner. Bu gafın üzerine akıllanacağını düşünür insan. Ama işte belli
ki öyle olmamış. Hala sağda solda “kocakarı yine beni çağırıyor” diye
dolandığına göre. Bize bu hikayeyi anlatan iş adamı yine de Pepe’ye toz
kondurmadı. “Tekgöz, aslında o kadar da kötü bir laf değil,” dedi bize, “Yani
İspanyolca söyleyince kulağa o kadar kötü gelmiyor.”
Arjantin devlet
başkanı pek aynı fikirde değilmiş anlaşılan. Uzunca bir süre iki ülkenin
arasında soğuk rüzgarlar esmiş çünkü.
Uruguaylılar
başkanlarını gerçekten seviyorlar. Fakat onu eleştirmekten de geri durmuyorlar.
Mujica’yı destekleyenler arasında, iktidara geldikten sonra beklentileri yerine
getiremediğini düşünenler de var. Bir gazeteci arkadaşımız bize, MPP’ye dair en
büyük hayal kırıklığının, çokuluslu madencilik şirketlerinin Uruguay’a davet
edilmesi olduğunu söyledi. Bu büyük yatırımcılar, maden çıkarma işlemi
tamamlandıktan sonra geride bir enkaz bırakıp gidiyorlarmış. “Toprak
zehirleniyor. Bu alanlarda daha sonra ne tarım yapılabiliyor ne de
hayvancılık,” diye ekledi, “Oysa Uruguay için ikisi de çok önemli.”
Uruguay’ın en
büyük üniversitesi UdelaR’da hoca olan bir başka arkadaşımız, solun dünya
algısının değişmesi gerektiğini ve Mujica’nın yaptığı en büyük hatanın eski
usul solculukta ısrar etmesi olduğunu söyledi. “Ne demek istiyorsun?” diye
sordum. “Baksana, hala ağır sanayiyi kuvvetlendirmek derdinde. Bunun uğruna
ekolojik dengeyi bozmayı göze alıyor. Bu, yüzyılın başında belki affedilebilirdi.
Ama artık mazeret kabul etmeyen bir hata,” dedi.
Onlardan yaşça daha
büyük bir çift ise, Mujica’nın büyük umutlarla iktidara geldiğini ama en temel
vaatlerini yerine getiremediğini söylediler. Partisini fırsatçılardan
koruyamadığını ve bunun sonucu olarak kimi yolsuzlukların yeniden ortaya
çıktığını anlattılar. Onlara göre asıl hayal kırıklığı yaratan şey buydu:
Seneler sonra iktidara gelen solun kendisini yozlaşmadan koruyamayacak kadar
güçsüz olması.
Uruguaylılar
eleştiriden hoşlanıyor. Ulusal gururları pek hassas olan Arjantinlilerin aksine
siyasi konuşmalarda kendilerini yerden yere vurabiliyorlar. Mujica da böyle bir
özeleştiri geleneğinden nasibini almış olabilir.
Kendisi iyi ama
çevresi kötü müdür? Yoksa başkan da bu yolsuzluklara göz mü yummaktadır?
Bunları bilmemiz mümkün değil. Ama eski püskü arabasıyla sokaklarda dolaşan,
hastanede ya da bankada herhangi bir vatandaş gibi sırasını bekleyen ve göze
hoş görünmek için küçük çocuklarla fotoğraf çektirmeye ihtiyacı olmayacak kadar
sevimli bir adam olan Mujica’nın eşi benzeri olmayan bir siyaset adamı olduğunu
teslim etmek lazım. Onun her zaman Uruguay’ın Pepe’si olarak kalacağından ve
halkı tarafından sevgiyle anılacağından şüphem yok.
Monday, August 04, 2014
Latin Amerika Notları IV - Büyü nereden geliyor?
BirGün Pazar
3 Ağustos 2014
Montevideo
metrosunun açılış töreninde sarf edildiği söylenen bu sözlerin altında ise
tafsilatlı bir metro haritası yer alıyordu. Uruguay’ın başkentinin önemli noktalarını,
yeraltından giden bir raylı sistem ile birbirine bağlayan bu haritada tam 13 değişik
hat vardı. Kırmızı Hat kenti enlemesine kesiyor, Yeşil Hat ise sahil kısmını
boydan boya kat ediyordu. Bunun dışında kentin nispeten eteklerinde kalan
yoksul bölgeler için de birer metro hattı düşünülmüştü. Bu haritayı daha önce
bir yerde gördüğümü hatırladım, ama nerede olduğunu çıkaramadım. Bunun dışında,
bulduğum web sayfasında başka kent merkezindeki olmak üzere değişik metro
duraklarının fotoğrafları ve hatta metronun yer üstünde ve altında görüntüleri
vardı.
Uruguaylı bir
reklamcı olan Marco Caltieri de bu hayali paylaşıyor olsa gerek ki, Montevideo
Metrosu’nun daha önce bahsettiğim haritasını hazırlamış, açılış töreni
konuşmasını yazmış ve hatta kimi teknikler kullanarak şehrin metro ile nasıl
görüneceğini fotoğraflarla da göstermiş. Bütün bunlar kentin merkezindeki bir
yeraltı salonunda büyük bir sergide halka gösterilmiş. “Montevideo’nun zaten
yeterince sorunu var. Onun için hep birlikte sanki bu metro varmış gibi yapsak
harika olmaz mı?” diye sormuş Caltieri. Valla Uruguaylıları bilmem ama kıtanın
geri kalanını ikna ettiği kesin. Yazılana göre Şilili bir üretici firma
Caltieri’ye ulaşıp metro için asansör satmak istemiş.
3 Ağustos 2014
Montevideo’da en
büyük eğlencem otobüse binip bir yerden bir yere gitmek. Böyle deyince sanmayın
ki, her şey harika işliyor. Hayır. Otobüsler köhne ve yavaş. Çoğu kez deli gibi
gidiyorlar. Ama kalabalığa rağmen insanlar kibar, trafik İstanbul’a kıyasla çok
daha rahat ve en önemlisi şehrin en uzak köşelerine bu şekilde ulaşmak mümkün. Üstelik
okul saatleri içinde öğrencilere bedava.
Burada ulaşım ağırlıklı
olarak otobüslerle yapılıyor. Eskiden troleybüs de varmış. Ama elektrik
pahalanınca onları kaldırmışlar. Şimdi işi bizim halk otobüslerine benzeyen
birkaç şirket yürütüyor. 1980’lerde İstanbul’daki otobüs yolculuklarını
düşünün. Düşündünüz mü? Hani yuvarlak hatlı, koltukları harap, biletçileri
iyice suratsız otobüsler. O görüntüyü tutun şimdi. Sonra üzerine vapurlardaki
seyyar satıcıları ekleyin. Tamam işte. Buradaki otobüsleri elde etmiş oldunuz.
Seyyar satıcılar
başlı başına hikaye aslında. Burhan Pazarlama’nın otobüs versiyonundan tutun
da, azizlerin renkli resimlerini satanlardan, çiklet ve şeker tutanlara kadar
her cinsi var. Ama benim en çok hoşuma giden müzisyenler oldu. Montevideo için
uzunca sayılabilecek bir mesafe (en fazla 30 dakika) kat edecekseniz, kendinizi
müzisyenlerin inip bindiği bir hatta buluyorsunuz. Gitarları ve bazen de bu
kıtaya özgü telli bir çalgı olan “charango”ları ile otobüse atlıyorlar.
Şarkılar genellikle bir durak sürüyor. Eğer durağı kaçırırlarsa ne gam! Biraz
daha söyleyip öyle iniyorlar. Hepsi şoförleri tanıyor. Hatta selamlaşıp hal
hatır soruyorlar.
Sokak
müzisyenlerine dair fark ettiğim şeylerden biri şu: Asla rekabete girmiyorlar.
Gösteri için her zaman sıralarını bekliyorlar ve birbirlerine karşı çok
anlayışlı davranıyorlar. Hatta bazılarının, kendi gösterileri bittikten sonra gelen
yeni müzisyenlere topladıkları paradan birkaç kuruş verdiklerini gördüm.
Sembolik bir şeydi tabii. Ama biz gidiyoruz, sizin şansınız bol olsun gibi bir
anlama geliyordu belli ki. Dayanışma güzel şey.
Ulaşım sistemine
geri dönmek gerekirse, Montevideo’da bir yerden başka yere gitmek öyle korkunç
bir macera sayılmaz. Hele İstanbul trafiğine alışık biri için keyifli bir
seyahat bile sayılabilir. Yine de buradaki ilk günlerimizde, metro var mı diye
bir bakındık. Buenos Aires’te karanlık ve eski püskü metro istasyonlarında
beklemeye alışmıştık. Burada da otobüs yerine metroya binebileceğimizi
düşündük.
Böylece metroyu
aramaya başladık. İlk gün başarısızlıkla sonuçlandı. Ben bir yerde bir harita
gördüğümden neredeyse emindim. Hatta Buenos Aires metrosunu çağrıştıran Subte tabelasını da hayal meyal
hatırlıyordum. İkinci gün yine bulamayınca iyice meraklandım. Sonunda eve
döndüğümüzde, internete girip bu meseleyi araştırmaya karar verdim ve böylece
kendimi akıl almaz bir hikayenin içinde buldum.
Bulduğum
sayfalardan birinde şöyle yazıyordu: “Montevideo bugün dünyanın büyük
başkentleriyle, Londra, Milano ya da Rio de Janeiro ile, boy ölçüşebilecek bir metropoldür.
İşte sonunda, Montevideo da kendi metro sistemine kavuşmuştur.” Altında da bir
imza vardı: Estero Bellaco, Mühendis ve Montevideo Metro Şirketinin (CMM)
Başkanı.
Montevideo
metrosunun açılış töreninde sarf edildiği söylenen bu sözlerin altında ise
tafsilatlı bir metro haritası yer alıyordu. Uruguay’ın başkentinin önemli noktalarını,
yeraltından giden bir raylı sistem ile birbirine bağlayan bu haritada tam 13 değişik
hat vardı. Kırmızı Hat kenti enlemesine kesiyor, Yeşil Hat ise sahil kısmını
boydan boya kat ediyordu. Bunun dışında kentin nispeten eteklerinde kalan
yoksul bölgeler için de birer metro hattı düşünülmüştü. Bu haritayı daha önce
bir yerde gördüğümü hatırladım, ama nerede olduğunu çıkaramadım. Bunun dışında,
bulduğum web sayfasında başka kent merkezindeki olmak üzere değişik metro
duraklarının fotoğrafları ve hatta metronun yer üstünde ve altında görüntüleri
vardı.
Bütün bunlar
harikaydı elbette. Metro sistemi gerçek olsaydı tabii.
Biraz daha
okuduktan sonra bunun bir sergiden alınma görüntüler olduğunu fark ettim.
Montevideo’da metro falan yoktu. Muhtemelen daha uzun bir süre de olmayacaktı.
Çünkü bazı hükümetler zeminin çok yumuşak olduğunu, bazı başka hükümetler de
çok sert olduğu için kazılamayacağını iddia etmişlerdi. Sonuçta, hiçbir idare
çok masraflı olacağı belli olan bu projenin altına girmek istememişti. Montevideo’nun
metro düşü de böylece rafa kalkmıştı. Fakat kendini dünyanın büyük başkentleri
ile aynı ayarda görmek isteyen Montevideo anlaşılan bu kadar kolay pes edecek
değildi.
Uruguaylı bir
reklamcı olan Marco Caltieri de bu hayali paylaşıyor olsa gerek ki, Montevideo
Metrosu’nun daha önce bahsettiğim haritasını hazırlamış, açılış töreni
konuşmasını yazmış ve hatta kimi teknikler kullanarak şehrin metro ile nasıl
görüneceğini fotoğraflarla da göstermiş. Bütün bunlar kentin merkezindeki bir
yeraltı salonunda büyük bir sergide halka gösterilmiş. “Montevideo’nun zaten
yeterince sorunu var. Onun için hep birlikte sanki bu metro varmış gibi yapsak
harika olmaz mı?” diye sormuş Caltieri. Valla Uruguaylıları bilmem ama kıtanın
geri kalanını ikna ettiği kesin. Yazılana göre Şilili bir üretici firma
Caltieri’ye ulaşıp metro için asansör satmak istemiş.
Bunları okuduktan
sonra haritayı bir kez gözden geçirdim. Çok güzel çok kullanışlı bir haritaydı.
O kadar ince detaylarla işlenmişti ki, gerçek olmayabileceği aklınızın ucundan
bile geçmiyordu. Ama biraz dikkatlice baktığınız zaman, kentin doğu yakasına
doğru giden tren hattının (U 32) son durağının adının Atlántida (yani Atlantis) olduğunu görebiliyordunuz.
Sonra bir de
“büyülü gerçekçilik” nedir diyorlar? İşte budur.
Şimdi metrosu
olmayan ama varmış gibi yapan bir kentte vakit geçiriyorum. Gerçek şu ki,
metrosu olan ama hayal gücünü kaybetmiş bir şehirde yaşamaktan çok daha iyi
geliyor bana. Bazen sadece insanlarla birlikte olmak istediğim için otobüse
biniyorum. Seyyar satıcılar, müzisyenler ve ellerinde kitaplarıyla sahanlıkta
durup gevezelik eden öğrencilerle şehrin merkezine doğru gidiyorum. Keyfim
yerindeyse içimden de bir şarkı tutturuyorum. Güzel oluyor.
Tuesday, July 29, 2014
Latin Amerika Notları III - Me duele, Palestina!
BirGün Pazar
27 Temmuz 2014
-->
Uruguay’da sadece
hükümet düzeyinde değil sokakta da Gazze ile ilgili bir hareketlilik var. Bu
meselenin günlük hayatın içinde yeri olduğunu anlamak zor değil. Kiminle
konuşsak, bize ilk önce Türkiye’nin Gazze meselesine verdiği tepkiyi soruyor.
Bayrakları yarıya indirdik, diyoruz biz de. Ne diyelim? Türkiye’de eylem
yaptığını zannedenler, tuvalete Coca-Cola döker, Akdeniz Heykeli’ni parçalar ve
Musevi vatandaşları taciz ederken, bölgeden bu kadar uzakta böyle bir
duyarlılıkla karşılaşmak şaşırtıcı aslında. Orta Doğu sorununu salim kafayla konuşabilmek
için, illa ki dünyanın öbür ucuna mı gitmek gerekiyor diye düşünmeden edemiyor
insan.
Ama ne olursa
olsun, burada Gazze ile dayanışmanın varlığı hemen fark ediliyor. Montevideo’da
sokaklarda boyunlarına kefiye takmış dolaşan gençler görüyorum. Üniversitenin
Sosyal Bilimler binasında Filistin ile ilgili pankartlar var. Gazze’ye saldırılar
başladığından bu yana, burada irili ufaklı bir çok gösteri yürüyüşü düzenlendi.
Bunlardan biri, birkaç gün önce Uruguay’ın en büyük üniversitesi olan Universidad
de la Republica’dan yürüyüşe geçip İsrail Elçiliği’ne giden ve “Bu bir savaş
değil soykırımdır” sloganı ile Gazze’de silahsız sivil halkın katledilmesini
kınayan kalabalık bir gruptu.
27 Temmuz 2014
-->
Gazze’nin kim
bilir kaçıncı kez ateş altında kalması karşısında en yüksek ses, yine bölgedeki
komşularından değil, dünyanın ta öbür ucundan geldi.
Bir çoğu
sosyalist hükümetler tarafından idare edilen Latin Amerika ülkeleri, İsrail
yönetiminin saldırgan politikalarını kınayan sert açıklamalar yaptılar.
Arjantin hükümetinin yaptığı resmi açıklamada İsrail’in uluslararası camianın
çağrısına kulak vermeyerek şiddeti tırmandırdığı söylenirken, Brezilya’nınkinde
silahsız sivillerin ve çocukların öldürülmesinin kabul edilemez olduğu
belirtiliyordu. 2009 senesinde yine Gazze’ye yaptığı bir saldırı yüzünden
İsrail ile diplomatik ilişkilerini sınırlayan Bolivya’nın açıklamasında
“insanlık suçu” ve “soykırım” ifadeleri geçiyordu. Venezuela’yı zaten biliyorsunuz,
köprüleri olduğu gibi attı. Bu kıtadaki ülkeler arasında en fazla Filistinli
nüfusuna sahip olduğu söylenen Şili ise, İsrail ile ticari ilişkilerine son
verdiğini ve büyükelçisini Tel Aviv’den geri çekmeyi düşündüğünü açıkladı.
Uruguay’dan da
geçen hafta benzeri bir resmi açıklama geldi. İsrail’in Gazze Şeridi’ne
saldırısını lanetleyen Uruguay yönetimi, kullanılan askeri gücün İsrail’e
yönelik tehditle karşılaştırıldığında “orantısız” olduğunu ve bu saldırıların
“onlarca sivil vatandaşın” ölümü ve yaralanması ile sonuçlandığını söylüyordu.
Diğerlerinin çoğu gibi, bu resmi açıklama da bir an evvel bir ateşkese gidilmesini
ve meselenin barışçıl bir şekilde çözümlenmesini talep eden bir çağrı ile
bitiyordu.
Uruguay’da sadece
hükümet düzeyinde değil sokakta da Gazze ile ilgili bir hareketlilik var. Bu
meselenin günlük hayatın içinde yeri olduğunu anlamak zor değil. Kiminle
konuşsak, bize ilk önce Türkiye’nin Gazze meselesine verdiği tepkiyi soruyor.
Bayrakları yarıya indirdik, diyoruz biz de. Ne diyelim? Türkiye’de eylem
yaptığını zannedenler, tuvalete Coca-Cola döker, Akdeniz Heykeli’ni parçalar ve
Musevi vatandaşları taciz ederken, bölgeden bu kadar uzakta böyle bir
duyarlılıkla karşılaşmak şaşırtıcı aslında. Orta Doğu sorununu salim kafayla konuşabilmek
için, illa ki dünyanın öbür ucuna mı gitmek gerekiyor diye düşünmeden edemiyor
insan.
Filistin meselesi
burada da hassas bir konu gerçi. Uruguay’ın geniş bir Yahudi nüfusu var. Bu
konuyu konuşurken her zaman dikkatli davranıyorlar. İsrail hükümetini
eleştirirken, bunun bütün Musevilere ve hatta İsrail halkına dair bir konu
olarak algılanmaması için azami özen gösteriyorlar. Eleştirileri her zaman
İsrail’in politikalarına yönelik. Aslına bakarsanız, beni en çok etkileyen şey,
siyasi açıdan bu kadar karmaşık bir meseleyi, onu genellikle bir çıkmaza doğru
sürükleyen dini ve ırksal referanslarından soyutlayarak, insani bir sorun
olarak dile getirmeyi başarabiliyor olmaları oldu. Konuşabildiğim Uruguaylıların
söylediklerinden edindiğim izlenim şu ana kadar böyle.
Ama ne olursa
olsun, burada Gazze ile dayanışmanın varlığı hemen fark ediliyor. Montevideo’da
sokaklarda boyunlarına kefiye takmış dolaşan gençler görüyorum. Üniversitenin
Sosyal Bilimler binasında Filistin ile ilgili pankartlar var. Gazze’ye saldırılar
başladığından bu yana, burada irili ufaklı bir çok gösteri yürüyüşü düzenlendi.
Bunlardan biri, birkaç gün önce Uruguay’ın en büyük üniversitesi olan Universidad
de la Republica’dan yürüyüşe geçip İsrail Elçiliği’ne giden ve “Bu bir savaş
değil soykırımdır” sloganı ile Gazze’de silahsız sivil halkın katledilmesini
kınayan kalabalık bir gruptu.
Rebelarte! (Diren!) hareketinin düzenlediği bu eylemde, çoğu
öğrencilerden oluşan göstericiler, Filistin halkına destek veren pankartlar
taşıdılar. Fotoğraflardan görebildiğim kadarıyla, dünya kamuoyunu İsrail’i
boykot etmeye çağıran ve sivillerin öldürülmesini kınayan dövizler
çoğunluktaydı. Ama Filistin ile dayanışma içinde olduklarını gösterenler daha
fazla aklımda kaldı. Bunların arasında, “Hepimiz Filistinliyiz!” “Seni
duyuyorum, Gazze!” gibi dövizlerin yanı sıra, soykırımdan sağ kurtulanlar
arasında olan İsrailli bilim adamı ve insan hakları savunucusu Israel Şahak’ın
sözlerinin yazılı olduğu pankart da vardı: “Naziler bana Yahudi olmaktan korkmayı
öğretmişti, İsrail ise bundan utanmayı öğretiyor.”
Gösteriden sonra buralı
bir arkadaşımla konuşma fırsatım oldu. “Dünyanın öbür ucundasınız. Bu
duygudaşlık nereden geliyor?” diye sordum ona. “Yoksuluz ve zayıfız. Yoksulun
ve zayıfın halinden anlarız,” diye cevap verdi. “Bir de genç bir kıtayız biz”
diye ekledi “Genç olduğumuz için umutluyuz. Dünyanın değişebileceğine,
yanlışların bir gün düzeleceğine inanıyoruz.” Bir başka arkadaşım da Gazze’nin bir
insanlık meselesi olarak Uruguay’da geçmişi olduğunu anlattı. “Uruguay her
zaman Filistin’nin sesini duymuştur,” dedi, “Ama bu mesafeden ne kadar etkimiz
oluyor, orası şüpheli!”
Bizden daha çok
etkileri oluyordur herhalde. Uruguay’dan dünyanın geri kalanına bakınca insan
elinde olmadan böyle düşünüyor. Burası elbette cennet değil. Kendi dertleri,
büyük meseleleri var. Uyuşturucudan tutun da yolsuzluğa kadar bin çeşit sorunla
uğraşıyorlar. Yoksulluk bunların en önemlisi ve can yakıcı olanı. Ama adaletsizlik
burada hala bir yankı buluyor. Çünkü bir mücadele geleneğinden geliyorlar.
Hiçbir şey kolay kazanılmamış belli ki. Bunun böyle olduğu da asla unutulmuyor.
İşte onun için,
dünyanın bir ucundaki bu küçücük ülkede, insanlar Gazze için sokağa dökülebiliyor.
Şallara sarınmış bir kadın, soğuk bir kış gecesinde üzerinde “Aldırışsız
değilim. Acını hissediyorum, Filistin!” yazan pankartla sokağa çıkıp saatlerce
yürüyebiliyor.
“Buralardan bir faydamız
oluyor mudur acaba?” diye soran arkadaşıma anlatmayı unuttum. Ama size
söyleyeyim bari: Mesafenin fiziksel olanından değil duygusal olanından korkmak
lazım. Onlar aldırışsız değiliz diyorlar. Peki ya biz? Ölüme ve acıya karşı kayıtsızlığımızın
çaresi var mı?
Haftaya daha güzel
şeylerden konuşacağımızı umalım. Hepinize iyi pazarlar dilerim.
Friday, July 25, 2014
Latin Amerika Notları II - Dünyanın en uzak ucu...
BirGün Pazar
20 Temmuz 2014
Şehre indiğimiz ilk gün, merkezde dolaşırken bir gösteri yürüyüşüne rast geldik. Bir grup işçi çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebi ile yürüyorlardı. Ortalıkta tek bir polis bile yoktu. Göstericiler, sloganlar ve buraya özgü bir davul olan “candombe” eşliğinde ana caddede “kuşlama” yaparak yürüyüp gittiler. Aynı gün polis de gördüm. Ama bambaşka bir yerde. Hamile bir polis, kocasının elinden tutmuş vitrindeki bebek kıyafetlerine bakıyordu. Görevi yeni bitmişti herhalde. Üniforması hala üzerindeydi çünkü. Ayıp olmasın diye fotoğrafını çekmedim, ama bu görüntüyü zihnime kaydettim. “Fargo” filminin yanına koydum onu. Dünyanın sonuna kadar gittiğinizde, sevdiğiniz hikayeler de gerçek oluyordur belki diye düşündüm sonra.
20 Temmuz 2014
Babamın taksitle
aldığı 20. Yüzyıl Ansiklopedisi’nin “Kim Kimdir?” cildini çocukken hep başucumda
tutardım. Diğerleri de iyiydi
ama ben bu cildi iyice eskitmiştim. Seyyah ve kaşiflerin
hikayelerini okumaya bayılıyordum çünkü. Marco Polo, Vasco de Gama, Macellan ve
Kaptan James Cook’un maceralarını ezberlemiştim. Jules Verne romanları ve
televizyondaki Kaptan Cousteau belgeseli ile iyice gazı aldığım bu dönemde, bütün
derdim seyahate çıkmaktı. Denizden ya da karadan, hiç fark etmezdi. Maceralar
beni bekliyordu. Dünyanın en uzak ucuna kadar gitmeliydim. Dünyanın sonunu da,
çocuk aklımla, Güney Amerika olarak bellemiştim. Orada tam olarak ne bulmayı
bekliyordum bilmiyorum. Ama düşüncesi bile beni heyecanlandırmaya yetiyordu.
Uruguay’a vardığımızdan beri, gerçekten dünyanın sonuna gelmiş
gibi hissediyorum kendimi. Yaklaşık 1,5 milyon insanın yaşadığı Montevideo çok
şaşırtıcı bir kent. Özellikle yaşam biçimi açısından kesinlikle görmeye değer.
Burada hemen her gün hiç alışkın olmadığım manzaralarla karşılaşmanın
şaşkınlığı içindeyim.
Şehre indiğimiz ilk gün, merkezde dolaşırken bir gösteri yürüyüşüne rast geldik. Bir grup işçi çalışma koşullarının iyileştirilmesi talebi ile yürüyorlardı. Ortalıkta tek bir polis bile yoktu. Göstericiler, sloganlar ve buraya özgü bir davul olan “candombe” eşliğinde ana caddede “kuşlama” yaparak yürüyüp gittiler. Aynı gün polis de gördüm. Ama bambaşka bir yerde. Hamile bir polis, kocasının elinden tutmuş vitrindeki bebek kıyafetlerine bakıyordu. Görevi yeni bitmişti herhalde. Üniforması hala üzerindeydi çünkü. Ayıp olmasın diye fotoğrafını çekmedim, ama bu görüntüyü zihnime kaydettim. “Fargo” filminin yanına koydum onu. Dünyanın sonuna kadar gittiğinizde, sevdiğiniz hikayeler de gerçek oluyordur belki diye düşündüm sonra.
Burası Buenos Aires kadar Avrupalı bir yer değil.
İnsanları da Arjantinliler kadar kasıntı değil. Hatta bu iki ülke arasında
zaman zaman muhalefetli bir ilişki var. Arjantin-Almanya final maçını
seyrederken bunu yoğun bir şekilde hissettik. “Onlar bizim kardeşimiz tabii,”
dediler. “Elbette destekliyoruz,” dediler. Ama anlaşılan Arjantin,
Uruguaylıların gözünde bir kardeşten çok sorunlu bir büyük ağabey. Seviyorlar
ama belli bir mesafeden. Bunda da haklılar aslında. Çünkü Arjantin’in gösterişli
yaşam biçiminin aksine, Uruguay’a hakim olanın sıcakkanlı bir tevazu olduğu
söylenebilir. Nereye gitseniz insanlar sizi dostlukla karşılıyor ve ellerinde
ne varsa paylaşmaya hazır görünüyorlar.
Mate hariç tabii. Bu bölgenin yerel içeceği olan ve
tropik bir bitkinin yapraklarından imal edilen mate, ev sahibimiz Senor
Alvaro’nun dediğine bakılırsa, “tamamen
kişisel” bir şey. Belki sevgilinizle falan paylaşabilirsiniz ama sonuçta
herkesin matesi kendine. Kollarının altına sıkıştırdıkları termoslar ve
ellerindeki mate taslarıyla dolaşan işçiler ve öğrenciler Montevideo’nun
gündelik manzaralarından birini oluşturuyor. Mate üzerine su eklenerek
türetilen bir içecek olduğu için bu termosları taşımak şart. Deriden yapılmış
özel mate çantaları da gördüm. Ama çoğu kişi bununla uğraşmıyor bile. En yakın
dostuymuş gibi termosuna sarılıp yürüyor. Termos taşıma teknikleri üzerine bir
kitap bile yazılabilir burada. Hatta belki çoktan yazılmıştır bile.
Bu güzel şehrin meydanlarında, geniş bulvarlarında ve aydınlık
sokaklarında dolaşırken, yeni bir yerde bulunmanın heyecanı kadar, hiç
yabancılık çekmiyor olmanın şaşkınlığını da taşıyorum. Burada her şey, hem uzak
hem de biraz tanıdık. Mesela kokular. Şehrin merkezi şerbet ve kavrulmuş fıstık
kokuyor. Çünkü her köşe başında önce şekerli bir sıvıda kaynattıkları
fıstıkları kavuran sokak satıcıları var. Bir de gül suyu olsa, mevlüt ne zaman
başlıyor diye sorabilirsiniz. Kitapçılarda da, çocukluğumdaki kokulu silgilerin
kokusu geldi burnuma. Bir de lastik oyuncaklar vardı eskiden. Onların hafif
pudralı tatlımsı bir kokusu olurdu hani. İşte onlar gibi kokuyor bütün kırtasiyeciler
ve fotokopiciler.
Sadece kokular değil, başka ayrıntılar da bana
Türkiye’nin 70’li yıllarını hatırlatıyor burada. Bakımsız ama güzel binalar
(eski mahalleler henüz ele geçirilmemiş), sokak lambalarının soluk ışıkları
(elektrik çok pahalı), sokaklarda futbolcu kartları satan yaşlı amcalar
(Suarez’in fotoğrafı en kıymetlisi) ve eski kahvehaneler. O kahvelerden birine
gidip oturdum geçen gün. Biraz kitap okudum, biraz yazıp çizdim. Yan masada
adamın biri bana ters ters baktı ama hiç oralı olmadım. Pencere önünde aydınlık
masa bulmuşum, hiç keyfimi bozar mıyım? Hatta ayrılırken çat pat İspanyolcamla garsona
iltifatlar ettim falan filan. Garson da kibarca oranın aslında meşhur bir yer
olduğunu söyledi. Eve dönünce interneti açıp baktım neymiş bu kahve diye. Biraz
araştırınca ne göreyim! Meğer onca saat Eduardo Galeano’nun masasında
oturmuşum. “Hoşçakal Cafe Brasilero,” dedim kendi kendime, “herhalde bir daha
görüşemeyeceğiz.”
Galeano’nun masasını kaptım. Ben de bu şans varken,
Mujica’nın ekmeğini de gider ben alırım. Olmayacak şey değil gerçi. Uruguay’ın
devlet başkanı Jose Mujica, ya da buradakilerin söylediği şekliyle “Pepe,”
kolayca insan arasına karışan biri. Sağda solda, süpermarket sırasında, pazar
alışverişinde falan görmek mümkün. Acaba biz de pazarda karşılaşır mıyız diye şakalaşırken,
onu değil ama başka birini bulduk. Dün balık tezgahının önünde ne alacağımıza
karar vermeye çalışırken, Türkçe konuştuğumuzu duyan yaşlıca bir kadın atlayıp boynumuza
sarıldı. Meğer ilk kocası Türk asıllıymış. Bize uzun uzun nasıl yaprak sarması
yaptığını anlattı. İstanbul’u ve özellikle de sahlep içmeyi çok özlediğini
söyledi. Sonunda oturup bir güzel ağladı. Senora Marta ile sarılıp öpüşerek
ayrıldık. Eski bir akrabamızla vedalaşır gibi. Bize el sallarken gözlerinde
hala yaşlar vardı.
Montevideo hakikaten çok güzel bir şehir. Bazı sabahlar, İzmir’in
Kordon’unu andıran sahil şeridinde uzun uzun yürüyorum. Burnuma yosun kokuları
geliyor. Palmiyeleri ve banklarda güneşlenen insanları seyrediyorum. Ben de bir
banka oturup dinleniyorum. Önümden bisikletliler, koşucular, yürüyüşe çıkmış
aileler geçiyor. Yolu denizden ayıran alçak duvarın üzerinde küçük bir kız
yürüyor. Dengesini sağlayabilmek için kollarını yana açmış. Saçları rüzgardan
dağılmış. Yüzünde hem heyecan hem endişe var. Bir de sonunda başarmış olmanın mutluluğu.
O küçük kıza bakıp gülümsüyorum. O da dünyanın en uzak
ucuna gitmeyi hayal ediyor mudur acaba? Tıpkı benim çocukken yaptığım gibi.
Subscribe to:
Posts (Atom)














