Friday, September 20, 2013

Düşüş

BirGün Pazar
15 Eylül 2013


İster Eski Yunan’da yazılmış olsun ister Shakespeare’in elinden çıksın, trajedinin özü aslında hep aynıdır: İtibarlı ve güçlü bir adamın önlenemez düşüşü.

Ancak biraz daha dikkatli baktığımızda, Yunan tragedyaları ile Shakespeare oyunları arasında çok önemli bir fark olduğunu görürüz. Bu farklılığın altında, insanın evrenselle ilişkisine dair değişik iki görüş yatar.

Antik Yunan’da insanın tanrısal olan karşısındaki güçsüzlüğü resmedilir. Tragedya kişileri, bilmeden kendi felaketlerine doğru koşan karakterlerdir. Asıl vurgulanan kişilerin zayıflıkları ya da hırsları değil, insan olmalarıdır. İnsan olmak, kadere tabi olmak demektir. Bu da her kim olursanız olun, bir gün tökezleyip düşebileceğiniz anlamına gelir. Onun içindir ki, Aeschylus'un Agamemnon’u ve Sophokles'in Oedipus’u sonunda yenilirler. Her ikisi de, kontrol edilemez tanrısal bir gücün girdabına kapılıp yok olurlar. Büyük adamlardır onlar. Ama kader onlardan daha büyüktür.

Shakespeare’in oyunlarında ise, karakterleri felakete sürükleyen şey, tanrısal güçler değil kişilerin kendi seçimleri ya da başlarına gelen olayları nasıl yönettikleridir.  Kral Lear yaşlanmıştır yaşlanmasına ama bu kadar erken bir emeklilik planı yapmasa daha iyi olmaz mıdır mesela? Ya da Hamlet Ophelia’ya bu kadar zalimce davranmasa olayların gidişatı değişmez midir? Ve Othello’nun trajedisi, bir eleştirmenin şakayla karışık söylediği gibi, denizler fatihi muzaffer bir komutan iken evlenip yuva kurmaya kalkmak değil midir?

Başımıza gelen olaylarda sorumluluğumuz vardır. Shakespeare bize bunu söyler. Kişilerin tanrısal güçler karşısındaki çaresizliği ikinci plandadır artık. Daha çok zaafları ve ihtirasları yüzünden kendi felaketlerini hazırlayan karakterler görürüz. İnsanlar evrensel olanın karşısında yine güçsüzdürler. Ama artık olaylarda kendi paylarını görecek kadar karmaşık bir iç dünyaları vardır. Bir anlatının taşıyıcısı olmaktan çıkmışlar, psikolojik derinliği olan birer birey haline gelmişlerdir.

Kısaca söylemek gerekirse, Shakespeare’in dediği şudur: Kader diye bir şey vardır elbette. Yine de felaketin en fenası, kişinin kendi eliyle davet ettiğidir.

Gezi olaylarının başladığı günlerde, BirGün’deki köşesinde Zahit Atam’ın “Macbeth ve Beyefendi: İktidar üzerine kısa bir not” adlı yazısında değindiği gibi, Macbeth’in felaketini hazırlayan sebeplerden biri kehanetin peşinden koşuyor olmasıdır. Yani önceden yazılmış bir geleceğin bilgisine sahip olmanın getirdiği özgüven ve inançtır. Kehanete göre Macbeth kral olacaktır. Cadılar ona bunun teminatını verirler. Ama onu Kral Duncan’ı öldürmeye ve İskoçya tahtını ele geçirmeye iten şey yalnızca bu mudur?

Bana kalırsa, oyun bundan çok daha fazlasını anlatır. Shakespeare hikayenin dramatik gerilimini yalnızca bir kehanet ve onu körü körüne takip eden bir adam üzerine kursaydı, şu anda belki de Macbeth’den bahsetmiyor olurduk. Onu hala konuşuyor olmamızın sebebi, yaşadığı ikilemdir. Macbeth ihtiraslı bir adamdır. Ama oyunun başında zalim biri değildir aslında. Kendi kendine gidip kralı öldürecek bir adam da değildir. Macbeth harekete geçmeden tereddüt eder. Meşhur hançer sahnesinde onu, başına musallat olan korkunç hayallerle boğuşurken görürüz. Karar vermekte zorlandığını anlarız.

Oysa bu korkunç suçu işledikten sonra, Macbeth için artık tereddütlere yer kalmayan bir dönem başlayacaktır. Bu olaydan sonra geri dönüş yolunun sonsuza kadar kapandığını anlayacak, idareyi ele alacak ve gitgide zalimleşecektir.

Tereddüdün olmadığı yerde olasılık yoktur. Olasılıkların olmadığı yere de artık hayat denemez.

Oyunun ikinci yarısında Macbeth’in hayatı da bitmiştir aslında. Dünyayı anlayamaz, olayların akışına yön veremez olmuştur. Çünkü otoriter bir iktidarın mutlaklığı içinde sıkışıp kalmıştır. Onu insan kılan yegâne özelliğini, “Acaba?” sorusunu kaybetmiştir. Ancak bunun nedeni dinlediği kehanet değil, işlediği cinayettir. Geri dönülemez bir noktada olduğunun farkındadır. Bir karar vermiş ve hata etmiştir. Bir seçim yapmış ve bununla beraber kendi sonunu hazırlamıştır. Artık başka türlüsü mümkün değildir. Felaket gerçekleşecek ve o tahtından düşecektir.

Gezi’ye dönersek, olayların başladığı günden bu yana üç aydan fazla zaman geçti. Hava yumuşamıyor, sorunlar çözülmüyor. 9 Eylül gecesi Antakya’da bir genç daha öldü. Ahmet Atakan da Abdullah, Medeni, Ali, Ethem ve Mehmet gibi polis şiddeti sonucu hayatını kaybetti. AKP iktidarı, her ölümle birlikte geri dönülmesi biraz daha zorlaşan bir yola giriyor. Başbakan uzlaşma arayan bir dil kullanmamakta ısrarlı. Aksine son olaylarla birlikte şiddetin artacağının işaretlerini veriyor. Bir kez daha bundan başka hiçbir olasılık yokmuş gibi davranıyor. Hangi noktada tereddüt etmekten vazgeçmiştir, bunu bilmiyoruz. Hangi noktada ihtimalleri düşünmeyi bırakmıştır, buna dair de bir bilgimiz yok.

Bildiğimiz şey şudur: Erdoğan bu süreç içinde her gün biraz daha “Macbethleşmek”tedir. Shakespeare’in trajik karakteri gibi o da, kaderini kendi eliyle çizmiş ve kaçınılmaz sona doğru ilerlemeye başlamıştır.

Oyunun bir yerinde Macbeth’in kulağına fısıldayan sesler, uykuyu öldürdüğünü söylerler ona. İktidarını kaybetme korkusu kralın uykusunu çalmıştır. Bu çok fenadır elbette. Ama daha da kötüsü vardır. O da kralın olasılıkları öldürememiş olmasıdır.

Kehanet odur ki, dünya döndükçe ihtimaller devam edecektir. İmkansız gibi görünen şeyler mümkün olacak, sezaryen ile dünyaya gelmiş bir nesil sokakları dolduracak ve ağaçlar bir gün ayaklanıp muktedirlerin üzerine doğru yürüyecektir.

Ulysses ve Tutunamayanlar üzerine sohbet...

25 Eylül Çarşamba akşamı Armağan Ekici ile birlikte Ulysses ve Tutunamayanlar'a dair konuşuyoruz.

http://norgunk.com/etkinlik/ulysses-ve-tutunamayanlar-modern-epik-uzerine-meltem-gurle-armagan-ekici

Tuesday, August 20, 2013

Yaşayan bir adam...

BirGün Pazar
18 Ağustos 2013


Çoluğa çocuğa karışmış arkadaşlarımdan biriyle yemek yiyordum geçen gün. Biz sohbet ederken çocuklar sıkıldı. Bir süre sonra yanımızdan ayrıldılar. Baktım arkadaşımın küçük oğlu eline bir kitap almış sayfaları çeviriyor. Henüz sadece beş yaşında olmasına rağmen üzerinde ağırbaşlı bir hava var. Koltuğa yaslanışı, okuduğu bölüme yoğunlaşmak ister gibi kaşlarını çatışı, sayfaları yavaş ve dikkatli bir şekilde çevirişi insana tecrübeli bir okuyucu ile karşı karşıya olduğunu düşündürüyor.

“Ozan okumayı öğrendi mi?” diye sordum. “Yok canım!” diyerek omuzlarını silkti annesi. Kendisi hakkında konuştuğumuzu fark edince, Ozan yanıma gelip kitabını gururla bana gösterdi. Bunun üzerine aramızda şöyle bir konuşma geçti:

-       Ne okuyorsun?
-       Dördüncü bölüme geldim ben…
-       İyi de ne okuyorsun?
-       Kitap.
-       Nasıl bir kitap?
-       Hiç resim yok. (Muzip bir şekilde gülümsüyor.)
-       Anladım. Biraz resim fena mı olurdu?
-       (Kafasını hayır anlamında sallıyor. Resimli kitabı bebekler okur tabii. Haklı.)
-       Peki. Ne okuyorsun?
-       (Suratıma dikkatle bakıyor.) Kitap.
-       Ama ne hakkında?
-       Yaşayan bir adam hakkında…
-       Adam ne yapıyor?
-       (Bir daha suratıma bakıyor. Muhtemelen salak olduğuma karar verdi.) Yaşıyor.
-       Dördüncü bölümde ne oluyor peki?
-       Yaşamaya devam ediyor.

Nasılsa gülmemeyi başarıyorum. Ozan’ın duygularını incitmek istemem. Zaten sonradan anlaşıldı ki, bizimki bu kitap meselesini çok ciddiye almış. Ablası okurken kendisi okuyamıyor diye dertleniyormuş. Hatta geçenlerde uyumadan önce annesine şöyle demiş: “Okuyorum ama okuduklarımı anlayamıyorum. Bana bir gözlük alırsan belki anlayabilirim.”

Ayrıca, dördüncü bölümde adam hala hayattaysa işler iyi gidiyor demektir. Ortada gülünecek bir şey yoktur. Keşke biri bana roman taslaklarını yollayan çiçeği burnunda yazarlara da söylese bunu: Genç yazar, birinci vazifen karakterlerini birkaç bölüm boyunca hayatta tutmaktır. Herkesin sapır sapır ölüp gittiği romanlar yazamazsın. Yazarken şunu düşünmekte fayda var: Bu kadar drama bir kitap için fazla olabilir mi?

Yine de Ozan’ın kitabında asıl hoşuma giden bu meselenin halledilmesi değildi. Hikayenin “yaşayan bir adam hakkında” olmasından etkilendim daha çok.

Çünkü roman dediğimiz şey aslında gündelik yaşantı ile alakalıdır. Eğer bir karakterin bir gününü nasıl geçirdiğine dair ayrıntıları anlatmayı başaramıyorsanız kendinize romancı diyemezsiniz. Hikayeniz solar kalır. Ya da birtakım ukalaca tespitlerle, inandırıcı olmayan diyaloglarla, sonu gelmeyen sıkıcı tasvirlerle dolar taşar. Karakter bir türlü ortaya çıkamaz. Öykü açıldıkça hayat bulacağına, gitgide düzleşir, sığlaşır, cansızlaşır.

Gatsby’nin herkese “ahbap” (“old sport”) demesi, Leopold Bloom’un sabah sabah böbrek kızartması yapması, Tom Sawyer’in düşen süt dişinin bıraktığı boşluktan mükemmel bir şekilde tükürebiliyor olması, ya da Raskolnikov’un dönüp dolaşıp kendini kentin merkezindeki Saman Pazarı’nda bulması... Bunların hepsi gündelik hayata dair ayrıntılardır. İlk bakışta anlamsız gibi görünseler de, onları hala hatırladığıma göre, gerçeklik duygusu oluşturmakta başarılı olmuşlardır.

“Roman Sanatı” adlı kitabında E. M. Forster, bazı roman karakterlerinin gerçek insanlardan daha gerçek göründüğünü söyler. Çünkü yazar karakterin günlük hayatına dair detayları bize aktarmayı başarmıştır. Böylece onun yaşantısına dair bütünlüklü bir bilgi edinebilmiş ve onu iyiden iyiye tanımışızdır. Yani roman kişisi bir karton karakter olmaktan çıkmış ve “yaşayan biri” haline gelmiştir. Forster’ın roman kişilerini gerçek hayattaki kişilerden daha gerçek bulması da bundandır. Gerçek hayattaki kişilere dair bilgimiz sınırlıdır. Halbuki yazarın bize sunduğu ayrıntılar ölçüsünde bir roman karakterinin iç ve dış dünyasını bütünüyle bilebilir, yaşantısına dair fikir edinebiliriz.

O zaman şunu söyleyebiliriz: Gündelik yaşantı bir edebiyat türü olarak romanın esas malzemesidir. Karakterler de ancak bu hayatın içinde şekillenir ve anlatılabilir hale gelir.

Yani sonuçta Ozan haklıdır. Bütün iyi romanlar “yaşayan” adamlar ve kadınlar hakkındadır. 

Not. Fotoğraftaki şahıs Ozi'nin ta kendisidir. 



Thursday, August 15, 2013

Medeni İnsan



“Medeni insan, kanımca, şu koşulları yerine getirenlere denir:

1) İnsanlara birer birey olarak saygı duyar ve bu nedenle her zaman hoşgörülü, nazik ve anlayışlı olurlar… Ufak tefek şeyler yüzünden sorun yaratmaz, birlikteyken size bir lütufta bulunuyormuş gibi davranmaz, ayrılırken de büyük bir skandal yaratmadan usulca giderler (...)

2) Sadece dilencilere ve kedilere değil, bütün insanlara merhamet duyarlar. Çıplak gözle görülemeyen şeyleri kalpleriyle anlar ve bunun acısını hissederler (...)

3) Başkalarının malına da saygı gösterirler. Onun için borçlarına sadıktırlar.

4) Ahlaksız değillerdir: Yalan en çok korktukları şeydir. Basit meselelerde bile yalan söylemekten kaçınırlar. Bilirler ki, birine yalan söylemek ona hakaret etmektir ve insan yalan söylediği kişinin gözünde küçülür her zaman. Medeni insanlar, asla hava atmazlar. Onlar evlerinde nasıllarsa sokakta da öyledirler, genç insanları etkilemek için saçmasapan rollere bürünmezler. (...)

5) İnsanların sempatisini kazanabilmek için, kendilerini küçük göstermeye çalışmazlar. Başkalarının ilgisini çekmenin yolu duygu sömürüsü yapmak değildir. Bu tür davranışlar basit kaba hareketlerdir, ucuz oyunlardır. Medeni insanlar böyle davranmazlar. (...)

6) Boş insanlar değillerdir. Meşhurların peşinden koşup sahte insanlar arasında zaman harcamazlar. Sarhoş bir konuşmacının elini sıkmak şerefine nail olmak ya da bir davette önemli kişilerin ilgisine mazhar olmak gibi şeyler onların ilgisini çekmez. (...) Gerçek yetenek her zaman gölgede durur, kalabalıklara karışır, sahne ışıklarından kaçar. … Krylov’un dediği gibi, boş teneke çok tangırdar. Medeni insanlar bunun farkında olanlardır. (...)

7) Yetenekleri varsa eğer, bunun değerini bilirler… Bununla gurur duyarlar… Amaçsızca zaman geçirmek yerine, bu yeteneği kullanmak ve [başkaları üzerinde] bir değişiklik yaratmak gerektiğini hisseder, bunun sorumluluğunu duyarlar. (...)

8. Estetik duygularını geliştirmek için çaba gösterirler. Medeni insanlar yalnızca temel içgüdülerine kulak vererek yaşamaz… Onlar sağlam bir vücut gibi sağlam bir zihne de sahip olmak için uğraşırlar.

Bunun başka bir çok şey daha söylenebilir. Medeni insanlar böyledir. Pickwick’i okumak ve Faust’u satır satır ezberlemek, gerçekten medeni biri olmak ve etrafındakilerden geri kalmamak istiyorsan yeterli değildir.”

― Anton Çehov, Nikolay Çehov’a yazdığı bir mektuptan (Mart 1886)

Bayram Hediyesi

BirGün Pazar
11 Ağustos 2013


Bayramlarda yurtdışında olmanın hiç tadı yok. İnsana gereksiz bir hüzün çöküyor. Elinizi kolunuzu nereye koyacağınızı bilemiyorsunuz. Eve telefon etseniz arkadan telaşlı sesler geliyor, içiniz bir garip oluyor. Sıradan bir günmüş gibi yaşamak istiyorsunuz, onu da başaramıyorsunuz. Ne yapsanız o burukluk geçmek bilmiyor.

Bir süredir akademik işler nedeniyle yine Amerika’dayız. Chicago çok güzel bir şehir. Kalabalık, karışık, eğlenceli. Ama ne zaman buralara gelsem peşimi bırakmayan yabancılık duygusu arada bir yine yokluyor. Yüzlerce kişinin yaşadığı dev bir apartmanda kalıyoruz ve geceleri arka sokaktan gelen silah seslerini duyabiliyoruz. Yarı deli kadınlar sokaklarda kendi kendilerine söylenerek dolaşıyor. Kaldırımlarda sersefil uyuyanları herkes görmezden geliyor. Dün otobüste bir adam yere düştü ve kimsenin kılı bile kıpırdamadı. Adam patates çuvalı gibi olduğu yerde kaldı. İnsan elinde olmadan ürperiyor.

Bayram yaklaştıkça bu yabancılık duygusu artmaya başlamıştı ki, beklenmedik bir karşılaşma neşemi yerine getirdi.

Bir arkadaşımızı görmek için trenle yakın bir bölgeye gitmiştik. Mahallemiz o saatlerde pek tekin olmadığı için taksiyle dönmeye karar verdik. Araba bulamayınca bir süre yürümek zorunda kaldık. Sonunda kara yağız bir adam önümüzde durdu. Biz de hemen koşup onun arabasına atladık.

Taksi şoförü orta yaşlı oturaklı bir adamdı. Gideceğimiz yeri söyledikten sonra kendi aramızda konuşmaya başladık. Bir ara şoförün aynadan bizi izlediğini gördüm. Kendisine baktığımı fark edince “Nerelisiniz siz?” diye sordu. Biraz daha konuşunca Türk olduğumuzu anladı. Sonra kendi memleketini tahmin etmemizi istedi. Bilemedik. Meğer Iraklıymış. Arabanın içindeki belli belirsiz tütün kokusunun nedeni böylece anlaşılmış oldu. Adamın kolunu hafifçe pencereden dışarı çıkarışı, kafasını bir yana eğerek konuşması, sesindeki kılçıklı tonlar... Bütün bu detaylar birden yerine oturdu.

Tanıdık bir mecraya girmenin rahatlığı ile sohbet etmeye başladık.

Dışarıda bir yaz akşamının tatlı serinliği vardı. Saat bayağı geç olmuştu. Bomboş caddede sallana sallana gidiyorduk. Sonradan isminin Haydar olduğunu öğrendiğimiz taksici, pencereyi sonuna kadar açmış derin nefesler çekiyor, bir yandan da konuşup duruyordu. Amerika’daki hayatından, oturduğu mahalledeki Müslümanların bağnazlığından, Irak’ın güneyindeki evinden bahsetti. Ardından Amerika’nın işgalinden sonra Irak’ın durumunu söyledi. İnsanların maruz kaldığı aşağılanmayı anlattı. Müzelerin talan edildiğini hatırlattı. Biliyorduk. Ama bir kez daha dinledik. Bir kez daha üzüldük. “Aynısı Türkiye’ye de olabilirdi,” dedik. “Olabilirdi,” dedi.

Eve geldiğimizde sohbet için teşekkür ettik ve taksi ücretini uzattık. “Koyun o parayı cebinize,” dedi adam bize. İkimiz de neye uğradığımızı şaşırdık. Israr ettik, kabul etmedi. “Bu sizin işiniz. Böyle para kazanıyorsunuz. Almak zorundasınız,” dedim ben. Öğretmen gibi çıkmasına uğraştığım bir sesle hem de. Bunun üzerine adam bize dönüp gülümsedi. Sigaradan lekelenmiş dişlerine rağmen ışıl ışıl bir gülümsemesi vardı. “Ben paramı nasıl olsa kazanırım. Gece uzun,” dedi.

Sersemlemiş bir halde arabadan indik. Kaldırımda durup taksinin arkasından baktık. Adam bizi bıraktıktan sonra arabayı yolun kenarına çekip bir sigara yaktı. Çakmağın alevi kısa bir an için yüzünü aydınlattı. Araba hareket ettikten sonra pencereden dışarı yayılan dumanı gördük. “Bir film sahnesi gibi,” dedi kocam. Sonra ne yapacağını bilemediği için hâlâ elinde tuttuğu banknotu cebine koydu. Kapıyı açıp eve girdik.

Bayram sabahı yine aynı buruklukla uyanınca bu küçük hikâyeyi düşündüm. Belki de evden o kadar uzakta sayılmam dedim kendi kendime. Bayram dayanışma ve ruh zenginliği demek ise, ben de bundan payımı almıştım. Her sene çorap ve mendil olacak değildi ya. Bu sene de Haydar Abi çıkmıştı karşımıza. Çocukken bayram harçlığı için biraz fazlaca sevindiğimde, bunu ayıp sayan babamın usulca eğilip “Koy paranı cebine,” deyişini hatırladım. Utanarak paramı cebime koyar ve ayaklarımı sandalyenin altına saklayarak otururdum.

Bu sene babam yanımda değildi belki, ama bunu aynı cömertlik ve nezaketle söyleyecek biri çıkmıştı işte. İçimden Haydar Abi’ye büyük bir “Helal olsun!” çektim. Sonra ayaklarımı yine eskisi gibi sandalyenin altına kıvırarak sabah kahvemi içtim.  Bayram güzel bir şeydi. Herkese kutlu olsundu.

Tuesday, August 06, 2013

Cehennem Çiçeği



BirGün Pazar
28 Temmuz 2013



Devam filmleri, seri romanlar, üçlemeler… Bütün bunlar bende bir kaşıntı uyandırır. Merak ve endişeden oluşan bir kaşıntıdır bu.

Sevdiğim bir filmin devamını görmek istediğimden hiçbir zaman yüzde yüz emin olamam. Aynısı romanlar için de geçerlidir. Hayal kırıklığına uğramaktan korkarım. Yazarlar da benzeri bir hisle dolu olmalı ki, edebiyat tarihi ikinci kitabını hiç bitirememiş romancılar, bir türlü tamamlanamamış seriler ve birinci ciltten sonra yavaşlayıp dağılmış üçlemelerle doludur.

Onun için seri romanlardan her ne kadar hoşlansam da, onlara elimi atmadan önce şöyle bir duraksarım: Ya birincisi kadar iyi değilse? Bu soru lanetli bir fısıltı gibi insanın zihninin bir kenarında durur. Eski arkadaşlarla yeniden buluşmak neden zorsa, devam romanı okumak da aynı sebeple risklidir. Senaryo farklı olsa da bir şeyler fena halde tanıdık gelir. Ve bu her zaman iyi bir şey olmayabilir.

Alper Kamu maceralarının ikinci kitabı olan “Cehennem Çiçeği”ni de bu hislerle aldım. Alper Canıgüz’ü ilk kitabı “Tatlı Rüyalar”dan beri yakından takip ediyorum ama, itiraf etmeliyim ki, bu hikayenin bende ayrı bir yeri var. Canıgüz’ün çocuk karakteri Alper Kamu’ya bir sabık okuyucunun sarsılmaz sadakatiyle bağlıyım. Onun için, uzun süredir çıkmasını bekliyor olmama rağmen, romanı alır almaz okuyamadım. Ertelenen bir buluşmanın heyecanı ile bir süre yanımda taşıdım durdum. Sonunda geçen hafta, serin ve rüzgarlı bir öğle sonrasında divanın üzerine kurulup hepsini bir solukta okuyuverdim.

Romanı bitirdiğimde akşam olmuştu. Üzerime bir türlü kurtulamadığım ağır bir melankoli çökmüştü. İçeriden adımın seslenildiğini duydum. Hiç aldırmadım. Hala okuduğum kitabın etkisi altındaydım. Neden bunu yaşamama izin verilmiyordu? Düpedüz kızgındım. Galiba biraz da sinirlerim bozulmuştu. Çünkü beş yaşındaki bir roman karakterine aşık olmuştum ve bu konuda ne yapacağımı bilmiyordum.

Sabık okuyucuyken sapık okuyuculuğa terfi ettim, dedim kendi kendime. Bir bu eksikti!

Ne var ki, Alper Kamu’ya kayıtsız kalmak olanaksızdı. Serinin ilk kitabı olan “Oğullar ve Rencide Ruhlar”ı okuduğumda, benzersiz bir karakterle karşı karşıya olduğumu zaten biliyordum. Çelimsiz çocuk bedeninde orta yaşlı bir erkeğin ruhunu taşıyan bu lanetli karakteri o zaman da sevmiştim. Ama o zaman ilişkimiz bu seviyede değildi. Ancak ikinci kitabı okuduktan sonra, onun bir kişi olarak canlanıp hayata karıştığını hissettim.

Alper Canıgüz’ü tebrik etmek lazım. “Cehennem Çiçeği”nde, anlatının sadeliği ve kurgusu açısından en az bir önceki romanda olduğu kadar iyi bir iş çıkarmış. Ve bu edebiyat tarihinde pek sık rastlanan bir durum sayılmaz. Devam romanları genellikle yazarların ikinci kitap sendromu nedeniyle dağılır giderler. Bu ise düpedüz parlak bir roman.

Ancak romanın çekiciliği, kurgudan ya da dilden ziyade, karakterin derinliğinden geliyor. Alper Canıgüz, bu sefer karakterini daha iyi tanımamıza izin vermiş. Onun iç çatışmalarını ve varoluşsal hesaplaşmalarını yakından görmemizi istemiş. Böylece, önceki hikayede, belki de mizahla yüklü sahnelerin gölgesinde kalmış oldukları için, o kadar yoğun bir şekilde hissetmediğimiz hüznüne şahit oluyoruz. Birinci kitapta böyle bir derinliğin işaretlerini vermiş olan Alper Kamu, bu romanda sadece eğlenceli ve hazırcevap kişiliği ile değil, dokunaklı iç dünyasıyla ve hatta rüyalarıyla karşımıza çıkıyor:

“Toprak yolun bittiği noktada, önümde sarı bir deniz uzanıyor. Dizlerimin üstüne çöküp sudaki aksime bakıyorum. Bu yüz, benim yüzüm. Bu gözler, benim gözlerim. Ellerim, benim ellerim… Hep kendim kalacağımı idrak ediyorum o zaman. Tanrım, bu nasıl bir lanet? Derimi yırtmak, gözlerimi oymak, dişlerimi sökmek bir işe yaramaz. Kendime mahkumum. Ağlasam, gözyaşlarım benim gözyaşlarım. Ben cehennemde değilim, cehennem benim içimde.”

“Oğullar ve Rencide Ruhlar”ın bir polisiye komedisi gibi okunduğunu hatırlıyorum. Bu edebi türün klişelerini alıp gülünçleştirdiği için böyle bir muameleye maruz kalmıştı. Canıgüz ikinci kitapta da bu tarz gülmece ögelerini kullanıyor. Demir yumruklu ama yumuşak kalpli detektif tipinden beslenen polisiye roman türü ile diyaloğunu sürdürüyor. Bir dönemin çocuklarının bir numaralı arzu nesnesi olan “Düldül” ile Hollywood usulü bir kovalamaca sahnesi yazmak ancak Canıgüz’ün yapabileceği bir şey mesela. Köyden gelmiş çocuk bakıcısından birinci sınıf bir “femme fatale” yaratıp onunla Alper Kamu arasında cinsel tansiyonu yüksek kara film diyalogları kurgulamak da öyle.

Hepsi çok eğlenceli. Yine de Alper Canıgüz’ün romanını unutulmaz kılan bunlar olmayacak.

“Cehennem Çiçeği” sıra dışı güzellikte bir detektif romanı. Bence daha uzun seneler okunacak. Bütün iyi hikayeler gibi o da, kurgusundaki incelikler ya da eğlenceli sahnelerden çok, bizi kendine aşık edecek kadar gerçek bir karakter yaratmayı başarabildiği için hatırlanacak.





Tuesday, July 23, 2013

Babanın Dili

BirGün Pazar
21 Temmuz 2013

Her yazarın otorite ile derdi vardır. Yazar dediğin, kendini merkezden uzaklaştıran, sesini başkalarınınkinden ayıran ve kimseye yaslanmadan konuşmaya cesaret eden biridir çünkü. En azından öyle olmalıdır. 


Ama edebi otoriteler ile başa çıkmayı başarmış yazarlar bile kimi zaman siyasi iktidarın karşısında seslerini kaybedebilirler. Onunla yüz yüze geldiklerinde sesleri ya hiç çıkmaz olur ya da renk değiştirir. Belki de orada ebeveynlik ve vesayet işleri daha çetrefil olduğu için böyledir bu.

Perihan Mağden de edebi babaları ile helâlleşmiş romancılardan biridir. Güzel laf etmek için yazanlardan değildir. Her zaman bir meselesi olmuş ve bunu da tamamen kendine has bir sesle söylemeyi başarmıştır. Evet, sesi bazen yüksek perdeden çıkar. Hem de Türk edebiyatında pek duymadığımız kadar. Ama onun bu ülkedeki edebi gelenekle hesaplaşma biçimi böyledir: Hikayeleri sıradışı, karakterleri marazi, dili çetrefillidir. Herkes bilir ki, Mağden keskin virajlardan hoşlanır. Onları hızlıca döner, okuyucuyu toz duman içinde bırakır. Bana kalırsa, Haberci Çocuk Cinayetleri’nden bu yana yazdığı her roman ilgi ve heyecan yaratmıştır.

Köşe yazarı olarak da okuyucusu üzerinde kuvvetli hisler uyandırdığını unutmamak gerekir. Seveni gibi sevmeyeni de yoğun duygularla bağlıdır ona. Kimse kayıtsız kalamadığına göre, ülkenin kültürel ikliminin oluşmasına katkıda bulunmuş ya da en azından bir kesimin ruh haline tercüman olmuş yazarlardan biridir diyebiliriz onun için.

Perihan Mağden geçtiğimiz hafta Taraf gazetesine verdiği söyleşide Gezi’ye dair konuşmuş. Gezi olaylarını şehirli bir hareket olarak gördüğünü ve desteklediğini söylese de, satır aralarında olan bitenden tümüyle memnun olmadığını anlıyoruz. Gezi’nin içindeki “çok çok temiz ve güzel damarı” övüyor da övüyor ama bir yandan da “Kemalizm’den, militarizmden, darbecilerden, ulusalcılardan o kadar nefret eden biri” olduğu için bu harekete canı gönülden destek veremeyeceğini de söylüyor. 

Perihan Mağden’in fikirlerini “yüksek sesle” ve dolandırmadan ifade etmesi yeni bir şey değil. Takdir edilmesi gereken bir özellik ayrıca. Herkes bu kadar açık yürekli olamaz. Fakat bu sefer ciddi bir kazaya uğramış bence. Hükümetin bu süreçteki en belirgin itibarsızlaştırma hamlesini, yani “İyi Gezi/Kötü Gezi” ayrımını benimseyip kullanması çok garip. Otoriteyle derdi olduğunu her fırsatta söylemekten hoşlanan bir yazar, resmi ağızlarda gevelene gevelene ufalanmış bu bayat görüşü neden tekrar eder? Belli ki Gezi’ye katılan insanların dönüşmeye, yakın durmaya ve birbirini anlamaya duyduğu ihtiyacı hissedememiş. Söyleşinin bir yerinde, Gezi’ye gelmeyi hiç düşünmediğini söylüyor. Keşke gelseymiş. Çünkü birçokları gibi o da ezberini bozamamış. Mesela “İyi Gezi” diye tarif ettiği şeyi, evlerinde bilgisayar oyunları oynayan şehirli çocuklardan ibaret sanıyor ki, sadece bu bile başlı başına bir felaket sayılabilir. 

Bununla kalsa idare edebilirdik belki. Ama “war craft” oynayan çocuklarla bitmiyor iş. Bir de “kedi yavrusu” Kürtler var. Mağden, Gezi olayları ertesinde bozulacağından endişe ettiği barış sürecini anlatırken şunları söylüyor: “Anneciğim! oldum, Eyvah barış süreci tehlikede! Kedi tehlike anında ilk iş yavrularını düşünür ve yavrularının üstüne oturur ya, benim de hissiyatım o oldu. Çünkü benim için bu ülkeye Türklerle Kürtlerin barışının gelmesinden daha önemli bir şey yok.”

Söyleşinin bu noktasına kadar fikir ayrılıklarını olgunlukla karşılayabiliriz. Fakat bunu okuyunca ne düşüneceğimizi bilemiyoruz artık: Barışın herkes için gelmedikçe kimse için gelemeyeceğini anlamamış olmasına mı üzülelim? Yıllardır özgürlük mücadelesi veren bir halkın kaderini sadece AKP hükümetinin bekasına bağlı zannetmesini mi yadırgayalım? Kürtleri acizleştirdiği ölçüde kendisine iktidar atfeden Türk entelektüelinin kibrine mi şaşıralım? 

Türkiye’de okumuş yazmış kimselerin kendilerine büyük payeler biçmesi görülmemiş şey değildir elbette. Eğer doğrudan müdahil olmazlarsa, Kürt hareketinin dağılıp söneceğini, Ermenilerin buharlaşıp yok olacağını düşünenlerin sayısının hiç de az olduğunu sanmıyorum. Onları evcilleştirip “korunabilir değerler” hale getirdikleri müddetçe sevebilenlere de aynı derecede sık rastlanır. Yine de, itiraf edeyim, “kedi yavrusu” benzetmesini anlamakta zorlanıyorum. 

Aklın sınırları içinde anlamlandıramayacağımız laflar vardır. Bu da onlardan biri galiba. Bence bırakalım. Daha da konuşmayalım. 

Sonrasını anlatmaya zaten gerek yok. Söyleşiyi okuduysanız biliyorsunuz: Sonsuz müteşekkirlikler, eşekten düşen karpuzlar ve mütemadiyen kırılan kalpler. Muktedirin gücünü “iyi yönde” kullanabileceği ihtimaline inanmak isteyen birinin safdilliği mi desek? Ya da tamamen “babalaşmış” bir dünyada bir türlü kendine yer bulamayan bir kız çocuğunun sonu gelmeyen yakınmaları? 

Halbuki aynı Perihan Mağden, nevi şahsına münhasır üslubuyla kendini edebiyatın muktedirlerinden ayırmış, Türkiye’deki edebi geleneğe meydan okuyan romanlar yazmıştır. Onun da gidip iktidarın simgesel diline dolandığını görmek hiç hoş değil. Hele sevenleri için. 

Bir de Freud falan diyorlar ama, işte bunlar hep Lacan. Kişi ne kadar uğraşsa da, babanın dilini o kadar kolay terk edemiyor anlaşılan.

Tuesday, July 16, 2013

Günah Keçisi

BirGün Pazar
14 Temmuz 2013

J.M. Coetzee, 1999 Booker Ödülü'nü alan romanı “Utanç”ta basit ama çok sert bir hikâye anlatır. 

Cape Town’da bir edebiyat profesörü olan David Lurie, genç bir öğrencisi ile ilişkiye girdiği için üniversiteden uzaklaştırılır. Herhangi bir pişmanlık belirtisi göstermediği için dostları tarafından da terk edilmiş ve tamamen yalnız bırakılmıştır. Bunun üzerine, taşradaki çiftliğine sığındığı kızının basit hayatında huzur bulmayı dener. Fakat orada çok daha fazla şiddet ve kötülük ile karşılaşacaktır.

“Utanç,” bu inançsız ve uyumsuz adamın kendisi ile yüz yüze gelmesinin ve pek başarılı bir şekilde olmasa da işlediği kabahatin kefaretini ödemeye çalışmasının hikâyesidir. 

Ancak hepsi bu değildir. Kitabın merkezine kişisel bir hesaplaşmayı koymuş gibi görünse de, Coetzee alttan alta “apartheid” sonrası yeni ve sancılı bir döneme girmiş Güney Afrika’nın geçirdiği dönüşümü anlatır. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir. Bütün inanç sistemleri sarsılmış, belirsizliklerle dolu ürkütücü bir döneme girilmiştir. En azından beyaz adam için böyledir bu. Roman açıldıkça, Lurie ile birlikte biz de bunu yavaş yavaş anlarız. 

Kitabın bir yerinde Profesör Lurie, başına gelenlere anlam vermeye çalıştığı bir anda, “günah keçisi” benzetmesine başvurur ve bunun bir zamanlar nasıl işlediğini anlatır:

“Günah keçisi olmak, arkasında dinin gücünü bulundurduğu müddetçe geçerliydi. Kentin bütün günahlarını bir keçinin sırtına yükler ve onu kent dışına sürerdiniz. Böylece kenti günahlardan temizlemiş olurdunuz. […] Sonra tanrılar öldü ve kenti onların yardımı olmadan temizlemek gerekti. Sembolizmin yerine gerçek eylemler geçti. […] Uyanık olmak bir düstur haline geldi: Herkesin herkese karşı uyanık olması. Temizlenmenin yerini de böylece tasfiye aldı.” 


Profesör Lurie, içinde bulunduğu toplumun ahlâk kurallarına uymakta zorlanan, onları ikiyüzlü ve sathi bulan biridir. Onun için yukarıdaki yorum, hikâye boyunca devam eden kişisel hesaplaşmasının bir parçasıdır. Fakat bununla romanın daha derinden seyreden siyasi temasını da açık etmiş olur: Ritüeller ancak onlara inananlar olduğu sürece gerçektir. Eğer kimse bir arınma getireceğine inanmıyorsa, günah keçisi ilan etmenin de anlamı yoktur. O zaman keçi sadece yoluna gidecek, kent de günahlarından temizlenmeyecektir. 

Gezi olaylarındaki son gelişmeler, bana Coetzee’nin romanındaki “günah keçisi” tanımını ve bu eski uygulamadaki inanç bileşenini hatırlattı. Bu haftanın en önemli olayları arasında, Taksim Dayanışması’ndan 50 kişinin gecenin bir saatinde derdest edilip gözaltına alınması vardı. Biz onların derhal bırakılacağını bekleyeduralım, bugün 50 kişiden 12'sinin tutuklama istemiyle mahkemeye sevk edildiği haberi geldi. Bu yazının yazıldığı saatlerde, aralarında Mücella Yapıcı ve Ali Çerkezoğlu'nun da bulunduğu 5 kişinin, "suç işlemek amacıyla örgüt kurmak", "polise mukavemet" ve "2911 sayılı Gösteri ve Yürüyüş Kanunu'na muhalefet etmek" suçlarıyla itham edildiği bilgisi gazetelere ulaştı. 

Görünen o ki, hükümet Taksim Dayanışması’nı gözden çıkarmaya karar verdi. Halbuki kısa bir süre önce Başbakan Erdoğan aynı oluşumun temsilcilerini kendine muhatap almış ve onlarla Gezi Parkı meselesine çözüm bulabilmek üzere görüşme yapmıştı. Demek ki, o zaman bu şahısların bir suç örgütü kurmak üzere harekete geçmiş oldukları şüphesini taşımıyordu. 

Oysa Gezi ile başlayan olaylar büyüyüp de bir halk hareketine dönüşünce, anlaşılan bir günah keçisi ilan etmek kaçınılmaz oldu. Aralarında sivil toplum kuruluşları ve yasal partilerin de bulunduğu 124 bileşenden oluşan Taksim Dayanışması’nın temsilcilerinin illegal örgüt kurmak suçlaması ile yargı önüne çıkarılmasının garipliği bir yana, bir avuç insanın bu kadar kapsamlı bir toplumsal hareketten sorumlu tutulması da ayrıca inanılması güç bir iddiadır. 

Belli ki hükümet, bundan önce çok kereler yaptığı gibi, toplumsal olaylar karşısında iktidarı koruma refleksi ile davranacak ve ülkenin bütün sorunlarından birkaç kişiyi sorumlu tutmayı tercih edecektir. Günahları ile yüzleşmek yerine, onları bu kişilerin sırtına yükleyip kendini temize çıkarmaya kalkacaktır. 

Ne var ki, artık zaman değişmiş, dengeler bozulmuştur. Bu sefer günah keçisi ilan etmek işe yaramayacaktır. Çünkü Coetzee’nin de dediği gibi, günahların bir keçiye yüklenip kentin dışına sürülebilmesi için, herkesin bu ayine inanması, onun işaretlerini okuyabilmesi gerekir. Sembolik eylemler ancak sembolleri okumayı kabul edenler varsa geçerliliğini korur. Memleketin günahlarını sırtına yıkabileceğiniz keçiyi bulsanız bile bütün felaketlerden onun sorumlu olduğuna inandırabileceğiniz milleti bulmakta zorlanacağınız ortadadır. Gezi olayları yaşanmışken, artık kimse ülkenin sorunlarının bu şekilde çözüleceğine inanmayacak, meselenin bir iki kişiye tahvil edilmesine seyirci kalmayacaktır. 

Bu ortak inancın yok olduğu koşullarda, istediğiniz kadar günah keçisi ilan edin, yepyeni bir sayfa açıp siyaset hayatınıza hiçbir şey olmamış gibi devam edemeyeceğiniz açıktır. 

Günahlar sonunda sizin sırtınızda kalacak, keçi ise yine kendi bildiği yere gidecektir. 

Görsel: Günah Keçisi, Huri Kiriş 2011. 

Doğu bir kariyerdir...

BirGün Pazar
7 Temmuz 2013


İngiliz siyasetçi ve yazar Benjamin Disraeli, 1847 tarihli romanı Tancred’de, aynı adlı kahramanını Doğu’ya gönderir. Genç Lord Montecute (yani Tancred), Londra’daki sıkıcı çevresini geride bırakacak, bir zamanlar atalarının gittiği yoldan geçerek kutsal topraklara ulaşacak ve Asya’nın sırrına vâkıf olacaktır. En azından yazarının ondan beklentisi budur.

Romanın bir yerinde, genç lordun Kudüs’e gideceğinden söz edilirken konuşmaya dalan biri, onun bir gün mutlaka geri döneceğini ima eder. Öyle ya, üst sınıftan gelen bir İngiliz ilelebet Doğu’da yaşayacak değildir herhalde. Bunun üzerine, Disraeli görmüş geçirmiş bir başka karaktere şunu söyletir: “O kadarını bilemem. Napolyon bile Akdeniz’i bir kere daha geçtiğine pişman oldu. Doğu bir kariyerdir.”

Birçokları gibi ben de, Disraeli’nin bu lafı ile ilk kez Edward Said’in Oryantalizm kitabının girişinde karşılaştım. Said, kitabının başında alıntıladığı bu sahneye metnin içinde bir yerlerde geri döner ve bunu Disraeli’nin kariyeriyle de ilişkilendirerek yeniden okur. Ona göre Disraeli elbette oryantalisttir. Her şey bir yana, bir siyasetçi ve yazar olarak Doğu’yla kurduğu ilişki üzerinden kendine bir meslek icat etmiştir. Fakat Said’in söylediği tek şey bu değildir. Ona göre, bu sürecin sonucunda Disraeli de dönüşmüştür aslında. Doğu’yu kendi memleketi saymaya başlamış, hatta onun üzerinde hak iddia eder hale gelmiştir.

Gezi Direnişi başladığından beri etrafımdaki Batılıların Türkiye’de olanları analiz etmek konusundaki hevesini de biraz buna bağlıyorum. Başından beri bu konuda yazılanları okuyor, konuşulanlara kulak veriyorum. Gariptir, Türkiye’de bir dönem yaşamış ya da meslekleri dolayısıyla ülkeye dair bilgisi olan bu kişilerin hemen hepsi, Gezi’de ve ertesinde olanları ıskalayan yorumlar yapıyorlar.

Uzun süredir Türkiye’de yaşayan bir akademisyen arkadaşım Gezi’nin bir öğrenci protestosu olarak kalacağından ve “sessiz kitleleri” harekete geçiremeyeceğinden emindi mesela. Bir başkası darbe olacağından endişe ediyor ve her an tankların köşeyi dönmesini bekliyordu. Bir diğeri ise olanlar için “İlginç,” dedi. “Sensin ilginç,” dedim ona. Artık canım burnumdaydı çünkü.

Sokaktaki herhangi bir göstericinin hemen hissettiği ama Türkiye üzerine kitaplar yazmış bu insanların gözden kaçırdığı şey neydi peki?

Aralarında Gezi’de olan biteni kendi gözleriyle görenler vardı. Onlar bile oradaki dinamikleri anlamaktan çok uzaktılar. Bunun laiklerle İslamcılar arasında bir çekişme olduğundan, modernlik ile gelenek arasındaki sürtüşmeden kaynaklandığından o kadar eminlerdi ki, Gezi’de yepyeni bir direniş biçiminin doğduğunu göremiyorlardı. Bunun yukarıdaki ikiliklere düşmeden birçok insanı aynı anda harekete geçirme gücü olduğunu da.

Gazeteler ise, üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri yazıyorlardı: Mısır karşılaştırmasını esas alan “Türk Baharı” okumaları ya da Batı’daki başka “occupy” hareketleriyle bağlantı kuran ve meseleye küresel direniş perspektifinden bakma gayreti içinde olan yorumlar.

Bunların tümüyle haksız olduğunu söylemek istemiyorum, yanlış anlaşılmasın. Bu hareketler arasında elbette akrabalık vardır, ona diyeceğim yok. Ancak bu okumaların daraltıcı ve yanıltıcı olduğunu düşünüyorum. Ben siyasetçi değilim. Ama sıradan bir insan olarak bile fark ediyorum ki, Türkiye’de olanlar, geçmişteki siyasi karşıtlıkların ötesine geçen, hatta bu coğrafyada başka yerlerde yaşanan çelişkilere benzemeyen bir karakter gösteriyor. Ve bu karakter nedeniyle de yeni bir bakış açısını, farklı bir anlayışı, yaratıcı okumaları talep ediyor.

Daha olaylar soğumadan yapılan bu hızlı analizlerin altında ise, böyle bir anlayıştan ziyade, dünya vatandaşı olduğunu düşünen ve gittikleri her yerde kendilerine bir tür ideolojik öznelik atfeden kişilerin parlak kariyerleri yatıyor. Bu telaşlı yorumlarda, birer meslek haline getirdikleri Doğu’yu anlamaya çalışmak yerine, onu kendilerine aşina gelen bir yerden okuma kolaycılığına sapan roman karakterlerinden izler buluyorum.

Ne var ki, bu karakterler yanılmaya mahkûmdur. “Asya’nın gizemi”ni çözmek amacıyla yola çıkan ve sonunda kendi zihninin yansımasıyla baş başa kalan Lord Montecute sadece onlardan biridir.

Edward Said, Disraeli’nin romanından yaptığı alıntıyla, bence tam da bunu söylemek ister: Doğu’yu kariyerlerinin ve hatta kimliklerinin bir parçası haline getiren kişiler onunla ancak beğendikleri, anladıkları ve şekil verebildikleri yerden ilişki kurmayı tercih ederler.

Belki de başka türlüsü mümkün değildir. Çünkü baktıkları şey Doğu değil, kendi kariyerleridir.

İç Güçler

BirGün Pazar
17 Haziran 2013


Gezi Parkı direnişi ile başlayan hareket, hükümet yanlısı basın organlarının sabah akşam ilan ettiği gibi, milletimiz ile dış güçler arasında gerçekleşen bir mücadele değildir. Aslına bakarsanız, yabancı basının genellikle yazdığı gibi, gelenekçiler ile modernler, tutucular ile ilericiler ya da Doğu ile Batı arasındaki bir çatışmaya da işaret etmez. Hatta, bana sorarsanız, bu çatışma hükümet ile muhalefet arasında bile değildir.

Gezi Parkı direnişi, sınırlı bir çevre hareketi olarak başlamış olmasına rağmen, çoğulcu ve kucaklayıcı tutumuyla kendi sınırlarını aşmış ve bütün iktidar ilişkilerini soruya açmıştır. Sermayenin tahakkümünden tutun yaşam alanı ile ilgili taleplere, inanç özgürlüğünden Kürt meselesine, kadın haklarından LGBT’ye kadar her türlü özgürlük talebi bu hareketin içinde kendisine yer bulabilmesini de ancak böyle açıklamak mümkündür.

Bana kalırsa, Gezi Parkı direnişi ile ortaya çıkan çatışma, ezberini bozabilenlerle bozamayanlar arasındadır.

Bu durum, hükümet için olduğu kadar muhalefet için de geçerlidir.

Onun için artık herkesin kendine biraz çeki düzen vermesinin zamanıdır. İşkembe-i kübradan sallayanlar, büyüklerinden duyarak ezber ettikleri lafları art arda sıralayanlar, bahanelerin arkasına saklananlar şimdi ne kadar endişelenseler yeridir. Çünkü onların zamanı geçmiştir artık. Moda tabirle, “bugünden yarına” her şey değişmeyecektir elbette. Ama Gezi Parkı’nda yaşananlar, yeni neslin bu safsatalarla devam etmeyeceğinin işaretidir.

Gezi tecrübesi bize şunu söylemektedir: Başörtüsü üzerinden din sömürüsü yapmaya kalkanlar kadar, başını örtüyor diye bir milletvekilini meclisten kovanların da zamanı dolmuştur artık. Herkesin kendine çeki düzen vermesinin, ezberini gözden geçirmesinin zamanı gelmiştir.

Dış güçler teorisi de bu ezberin önemli bir parçasıdır ve er geç aynı akıbete uğrayacaktır. İnsanları korku içinde bir arada tutmaya yönelik bu araç, otoriter rejimlerin bir numaralı silahıdır. Ortak bir düşman yaratmanın, halkı korku içinde birleştireceği ve demokratik talepleri ertelemeye sevk edeceği düşünülür. Halbuki, bu halk oturup bir kurtarıcıyı beklemeyeceği gibi, dış mihraklı güçlerin lafının geçtiği komplo teorileri ile oyalanarak zaman kaybetmeyecektir artık.

Çünkü Gezi olaylarına muhalefet edenler bile bir ölçüde hissetmiştir ki, şu anda devrede olan şey dış güçler değil iç güçlerdir.

Gidenler görmüştür, Gezi Parkı’nda her şey tamamen iç güçler tarafından yönetilmektedir. Gönüllü doktorlar, açık mutfak, gelen yardımların dağıtılması, bunların hepsi iç güçler tarafından gerçekleştirilmektedir. Her biri başka bir sınıftan, sokaktan ve anlayıştan gelen ve birbirine benzemeyen bu insanların birlikte durabilme becerisi ve barışçıl bir şekilde direnebiliyor olmaları da tamamen bundandır.

İç güçler bazen içimize sığmayıp gözyaşı olarak dışarı taşmaktadır.

Gezi Parkı’nda ilk kez sevilip korundukları için gönül borcu hisseden ve barikatlarda en önde durup üzerlerine düşen gaz bombalarını tutup geri atmaya çalışan sokak çocuklarına dair haberi okuduğumuzda olan budur mesela. Vali Mutlu  “Çocuklarınızı alanlardan çekin, yoksa olacaklardan sorumlu değiliz,” dediğinde parka gelip el ele tutuşarak çocuklarının etrafında güvenlik çemberi oluşturan anneleri izlerken yanaklarımızı ıslatan da iç güçlerdir.

İç güçler hafife alınacak şey değildir. Öyle kolay kolay ölçülüp biçilemez. Dış güçler gibi listelenip tasnif edilemez. Çünkü kalpten gelir, gönülden gelir, insanın göğsü ile karnı arasından bir yerden gelir. Utanç içinde yaşamaktansa onurlu bir hayatı tercih eden insanların cesaretinden gelir. Açken ve yorgunken bile, kendinden önce yanındakinin güvenliğini gözeten birini izlerken karnınıza yayılan sıcaklıktan gelir. Dahası, iyi bir iş yapıyor olmanın gönül rahatlığından gelir.

Devletimiz, hükümetimiz ve muhalefet partileri müsterih olsun. Artık iç güçler devreye girmiştir.

Ve bundan sonra hiçbir şey aynı olmayacaktır.

Düğün

BirGün Pazar
9 Haziran 2013


Türkiye’de çok garip şeyler oluyor. Her sabah kötü bir habere uyanmaya alışık bünyelerimiz yakında bu kadar iyiliğe dayanamayacak, hep birlikte kurdeşen falan dökeceğiz diye korkuyorum. Havada bir neşe, bir heyecan var. Kalabalıkların olduğu yerlerde birdenbire ortaya çıkıyor. Sokaklarda insanlar birden bir alkış tutturuyor. Denizde tekneler birbirini selamlıyor, bağırışlar sloganlar gırla gidiyor. Vapur düdükleri insan seslerine karışıyor.

Yollarda kendi kendine gülümseyen gençler görüyorum. Yaşlı başlı kadınlar kaldırımlara çökmüş sohbet ediyor. İşe gidenler belli, derli toplu giyinmişler. Ama ayaklarına birer lastik ayakkabı geçirmişler. Doğru, belki koşmak gerekebilir. Fakat kimse bunu dert ediyor gibi görünmüyor. Esnaf bile. Herkes dükkanını açmış, işine devam ediyor. Evet, bakkalda her şeyi bulamıyorsunuz. Ama birtakım şeylere ihtiyacı yoktur belki insanın. “Kahrolsun bağzı şeyler”dir hatta. Bunu anlıyorsunuz.

Herkes birbirine dikkatli davranmaya özen gösteriyor. Beni en çok şaşırtan şey bu. Küçük yerlerde belki her zaman öyledir, bilmiyorum. Ama çoğunluğun birbirini itip kakarak hayatta kaldığı bir kent olan İstanbul için, bu gerçekten çok acayip bir durum. Sokakta insanlar size yol veriyor, kapıları tutuyor, yanlışlıkla çarparsa özür diliyor. Herkes bayramda eve gelen misafirin yanında en iyi davranışını göstermeye çalışan çocuklar gibi davranıyor. Utanıp sıkılmasalar kolonya tutup şeker ikram edecekler birbirlerine.

Buna şaşacak bir şey yok belki de. Çünkü hakikaten meydanlara önemli bir misafir geldi.  Gezi Parkı’nda halkın ta kendisini misafir ediyoruz. Ya da daha doğrusunu söylemek gerekirse, orada herkes birbirini misafir ediyor. Gezi’nin bize verdiği en büyük ders bu: Karşımızdakinin de bizim gibi biri olduğunu öğreniyoruz. Onun da bizim gibi canı yanabilir, karnı acıkabilir, dertleri olabilir. Meydana girer girmez birileri yanınıza yanaşıp “Aç mısınız?” diye soruyor size. Susamışsanız su veriyorlar. Çoğu kişi teklif edilenleri almak istemiyor. Çünkü buna kendilerinden daha çok ihtiyacı olan birilerinin olabileceğini düşünüyorlar. Sonuçta, binlerce insanın doldurduğu meydanda insanlar huzurlu bir şekilde oturuyor, yemek dağıtılıyor, çöpler toplanıyor.

Böyle misafire can kurban.


Geçtiğimiz Pazar sabahı barikatlarla örülü mahallemize ellerinde çöp torbalarıyla bir sürü insan geldi. Sokağı derleyip toplamaya başladılar. Biz de eldivenlerimizi giyip torbalarımızı elimize alıp dışarı çıktık. Sokakta eski bir öğrencimle karşılaştım. Annesiyle beraber Üsküdar’dan gelmişti. Bizim mahallede çöpleri topluyorlardı. Öğrencim annesiyle beni tanıştırdı. Ben yaşlarda bir kadın. Elimizde çöp torbalarıyla birbirimize baktık. Galiba yanımızda çocuklar olmasa ikimiz de ağlayabilirdik. Ama ağlamadık. Onun yerine kalkıp çöpleri topladık.

Sokak biraz hale yola girdiğinde evimize dönüyorduk ki, gözümüze bizim apartmanın kapısında bir kalabalık ilişti. Aralarında kapıcımız da vardı. Tertemiz, pırıl pırıl bir çocuk. Ama bu sefer damat gibi giyinmiş: Tiril tiril beyaz gömlek, takım elbise, pırıl pırıl yeni pabuçlar. “Hayrola?” dedim, “Bizim oğlanın sünnet düğününü yapıyoruz, abla” dedi, “Köyden akrabalar da geldi.”

Baktım gözünün içi gülüyor. Belli ki çok mutlu, çok gururlu. Apartmanın altındaki lokantayla anlaşmış, misafirleri oraya yerleştirmişler. Bir yandan sokaktan geçenlere çikolata şeker dağıtıyorlar, bir yandan da düğüne gelenleri içeri kabul ediyorlar.

Biz de elimizde çöp torbaları, üzerimiz kir pas içinde lokantaya girdik. İçeride yine takım elbiseli ağırbaşlı erkekler, süslü kıyafetler giydirilmiş kız çocukları ve rengarenk başörtüleriyle güzel gözlü kadınlar arasında yerimizi aldık. Ben üstümden başımdan utandım biraz. Yırtık pabuçlarımı kapının arkasına sakladım. Kocam bir ara kulağıma eğilip “Çocuğa bir şey takmamız lazım,” dedi. Bir süredir para çekememiştik. Cebimizde kalanları birleştirip oğlana taktık. “Ne gerek vardı, abla!” dedi bizim çocuk. Dedim ya, çok düzgün bir insandır.

Biz oradan ayrılırken karşımızdaki lüks lokanta kapılarını açmış, göstericilere pilav dağıtıyordu. Halbuki biz orayı burnu büyük bir yer sanıyorduk. Yanılmışız. Pilav faslından sonra hep birlikte halay çekildi. Lokantanın başgarsonu halay başı olmuştu. Beyaz gömlekli ve siyah papyonlu kıyafetinin içinde omuzlarını titretip duruyor, beline sıkıştırdığı beyaz peçeteyi çıkarıp mendil yapmış ha bire sallıyordu.

Eve döndüğümüzde pencereleri açtık. İçeride hala hafif bir gaz kokusu vardı. Sonra oturup birer kahve içtik karşılıklı. Neredeyse hiç konuşmadan.

“Ne acayip bir ülkede yaşıyoruz!” dedi kocam gülerek. “Evet,” dedim ben de, “Müthiş bir yer gerçekten.”

Friday, June 07, 2013

"Sihir diye bir şey..."

BirGün
05 Haziran 2013
 
İki küçük kızı olan bir arkadaşım var. Bunlardan ufak olanı birkaç hafta önce babasına hesap sormuş: “Sen bana iyiler hep kazanır dedin ama,” demiş, “Ben baktım, bazen kötüler de kazanabiliyor.” Arkadaşım, beş yaşındaki bir çocuğun ağzından dökülen bu lafların ağırlığından ürkmüş biraz. Kızının ciddi olduğunu görünce biraz burulmuş hatta. Ama üzüntüsünü göstermemeyi başarmış. “Ben sana doğruyu söyledim,” demiş kızına, “İyiler sonunda hep kazanır. Ama bu bazen zaman alabilir.”
Bana bu hikayeyi anlattığında, arkadaşımın yüzüne baktım. “Buna inanıyor musun?” diye sordum ona. “İnsanın çocukları varsa umudunu kaybetmemesi gerekiyor,” dedi bana. Ben de anlıyormuşum gibi kafamı salladım. 
Şimdi düşünüyorum da, bu bir işaretti aslında. Okumayı bilemediğim için anlam veremediğim birçok işaretten yalnızca biri.
Dün Taksim meydanında her ikisi de beş altı yaşlarındaki çocuklarının ellerinden tutarak yürüyen arkadaşlarıma eşlik ederken, bu ülkeyi ayakta tutanın tam da böyle bir umut olduğunu anladım. Güzel günler göreceğimize dair umuttu bu. 
Alanı dolduran insanların yüzlerine bir bir baktım. Hepsinin gözlerinde iyi bir şeyler yapıyor olmanın ışığı vardı. Kimi yiyecek dağıtıyor, kimi Beşiktaş tarafından gelen kan ter içindeki insanların derdine çare olmaya çalışıyor, kimi de ellerinde torbalarla etrafa dağılan çöpleri topluyordu. 
Anladım ki en büyük fenalığı biz yapmışız kendimize. Bizi yalnız olduğumuza inandırmalarına izin vermişiz. Yalnız, çaresiz, güçsüz olduğumuzu düşünmüşüz. Onlar böyle istemişler. Biz de inanmışız. Düşsek kimsenin bizi yerden kaldırmayacağını söylemişler bize. Herkesin kendi derdine bakacağını vaaz etmişler. Fırsatçılığın en büyük erdem olduğunu yaymışlar. Önce gizliden gizliye, sonra açık açık. 
Bu halk koyundur, demişler. Bizde herkes önce kendini düşünür, demişler. Gemisini kurtaran kaptan demişler. Her koyun kendi bacağından asılır, demişler. 
Oysa şimdi Türkiye’nin herhangi bir yerinde herhangi bir mahalleye gidin, düştüğünüzde size elini uzatan insanlar göreceksiniz. Yalnız Taksim’de değil, Beylikdüzü’nden Bağdat Caddesi’ne kadar İstanbul’un her yerinde, Hatay’dan Edirne’ye Türkiye’nin bütün köşelerinde, insanların size yardım etmek için bir an bile düşünmediklerini göreceksiniz. 
Bizi düşmanlar arasında yaşadığımıza inandırdılar. Yalnız olduğumuzu düşünmemizi istediler. Bize yaptıkları en büyük kötülük budur. Bunu hiç unutmayalım. 
Bundan bir hafta önce twitter üzerinden bir mesaj geldi. Bir anne kızının yazdığı mektubu gözyaşları içinde okuduğunu söylüyordu. Nisan adındaki bu küçük kız arkadaşına yazdığı mektupta nasıl bir dünyayı özlediğini anlatıyordu. Onun dünyasında herkes dost, herkes arkadaştı. Gökkuşakları vardı. Güneş hep parlıyordu. İnsanlar mutluluk içinde yaşıyordu. 

Nisan’ın mektubunu okuduktan sonra annesi gibi ben de ağladım. Nisan’a güzel bir gelecek bırakamadığımızı düşündüğüm için. Birkaç sene sonra büyüyecek ve dünyanın kötülükten ibaret olduğunu görerek incinecek bütün Nisanlar için...
Şimdi yine ağlıyorum. Ama tamamen başka bir nedenle.  Çünkü ben yanıldım. Çünkü Nisan haklı çıktı. 
Onun için bu yazıyı Nisan’ın sözleriyle kapatmak istiyorum: “Kötülük diye bir şey yoktur, sihir diye bir şey vardır.”

 

Beşiktaş, sen bizim neyimizdin?

BirGün Pazar
26 Mayıs 2013

Beşiktaş’ın hayatımda ne kadar büyük bir yeri olduğunu daha önce de yazmıştım. Belki hatırlayanlar olacaktır.

Kahvedeki dev çınarın altında oturup ders çalıştığım, vapur iskelesinde heyecanla sevgilimi beklediğim ve parasız kaldığımda sokaklarında aylak aylak dolaştığım bu semti gönülden severim.

Ne zaman yürüyüşe çıksam, ayaklarım beni Beşiktaş’a götürür. Çünkü orada kendimi evimde hissederim. Esnafını tanırım, lokantalarını kahvelerini küçük dükkanlarını bir bir bilirim. Hatta Çarşı’ya girince o kadar rahatlarım ki, yürüyüşüm bile değişir. İstanbul’da yaşayan herkesin sırtına binen büyük şehir duygusuyla kasılmış omuzlarım gevşer, adımlarımı biraz daha güvenli, biraz daha rahat atmaya başlarım.

Geçen gün yine Beşiktaş’a gittim. Saatim geri kalıyordu. Onu saatçiye bırakacak ve sonra belki bir çay içip eve dönecektim. Elimde okumam gereken bir şeyler vardı. Hava güzel giderse, kahvede oturur azıcık çalışırım diye düşündüm.

Saatçiyi senelerdir tanırım. Beşiktaş’ın birçok küçük esnafından biri. Saatimi yağlayıp bana geri verdi. Suratından düşen bin parçaydı. Biraz soruşturunca anladım ki, dükkanı kapatmak zorunda kalacaklardı. Çünkü bir uluslararası şirket üzerinde oturdukları adayı tamamen satın almıştı. Sadece o dükkan değil daha bir çoğu kapanacak, onların yerine büyük bir kılık kıyafet mağazası açılacaktı. Aslında hemen herkesin bu bölgeyi boşalttığını, kendilerinin de bir kaç ay sonra çıkacaklarını söylediler.

Saatçiden iyice moralim bozulmuş bir şekilde çıktım. Diğer alışverişimi tamamladıktan sonra her zaman yaptığım gibi gidip Yedi Sekiz Hasanpaşa Fırını’ndan biraz acıbadem kurabiyesi aldım. Fırında sırada beklerken, burayı da yakında birileri ele geçirir mi acaba diye dertlendim.

Kurabiyelerim elimde dalgın dalgın yürürken, ayaklarım beni öğrenciliğimden beri gidip geldiğim Kamburun Bahçesi’ne götürdü. Otoparkın girişine doğru yaklaştığımda, bahçeye başka bir kapı daha açtıklarını gördüm. Pastanemsi bir giriş yapmışlar, kapısına da sarı boyalı saçları ve rakun modeli makyajı ile halkla ilişkiler kişisi olduğunu sandığım bir hanım koymuşlardı. Tam içeri girmeye hamle ediyordum ki, bu şahıs bana cıvıltılı bir sesle şöyle dedi: “Hoşgeldiniz! Size nasıl yardımcı olabilirim?”

Fakat o kadar şaşkındım ki, galiba artık pek yardım edilebilecek durumda değildim. Rüyadaymış gibiydim. Eskiden çay bahçesinin bulunduğu boşluğa doğru yürümeye başladım. Beni şık sandalyeler, havalı masalar, içi her yerde gördüğümüz sezar salataları ve rengârenk ‘cheese-cake’lerle dolu camekanlar karşıladı. Kahvenin müdavimi olan tanıdık yüzler ile her zaman kendilerine burada yer bulmuş öğrencilerin yerini bambaşka insanlar almıştı. Eski garsonlardan biriyle hüzünlü hüzünlü bakıştık.

Ağlamamak için dışarı çıktım. Gidip sahildeki banklardan birine oturup hırsla bütün kurabiyeleri yedim. Bize bu banklardan başka pek bir şey kalmamıştı. Onları da yakında özelleştirip güzelleştirler miydi acaba? Hepsinin yanına birer üniformalı dikerek, onları da halk sağlığı için uygun hale getirirler miydi? Çarşı’yı abad ettikten sonra buraya da sıra gelirdi elbet.

Ben Beşiktaş’ı çok seviyorum. Beşiktaş da giderse, bu şehirde gösterişsiz ve sakin bir hayat sürmek isteyen insanlara yer kalmayacağını düşünüyorum. Onun için bir kez de buradan Beşiktaşlılara ve bu semtle benim gibi bir gönül bağı taşıyanlara sormak istiyorum: Beşiktaş’ın yavaş yavaş yok edilmesine razı mı olacağız? Küçük küçük dükkanları, çay bahçeleri, lokantaları ve sokakları dolduran alçakgönüllü insanları ile bu güzel semti gözden çıkardık mı? Beşiktaş’a ruhunu veren o mütevazi hayatı korumak için bir şeyler yapmayacak mıyız?

Daha önceki Beşiktaş yazısını şunları yazarak bitirmiştim:
“Beşiktaş kalender bir semttir. Orada herkese yer vardır. Kimse kimseye yan bakmaz, afra tafra yapmaz. Travestiler başörtülü eczacıdan alışveriş eder. Muhafazakar lokantacı ekmeğini Kürt bakkaldan alır. Emekli ilkokul öğretmeni, köşede çiçek satan kıza okuma yazma öğretir. Yaşını başını almış esnaf, sen yoldan geçerken saygısından ayağa kalkar. Öğretmensin diye yapar bunu. Utanır yerin dibine girersin. Kamburun Bahçesi’nde garson, duble çayını şekersiz içtiğini bilir ve sormadan getirir. Yaşlı teyzeler sokakta kalmış çoluk çocuğu ve meczubu itinayla besler. Yaz gelince, herkes kapısının önüne su koyar ki, sokak köpekleri susuzluktan helak olmasın. Kimi esnaf zaten yaz kış dükkanın önünden kedi mamasını eksik etmez. Çocuklar, komşulara ya da bakkala bırakılmış anahtarı alıp girerler evlerine. Cüzdanını bir yerlerde unuttuysan, pastanedekiler cebine poğaça tıkıştırmakla kalmayıp bir de yol parası için borç vermeyi teklif eder. Filipinlisinden Afrikalısına kadar yetmiş iki milletin insanı sokaklarında dolaşır.”

Bu yazıyı, “Her yer Beşiktaş olsun!” diyerek bitirmişim. Beşiktaş’taki alçakgönüllü hayatın dünyaya ilham vereceğini ummuştum. Ama dünyanın gelip Beşiktaş’ı işgal edeceği hiç aklıma gelmemişti. Şimdi büyük mağazaları ve küçük hırslarıyla dünya kapımıza geldi. Hayır demezsek, bir gün bu semtten hatırlayabileceğimiz pek şey kalmayacak.

Şöyle mi diyeceğiz o zaman: “Beşiktaş, sen bizim neyimizdin?”

Not. Bu yazıyı Gezi Parkı direnişinin başlamasından birkaç gün önce umutsuzluk içinde yazmıştım. Olayların böyle gelişeceği aklıma gelmedi. Kimin gelirdi ki?