Tuesday, December 08, 2009

Beden Eğitimi'ne girmeyen kızlar


BirGün/ 12:51 31 Mayıs 2009

Ne zaman ortaokuldaki halimi düşünsem, aklıma hep beden eğitimi dersleri geliyor. Herkes bahçede zıplayıp hoplarken kenarda durduğumu ve elime bir ağaç dalı alıp toprağa bir şeyler çiziktirerek utancımı saklamaya gayret ettiğimi hatırlıyorum. Aslında iki kişiydik. Parasız yatılı ve ben. Onun spor kıyafetleri yoktu. Bense, o kadar beceriksizdim ki, spor lafını duyar duymaz karın ağrılarıyla kıvranmaya başlıyordum. Sonuçta biz iki kız, beden eğitimi derslerinde cezalı gibi bir köşede duruyorduk. Üç beş hafta öyle durduktan sonra arkadaş olmaya karar verdik. Okuldaki ilk arkadaşım o oldu. Aynı sırada oturduk. El ele dolaştık. Birlikte tuvalete gittik. Kitaplarımızı ve öğle yemeğimizi paylaştık. Bir cuma ben eve giderken, o kapıya oturup ağladı. Beni almaya gelmiş olan annem bu duruma dayanamayıp biraz daha kalmama izin verdi. Bir sonraki cuma ise ne yapıp edip bize evci çıkmasını sağladık.
Tuncelili’ydi. Belirgin bir aksanı ve bembeyaz dişleriyle harika bir gülümsemesi vardı. Bir gün birlikte ders çalışır ve bir yandan da yumurtalı ekmeklerimizi yerken, bana abilerinin hepsinin hapiste olduğunu söyledi. O zamanlar yutarcasına okuduğum macera romanlarının etkisiyle fazlaca gelişmiş hayal gücüm derhal devreye girdi. Ona yeterince iyi bir plan yaparsak ağabeylerini kurtarabileceğimizi söyledim. Bana inandı. Çünkü ben de kendime inanıyordum.
Bir süre bu planla oyalandık. O hep, “Ne zaman, ne zaman?” diye soruyordu. Ben de, “Plan mükemmel olduğu zaman,” diyordum. Sonra da yaz tatili oldu ve hepimiz evlerimize dağıldık. Tatil bitip de okula geri döndüğümüzde artık hiç bir şey aynı değildi. Arkadaşım anlam veremediğim bir sessizliğe bürünmüş benimle konuşmayı reddediyordu. Teneffüslerde diğer sınıflardaki parasız yatılılarla birlikte dolaşıyor, yanıma yaklaşmıyordu. Birkaç kez konuşmaya çalıştım, hatta firar planından söz açmak istedim ama bana güldü. O güzel kaygısız ve dişlek gülümsemesiyle değil, dudak bükerek acı acı güldü. Bana gülünmesi ilk değildi. Kalbim kırıldı.
Beden eğitimi derslerinde bir süre daha konuşmadan yan yana durduk, sonra ona devlet yardımı olan spor kıyafetleri geldi. Ben yine tek başına kalıverdim. Herkes kasa atlarken, amuda kalkarken, ya da bunları yapamayanlara gülerken, ben bir köşeden bunları seyredip o anda ne okuyorsam ona dair hayaller kurdum: Patagonya’da gezgin oldum, Balonla Seyahat’e çıktım, Arzın Merkezi’ne indim, hatta Bermuda Şeytan Üçgeni’nin sırrını bile çözdüm. Bunların hepsinde en akıllı, en çevik olan hep bendim ve kimse bana gülmüyordu.
Aradan yıllar geçti. Biz hep aynı sınıfta kaldık. Bir daha hiçbir zaman birinci sınıftaki kadar kardeşçe bir yakınlık duyamadık birbirimize. Ama zamanla mesafeyi biraz azalttık, yine konuşur, hatta arada bir dertleşir olduk. Artık genç kız sayılırdık. Ben şiir kitaplarına dadanmıştım. O ise daha çok toplumsal romanlar okuyordu. “Sanat sanat için midir, yoksa toplum için mi?” münazarasında karşı takımlarda yer almış ve fikirlerimizi heyecanla savunmuştuk. Bir gün elime bir kitap tutuşturdu: Füruzan’ın ‘Parasız Yatılı’ adlı hikâye kitabıydı bu.
Kitaba adını veren hikâyeyi bulup okudum önce. Onca aşk şiiri ve romantik safsata arasında bıçak gibi keskin bu hikâyeyi koyacak bir yer bulamadım. Ama bir şeyleri anlar gibi oldum. Arkadaşım bana bir şey söylemeye çalışıyordu. Biz rahat yataklarımızda salondan gelen mırıltıları dinleyerek uykuya dalarken, kendisinin sesini duyurmamaya çalışarak ağladığı gecelerden söz etmek istiyordu. Kimi çocukların beslenme çantasından çukulatalarla muzlar çıkarken onun boğazına dizilen helva ekmekleri görmemi istiyordu. Başkalarının anneleri Okul Aile Birliği’nde öğretmenlerle çay kahve içerken, kendi annesinin bütün erkekleri hapiste olan bir aileyi geçindirmek için neler yapıyor olabileceğini düşünmemi istiyordu. Dahası, onun geldiği coğrafyada insanların başka bir dil konuştuğunu ve bu dilin adının bile geçmediği bir eğitimin kendisine pek de bir şey anlatmadığını fark etmemi istiyordu. Bütün bunları o zaman ne kadar anladım bilmiyorum. Belki bir kısmını bir düzeyde kavradım ama bu yeterli değildi. Sonra mezun olduk, etrafa dağıldık ve birbirimizin izini kaybettik. Ara ara hep aklıma düşse de, ondan bir daha hiç haber alamadım. Seneler sonra bir yazı dizisi için Tunceli’ye gittiğimde, içimde bir şeyler yerinden oynadı. Şehrin bunaltıcı atmosferinden kurtulup da Munzur’un kıyısında bir çay bahçesine oturunca, zaptı rapt altında geçen bir beden eğitimi dersini daha kırmış gibi oldum. Bunu düşündüğüm anda, spor hocası geldiğinde başkaları sıraya geçip hiza alırken bankta sessizce oturan o iki kız çocuğunun görüntüsü geldi gözümün önüne: Biri uzun boylu ve kambur, öteki çelimsiz ve kavruk. Ve birden anlayıverdim. Benim çocukluğum daha senelerce devam ettiyse de, arkadaşım kendisininkini o sene o bankın üzerinde bırakmıştı. Her şey ‘Parasız Yatılı’daki annenin söylediği gibiydi: “Benim kızım yıllardır yalnız uyanır sabahları. Hiç şımardığı olmamıştır kimseye. Bir gün bile çatırtısı duyulmamıştır”, “Sanki o çocuk olmamıştır”.

No comments: