Tuesday, December 08, 2009

AYLAKLIĞA DAİR


BirGün/ 15:28 22 Kasım 2009

Üniversiteye başladığım sene, Queen’in ‘I want to break free’ (“İpimi koparmak istiyorum,” diye de çevrilebilir mi acaba?) şarkısı her tarafı inletiyordu. Şarkıyı her duyduğumda, ben de bağırarak aynı şeyi söylemek istiyordum. Çünkü tam da öyle hissediyordum. Benim kadar bağımsız ruhlu biri için oldukça karanlık geçen lise yıllarının ardından, sonunda özgürlüğe adımımı atmış, nihayet hayata karışabilmiştim. Mutluydum.
Bir süre sonra özgürlüğün sandığım gibi büyük bir hediye değil de, ağır bir yük olduğunu öğrenecektim. Ama bunun için henüz erkendi. O sene aklımda tek bir düşünce vardı: Artık bir yetişkinim ve gönlümce yaşayabilirim. Evden ayrılıp yurda yerleştiğim gün, bir kelebek gibi hafif, bir arı kadar kararlı hissediyordum. Muhammed Ali gibi bir şeydim yani. Sanki ömrüm boyunca beklediğim maç gelmişti ve bundan daha hazır olamazdım.
Büyük bir heyecanla okula başladım, demek isterdim ama öyle olmadı. Büyük bir heyecanla şehre başladım, demeliyim aslında. İstanbul’da geçirdiğim ilk seneyi tanımlamak için doğru sözcüğü arıyorum, bir türlü bulamıyorum. Herhalde büyük şehir sarhoşluğuydu bu. Günlerim bıkıp usanmadan sokakları arşınlayarak geçiyordu. Hiç durmadan kilometrelerce yürüyordum. Pabuçlarımın tabanları yavaş yavaş erimeye başlamıştı. Bebek’ten Sultanahmet’e ve oradan da gerisin geriye okula yürüdüğüm bir gün, o zamanlar pek moda olan kauçuk botlarımdan birinin altında bozuk para büyüklüğünde bir delik açıldığını görüp üzüldüğümü hatırlıyorum.
Sonraları hayatımın ayrılmaz bir parçası haline gelecek olan bu amaçsızca yürüme hastalığı böylece başlamış oldu. Sebebini düşündüğüm zaman bir tür açlık hissi olduğuna karar veriyorum. Bir bakma, görme, kaydetme açlığı. Her şeyi arsızca seyrediyordum: sokakları, evleri, insanları, dükkanları, her şeyi. Kahvelerde oturuyor, gazeteleri karıştırıyor, kimi zaman sadece bir bardak çay içerek saatlerce oyalanıyordum. Dersler birbirinin ardından geçip gidiyordu. Bense sadece yürüyor, yürüyor, yürüyordum. Başka hiç bir şey umrumda değildi. Dilediğim yerde dilediğim kadar vakit geçirebileceğim fikri hoşuma gidiyor, yeni bulunmuş bu özgürlük başımı döndürüyordu. Düpedüz aylak olmuştum. Şikâyetim yoktu.
Bundan bir kaç sene sonra, Walter Benjamin’in Baudelaire üzerine bir yazısını okurken, aylaklığımda yalnız olmadığımı öğrenip sevinecektim. Üstelik o buna çok şık bir de isim veriyordu: ‘flâneur.’ (Konuşamadığım bir dil olduğu için, Fransızca bana her zaman çok afili gelir.)
Benjamin’e göre, pasajlar, sokaklar, caddeler ‘flâneur’ün evidir. Aylağın kente, sokaklara, o sokaklarda akan kalabalığa ihtiyacı vardır. Bir tür kimliksizlik, ya da daha iyi bir tabirle, anonimliktir bu aslında. Aylak, büyük şehrin insanıdır, ama kalabalığın içinde yaşamasına ve o kalabalıktan beslenmesine rağmen onun bir parçası değildir. Kalabalığı her zaman kendi dışında bir şey olarak algılar ve o da kalabalık için hep “öteki” olarak kalır.
Benjamin’in anlattığı bu kentli anti-kahraman, yine aynı dönemde elime geçen ‘Aylak Adam’da da karşıma çıkmıştı. Bu romanın baş kişisi, tam anlamıyla bir ‘flâneur’dür; yani, kalabalığı seyretmekten başka bir işi olmayan ama kendisini hep o kalabalığın dışında konumlayan biridir. Yusuf Atılgan, herhalde bu anonimliğin işareti olarak bir isim bile vermediği C.’ye şunları söyletir mesela: “Çevreme ilgiyle baktım. Erkekler yeni tıraş olmuşlar, kadınlar yeni boyanmışlardı. Yüzleri tasasızdı. Caminin dirseğindeki bacakları kesik dilenci, soğuktan morarmış, çorapsız gazeteci çocuk bile öyleydiler.” C., bu aldırışsız kalabalığın içinde sevebileceği kadının da olduğunu hayal eder: “Sanki onu tanıyormuşum, görsem bilecekmişim gibi bakıyordum geçenlere.” Ama bu his kısa sürer. Dışarıdaki dünya onun arzularına ve beklentilerine kayıtsızdır: “Sanki bütün dünya konuşuyor, dans ediyor, operaya gidiyordu.” Oysa, kendisi olan bitenin içinde yer almaz. Akan hayatın bir parçası olamaz. Aylak adam, sadece bir seyircidir. Üstelik bunun farkındadır: “Yoksa her şey ben olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?” diye sorar kendine.
Yapı Kredi Yayınları geçtiğimiz günlerde, Yusuf Atılgan’ın ölümünün yirminci ve romanının ellinci yılını anmak için ‘Aylak Adam’ı özel bir baskıyla tekrar yayınladı.
Edebiyatımızın kilometre taşlarından biri olan bu kitabı alıp bir kez daha okumak için bundan daha iyi bir fırsat düşünemiyorum.
Söylemeye gerek yok tabii, yine aylaklık ederek, kahvelerde ve parklarda dolaşarak okumalı bu romanı.

No comments: